27. bölüm · XO'Only If You Say Yes
Sırf Kıskandırmak İçin
Helüüü bebiklerr artık ficlere yb atma zamanı geldii çok şükürrr. Bu aralar elimden geldiğince atmaya çalışacağımmm.
Keyifli okumalarrr ve yorumlarınızı yapmayı unutmayııın. 🥺
----
Hyunjin'den
Gece üçe kadar kendimden geçene kadar ağladım. Yastığım sırılsıklam, gözlerim yanıyor artık göz yaşlarım kururken en sonunda halsizlikten bayılmış gibi uyuyakaldım. Sabah alarm çalınca gözlerimi açtım, göz kapaklarım şişmiş, aynada kendime bakınca tanıyamadım bile. Ama siktir ettim. Çantasını kapan bir öğrenci gibi, hiç umursamadan çıktım evden.Okula vardığımda koridorun kalabalığında adımlarımı hızlı attım, kimseyle konuşmaya halim yoktu. Gözlerim acıyordu ama belli etmemeye çalışıyordum. Evden çıkmadan son anda kapatıcı sürmüştüm umarım bir işe yarar.
Bir anda tanıdık bir ses duydum yanımda, "Hyunjin?" başımı kaldırdım, Jisung yanımdaydı. Gözlerimden anladı her şeyi, çünkü yüzü anında ciddileşti. Bu salağın benim yanımda ne işi vardı?Tam bir aptal,masumu oynayan sinsinin teki.
"İyi misin? Gözlerin..." dedi endişeli bir sesle. Sanki beni hiç orada fark etmemiş gibi,sanki ben den haberi yokmuş gibi,sanki benim hiçbir şeyi anlamamışım gibi. Dişlerimi sıktım, derin bir nefes aldım. "Bana bakma öyle." dedim sertçe. Şaşırdı. "Sadece merak ettim-" Yüzündeki kasları aniden gerilmişti.
"Merak etme." dedim, sözünü kestim. Gözlerimi ondan kaçırdım. "Kendine sakla merakını,benim hiçbir şeyin farkında olmadığımı düşünmeye devam et.Seni ucube." Bir anda sesi kesildi.Bir an aramızdaki gürültü sessizliğe büründü. Onu ardımda bırakarak adımlarımı hızlandırdım,yanımdan uzaklaşsın istedim,yanımda olmasın istedim.Arkadan onun sinir bozucu sesini duydum. "Hyunjin,tanrı aşkına ne diyorsun?Hiç bi şey anlamıyorum." Aynen hiçbir şeyi anlamıyorsun.Tamam en haklı en masum sensin.Ona doğru arkamı döndüm, gözlerim dolu dolu bağırdım, "Sus Jisung! Kimseye ihtiyacım yok, hele senin gibi masumu oynayan sinsi bir yılana!"
Koridoru kaplayan uğultunun içinde sözlerim yankılandı. O sustu. Gözlerimden yaşlar süzülmeden hemen başımı çevirdim ve sınıfıma doğru yürüdüm. İçimde öfke, kırgınlık, utanç... Hepsi birbirine girmişti.
~~~~
Dersi beklerken sıramın üzerine başımı koydum. Göz kapaklarım ağır, kalbim daha da ağır. Tebeşirin tahtaya sürtünme sesi bile beynimi zonklatıyordu. Çevremdeki herkes normaldi; gülüşüyor, fısıldaşıyor, sıradan bir gün yaşıyordu. Benim içinse zaman neredeyse durmuş içimde fırtınalar kopuyordu.Ders boyunca hiçbir şey anlamadım. Kalem elimdeydi ama deftere tek bir kelime bile yazmadım. Arada gözlerim kapanıyor, uyukluyordum. Ama zihnim uyanıktı,dünün görüntüleri, Jisung'un Minho'ya yakınlığı, Minho'nun ona gülüşü... Hepsi beynimde dönüp duruyordu.
Teneffüs zili çaldığında sınıf boşalmaya başladı. Ben başımı kaldırmadım. Birkaç sınıf arkadaşım omzuma dokundu, "Hyunjin iyi misin?" diye, ama ben tek bir kelime bile etmedim.Sonra sınıfın kapısı hafifçe açıldı. İçeri adım sesleri girdi. Kaldırıp bakmadım bile, umurumda değilmiş gibi davrandım ama içimden kalbim hızla atmaya başladı.Çünkü o adımların kime ait olduğunu çok iyi biliyordum. Minho.
