26. bölüm · XO'Only If You Say Yes
Sisli Göl Işığı
Selamlar,nasılsınız???
.
Minho'dan
Cumartesi sabahı ağır ağır açtım gözlerimi. Geceden kalma bir yorgunluk değil bu daha çok, içimdeki huzursuzluktan gelen bir ağırlık. Yatağın içinde doğrulurken elim istemeye istemeye telefonuma gitti. Ekrana baktım hiçbir mesaj yoktu Hyunjin'den.
Derin bir nefes alıp yüzümü ellerimle ovuşturdum. Bir an kendime "Belki de uyuyordur hâlâ," dedim, ama kalbim daha fazlasını biliyordu. Yine de dayanamadım, üstüme alelacele bir şeyler geçirip aşağı indim. Ayak seslerim merdivende yankılandı. Hyunjin'in kapısının önünde durdum. Kapıya hafifçe tıklattım. "Hyunjin?" dedim fısıltıyla. Sesim neredeyse boğazımda kaldı. Bir cevap yoktu.
Biraz daha bekledim, "Açsana, ben geldim." Yine sessizlik hakimdi, bir kıpırtı bile duymadım.
Bir an kapının ardında nefesini duyuyormuş gibi hissettim ama bu beynimin yarattığı saçma bir yanılsamaydı. Elim cebimdeki onun yedek anahtarına kaydı. Bana da evinin yedek anahtarını vermişti bir şey olursa diye. Anahtarı çıkardım ama yapamadım. Sınırını çiğnemek istemedim.Geriye bir adım attım. Boğazıma düğümlenen o kelimeyi söyleyemedim: "Özledim."
Apartmanın soğuk koridorunda sessizlik, tek yoldaşım oldu. İçimden "Uyuyordur," diye geçirdim. Belki gerçekten öyleydi. Belki de uyumayı seçmişti.Son kez kapıya baktım, sonra ağır adımlarla geri döndüm. Kalbimde bir sıkışma vardı, sanki içimden biri beni fısıldıyordu: "Hyunjin, beni bilerek görmezden mi geliyorsun?" ya da sorun neydi?
Elimde telefonumla merdivenlere döndüm anahtarı cebime geri koyarak merdivenleri çıktım. Parmaklarım onun adında takılı kaldı ama yazmadım. Yazarsam ya yine görmezden gelirse?
Eve çıkalı kırk dakika oluyordu içimde garip bir burukluk vardı. Hyunjin'in kapısını açmaması, sessizliği hâlâ kulağımda çınlıyordu. Kendi kendime "Bugün göle gideceğiz," dedim. Belki yarın farklı olur. Belki ben sabırlı olursam, bana açılır.
Üstümü değiştirdim. Dolaptan oversize, uzun kollu siyah bir tişört çıkarıp giydim ve mont aldım, göl kenarında hava serin olur diye bir de atkı taktım boynuma. Küçük bir sırt çantasına su, birkaç atıştırmalık koydum. Hazırlanırken zihnim sürekli Hyunjin'e kayıyordu: "Acaba o da hazırlanıyor mu? Yoksa hâlâ uyuyor mu?"
Tam çantayı kapatacaktım ki telefonum titredi. Ekrana bakınca donup kaldım.
Jisung:"Ben hazırım, sen?"
Bir an nefesim kesildi. Oysa planım Hyunjin'le gitmekti. Şimdi Jisung benden önce davranmıştı. Yüzüme istemsiz bir tebessüm geldi,saniyeler sonra içimde buruk bir tat oluştu. Parmaklarım telefona gitti.
"Ben de az önce hazırlandım. Çıkıyorum." diyerek yanıtladım onu.
Mesajı gönderdikten sonra derin bir nefes aldım. Çantamı omzuma takıp evden çıktım. İçimde iki ses çarpışıyordu: biri Hyunjin'in kapalı kapısı, diğeri Jisung'un hazır oluşu. Merdivenlerden inerken içimden, "Hyunjin, keşke sen açsaydın kapıyı..." dedim. Ama artık geriye dönüş yoktu. Bugün göle doğru Jisung'la yola çıkacaktım.
Apartmanın önünde durdum, soğuk sabah havası yüzüme çarptı. Montumun fermuarını biraz daha yukarı çektim, omzumdaki çantayı düzelttim. Telefonumu cebimden çıkardım, ekrana baktım: Jisung'un mesajı hâlâ oradaydı. "Ben hazırım." İçimde tuhaf bir sıkışma vardı. Hyunjin'in kapısına sabah uğramış, cevap alamamıştım. Belki hâlâ uyuyordu, belki de... bana kırgındı. Bunu düşünmek bile kalbime ağır geldi. Ama şimdi, önümde başka bir gerçek vardı: Jisung bekliyordu.
