2. bölüm · Viran

2. BÖLÜM: Yaşamak İçin Ölmek

𝚟ᵃ𝚕ᵒ𝚛ᶤ𝚗 ☪

"𝚒𝚗𝚜𝚊𝚗 𝚞𝚕𝚊ş𝚊𝚖𝚊𝚍ığı 𝚑𝚎𝚛 ş𝚎𝚢𝚒𝚗 "𝚍𝚎𝚕𝚒𝚜𝚒" , 𝚞𝚕𝚊ş𝚝ığı 𝚑𝚎𝚛 ş𝚎𝚢𝚒𝚗 "𝚗𝚊𝚗𝚔ö𝚛ü𝚍ü𝚛"."
◆◇◆◇◆◇◆
Arseven Toprakları...

Arseven Krallığı’nda kimse masum doğmazdı.
Doğum, yalnızca potansiyel bir tehdidin kayda geçirilmesiydi.
Nefes almak ise sistemin gözünde geçici bir ayrıcalıktır.
Bana yaşam verildiğini sandılar.
Oysa bana yalnızca ölümü ertelediler.
Bazı mutluluklar hikâyenin sonunda olurdu derlerdi meselâ.
Ben sona gelmişlerin, daha başında sindirildiğini bilenlerdendim.
En güzeli konuşmaktı. Benden konuşma yetim alınmıştı ama düşünme yetim alınamamıştı.
Hiçbir güç kafamdaki o sesleri susturamamıştı.
Yaşam cesurlara da ait değildi.
Sadece korkmayanlara da değil.
Yaşam, sessizce kabullenenlere verilirdi.
Sorgulamayanlara.
Uyuyanlara.
Doğduğum gün cesur değildim.
Sadece vardım.
Varlık ise Arseven Toprakları'nda önem arz etmezdi.
Buna rağmen şanslı bazıları için nefes almak bir başlangıçtı, bazıları içinse ertelenmiş bir suç.
Ben ikinci gruptandım.
Hayatta hep gruplara sığdırılmamış mıydık? Ben hep öteki sayılanların içinde olmuştum, yarası kanatırdı.
Kanatana bir şey olmazdı, peki ya kanatılan? Onda zaten derin yaralar kalmıştı, insanlık nâmına ne yapabilirdi ki? O ötekileştirilmeliydi.
İnsanlar böyleydi, ben canavardım, mecaz olarak değil gerçek bir canavar.
İnsan yavrularının korktukları canavarlardan, iğrenç masallarının, iğrenç kötüsü olan, kötü kadere mahkum olan.
Toplumdaki tüm günahları sırtlanan bizlerdik. Günahı işleyenler ise insanlar.
Ellerim beyaz yumuşak zemine sürttüğünde alışık olduğum dokuyu kucakladım, bu ortam bana yabancı değildi.
İnsanların dünyasının bitki örtüsü çimenlerdi, benim gibi acizlerin dört duvarı onun dünyasıdır insanoğlu.
İstediğim zaman rahatlıkla bakabileceğim doya doya koşabileceğim bir dünya olmamıştı, benim dünya'm küçücük bir pencereden gördüğüm aynı manzaradan başka bir şey değildi.

Nankör insanlardan bu yüzden nefret ederdim, kimse diğer koşulları düşünmez kendisinin en dipte olduğunu düşünürdü.
En dibi görmeden o bataktan çıkamazsın, çünkü en dip en duyarlılarınızın bile görmediği, duymadığı, benimsemediği yaratıklara aitti.
İlklerim de muhtemel sonlarım gibi olmuştu, yaralayan ama garip bir şekilde güçlü hissettiren türdendi.
Benim ilklerim muhtemel sonlarım ile aynıydı, ağlayarak doğmuş. Ağlayarak ölecektim.
Acı çekerek açlık içinde doğmuş, muhtemelen açlık içinde acı çekerek ölecektim.
En önemlisi doğduğumda da kimse elimi tutmamıştı.
Kim benim hayatım için zorla ördüğüm körpe duvarları yıkacaktı? Çünkü bir şeyin başı değil her zaman sonu daha derin izler bırakırdı.
Başta o şeyi oluşturmaya ne kadar özen gösterilse bile.
Şaşırtıcı olmasa gerek ilk çığlığım da bana yaşam kazandırmamıştı.
Sadece hayatta olduğumu hissettirmişti.
Ağlamazsam nefes alamazdım.
Ama ağlarsam bir gün bu sesin kesileceğini biliyordum.