Kapı kapanınca sınıf biraz daha sessizleşti. Gözlerimi kaldırmamak için kendimi zorladım ama ayak seslerini tanıyordum. Yanıma kadar geldi, hiç tereddüt etmeden önümdeki sıraya oturdu.
"Hyunjin," dedi alçak bir sesle. Sesinde şaka yapar gibi bir yumuşaklık vardı ama altına gizlenmiş bir endişeyi de duydum. "Niye bana bakmıyorsun?" gözlerimi istemeden de olsa kaldırdım. Dudaklarımda acı bir tebessüm vardı, alaycıydı da biraz. "Bakacak bir şey mi var?" dedim ve doğrulup arkama yaslanıp kollarımı göğsümde birleştirdim.Yanan gözlerimle ona bakmaya çalıştım.
Minho, kaşlarını çattı, şaşkın gibi ama aynı zamanda beni okumaya çalışıyor gibiydi. "Ne demek bu şimdi?"
"Demek istediğim," dedim sesimi alçaltarak, "belki de bazı şeylere gözlerimizi kapatmamız gerekiyordur.Ya da birinin her şeyin farkında olduğunu bilipte o işe devam etmektir." Bir an sessizlik oldu. Minho'nun yüzü gerildi. O ise hâlâ gülümsemeye çalışıyordu. "Sen bana laf mı çarpıyorsun?" başımı yana eğdim, bakışlarımı pencereden dışarı çevirdim. "Yok, laf değil. Sadece... insan yanındakiyle değil de başka biriyle daha yakın görünce, neye bakacağını şaşırıyor." Okul pantolonumun cebinden telefonumu çıkarıp galerime girip ona o günün fotoğrafını gösterdim. "Kıskanmama gerek yok,öyle değil mi Minho?Evet kıskanmama gerek yok." Fotoğrafta Jisung ve Minho vardı.Açık açık birbirlerine sarılıyorlardı bu sarılma dostane değil sevgiliye sarılma şekliydi.
Minho'nun nefesi kesildi sanki. Hemen cevap vermek istedi ama ben onun ağzını açmasına fırsat vermedim. Çantamı toparladım, ayağa kalktım.
"Çık." dedim kısa bir şekilde, gözlerimin içine baktığında sesim titremedi. "Minho, sınıftan çık. Şu an seni görmek istemiyorum." Gözlerim doluyordu ama inadına ona göstermedim. Minho birkaç saniye sustu, boğazını temizledi, sonra yavaşça kalktı. Hiçbir şey söylemeden kapıya yöneldi. Kapı kapanırken geriye tek bir bakış bıraktı, sessiz ama sarsıcı.Haklı olduğumu biliyordu.
Ben de yerime geri oturup derin bir nefes aldım. Kalbim deli gibi çarpıyordu.
Minho'dan
Kapı arkamdan kapanınca boğazıma bir düğüm oturdu. Adımlarım koridorda yankılandı ama hiçbirini duymuyordum; kulaklarımda sadece Hyunjin'in sesi çınlıyordu. Her şeyin farkındaydı ve onu görmezden gelip "Kıskanmana gerek yok." demiştim...Her şey şu an aklıma oturuyordu. Ben onu bir başkasıyla benim Jisung'a yakın olduğum şekilde görseydim kafayı yerdim sanırım.Tanrım ben ne yaptım?
"Çık. Şu an seni görmek istemiyorum."
Nefesimi verdim, dudaklarımda acı bir gülümseme. Neden böyle oldu? Neden böyle olduk?Ne yaptıysam onun için yapmadım mı? Ama işte, işin en acı tarafı da buydu. Yanlış anlaşılmaktan çok, onun gözlerinde o kırgınlığı görmek yakıyordu içimi.Elimi saçlarımdan geçirdim, alnıma vurdum hafifçe. Aptal. O an Jisung'a fazla yakın durmasaydın... Hyunjin her şeyi farklı görmezdi. Kıskanmasına gerek yok demiştim ya, hani... kendi sözünü kendin yedin Minho.
Koridordaki pencereden dışarı baktım. Öğrenciler bahçede vakit geçiriyorlardı bazıları kahkaha atıyordu. Benim içimdeyse her şey paramparça gibiydi. Bir an Hyunjin'in gözlerindeki o sarsıntıyı düşündüm. Neden bana böyle bakıyorsun, Hyunjin? O bakışlar... beni öldürüyor.Derin bir nefes aldım, duvara yaslandım. Ellerim cebimdeydi, yumruklarım sıkılmıştı. İçimde bir şeyler bağırıyordu: Onu kaybedemezsin, Minho. Ne olursa olsun anlatmalısın, açıklamalısın.
