8. bölüm · Teşekkür ederim, haklıydın

VİZE SINAVLARI VE BEKLENMEDİK TELEFON

Kaymak Birası

Eymir’deki o huzurlu pazar gününün ardından Ankara, gerçek yüzünü tekrar hatırlatmakta gecikmedi. Pazartesi sabahıyla birlikte üniversite yerleşkesi adeta sessiz bir savaş alanına dönüştü. Fakülte koridorlarında ellerinde kahve kartonlarıyla koşturan öğrenciler, kütüphanede sabahlayanlar ve uykusuzluktan gözaltları morarmış gençler her köşe başını tutmuştu. Vize haftası resmi olarak başlamıştı.
Deniz için bu hafta iki kat daha zordu. Gündüzleri harita mühendisliğinin ağır jeodezi ve topoğrafya sınavlarına giriyor, akşamları harita bürosundaki birikmiş paftaları çizmek için gecenin geç saatlerine kadar çalışıyordu. Uykusuzluk zihnini zorlasa da pes etmeye niyeti yoktu.
Haftanın üçüncü günü, kütüphanenin zemin katındaki büyük ahşap masada dört arkadaş yine bir araya gelmişti. Tarık, önündeki sayısal analiz notlarını kafasına kazımak istercesine hızlı hızlı okuyor; Selin ise mimarlık tarihi kitabındaki görselleri renkli kalemlerle işaretliyordu.
"Eğer bu sayısal analizden geçersem," dedi Tarık sesini kütüphane kurallarına uyarak fısıltıya düşürerek, "kampüsün ortasında bağıra bağıra türkü söyleyeceğim. Bu türev denklemleri benim gençliğimi yedi."
Selin başını kitabından kaldırmadan gülümsedi. "Sen önce şu formülleri doğru ezberle de türkü söylemesi kalsın. Ayrıca akşamki çalışma masasını bana söz verdin, projemin ölçeklendirmesini bitirmem lazım."
"Tamam patron, söz söz," diye mırıldandı Tarık. İkilinin arasındaki o tatlı çekişme ve yardımlaşma, en gergin anlarda bile masadakilerin yüzünü güldürmeyi başarıyordu.
Deniz, yanındaki Aylin’e baktı. Aylin, çizim pedinde endüstriyel form tasarımları yapıyordu. Yüzü odaklanmaktan hafifçe gerilmişti ama geçen haftaki o çaresiz kırgınlıktan eser yoktu. Babasıyla yaşadığı o büyük restoran yüzleşmesinden sonra evinden ayrılmış, geçici olarak Selin’in kaldığı öğrenci evine yerleşmişti. Kendi ayakları üzerinde durmanın verdiği o gururlu dinginlik bakışlarına yansıyordu.
Aylin başını kaldırıp Deniz’in kendisine baktığını fark edince hafifçe gülümsedi. "Ne oldu? Yüzümde boya mı kalmış?"
"Hayır," dedi Deniz fısıltıyla. "Sadece... Seni böyle kararlı ve güçlü görmek hoşuma gidiyor."
Aylin masanın altından Deniz’in elini tuttu, parmaklarını onun parmaklarına kenetledi. "Senin sayende Deniz. Kendime inanmayı bana sen öğrettin."
Tam o sırada Deniz’in cebindeki telefon sessiz modda titreşmeye başladı. Deniz masadakilere rahatsızlık vermemek için özür dileyerek hızla ayağa kalktı ve kütüphanenin koridoruna çıktı. Ekrana baktığında arayanın annesinin tedavi gördüğü Numune Hastanesi’nin poliklinik sekreterliği olduğunu gördü. İçini ani bir sıkıntı kapladı.
"Alo? Deniz Bey ile mi görüşüyorum?" dedi telefondaki kadın sesi.
"Evet, benim. Buyurun?"
"Deniz Bey, anneniz Nevin Karaca’nın rutin tahlil ve biyopsi sonuçları çıktı. Doktor Bey sonuçları değerlendirdi, sizinle ve annenizle yüz yüze görüşmek istiyor. Yarın sabah saat 09.00 için randevunuzu oluşturduk."
Deniz’in boğazı düğümlendi. "Bir problem mi var acaba? Telefonda ön bilgi verebilir misiniz?"
"Doktor Bey sonuçları bizzat sizinle detaylı konuşmak istediğini belirtti Deniz Bey. Lütfen yarın sabah aç karnına gelmeyin, işlemleri başlatabiliriz."
Telefon kapandığında Deniz bir süre koridordaki soğuk duvara yaslanarak bekledi. Göğsüne oturan o ağır taş yeniden belirmişti. Annesinin son zamanlardaki halsizliği, terzilik yaparken sık sık elindeki iğneyi düşürmesi ve bitmek bilmeyen öksürükleri zihninden bir film şeridi gibi geçti.
Kütüphanenin cam kapısı hafifçe açıldı. Aylin dışarı çıkıp Deniz’in yanına geldi. Yüzündeki solgunluğu görünce endişiyle Deniz’in koluna dokundu.
"Deniz? Ne oldu? Kim aradı?"
Deniz yutkunmaya çalıştı. Aylin’in endişeli gözlerine baktı. Odadaki o huzurlu anı, sınav haftasının ortasında bozmak istemiyordu ama Aylin’e söz vermişti; artık birbirlerinden bir şey saklamayacaklardı.
"Hastaneydi," dedi Deniz, sesi pürüzlü çıkarak. "Annemin sonuçları çıkmış. Doktor yarın sabah ikimizi de çağırıyor."
Aylin hiç tereddüt etmeden Deniz’in elini iki eliyle kavradı. "Yarın sabah birlikte gidiyoruz."
"Aylin, senin yarın sabah en önemli vize sınavın var..."
"Sınav umurumda değil Deniz," dedi Aylin kararlı bir sesle. "Gerekirse mazeret sınavına girerim. Yarın o hastanede tek başına durmayacaksın."
Deniz, Ankara’nın o soğuk koridorunda, Aylin’in gözlerindeki sarsılmaz sadakati gördüğünde hayatın ne kadar zor olursa olsun birlikte göğüslenebileceğini bir kez daha hissetti.