Dışarıda umut vardı, yaşam vardı.
Bekçi elindeki defter ile odamın demir kapısını araladığında sırıtışıma engel olamadım, "Sonunda geldin" Üstümdeki paspal kıyafeti topladım bileğimdeki prangaya bakmadan ona koştum,
Yeşil hareleri bende çok oyalanmadı her zamanki monotonluğu vardı üstünde, "Sakin olsana sen" Heyecanım kar taneleri gibi erirken her zamanki ifadem onu karşılamıştı bu sefer, "Bugün sırası değil" Beni üzdüğünü düşündüğü için kötü hissetmişti, başka türlü bana açıklama yapmazdı.

"Neden?" Tepkisiz gözlerle bana yaklaştı, önüme bıraktığı defter aylardır istediğim tek şeydi.
Eskimiş duvarlardan gelen rutubet kokusu odanın içinden daha net duyulduğu için yüzünü ekşitse de gözlerime bakarak geri çekildi, "O ölümüne savunduğun arkadaşın dün bir er öldürdü" Konuya girişi önümdeki deftere dokunuşlarımı durdurdu, başımı ona kaldırmadım ama sinirim gözle görülür şekilde harlanmıştı.
Bize iftira atmaktan ne zaman vazgeçeceklerdi? Ne zamana başkasının günahı olmaya devam edecektik? "Gördün mü?" Keyfimi kaçırdığı için ondan nefret ediyordum, tek istediğim şey biraz huzurdu.
Hiçbir şey yapmamış gibi beni duymazlıktan geldi, "Siz alışıksınız işinize gelmeyene sağır olmaya" Diye devam ettim ama o çoktan arkasını dönmüş gidiyordu.
Sinirim artarken ona doğru yaklaştım, "Ölüm bekçisi! Şimdi bana dön ve dinle." Ölüm bekçisi. Ne de hoş bir ezgi ama.

Gerçi ölümümü bekleyen birine huzur ve selâmetin elçisi mi diyecektim? Gardiyan sesimi duyunca her zamanki gibi beni sinirlendirmenin verdiği zevki aldı ve durdu, ben de durdum.
"Gazete de getirecektin! Söz vermiştin" Beni kandırmıştı değil mi? Beni yine kandırmıştı.
Bana döndü, "Zaten öleceksin mutasyonlu." Sıkılaşan yumruklarım vucüduma nüfus eden elektrik akımı ile duraksadım, "Ne?"
Koyu yeşil gözleri bana öyle bir alayla bakmıştı ki olduğum yere sinmiştim, her zaman yaptığı gibi beni küçük duruma düşürmüştü.
Yumuşak zeminde sürünerek odanın köşesine sığındım, "Hala ast üst ilişkisini göremeyecek kadar körsün bekçi" Ölümüm yakın olduğu için bazı şeyler bana dert olmayı bırakmıştı, susmanın ecele bir faydası yoktu.
Gözlerinin önünden geçen öfke saman alevi gibi büyüdü, az önceki alay ifadesi öyle bir hızla kaybolmuştu ki yine bir işkence gelecek olabilirdi.
Onun işkencesi varlığımın Dünya'ya olan yükünü yüzüme vurmaktı.
Yine yapmasın istedim ama bir anlık gafletle yaklaştım, "Sana krallık iş verdi diye acizce sevinmeye devam et" Delirmiş gibi ona yaklaşmaya devam ettim, "Yetimin tekisin sen! Benden farkın ne? Bu iğrenç yerde sana bir yaşam bahşetmeyecekler." Elimdeki defteri duvara fırlattım, oysa onu ne çok istemiştim.
Gardiyan sırtını tekrardan bana döndü, öleceğimi söylemişti. Bu kadar kolay mıydı? İşin ucundan bir can geçiyordu. Söylemesi kadar yapması da kolay mıydı? Ya da ortak olup göz yummak?
Bilemeyecektim.
Kim bilir belki de infaz edilmeden önce son dileğimi gerçekleştireceklerdi.
Çünkü ben bana anlattıkları gibi ölümcül bir hastalığımın olduğuna inanmıyordum.
O uzaklaştıkça adım sesleri beni daha da sinirlendirdi kapattığı demir kapıya delirmiş gibi vurdum sayısız kez "Bekçi!" Dedim, biraz da yalvardım. Belki de ağladım.
İlgilenmemelerine değil. Son günlerimi de ilk günlerim gibi hiç uğruna geçireceğime yandım...
◆◇◆◇◆◇◆
Bir saat gibi bir süre ağladığımı hatırlıyordum, kapının dibinde beklemeye devam etmiştim midem bulanıyor ve karnım ağrıyordu. Yemek vermemişlerdi, belki de bu bana özel bir ceza sistemiydi.
Açık konuşmak gerekirse aç kalmaktan midemin duvarları aşınmıştı.
Duvarı izlemeye devam ettim, son bir saattir acizliğim öyle birşey sarmıştı ki beni ciddi sorunlarım varmış gibi tek bir noktayı izlemiştim.
Arada bir saati anlamak için dışarıya bakıyordum.
Evet. Gece olmuştu bile, ne yazık ki bana saati söylemiyorlardı.
Bu yüzden tam emin olamamakla birlikte biraz da emindim aslında.
Bacaklarımı kendime çekmiş aklımın bana eşlik edebileceği kadar düşünürken kapının aralık kısmından bir kağıt düştü ve belli başlı adımlamalar işittim, başımı o noktaya indirdiğimde bir gazete küpürü gördüm.
Düşünebileceğim son şey bile bu değildi.
Büyük bir açlıkla gazeteye uzandım,
Hevesle okumaya başladığımda mutluluğum aynı hızla dönmüştü, zirâ buna sevinebilecek kadar delirmemiştim.

