19. bölüm · XO'Only If You Say Yes
3 Aptal
Selamlarrr, yeniden düzenlenmiş güzel bir bölümle geldim.
Minho'dan
Gözlerimi araladığımda perdelerin arasından sızan güneş ışığı odanın içine dolmuştu. İlk hissettiğim şey başımın zonklamasıydı. Dün geceyi hatırlamaya çalıştım, ama her şey bulanıktı. Bar, Chan'ın kahkahaları, Changbin'in masaya vurması, sonra Seojun'un yüzü ve Hyunjin'in unutamadığım sinirli suratı.
Başımı biraz yana çevirince, göğsümde yatan sıcaklığı fark ettim. Kollarım onun etrafındaydı, sanki bütün gece boyunca bırakmamışım gibi. Hyunjin, nefesini hafifçe boynuma üflüyordu, yüzü huzurluydu. Saçlarının kokusu burnuma doldu; o tanıdık, yıllardır unutamadığım koku.
Lavanta kokuyordu.
Bir an gözlerimi kapatıp sadece o anı dinledim. Dışarıda kuş sesleri vardı, uzaktan geçen bir arabanın sesi geldi. Ama en çok duyduğum şey, göğsümdeki yavaş ve düzenli nefesiydi.
Dün gece seni yine görmek, sana yine dokunmak bana yeniden yaşadığımı hissettirdi.
Parmaklarımı saçlarının arasına daldırdım. Hafifçe kıpırdandı, göz kapakları titredi. Sonra o açık kahverengi gözler bana baktı.
"Gitmem lazım." Başını kaldırmaya çalıştı ama ben kollarımı daha da sıktım.Sanki çok uzakta yaşıyorsun Hyunjin. Sadece alt katımdasın şapşal.
"Hayır istemiyorum burada kal, sadece alt katımda oturuyorsun."
Gözleri bana bir an takılı kaldı, sonra derin bir nefes aldı. "Minho okula gitmemiz gerek sorun alt katında yaşadığım değil." Ay doğru ya bugün okul vardı. Kafam kadar bulanık ki...
"Umurumda değil. Birkaç saat daha sadece burada kal biraz daha uyuyalım güzelim."
Bunu söylerken sesim istemsizce daha da yumuşadı. Yüzünü yeniden göğsüme yasladı, bende ellerimle sırtını sıvazladım. İçimde tuhaf bir huzurla beraber bir korku vardı; ya bu son kez böyle uyanışımız olursa?
Baş ağrım yavaş yavaş dağılıyordu kalbimdeki ağırlık duruyordu. Onu bırakmak istemiyordum.
Bırakamazdım.
~
Koridordan sınıfa girerken hâlâ omuzlarımda hafif bir yorgunluk vardı. Dün geceden kalan baş ağrısı tamamen geçmemişti zorda olsa belli etmemeye çalışıyordum. İçeri adımımı atar atmaz Chan, Changbin ve Seojun'u aynı sırada oturmuş buldum.
Chan elini kaldırdı, gülerek, "Ahaaa! Geliyor gecenin yıldızı!" Küçük çocuk gibi ellerini birbirine vurup sanki idolmüşüm gibi beni alkışladı.
Changbin kahkaha attı, "Yıldız mı? Daha çok komalık haldeydi bence.Hyunjin dövecekti en son. "
Gözlerimi devirdim. "Çok abartmayın, o kadar da kötü değildim." Seojun kollarını bağlayıp bana baktı, o sakin ama hafif iğneleyici tonuyla, "Sen mi? Ayakta duramıyordun, Minho. Bir de okul günü içmek nedir? Yarın dersin yok sanırsın."
Omuz silktim. "Biraz götü başı dağıttık işte, ne var bunda?"
Seojun kaşını kaldırdı, "Ne var bunda mı? Pazartesi gecesi sarhoş olup salı sabahı böyle sürünmek var bunda. Beynin hâlâ çalışıyor mu, ondan emin olmak istiyorum. Birde Seoul Üniversitesi'nde okumak istiyorsun. Sen bence Gangnam'da falan oku, orası tam kekoların olduğu yer. İçlerinde sırıtmazsın." Son cümlesinde kendimi tutamayıp bir kahkaha patlattım.