Tam bu sırada koridorun sonunda Felix belirdi. Elinde birkaç kitap vardı, rahat adımlarla yürüyordu. Gözleri benim üzerime kaydı o an bakışlarımız kesişti.Felix'in gözlerinde biraz merak, biraz da sorgulama vardı. Benim bakışlarım ise donuktu, belli etmeden içimden taşan fırtınaları saklamaya çalışıyordum. Ama yine de... bir anlık o bakış, sanki her şeyi anlatıyordu. Felix duraksadı, sonra adımlarını bana doğru çevirdi. Ben ise hâlâ duvara yaslanmış, tek kelime etmeden gözlerimi ondan ayırmadan bakıyordum.
Adımlarını yavaşlatıp yanıma geldi duvara yaslanmış hâlde gözlerimi yere indirdim ama onun bakışlarını hissediyordum. Sessizlik ağırlaştı, sanki bütün koridor sadece bizim nefeslerimizle dolmuş gibiydi.Felix hafifçe eğilip alçak bir sesle, "Minho... sen iyi misin?" dedi.Gözlerimi ona çevirdim, boğazımda düğümlenen kelimeler zar zor çıktı,"İyi miyim...? Sence öyle görünüyor muyum?"Felix durdu, kaşlarını hafif çattı. İçimdeki fırtınayı fark ettiği belliydi. Elindeki kitapları göğsüne bastırdı, biraz endişeyle, "Hyunjin yüzünden değil mi?"
Gözlerimi kısıp yere baktım, derin bir nefes verdim. Kalbim çarpıyordu. "Onunla ne yaptığımı bilmiyorum, Felix. Her şey yolundaymış gibi görünüyordu. Sonra bakışları değişti. Bana sırt çevirdi. Sanki ben onu bilerek kırmışım gibi. Ama tek istediğim yanında olmak. Onu kaybetmek istemiyorum.Sanırım,bunların tüm sorumlusu benim."
Sözlerimle birlikte yumruğum duvara çarptı, ince bir ses yankılandı koridorda. Başımı kaldırıp gülümsedim ama o gülümseme kırık döküktü. "Komik, değil mi? Kendi sözlerim boğazıma düğümlendi. Ona 'kıskanma' dedim. Ama şimdi kıskançlığından çok... kırgınlığıyla boğuluyorum." Tüm bu olanların tek suçlusu bendim.Her iki tarafa da umut verende bendim.
Felix biraz sessiz kaldı, yüzüme baktı. O gözlerinde bir anlayış vardı, ama aynı zamanda beni çözmeye çalışan bir merak da. "Bazen," dedi sessizce, "kırgınlık kıskançlıktan daha ağırdır, Minho. Belki de Hyunjin'in duymak istediği şey senin gerçekten onun tarafında olduğunu bilmek.Hyunjin seni kıskanmadı sana çok kırıldı.Her şeyden haberim var."
Sözleri içime işledi. Dudaklarımı araladım, ama çıkacak kelime bulamadım. Sadece fısıltıyla, "Ben onun tarafındayım... her zaman."
Felix elini omzuma koydu, sıkıca bastırdı. "O zaman bunu ona göster. Korkma. Yoksa o kırgınlık aranızda uçuruma dönüşür." Bakışlarımız bir an daha kilitlendi. Sonra kafamı eğip derin bir nefes aldım. "Felix... Bazen... bazen onu kaybetmekten o kadar korkuyorum ki, bu korku yanlış şeyler yaptırıyor bana." Felix gülümsedi, hafifçe başını salladı. "Minho, korkmak insanca. Ama Hyunjin'e bunu gösterecek cesareti bulamazsan... asıl o zaman kaybedersin.O senin çocukluğun."
İçimdeki yük bir nebze hafiflemiş gibiydi ama hâlâ bir yanım sızlıyordu. Felix'in sözleri kulağımda yankılandı, "Asıl o zaman kaybedersin."
Hyunjin'den
Sınıfa geri geldiğimde tamamen boştu sadece tek ben vardım. Masamın üzerinde başımı kollarıma yasladım, gözlerimi kapattım. Göz kapaklarımın altında aynı görüntü dönüp duruyordu.Minho'nun Jisung'a yakın halleri, o gülümsemesi, sarılması...
"Kıskanmana gerek yok."
Sanki kafamın içinde çivi gibi çakılıydı o söz. Dudaklarımı sıktım. İçimde kaynayan şey kıskançlıktan çok değersizlikti. Minho'ya yetemediğim duygusu. Onun yanındaki herkesin, özellikle Jisung'un, benden daha "kolay" olduğunu hissettiriyordu.Ellerimle saçlarımı kavradım, sessiz bir hırıltı çıktı boğazımdan,"Ah siktirsene... Minho... seninle savaşamayacağım."
