18. bölüm · XO'Only If You Say Yes

Bar 17

Skz ✨

.
.
Selam bebitolar, şimdi gelelim fic'in adı neden xo only ıf you say yes?
Ay ne kadar uzunmuşaq
Şimdi şöyle ki ben bunu geçen sene haziran-temmuz ayları arasında muhtemelen youtube'da gezerken bir film kesiti gördüm, orda iki genç çocuk(?) vardı ve birbirlerini seviyorlardı, birisi dedesinde mi ne kalıyordu (?) öyle hatırlıyorum filmin ismini çok hayâl meyal hatırlıyorum. Her neyse işte benimde aklımda bir konu patladı hemen oluştu. Ondan esinlenerek şu Hyunjin'in dedesinde kaldığı kısımlarını yazmaya vesile oldu. Ve ilk adı Young Hearts'tı.
Bu çok makuldü ve wattpad de uzun bir süre adı bu şekildeydi yaklaşık 3 hafta falan, sonra ben Enhyphen'ın Xo only ıf you say yes şarkısına o dönemlerde takıntılıydım o yüzden de adı bu oldu.
Hem fic'in konusuna da uyuyordu.

Keyifli okumalarrr

Hyunjin'den

Pazartesi sabahı,yaklaşan cadılar bayramı ve soğuk bir Ekim rüzgârı okulun bahçesinde dolaşıyordu. Elimde kahve, başımı hafifçe kaldırdım. Ve oradaydı. Minho. Arkadaş grubuyla ayakta duruyor, yine her zamanki gibi o rahat tavırlarıyla herkese gülümsüyordu. Ama gözleri bir an bana kaydı o saniyede etraf sessizleşti.

Ben adımlarımı hızlandırdım, sınıfa geçmek istedim. Ama o, hiç acele etmeden önümden geçti.

"Hafta sonu için teşekkürler, Jinnie." diye fısıldadı. Arkama dönüp bakmadım, ama kalbim yine deli gibi atıyordu.İlişkimize devam ediyorduk ama bunu okulda göstermeyecektik.Yani sanırım öyleydi.Ya da okulda bana farklı davranıyordu.

Sınıfa girdiğimde Seojun yanıma geldi hemen. "Ne oldu, yüzün kıpkırmızı?"

"Yok bir şey." dedim, defterimi çıkarırken. Ama sayfaların arasında hâlâ o fotoğrafın küçük kopyası vardı.

Teneffüste kapıdan çıkarken Minho'nun sesini duydum,tam önüme adımladı."Hyunjin, öğle arasında konuşmamız lazım."

"Ne konuşalım?" dedim göz kırparak, ama bakışlarımız birbirine takılı kaldı.
~
Öğle arası olduğunda ben, okulun arka tarafındaki bahçeye doğru yürümeye başlamıştım. Kalabalıktan uzak, biraz sessizlik istiyordum. Ama adımlarımın hemen ardında bir başka ritim vardı. Dönüp bakmam gerekmiyordu; kimin olduğunu zaten biliyordum.

"Kaçmaya mı çalışıyorsun, Jinnie?" Minho'nun sesi, tam omuzumun arkasındaydı. "Sadece yemek yiyeceğim." dedim, yürümeye devam ettim. "Tamam o zaman, ben de geliyorum." diye yanımda yürümeye başladı.

Birlikte yemekhaneye girdik. Kalabalık uğultusu arasında, tepsilerimizi aldık. O, her zamanki gibi gereksiz özgüvenle masanın tam ortasında iki kişilik bir yer buldu.

"Niye burası?" dedim, otururken. "Çünkü herkesin görmesini istiyorum." dedi, ukala gülümsemesiyle. Önümüzde makarna, patates kızartması ve iki kutu meyve suyu vardı. Yemeye başladığımızda Minho eğilip alçak sesle konuştu, "Hâlâ fotoğrafı saklıyor musun bebeğim?" Çatal elimde havada kaldı. "Ne fotoğrafı?" dedim bilmezden gelerek.

"Biliyorsun işte çiftlikteki."

Cevap vermedim. Ama o, gülümseyerek patates kızartmasını benim tabağımdan aldı.

"O zaman sakladığını kabul ediyorum." Yemek boyunca birkaç kez bakıştık. Bazen göz göze geldiğimizde birbirimizden hemen kaçtık, bazen de bilerek bakışları uzun tuttuk.Sanki hiç birbirimize dün gece dokunmamışız gibi.Minho tam çatalını ağzına götürüyordu ki, bakışları bir an benim omzumun üzerinden kaydı. Gözleri hafif kısıldı. Merakla arkamı döndüm. Yemek tepsisini iki eliyle tutmuş, utangaç adımlarla dolaşan Jisung vardı orada. Yer arıyor gibiydi.