Chan hemen lafa girdi, "Ooo, baba moduna bağladı yine Seojun. Haydi abi, biraz rahatla."
Changbin kıkırdadı, "Asıl rahatlayacak olan biz değiliz, Seojun'un içki içtiğini hayal etsenize..."
Seojun onlara ters ters baktı. "Siz üç aptalı sırtımda taşımak zorunda kalınca o sahneyi hayal etmedim, yaşadım." Ben gülmeden duramadım. "Tamam, kabul ediyorum. Dün biraz fazla oldu."
"Fazla mı? Minho, seni aramak zorunda kalmasaydım Hyunjin seni yerden kazıyacaktı hatta seni Han Nehri'nde boğacaktı. "
Bu sözde hafif irkildim, ama yüzümü toparladım. "Hyunjin'den bahsetme." dedim yarım gülümsemeyle.
Seojun, "Sen bilirsin ama seni alırken yüzündeki ifadeyi görmeliydin. Neyse, ders başlamak üzere, saçmalamayın artık." O sırada zil sesi duyuldu, hepimiz hafif telaşla yerlerimize geçtik.
~
Edebiyat dersinin ağır, sakin havası sınıfa çökmüştü. Edebiyat öğretmeni tahtada bir şeyler yazıyor, kelimeler sanki havada yavaşça uçup kulağıma hiç uğramadan geçiyordu. Elimdeki kalemi parmaklarımın arasında çevirip defterin bir köşesine rastgele çizgiler çekmeye başladım.
Odağım asla derste değildi, ne kadar çok kendimi odaklamaya çalışsam da bir şekilde gözüm pencereye kayıyordu. Kafam dağınık, kendimi mal gibi hissettiğim bir dönemdeyim.
Önce birkaç anlamsız şekil sonra fark etmeden o çizgiler Hyunjin'in gözlerini andırmaya başladı. Yarım ay gibi kavisli, hafif gülümserken kısılan gözler.Hafif kırmısımsı burnu ve biçimli dolgun dudaklarıyla tamamlamıştım.
O, dünyadaki gördüğüm en zarif canlı.
O, dünyadaki gördüğüm en muhteşem canlı.
Kalemin ucunu bastırırken düşüncelerim yine dün geceye kaydı. Onu evime bırakışı,kapıdan geçerken kısa, tereddütlü o bakışı. Dudaklarıma dokunup hemen geri çekilişi... İçimde bir yer hâlâ titriyordu. Düşündükçe kalbim boğazımda atıyor gibiydi. Kalbim, benden bağımsız bir şekilde çalışıyordu.
Tam o sırada, yan taraftan hafif bir dürtme hissettim. Seojun, dirseğiyle beni ittirdi. Kaşlarını kaldırarak deftere baktı.
"Sen ne yapıyorsun lan? Karalama defteri mi burası?Derse dön adamım."
Defteri hızla kapattım. "Dersi dinlemiyorum işte, ne var?Sen dersi dinlesene!"
Seojun hafif gülümsedi, "Bence dinlememenin sebebi belli. Yüzünde kocaman yazıyor zaten."Kaşlarımı çattım. "Ne saçmalıyorsun?" O bana daha çok yaklaşarak, alçak sesle, "Hwang Hyunjin.Lee Minho'nun kalbini feth eden küçük baş.Başka kim olacak?"
Küçük baş, ne?
Gözlerimi devirdim ama inkâr edecek hâlim yoktu. "Sensin küçük baş sana mı hesap vereceğim?" Bana mı öyle geliyordu bilmiyorum ama fazlaca ergen davranmıştım sanırım. Kendimden utanmalıydım! On dokuz yaşına gelmişim hâlâ ergen ergen cevaplar veriyorum millete.
O sırada edebiyatçı döndü, "Lee Minho, madem çok boş vaktin var, geçen hafta işlediğimiz şiiri yorumlamak ister misin?" O an elim ayağım boşalmıştı, vücudumu gereksiz bir heyecan sarmıştı. Terleyen ellerimi dizlerime sildim. Sınıfta hafif bir uğultu koptu. Ben ise yavaşça doğrulup, "Olur." dedim, ama içimden tek geçen şey Hyunjin'in gözlerinin, dudaklarının ve hâlâ üzerimde asılı duran kokusunun beni bırakmamasıydı.