Dışarıdan gelen ayak seslerini duydum, kalbim hızlandı. Sanki Minho sınıfın kapısından girecekmiş gibi bir his vardı içimde. Ama olmadı. Sessizlik geri geldi.Başımı kollarımın üzerinden kaldırıp camdan dışarı baktım. Sonbaharın turuncu yaprakları rüzgârda savruluyordu. İçimde fırtına koparken, dışarısı bu kadar huzurlu olamazdı. Dudaklarımda acı bir gülümseme belirdi.
Belki de... bu işte asıl sorun benim. Fazla kırılganım. Fazla... korkağım.
Avuç içimi sıktım, tırnaklarım tenime battı. "Yine de..." dedim fısıldayarak, "ben ondan vazgeçemem. Ne kadar kırgın olsam da kalbim hep Minho'ya dönüyor."Gözlerim istemsizce doldu. Gözyaşlarımı silip derin bir nefes aldım. Kendime söz verir gibi,"Beni kırsa da onu affetmeye her zaman hazır olacağım. Ama bu sefer, bu sefer biraz uğraşsın. Benim için çaba göstersin." Başımı geriye yasladım, gözlerimi kapattım. O an tek istediğim şey, Minho'nun gelip omzuma dokunmasıydı. Onun kokusunu duymak, sesini işitmek ve beni öpmesi...
Sınıf sessizdi ve ben yalnızdım. Guruldayan karnıma baktım daha öğle saatine vardı ama canım kantine inmeye pek istemiyor.Başım sıranın üstünde, gözlerim kapalı. Uykusuzluktan beynim zonkluyor, kalbim de hiç susmayan o Minho yankısıyla çarpıyor. Birden omzumda hafif bir dokunuş hissettim. Başımı istemsizce kaldırdım, bulanık bakışlarımda Felix belirdi. O tatlı gülümsemesiyle bana bakıyordu.
"Uyuyakalmışsın," dedi sessizce "Öğle saati oldu. Gel, birlikte yemek yiyelim."
Bir an gözlerim dolacak gibi oldu,belli etmedim. Yutkundum, dudaklarımı araladım. "Felix... ben..." Cümleyi tamamlayamadım içimdeki yorgunluk kelimeleri boğazıma düğümlemişti. O ise başımı nazikçe kontrol etti, alnıma doğru eğildi."Daha iyi görünüyorsun ama hâlâ solgunsun," dedi endişeyle. "Yemek yemelisin, hadi."
Gözlerimi ondan kaçırdım, derin bir nefes aldım. Sanki Minho'ya duyduğum her şeyin üzerine ince, koruyucu bir battaniye seriyor gibiydi Felix'in tavrı. Kalbimde bir huzur kırıntısı belirdi. Ayağa kalkarken omuzlarım titredi, Felix hemen yanımda belirdi. "Düşeceksin neredeyse," diye güldü. Sonra ciddileşti. "Yanındayım, hadi." Ben düşmeyeyim diye koluma girdi.
Sessizce başımı salladım. Onunla birlikte sınıftan çıktık. Koridor kalabalıktı, herkesin sesi birbirine karışıyordu bana ulaşan tek şey, Felix'in yanımda sabırla yürüyüşüydü.İçimden bir cümle geçti, "Teşekkür ederim,belki de sen olmasan ben çoktan yıkılmıştım."
Yemekhanenin kokusu burnuma dolduğunda kalbim sıkıştı. Çünkü biliyordum Minho da orada olacaktı.
~~
Felix'le birlikte yemekhaneye girdik. Kalabalığın uğultusu kulaklarımı tırmalıyordu,onun yanımda oluşu bana tuhaf bir güven veriyordu. Tepsimizi aldık, sessiz bir köşeye oturduk. O, tabaklara kaşık sallarken ben sadece dalgınca önümdeki çorbaya baktım.Hissetmem çok uzun sürmedi. İçimde bir kıpırtı, boğazımda düğüm... Başımı kaldırdığımda Minho'yu gördüm. O masum gibi görünen ama beni içten içe yakıp kavuran bakışlarıyla etrafı kolaçan ediyordu. Yanında Jisung belirdi, tepsisiyle.Hiç şaşmaz.
