17. bölüm · XO'Only If You Say Yes
Bana Bak,Sadece Bana
Selamlarrrr,nasılsınız???
Kupadaki son sıcak çikolata yudumlarını alırken masanın üzerinde ufalanmış kruvasan kırıntıları kalmıştı. Minho tabağı yana itti, koltuğun kenarına yaslanırken bana bakmadan gülümsedi. Bense kupamı masaya bırakıp montumu omzuma aldım.
"Ben artık gideyim," dedim hafifçe, ayaklarımın altındaki desenli halıya bakarak.Tam ayağa kalkacakken, bileğimde bir sıcaklık hissettim. Minho'nun parmakları sıkıca, ama nazikçe kolumu tutmuştu. Beni geri çeken o dokunuşla bakışlarımız birleşti.
"Kal bu gece," dedi alçak bir sesle. Sanki bu iki kelime, bir emirle bir yalvarışın tam ortasındaydı."Minho..." Sesimde hem tereddüt hem de kalbimin hızını bastırmaya çalışan bir tını vardı. "Hadi Hyunjin yıllar sonra ilk defa böyle baş başa kalabildik," dedi, parmakları kolumu tutarken. "Birlikte film izleriz, balkonda otururuz yine çocukken yaptığımız gibi. Hiçbir şey düşünmeden,hiçbir şeyi kafaya takmadan."
O an gözlerimin önünden anılarımız geçti. Ahırda gizlice öpüştüğümüz geceler,ayçiçeği tarlasında yolumuzu bulmaya çalıştığımız o yaz...Birlikte lavanta topladığımız lavanta bahçesi... Ve hepsinde yanında olan, beni güldüren, bazen kızdıran ama hep kalbimin içinde bir yerde duran Minho.
Kalbim hızla atarken, mantığım bana "git" derken, içimdeki bir başka ses "kal" diye bağırıyordu. "Peki." dedim fısıldayarak.Minho'nun dudaklarının kenarı yavaşça kıvrıldı. Kolumu bıraktı, ama kolum onun sıcaklığını taşıyordu. "İyi," dedi sakin bir şekilde, "Çünkü zaten gitmene izin vereceğimi sanmıyordum." İşte o an, onun yanında kalmanın ne anlama geldiğini yeniden hatırladım.
Salonun ışıkları kısılmıştı olabildiğince loş bir hâle gelmişti. Televizyonun ekranında eski bir romantik komedi dönüyordu. Minho, koltuğun bir köşesine yayılmış, kucağında battaniye; ben ise diğer köşede, ellerimi kupanın etrafında ısıtıyordum. Arada bir filmdeki komik sahnelerde hafifçe gülümserken göz ucuyla onun bana baktığını hissediyordum.
Yavaş yavaş aramızdaki mesafe eridi. Battaniyenin kenarı bacağıma değdi, sonra Minho'nun omzuna yaslandım. O da kelime etmeden battaniyeyi biraz daha çekip üzerimizi örttü.Kollarıyla beni sarmaladı.
Film bittiğinde, odanın içinde bir süre sessizlik oldu. Ekranda akan jenerik yazılarını izlerken Minho aniden, "Balkona çıkalım mı?" diye sordu. Başımı salladım.
Soğuk hava yüzüme vurduğunda derin bir nefes aldım. Şehrin ışıkları uzaktan parlıyordu, aşağıda festivalden dönenlerin kahkahaları ve uzaktan çalan müzik sesi geliyordu. Minho bana bir fincan sıcak çay uzattı.
"Hatırlıyor musun." dedi, balkona yaslanarak. "O yaz çiftlikte, çilek toplamak için erkenden kalkmıştık. Bay Kim bizi bahçeden kovmuştu,çileklerini toplayıp yediğimiz için."
Gülümsedim. "Sen daha çok yemiştin.Ve bunu dün de konuştuk,unuttun sanırım." dedim gülerek.
"Olsun,bu anıları seninle tekrar tekrar hatırlayıp konuşmak çok güzel,çünkü içinde sen varsın." dedi, gözlerindeki o eski parıltıyla. Bir yudum çay aldım, dudaklarımı yaksa da o anın sıcaklığı çok daha yoğundu.
"Peki ya o açık hava sineması?" dedim, bakışlarımı ufka çevirerek. "Yağmur başlamıştı, ama biz kaçmamıştık."
Minho hafifçe güldü. "Biliyorum,ilkinde yağmur yoktu ama bir diğer sinemada yağmur yağmıştı ve sen üşüyordun, ben montumu vermiştim sonra ikimiz de sırılsıklam olmuştuk."
Kelimelerimizi rüzgâr taşıyordu. Geçmişteki o anlar, bugüne dokunmuş gibi yakındı.
Başımı eğdim, gülümsememin ardında yutkunmaya çalıştığım bir şey vardı. "Ve." diye ekledi, sesi daha da alçalarak, "O gece seni öpmüştüm." Kalbim, o cümleyle hızlandı. Göz göze gelmemek için fincanımı dudaklarıma götürdüm, ama o zaten bana bakıyordu.
Rüzgâr saçlarımı hafifçe savuruyordu. Minho'nun gözleri, öylece üzerimdeydi söylediğimiz her şeyin ötesinde, suskunluğumuz konuşuyordu. Fincanı masaya bıraktım, parmaklarımı soğuk demir korkuluğa yasladım. O ise yavaşça bana yaklaştı.
Aramızda sadece birkaç santim kalmıştı. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Nefesi yanağıma değdiğinde, istemsizce gözlerimi kapattım. "Hyunjin." diye fısıldadı. İsmim, onun dudaklarından çıktığında bile başımı döndürüyordu.