════════════════════════════
ᴀʀsᴇᴠᴇɴ ᴋʀᴀʟʟıɢ̆ı
ʏıʟıɴ 9. ᴀʏı • ᴋᴀʀᴀ ɢᴜ̈ɴʟᴇʀ ᴅᴇᴠʀɪ
════════════════════════════

ᴍᴜᴛᴀsʏᴏɴʟᴜ ᴛᴇʜᴅɪᴅɪ ʏᴇɴɪᴅᴇɴ
ʙᴀş ɢᴏ̈sᴛᴇʀᴅɪ

ʙᴇᴋᴄ̧ɪʟᴇʀ ᴋᴀᴛʟᴇᴅɪʟᴅɪ —
ɢᴇɴᴇʀᴀʟ ᴏʀɪᴇɴᴛ’ᴛᴇɴ sᴇʀᴛ ᴜʏᴀʀı
────────────────────────────

Arseven Krallığı’nın huzurunu ve
düzenini tehdit eden, halk arasında
“Mutasyonlu” olarak anılan bozuk
unsurların, kendileri için ayrılmış
Yaşam Alanları’nda kanlı bir isyana
kalkıştığı bildirilmiştir.

Kuzey Çeperi’nde bulunan Tutulum
Alanı V’te görevli üç bekçinin,
gece yarısına yakın saatlerde
vahşice öldürüldüğü doğrulanmıştır.
Yetkililer, bekçilerin bedenlerinde
insan doğasına aykırı izler tespit
edildiğini açıklamıştır.

Görgü tanıkları, Mutasyonluların
anlaşılmaz sesler çıkardığını ve
karanlıkta olağandışı bir hızla
hareket ettiğini bildirmiştir.
Bu olay, söz konusu grubun
Arseven Krallığı’nın saf düzeni için
doğuştan bir tehdit olduğunu
bir kez daha kanıtlamıştır.