Lavanta gözler.
"Evet Minho, geçen hafta işlediğimiz şiiri hatırlıyorsundur. Hani o 'Giden Bir Mevsim' şiiri. Anlamını bizimle paylaş bakalım."
Elimi dilleri gelmiş sarı saçlarımın arasından geçirdim, hafifçe gülümsedim. "Hatırlıyorum. O şiir biraz insanın içini acıtıyor çünkü bence asıl anlattığı şey bir mevsimin değil, bir insanın hayatımızdan çıkması. Mevsimler döner, tekrar gelir. Ama bazı insanlar..." Bir an duraksadım, gözlerim masanın üzerindeki deftere kaydı. "Bazı insanlar gittiğinde, bir daha aynı şekilde geri dönmez. Sanki kokusu, sesi, gülüşü başka bir zamana, başka bir yere ait kalır. Ve geriye sadece onları hatırlatan şeyler kalır. O yüzden şiirdeki 'giden mevsim' bence bir aşkı da anlatıyor. Bittiğini kabul etsek de kalbimizde yerini koruyan bir aşkı."
Sınıfta kısa bir sessizlik oldu Chan'ın bakışları anında beni buldu. Changbin ise sırıtarak bana bakıyordu.Bayan Park başını salladı, "Güzel bir yorum, Minho."
Seojun yanımdan bana bakarak kısık sesle, "O yorum şiire mi, yoksa Hyunjin'e mi aitti?" dedi.
Ona bakmadan, dudaklarımın kenarıyla hafif bir gülümseme belirdi. "Bunu bilmen gerekmiyor seni salak." kalbimse zaten cevabı çoktan fısıldamıştı.Seojun'u her ne kadar sevmesemde bir o kadar da çok seviyorum. Herkesi değişirim ama Seojun'u asla değişmem. Chan ve Changbinde buna dâhil.
Teneffüs zili öyle bir çaldı ki, sanki sınıfın havası bir anda serbest bırakılmış gibiydi. Kalemimi defterin arasına sıkıştırıp kalktım. Koridor her zamanki gibi gürültülü, ama gözlerim sadece bir kişiyi aradı. Ve buldum.
Hyunjin geniş omuzları dik, adımları ölçülü, ama gözlerinde o tanıdık küçümseme parıltısı. Sanki "Sen mi? Daha iyisini görmedim ama yine de seni ciddiye almıyorum." der gibi bakıyordu.Yanından geçerken hafifçe gülümsedim. "Yine mi bu saçma atkı?" diye sordum, sesimi alayla karıştırarak. O ise hiç hızını kesmeden, başını çevirip kaşını kaldırdı. "Yine mi aynı bakış?" dedi. "Ben herkesi çözdüm tripleri bitmedi mi?"
Tam ağzımı açacakken, bir anda koluma bir el dokundu. "Ooo, ikiniz yine mi kapışıyorsunuz?" dedi Felix, koca bir gülümsemeyle. Hyunjin ona döndü, sahte masumiyetle, "Yok ya, ben sadece sohbet ediyordum." Ben gözlerimi devirdim. "Sohbet ha? Felix, bu çocuk sohbeti bıçak gibi yapıyor."
Felix güldü, "O zaman ben de size biraz tatlı olayım" diyerek ikimizin arasına girdi.
Felix aramıza girince biraz nefes aldım. Hyunjin'in bakışları üzerimdeyken her kelime tartıya çıkmış gibi hissediyorum. Felix, gerçekten barış elçisiymiş gibi, ellerini cebine soktu ve hafifçe güldü. "Bu arada, cadılar bayramı geliyor." dedi. "Kulüp bu sene bayağı büyük bir etkinlik yapacakmış. Kostüm partisi, falan filan."
Hyunjin göz ucuyla bana baktı. "Sende mi gideceksin?" dedi, sesi öylesineymiş gibi ama bakışları meydan okur gibiydi.Omzumu silktim. "Bilmem belki. Ama sen gitmezsin herhalde, "çocuk işi" falan dersin."