Gözleri,gözleri Minho'nun üzerindeydi, her bir adımında bizim olduğumuz masaya bakıyordu. Ama elim, masanın kenarını fark etmeden daha sıkı kavradı.

Çatalımın ucu tabağıma vurdu.

Minho ise ağzında yemek varken konuştu. "O ne yapıyor orada ya?" diye mırıldandı, umurunda değilmiş gibi. Ben sadece omuz silktim. "Yer arıyordur." dedim, sesim normalden daha soğuktu. Jisung bir süre daha baktı, sonra uzak bir köşeye oturdu. Ama aklı hâlâ buradaydı, Minho'nun olduğu masada.

Minho bana dönüp gülümsedi. "Ne oldu? Surat asıldı birden."

"Bir şey olmadı." dedim, ama gözlerim onu fazladan bir saniye izledi.

Minho tabağındaki patatesleri karıştırırken, arkamızdan tanıdık iki ses geldi."Yoo, burası mı aşk kuşlarının masası?" Başımı kaldırdım, Chan elinde tepsisiyle dikiliyordu, yanında da Felix. Chan'ın yüzünde o umursamaz, serseri gülüş.Felix'in ise tam tersi, sıcacık, kibar bir ifade.

"Oturuyoruz lan," dedi Minho gülerek. "Gelin siz de."

İkisi de sandalyelere yerleşti. Daha biz çatalı elimize almadan, Chan öne eğilip Minho'ya doğru kaşlarını kaldırdı."Bugün okuldan sonra bara gidiyoruz. Sen, ben, Changbin belki Seojun da gelir. Var mısın?Yok musun?"

Minho ağzındaki lokmayı yuttu, "Olur, neden olmasın?" dedi. Chan göz ucuyla bana baktı. "Sen de gel Hyunjin, fena eğleniriz."

Gözlerimi devirdim. "Reşit değilim Chan. Hem uğraşacak başka işlerim var teklifin için sağ ol." Felix yanımda hafifçe güldü, dirseğiyle bana dokundu. "Bence iyi ki gelmiyorsun, yoksa Minho bütün gece seni bırakmazdı." Zaten bırakmamıştı ki.Minho başını bana çevirdi, dudaklarının kenarında ukala bir gülümseme. "Zaten bırakmam ki." Chan kahkaha attı. "Oooo, çok iddialı." Ben ise sadece tabağıma baktım, ama kalbim fena hızlanmıştı.

Öğle yemeğinden sonra dersler ağır ağır bitti. Çıkışta okulun önünde kalabalık yavaşça dağılırken bileğimden çekilince irkildim, "Sen eve gidiyorsun değil mi?"

"Evet, niye sordun?"

"Çünkü ben birazdan bara gideceğim ama seni görmeden gitmek istemedim." Ukala gülüşü yüzünde yerini aldı. Ben cevap vermeden, beni okulun yan sokağına çekti. İnsanlar azalmıştı, hafif bir rüzgâr saçlarımı savuruyordu. "Minho." dedim hafif uyarır gibi, ama o hiç oralı olmadı. "Ne var? Birini mi bekliyorsun? Çünkü ben seni bekleyeceğim."

Yaklaştı. Önce ellerini yanaklarıma koydu, başparmağımla çenem arasındaki mesafeyi kapattı. Sonra dudaklarını dudaklarıma değdirdi. Hızlı, ama alışkanlık gibi tanıdık bir öpücük. "Bu akşam benden kaçma," dedi fısıltıyla. "Kaçmıyorum ki." diye mırıldandım.

Gülerek geriye çekildi. "Güzel. O zaman sen beni merak et, ben de seni merak edeyim. Böyle daha heyecanlı oluyor." Cebinden telefonunu çıkarıp arkasını dönerek dar sokağın sonuna doğru yürüdü. Ben ise elim hâlâ dudaklarımda, olduğum yerde kaldım.

Minho, yanımdan uzaklaşırken attığı adımlar bile o kendine has havayı taşıyordu. Ellerim hâlâ dudaklarımdaydı, sanki biraz önce olan şey sadece bir an değil, bütün günümü değiştirecek bir dönemeçti. Derin bir nefes aldım, çantamı omzuma taktım ve eve doğru yürümeye başladım.