Yavaş adımlarla köşedeki kafeye doğru yürüdüm. Orada buluşacaktık. Daha yaklaşırken Jisung'u gördüm. Sırtında küçük bir çanta, boynunda kalın bir atkı, ellerini ceplerine sokmuş, sabahın serinliğinde biraz titriyordu. Gözleri beni görünce parladı.
"Minho!" diye seslendi, bana doğru birkaç adım attı. O an istemsizce gülümsedim. Onun bu saf, samimi heyecanı insana bulaşıyordu.
"Üşümüşsün," dedim yanına vardığımda. "Biraz ama sen gelince geçti," dedi utangaç bir kahkaha atarak.
Kalbim hafifçe sızladı. Sanki bu sözler, birinin başka birine söylemesi gereken şeylerdi. Ama o "biri", ben miydim?
Beraber yola koyulduk. Sokaklar sakindi, hafta sonunun rehaveti vardı. Yan yana yürürken Jisung sürekli bir şeyler anlatıyordu: Kore'ye ilk geldiği gün yaşadığı komiklikleri, metroda kayboluşunu, markette yanlışlıkla abuk bir yiyecek alışını... Ben dinliyordum ama zihnim hep başka yerdeydi. Arada gözüm telefona kayıyordu; belki Hyunjin mesaj atar diye. Ama ekran karanlıktı.
Bir süre sessizlik çöktü aramıza. Yalnızca ayak seslerimiz ve şehrin uzak uğultusu vardı. Jisung derin bir nefes aldı. "Seninle böyle yürümek bana iyi geliyor," dedi birden.
Başımı ona çevirdim. Gözleri ciddiydi, biraz da çekingen. Bir anlığına ne diyeceğimi bilemedim. Sonra dudaklarımdan şu söz döküldü: "Tatlısın, Jisung. Gerçekten öylesin."
Sözler ağzımdan çıkar çıkmaz, onun yüzü kızardı. Gözlerini yere indirdi, dudaklarının kenarı kıvrıldı. Ben ise içimde garip bir çelişki hissettim. Sözlerim doğruydu o gerçekten tatlıydı. Ama kalbim, kalbim başka birinin kapalı kapısında kalmıştı.
Göl yoluna vardığımızda ağaçların arasından esen rüzgâr daha da serinledi. Suyun üzerinde ince bir sis tabakası vardı, gökyüzü griydi ama huzurluydu. Jisung çantasından termos çıkardı, bana da uzattı. "Çay yaptım. İçini ısıtır," dedi.Bardağı aldım, ellerimi ısıtırken ona baktım. Yüzünde o saf gülümseme vardı. O an fark ettim: Hyunjin'in kapalı kapısı, içimde bir boşluk bırakmıştı. Ama Jisung, o boşluğa farkında olmadan dokunuyordu.
Yine de o boşluk Hyunjin'in adıyla doluydu.
Gölün kenarında bir banka oturduk. Sessizlik, rüzgârın uğultusu ve suyun hafif dalgaları arasında çok derindi. Elimdeki bardaktan yükselen çayın buhar yüzüme vuruyordu, Jisung ise yanımda bir süre sessizleşmişti. Normalde sürekli konuşurdu, gülümserdi ama şimdi başka bir şey vardı yüzünde.
"Minho," dedi yavaşça, gözlerini suya dikmiş. "Hm?" dedim, içimde bir huzursuzlukla ona dönerken.
"Biliyor musun burada, bu şehirde bazen çok yalnız hissediyorum. Ama sen, sen olunca sanki her şey daha kolay." Sesinde titrek bir sıcaklık vardı. Bir an nefesim kesildi.
"Jisung..." dedim ama devamını getiremedim. İçimden binlerce şey geçiyordu. Hyunjin'in yüzü, bana sabahları attığı uykulu gülümseme, 'kıskanmana gerek yok' deyişim, dün gece balkonda sigaraya sarılı yalnızlığım,hepsi gözümün önüne geldi.
Jisung bana dönüp baktı. Gözleri parlıyordu. Dudaklarının kenarında titrek bir tebessüm belirdi. "İyi ki varsın, Minho."