O dudaklarını büzüp başını yana eğdi. "Belki giderim belki de seni rezil etmeye giderim."
Felix kahkaha attı. "İşte beklediğim ruh bu! Hadi o zaman, ikiniz de gelin. Hem Minho, sen vampir olursun kesin." Hyunjin hemen atladı, "O zaten doğuştan vampir gibi, fark ettin mi? Soğuk, biraz ukala, ama nedense herkes peşinde."
Ben hafifçe gülümsedim, gözlerimi onun gözlerinden ayırmadan, "Dikkat et Hyunjin, yoksa seni ısırırım."
Evet, gerçektende onu yatağa atıp ısırırım.
Hyunjin'in dudağının kenarı kıvrıldı, ama bir şey söylemeden yürümeye devam etti. Felix ise "Ooo bu işte bir şeyler var" bakışı atıp peşimize takıldı.
Koridor kalabalıktı ama biz üçümüz -Ben, Hyunjin, Felix- pencere kenarındaki boşluğa sığındık. Camın ötesinde okulun bahçesi, sararmış yapraklarla kaplıydı. Hyunjin, dirseğini pencere pervazına dayamış, dışarı bakıyordu. Işık yüzüne vurunca gözleri neredeyse altın gibi parlıyordu.
Lavanta gözler.
Hyunjin'in bana dikilen bakışlarını birkaç saniye daha tuttum. Sonra elim, kendi kendine hareket etmiş gibi, onun parmaklarına hafifçe dokundu. Soğuktu ya da belki ben çok sıcaktım.Hyunjin kaşlarını hafif kaldırdı, ama elini çekmedi. "Ne yapıyorsun, Minho?Elleşip duruyorsun." dedi kısık bir sesle.
"Deniyorum... "
"Neyi?"
"Tekrar hatırlamayı. " diye fısıldadım.
Felix'in bakışı "tamam ben gidiyorum" modundaydı ama zil çalınca üçümüz birden irkildik. Koridordaki gürültü bir sel gibi üzerimize aktı. Hyunjin, elini yavaşça çekip hiçbir şey olmamış gibi döndü.
"Ders kaçıyor," dedi bana bakmadan.
"Beni bilirsin, kaçırmayı severim," dedim bir gözümü kırparak, ama o çoktan sınıfına girmişti. Ben de derin bir nefes çekip kendi sınıfıma doğru yürüdüm. Parmak uçlarımda hâlâ onun soğuk ama tanıdık teni vardı.
Yemekhanenin köşesinde, her zamanki masamızdaydık. Hyunjin, tabağındaki salataya dalmış, arada bir çatalıyla ekmeğini dürtüyordu. Onunla bu kadar sessiz yemek yemek garipti. Eskiden kahkahalarla dolardı bu anlar. Tam o sırada Jisung, tepsisini iki eliyle tutmuş, başı hafif eğik bir şekilde masamızın yanından geçti. Kaçamak bakışlarını fark etmemek mümkün değildi.
"Hey, Jisung! dedim, sesim yemekhanenin uğultusuna karışıp giderken. O an durdu, başını hafif kaldırdı, bana baktı. "Gel otur, boş yer var."Hyunjin, bana kısa bir bakış attı ama hiçbir şey söylemedi. Jisung tereddüt ederek yanımıza oturdu. Tepsisini masaya koyarken elleri biraz titriyordu.
"Ne yapıyorsun, iyi misin?" dedim."
"İyiyim, şey... ders arasında biraz kafamı dağıtıyordum," dedi gözlerini tabağındaki makarnaya indirerek.
Hyunjin sessizce su şişesinden bir yudum aldı. Ben de onun bu sessizliğinin ardında neler döndüğünü anlamaya çalışırken, Jisung'un bana yönelen bakışlarını fark ettim. Hafif bir gülümseme bıraktım dudaklarımda, ama Hyunjin'e bakmadım.
Masadaki hava, kelimelerden çok bakışlarla doluydu.
Jisung sadece benim okuldan tanıdığım bir arkadaşım.
Diğer bölümde görüşmek üzere~