Bir an tereddüt etti ama sonra elleri belime geldi, beni hafifçe kendine çekti. Dudakları dudaklarıma değdiğinde zaman durdu. Öyle nazik başladı ki öpücük, sanki geçmişteki her şeyimizi geri veriyordu. Birkaç saniye içinde derinleşti, daha talepkar, daha tutkulu bir hâl aldı.Bir adım geri attım, ama o izin vermedi. Beni kollarının arasına aldı, tek hamlede kucağına aldı. Şaşkın bir nefes verdim.
"Minho!" dedim, ama o gülerek, dudaklarını boynuma değdirdi. Salonun loş ışıkları arasından geçtik, beni hiç bırakmadan odasına girdi. Yatağın üzerine dikkatlice yatırdı, avuçlarıyla yanaklarımı kavradı. Gözlerimiz birbirine kilitlendiğinde, dudaklarında hafif bir gülümseme vardı. "Artık senden uzak duramam, Hyunjin," dedi kısık bir sesle. Cevap vermeme bile fırsat bırakmadan tekrar dudaklarıma yapıştı. İçimizde biriken özlemin, kırgınlığın, yarım kalmış cümlelerin hepsi tek bir öpüşmede eriyip gitti.
Parmakları saçlarımın arasına dolandı, başımı hafifçe geriye çekip bakışlarımı yakaladı.
"Bana bak sadece bana," dedi kısık bir sesle. Sözleri göğsümde yankılandı. Ellerini omuzlarımdan belime indirdi, beni yatağa bastırırken yüzündeki o ukala gülüş hiç kaybolmadı. Bedeninin ağırlığı üzerime geldiğinde, kalbim hızla çarpmaya başladı.Yanaklarımı avuçlarının arasına aldı, yavaş yavaş öpmeye devam etti. Her seferinde biraz daha uzun, biraz daha derin... Dudakları bazen çeneme, bazen boynuma kayıyor, orada kısa, sabırsız öpücükler bırakıyordu. Tenimde bıraktığı sıcaklık damarlarıma işliyordu.
Bir elim gömleğinin yakasına gitti, istemsizce kumaşı sıktım. O an gülerek fısıldadı,"Beni durduracak mısın, Hyunjin?"cevap vermedim. Sessizlik, çoktan cevabın kendisiydi.Minho, parmak uçlarıyla yüzümün kenarından aşağıya indi, çenemi hafifçe kaldırdı. Bakışları öyle yoğundu ki, kelimeler gerekmedi. Bir an dudaklarımız yeniden buluştuğunda, ellerim farkında olmadan ensesine sarıldı, onu daha da yakına çektim.O ise bir koluyla bedenimi kavrayıp, beni oturur pozisyona getirdi, sonra tekrar kucağına aldı Yatağın üzerinde kucağında otururken öpüşmelerimiz daha yavaş, daha derinleşen bir hale büründü. Aramızdaki mesafe tamamen kaybolmuştu.
~
Gözlerimi açtığımda odanın içine süzülen sabah ışığı gözlerimi kamaştırdı. Yorganın sıcaklığıyla bedenimin etrafında saran başka bir sıcaklığı hemen fark ettim. Minho'nun göğsüne yaslanmıştım... kalp atışları kulaklarımda yankılanıyordu.
Bir an hareket etmedim. Çıplak tenimin onunla temas ettiği her yer, dün gecenin yankılarını taşıyordu. Gözlerimi hafifçe kapatıp derin bir nefes aldım; kokusu... aynı kokusu, yıllardır unutmam sandığım o güven ve telaş karışımı koku.
Başımı hafifçe kaldırdım. Minho uyuyordu; Mor saçları dağılmış, dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme. Kolunu belime sarmış, uyurken bile bırakmaya niyeti yokmuş gibi.
"Hafta sonu..." diye fısıldadım kendi kendime. "Bunu bir rüya sanabilirdim ama değil." O an Minho gözlerini araladı, boğuk bir sesle, "Günaydın Hyun." Minho birden belimi biraz daha sıktı, beni yatağın içine çekiyordu. Kalbim göğsümde değil, onun avucundaydı.
"Kalkmam lazım." dedim kısık bir sesle, yorganın altından kıpırdanmaya çalışarak. "Eve gitmem lazım, Minho." O ise gözlerini açmadan, sesi hâlâ sabahın o boğuk ve sıcak tonuyla, fısıldar gibi. "Hayır istemiyorum."
Beni daha da kendine çekti. Çenesini saçlarıma gömdü, parmaklarını sırtımda gezdirdi. Sanki biraz daha sarılırsa beni tamamen hafızasına kazıyacakmış gibi."Burada kal." dedi. "Bugün gitme. Hiç gitme." Minho'nun sesinde, uykunun arasına karışmış o kırılgan ton kalbimin tüm duvarlarını paramparça etti.
Bir süre sonra yatağın kenarına oturduğumda, güneş odanın içine hafifçe dolmuştu. Yerde, dün geceden kalan kıyafetlerimiz vardı,üzerime baktığımda çıplaktım. Bir farkındalık vurmuştu kafama. Yutkunarak ne yaptığmızın ciddiyetine vardım. "Tanrım bu oldu mu cidden?" onun arkamdan kıkırdamalarını duydum. Ellerimle yüzümü ovup yerden kıyafetlerimi aldım ve hızlıca giyindim. "Giyin sen de hadi.Gülüp durma!" Utanmıştım.