Kalbim sıkıştı. Bu söz, bu saf itiraf başka bir zamanda, başka bir yerde belki kalbimi eritebilirdi. Ama şu an içimde ağır bir ikilem vardı. Çünkü iyi ki var dediği ben, çoktan bir başkasına ait hissediyordum.Yutkundum, boğazımda düğümlenen kelimeler vardı. Onu kırmak istemiyordum, gözlerindeki ışığı söndürmek istemiyordum. O yüzden dudaklarımda küçük bir gülümseme belirdi: "Sen de iyi ki varsın, Jisung." diyebildim zar zor kurumuş dudaklarımın arasından.
Sözlerim samimiydi, ama yarımdı. Kalbimin diğer yarısı Hyunjin'deydi. Ve bu gerçek, gölün soğuk rüzgârı gibi içimden geçti.
Jisung yüzü kızararak yere baktı, elleriyle bardakla oynadı. Ben ise gözlerimi gölün sisli ufkuna diktim. İçimde çatışan iki duygu birbirine çarpıyordu: Hyunjin'in sessizliği, Jisung'un yakınlığı.
~~
Gölün kenarında oturmuş, rüzgârın serinliğiyle konuşuyorduk. Jisung biraz daha bana sokulmuştu, üşüyormuş gibi omzuna hırkasını çekmişti ama yine de bana yaslanmaktan çekinmedi. Aramızdaki mesafe neredeyse yoktu. Bardaklarımızın kenarı birbirine çarpıyor, ellerimiz zaman zaman dokunuyordu.
"Minho..." dedi Jisung, sesi fısıltıya yakın. "Gerçekten sen olmasaydın ne yapardım bilmiyorum."Ben tam cevap verecekken, göl yolunun diğer tarafında bir gölge belirdi.
Hyunjin.
Elinde çantasını sallıyordu, yürüyüşe çıkmıştı belli ki. Adımlarını ağırlaştırmış, uzaktan bizi görüyordu. Jisung'un bana yaslanmış hali, bana dönük bakışları, gülümsemesi... Ve ben, ona dönük bir halde suskun.
O an Hyunjin'in gözleri büyüdü, sonra karardı. Dudakları kıpırdadı, belli ki bir şeyler söylendi kendi kendine ama rüzgâr sesini taşıyamadı bana. Gözlerindeki dolan parıltı sisli göl ışığında bile seçiliyordu.Adımlarını hızlandırmadı, sadece olduğu yerde durdu. Bizi izledi. Jisung'un başı omzuma daha çok kayarken, benim Hyunjin'in bakışlarını fark etmemem kalbini paramparça etti.
Hyunjin içinden geçirdi: "Demek... kıskanmama gerek yoktu, öyle mi Minho?"
Ve sessizce, geriye dönüp geldiği yoldan yürümeye başladı.
Hyunjin'den
Kapıyı sertçe kapattım. Duvara sırtımı dayadım, nefesim kesik kesikti. Gözlerim dolmuştu, yanaklarım yanıyordu. Onlar neydi öyle? Sarmaş dolaş gibi?
"Lan... sikeyim böyle işi..." dedim fısıltıyla, dişlerimi sıkarak. "Kıskanmama gerek yokmuş, öyle mi Minho?" hmm,öyle mi?
Ayağımı kapıya vurdum, öyle sinirliydim ki ellerim titriyordu. "Omzuna yaslansın diye, yanında gülüp eğlensin diye mi seviyorsun lan onu? Ben neydim ha? Bir siktirip attığın fotoğraf mıydım? Gece boyu kucağında uyuyan, nefesini göğsünde duyduğun çocuk muydum sadece?!"Banyoya girdim, musluğu sonuna kadar açtım. Ellerimi yıkarken aynaya baktım, gözlerim kıpkırmızı. Saçlarım dağınık, sarı saçlarımın dibi de gelmişti. Dudaklarım titriyordu sinirden.
"Beni seviyorsun sandım." dedim, hıçkırık araya girdi. "Benim için sigara üstüne sigara yakıyorsun sandım. Benim için 'burada kal' diyorsun sandım."
Bir anda boğazımdan öfke koptu, "Gerçekten sevseydin beni, başkasını omzuna yaslatmazdın!"
Duşa girdim. Sular üzerimden akarken, gözyaşlarım da suya karıştı. Ne kadar bastırmaya çalışsam da, kafamda dönüp duran tek şey onun sesi oldu: "Kıskanmana gerek yok, Hyunjin."
"Min." dedim kısık sesle. "Kalbimi sikeyim."
--
Nasıldı??
Düşüncelerinizi merak ediyorummmm
Görüşmek üzere~ ✨🖤🌃