Jisung'un yüzünde utangaç bir gülümseme vardı. Minho'ya yaklaştı, sanki o an başka kimse yokmuş gibi konuşmaya başladı,bize yakın oldukları için ne konuştuklarını net bir şekilde duyabiliyordum."Minho, buraya otursak olur mu? Uzun zamandır seninle oturup konuşmadık." hah! yalancı daha dün beraberdiniz.
Felix'in kaşı çatıldı, ben ise gözlerimi devirdim. "Tabii ki yanına otursun, sen de keyfini sür Minho," diye içimden geçirdim,bakışlarım çorba kasesine indi.
Minho'nun sesi kulağıma ince bir hançer gibi saplandı. "Gel, tabii."
Felix fark etti gerildiğimi, kolumun altından hafifçe dokundu. "Boşver," dedi fısıldayarak. Ama boş vermek öyle kolay değildi.Tam o sırada yemekhanenin kapısı bir kez daha açıldı. Changbin ile Chan ellerinde tepsilerle yürüyorlardı. Yüksek sesle şakalaşıyorlardı, sonra gözleri bizi buldu. Yanımıza doğru yürürlerken Chan başını yana eğip gülerek sordu,"Ne o, ayrı mı yiyorsunuz artık? Hep birlikte oturmuyor muyduk biz?"
Changbin de hemen lafa karıştı, "Cidden, Felix'le Hyunjin bir köşeye kaçmış, Minho'yla Jisung da diğer tarafa... ne oluyor lan, küslük mü var arada?"
Kalbim deli gibi çarpıyordu. Tepsimin içine bakıyordum ama her şey bulanıktı. Felix ise yanıt vermeye çalıştı, "Yok ya, Hyunjin biraz yorgun hissetti. Ben yanına oturayım dedim."Chan kıkırdadı, Changbin ise kaşlarını kaldırıp Minho'ya bakıyordu. Aramızda görünmez bir gerilim vardı, sanki herkes bir şeyler biliyor ama kimse açıkça söylemiyordu. Minho'nun ders almadığı belliydi. Tartışmamıza rağmen onunla takılmaya devam ediyordu.Bu çocuk ne istiyordu?
Felix'in yanında oturuyordum, Changbin ve Chan da gelince masa kalabalıklaşmıştı. Çatal bıçak sesleri, onların kahkahaları arasında ben sadece sessizce tabağımdaki pilavı çubuğumla ittiriyordum.Çorbayı çoktan yemiştim. Gözlerim ağır, kalbim sıkışmış... Minho birkaç masa ötede Jisung'la oturuyordu, ara ara istemeden bakışım kayıyordu ona.Her defasında hızla çeviriyordum başımı.
Felix arada bana bir şeyler soruyor, ben de dudaklarımı aralayarak kısa cevaplar veriyordum. İçimden hiç konuşmak gelmiyordu. Düşüncelerim birbirine karışmıştı.Az sonra sandalye sesi duydum bşımı kaldırmadım, ama kalbim hızlandı. Adımlar yaklaşıyordu. Ve o sesi duyduğumda mideme oturan bir taş gibi hissettim.
"Beni mi sattınız lan? Böyle hep beraber keyif yapıyorsunuz, haberim bile yok." Bir sen eksik kal,olmasan da olur zaten.
Minho'ydu. Sesindeki alaycı tını, gülümserken gözlerinde beliren o ince çizgi... Hepsi tanıdıktı. Ama ben o tarafa bakmadım bile.Ses bana değmemiş gibi çubuğumu ağzıma götürdüm. Pilavın tadı yoktu, boğazımdan geçmiyordu ama yine de yedim.
Felix hafifçe gülüp bir şeyler söyledi, Changbin de şakaya vurdu, "Ya sen zaten Jisung'la keyif çatıyordun, sırf kıskandırmak için geldin kesin."Herkes gülüştü. Ben ağzımı açıp tek bir kelime etmedim. Gözlerimi tabağımdan kaldırmadım. O masada Minho yokmuş gibi davrandım ama farkındaydım, bakıyordu. Gözleri üzerimdeydi.
Elim hafifçe titriyordu, çubuklarım tabağa vurunca çıkan tınıya Felix döndü bana baktı. Dudaklarımı ısırdım, hiçbir şey söylemedim. Sadece nefesimi tuttum, dişlerimi sıkıp gözlerimi indirdim.İçimden sadece tek bir şey geçiyordu. Bakmayacağım sana, duymayacağım seni çünkü kırıldım, çünkü artık canımı daha fazla acıtmanı istemiyorum.
Kalbim, tüm sessizliğime rağmen deli gibi onun adını atıyordu.
--
Selamlarrrrrr,ay ne olacak bunların hali?