────────────────────────────
ɢᴇɴᴇʀᴀʟ ᴏʀɪᴇɴᴛ:
“ᴍᴇʀʜᴀᴍᴇᴛ, ᴅᴜ̈ᴢᴇɴɪɴ ᴅᴜ̈şᴍᴀɴıᴅıʀ”
────────────────────────────

Arseven Yüksek Ordusu Başkomutanı
ve Krallığın Mutlak Koruyucusu
General Orient, olay sonrası
halka şu sözlerle seslenmiştir:

“Mutasyonlulara gösterilen her
anlayış, Arseven’in temellerine
indirilen bir darbedir.
Onlar hasta değil, bozuktur.
Ve bozuk olan her şey
ayıklanmalıdır.”

General Orient, yurttaşları
acıma söylemlerine kapılmamaları
konusunda uyarmış; Yaşam
Alanları’ndaki denetimlerin
artırılacağını ve temizliğin
kaçınılmaz olduğunu bildirmiştir.

────────────────────────────
ʜᴀʟᴋᴀ ᴄ̧ᴀɢ̆ʀı
────────────────────────────

◆ Düzen, fedakârlık ister.
◆ Şüphe, ihanettir.
◆ General Orient, Arseven’dir.

Her türlü Mutasyonlu belirtisinin
derhal muhafız birliklerine
bildirilmesi emredilmiştir.

════════════════════════════
Başımı küpürden kaldırdığımda neye uğradığımı şaşırmış bir haldeydim... Ölecektim.
Bekçi bu yüzden mi gazeteyi vermemişti? Anlamayayım istemişti.
Ama gerçek şu ki ben suç işlememiştim, yine de Dünya'daki tüm günahların cebrini sırtlıyordum, sırtlıyorduk.
Halk da aynı herkes gibi bu numaraları öyle bir yiyecek ki piramidin alt tabakaları eriyecekti.
Güldüm, ciddi ciddi bu halime güldüm. O yetimdi, ben de bir şekilde toplumda istenmeyen kesimdendim.
Sanırım asla sebebini bilemeyecektim, asla sebebini bilecek kadar yaşayamayacaktım.
Konuşmamı yasakladılar ama düşünmemi değil, biz bekçileri sözde öldürecektik ve halka basın yoluyla öyle bir anlatılacaktı ki kimse hatta bizi destekleyecek soylular bile göz yumacaktı. Hakettiğimizi topluma kademe kademe irdeliyorlardı.
Ve 19 yıllık planın son basamağına gelmiş bulunuyorduk. Bekçiler katledilecek.
"Mutasyon'lular" Altını çizerek söylüyorum çünkü ben tam da bu kesimdenim. İnfaz edilecek.

Plan ne kadar da acınası değil mi? Basit geliyordu kulağa. Ama o kadar şeytani o kadar alıştırmalı ve manipülasyon vardı ki içinde... Kimsenin ruhu duymayacaktı.
Nasıl bu kadar geç... Nasıl?
Herşey koskoca bir yalandı.
İnsan öğrendikçe aslında hiçbir şey bilmediğini anlıyordu.
◆◇◆◇◆◇◆
Ayağa kalktığımda bakışlarım aşinası olduğum yaşam alanının her miliminde dolaştı, kasıtlı olarak sesler çıkarıyordum çünkü yan odadan bir ses gelmeliydi.
Birileri "Yeter sikeyim senin elini de kolunu da... Rahat dur be kızım!" Demeliydi.
Hep derdi. O birilerini öldürmemişti! Yapmazdı.
Arden kimseye dokunamazdı... Kıyamazdı.
Onu asla kaybetmem sanmıştım. En büyük hatayı da burada yapmıştım çünkü, yaşam ve ölüm kıldan ince basit bir çizgi ile ayrılırdı.

İçimi kemiren acınası duygular beni büsbütün öyle bir sarmıştı ki adını sayıklamaktan başka birşeyler yapamıyordum. Acizliğime acıyordum ama tek gerçek benim de buraya mahkûm olduğumdu.
Dış Dünya'ya Fransız olduğumdu.

Bu odada önceden kitaplar olurdu, bakışlarım boş duvara kaydı bir ara orda iki tane kocaman ansiklopedi bulunuyordu,
İçeriğine bakılmadan konulmuş kalın kalın kitaplardan ibaret olduğu için hayatım o kitapları defalarca okuyarak geçmişti,
Şimdi ise bomboştu.
Artık ölümümüze hazırlanmış gibi hiçbir yaşam belirtisi göstermiyordu burası.
Buradan bir canlı geçti. Burada büyüdü, burada kendini geliştirdi, burada yaşadı.
Ve yakın zamanda burada ölecek.