Yolda hava soğumaya başlamıştı, sararan yapraklar kaldırıma düşmüş, ayaklarımın altında hışırtılar çıkarıyordu. Her adımda aklım hâlâ Minho'da. O gülüş, o dokunuş... Ne yaparsam yapayım zihnimden çıkmıyordu. Sanki duygularım yenilenmiş ilk defa birine aşık oluyordum. Gerçi bu hissi sevdim.

Minho'dan

Akşamüzeri altı gibi güneş batmaya yüz tutmuştu. Bara adımımı attığımda içerisi loş ışıklarla doluydu. Ahşap bar tezgâhının üzerine bırakılan bardakların tınısı, arka planda çalan eski bir rock şarkısıyla birleşiyordu. Chan, köşede Changbin'le oturmuş, gülerek bir şeyler anlatıyordu. Seojun'u göremedim sanırım gelmemişti.

Chan,"Ooo, sonunda geldin Bay Popüler."

Minho, "Trafik vardı." Changbin kaşlarını kaldırdı. "Trafik mi? Okulun yan sokağından buraya geliyorsun, ne trafiği?" hafif gülümseyip bardağa uzandım. "Kalabalık trafik de olabilir, duygusal trafik de."

Hyunjin'den

Eve döndüğümde ev sessizdi. Balkon kapısını açtım, hafif rüzgâr yüzüme vurdu. Çay demledim, elimde fincanla oturdum. Çayın buharı burnuma vururken kendi kendime sordum:

"Ben ne yapıyorum? Neden hâlâ onun bir gülüşüne yeniliyorum?"

Birlikte geçirdiğimiz anılar gözümün önüne geliyordu; o eski günler... Çiftlikteki çilek tarlaları, açık hava sineması... sanki dünmüş gibi.Her bir geçirdiğimiz anılar hafızamda yeniden canlanıyordu.

Telefonumu açtım. Minho'nun sosyal medya hesabına girdim hikâyesinde Chan ve Changbin'le barda çekilmiş bir fotoğrafı vardı. Masada üç kadeh vardı. İçimde bir yer burkuldu. Beni öpüp bara gidecek kadar umursamaz mı gerçekten? diye düşündüm ama cevabı biliyordum. O, Minho'ydu. Ya da ben kafamda kuruyordum,her neyse. Bence zaten umursuyor. Büyütecek bir şey yok.

Minho'dan

Bardaktaki son yudumu da kafama diktim. Boğazımdan aşağı inen alkol, midemde değil de kafamın içinde yanıyordu sanki. Changbin'le Chan sağımda, kollarını omzuma atmış, abuk sabuk şarkılar mırıldanıyorlardı.

Chan, "Minho, bak bu şarkı var ya tam sana yazılmış."

"He he bana yazılan şarkılar hep yarım kalıyor zaten."

Changbin kahkaha atarken bardağına bir yudum daha aldı."Ooo, başladı yine romantik prens!" Gülümseyip başımı salladım. "Romantik falan değilim. Ben sadece." Durup bardağın dibine baktım. Onun gözlerini özlüyorum. Alkol insanın dilini çözüyor ya normalde asla böyle konuşmam. Ama şimdi beynimin filtresi yok. Hyunjin'in kahverengiye çalan o gözleri gözümün önünden gitmiyor.

Chan bana baktı, yüzündeki gülümseme hafif ciddileşti. "Oğlum hâlâ seviyorsun sen onu." "Sevmek değil bu, Chan. Bağımlılık gibi. Onsuz hiçbir şey tam olmuyor."

Changbin kaşlarını kaldırıp güldü. "İyi de, bağımlılık tedavisi zor olur. Hele senin gibi inatçı birinde." Onlar gülüp şakalaşırken ben kahverengi deri koltuğa yaslandım, gözlerimi kapattım. Hyunjin'in gülüşü, balkonda sallanan perde, çilek tarlasındaki rüzgâr... Hepsi beynimin içinde dönüyordu. "Acaba şu an ne yapıyor? Çayı mı karıştırıyor, yoksa uyudu mu?" İçimdeki ses, bana tüm bu geceyi bırakıp ona gitmemi söylüyordu. Ama adımlarım hâlâ burada, masada, Chan'la Changbin'in yanında.

✨🌃

Barın içi ağır bir alkol ve ter kokusuna bulanmıştı. Müzik, hoparlörlerden taşarcasına çalıyordu, ama Minho'nun kulağında sadece uğultu vardı. Chan'ın kahkahası, Changbin'in masaya vurma sesi hepsi birbirine karışıyordu. Minho'nun eli bardağın kenarına takılıp kaldı, kaldırmaya çalıştı ama yarısında bıraktı. Sandalyede hafifçe öne doğru eğildi, göz kapakları ağırlaştı. Chan, yanındaki Changbin'e dirsek attı. "Oğlum bak Minho, bitmiş."