Aptalın teki olduğu için onu yarım insan yerine koyuyordum o herşeye rağmen dışarı çıkabilir dolaşabilirdi.
Ellerimi bacaklarıma koydum ve yumuşak zeminde bağdaş kurmaya devam ettim,

General Orient kulak aşinası olduğum bir isimdi, Krallık ile anlaşma içinde olduğunu düşünüyordum.
Uzaktan gündeme ne kadar hakim olabileceksem o kadarını yapıyordum ve duyduğum haber beni ezip geçmişti.
Gerçi uzaklık farketmeksizin gerçeğe yakın olmak fiilen yakın olanlardan daha bilinçlice bir hamleydi.
Orient, Ordu ile Siyaseti bir arada yürüten bir krallık kölesiydi,
Makamını ise sözde "Halkı korumak" amacı güderek Krallığa masraf yada tehtid olan her grubu yok etme yetkisi alması ile kaçınılmaz son geç olmamıştı.
Açık konuşursak ondan nefret ettiğim bariz bir gerçekti.
Bekçiler dahil birçok sivil ona körü körüne inanıyordu, buna emindim.
Ayağa kalktığımda sakindim, anormal sakinliğime kendim bile anlam veremezken odadaki defter parçalarına uzandım özenle kenara ayırdım, odama vuran ay ışığını gözlerken açlıktan dibine yapışmış midemi göz ardı edemedim.

Sayfalardan birini buruşturdum ve ağzıma attım, tadının verdiği tokluk hissi tarifsiz bir lezzet barındırıyordu.
Öyle ki birkaç sayfa daha tüketmiştim, artık aç hissetmediğim için karnımı kendime çekerek kıvrandım.
Hiçbir besin değeri yoktu belki ama doymuş gibiydim.
Ardından ayaklandım kapıyı koştum amaçsızca dirseklerim ile ses çıkardım
"Bekçi!"
Uzaklaşan adım sesleri. Birileri buraya kadar gelmiş şimdi de uzaklaşıyordu.
"Lanet! Dinleyin beni!"
Ses yok. Sadece anlamsız uğultular.
Tekrar dizlerimi demir kapıya vurdum, dizlerime yayılan sızlama ve yanma hissi önemli değildi,
"Hepiniz kuklasınız! Bilinmeyen şekilde ölüyorsunuz! Hiç düşünmedin mi? Hepinizi kandırıyorlar! Generale inanmayın"
Yere çöktüm.
"Arden'e ne yaptılar! Bekçi... Dinle"
Yere çöktüm çaresizce parmaklarımı saçlarıma geçirdim, ama duyduğum tek şey birkaç adım sesi daha.
"Bu yapılandırma adı altında istenmeyen grup ve grupları yok etme projesi..."
Ne olurdu dinleselerdi? Çektiğim acının hiçbir çıkar yolu yoktu çünkü yediğim bir yığın kağıt sadece ağrıya sebep olmuştu.
Tokluk hissini bu acıya seçmiştim.
Kapının diğer ucunda birkaç adım sesi daha duyduğumda yankılanan adımların yaklaşıyor ya da uzaklaşıyor olduğuna kanaat getiremedim sadece yere yığıldım.
Hemen ardından yüksek bir uğultu uzaktan gelen bir çınlama sesi alevlenme ibareleri odamdaki küçük pencerenin şahit olduğu manzara yıkımdan ibaretti.
Bir yerlerde yangın olduğunu anlamam hiç de zaman almamıştı ses dalgasından yerde kulaklarım kapalı yatarken bozguna uğramıştım
Dört saniye önce ölümsüzmüş gibi yarınının güvencesi olmadan yaşarken sadece dört saniye kaderi değiştirebilirdi
Tekrar söylüyorum;
Yaşam ve ölüm kıldan ince basit bir çizgi ile ayrılır.
Ben ise şuan tam ortalarında kaderin benim için seçeceği sınırı bekliyordum.
Kurtulmak mümkünmüş gibi.

BÖLÜM SONU...