"Hepimiz bitmişiz, ne fark eder?"

İkisi de ayağa kalkmaya çalıştı ama masanın köşesine çarpıp sendelediler. Minho, kolunu kaldırmaya çalıştı, "Ben iyiyim." dedi ama sesi boğuk çıktı. Aslında ayakta bile duracak hali yoktu. Tam o sırada barın kapısı açıldı ve içeri Seojun girdi. Üzerinde okulun ceketini giymiş, yüzünde tanıdık bir sinir ifadesi vardı. Gözleri bir an masadaki üçlüyü taradı, sonra kaşlarını çatıp derin bir nefes aldı.

"Yarın okul var, aptallar."

Minho başını kaldırmaya çalıştı ama sadece yarısına kadar getirebildi, sonra yine masaya düştü. Chan gülerek Seojun'a baktı. "Biz şey kutlama yapıyorduk."

Seojun,"Ne kutlaması, salak herif? Cuma bile değil!"

Seojun hızlıca Minho'nun kolunu omzuna attı, diğer eliyle de Changbin'i dürterek ayağa kaldırdı."Kalkın, çıkıyoruz."Changbin ve Chan yalpalaya yalpalaya kapıya yönelirken, Seojun Minho'yu yarı sürükleyerek dışarı çıkardı. Gece soğuktu, nefesler buhar olup havaya karışıyordu. Minho, başını Seojun'un omzuna yaslamış, yarı kapalı gözlerle mırıldandı.

Minho, "Ona gitmek istiyorum."

Seojun derin bir iç çekti. Minho'nun kimi kastettiğini çok iyi biliyordu. Ceketinin cebinden telefonunu çıkarıp Hyunjin'in numarasını çevirdi.Telefon birkaç kez çaldıktan sonra Hyunjin'in sesi geldi, uykulu ama endişeli.

"Alo?"

"Gelip Minho'yu alman lazım. Ayakta duramıyor."

"...Neredesiniz?"

"Bar 17'nin önündeyiz. Acele et."

On dakika bile geçmeden, köşeden tanıdık bir siluet göründü. Hyunjin, gri kapüşonlusunu başına çekmiş, hızlı adımlarla yanlarına geldi. Gözleri önce Seojun'a, sonra Minho'ya kaydı.

Minho, onu görür görmez yüzünde hafif bir gülümseme belirdi."Hyun."Hyunjin, derin bir nefes aldı, "Saçmalamışsın yine." diye mırıldanarak Minho'nun kolunu Seojun'dan devraldı. Onun boyu Minho'yu taşımaya tam yetmiyordu ama adımlarını onun temposuna uydurdu.

"Teşekkürler, Seojun."

"Onu eve götür. Yarın okula gelebilecek durumda olursa mucize olur."

Hyunjin başını sallayıp Minho'yu yavaşça sokak boyunca yönlendirdi. Minho, arada sendeleyip Hyunjin'e daha çok yaslandı. "Beni bırakma."

"Bırakmayacağım. Sadece yürü."

Soğuk hava, gecenin sessizliği ve aralarındaki adımların yankısı ikisi de konuşmadan yürüdüler. Hyunjin'in kalbi hızlı atıyordu ama yüzüne belli etmedi. Minho'nun sıcak nefesi yanağına çarpıyordu, alkol kokusuna rağmen içinde tanıdık bir huzur vardı.Kapıya vardıklarında Hyunjin anahtarı çevirip onu içeri aldı. Minho'yu yavaşça koltuğa oturttu, ona su getirdi. Minho bardağı tutmaya çalıştı ama parmakları titriyordu. Hyunjin bardağı ellerinin arasına aldı, onun yerine dudaklarına götürdü.

"Bana böyle bakma."

"Sus içmeseydiniz bu kadar. İç şu suyu."

Minho suyu bitirdi, başını koltuğun arkasına yasladı ve gözleri kapanmaya başladı. Hyunjin üzerine battaniye örterken, parmakları Minho'nun yanağına dokundu ve hafifçe okşayıp küçük bir öpücük kondurdu.

Eskiden de böyleydi hep kendine zarar verirdi ama bana yaslanırdı.

Selamlarr,bu kısımları bölüm bölüm ayırmak yerine birleştirtim.Umarım beğenirsiniz.Öptüms~