3. bölüm · Teşekkür ederim, haklıydın

SON OTOBÜS

Kaymak Birası

Cuma akşamı, haftanın yorgunluğunu atmak ve önceki günün kırgınlığını tamamen geride bırakmak için şehrin biraz dışındaki eski bir kitap kafeye gitmeye karar verdiler.
Burası, ahşap kokan, yüksek tavanlı ve sahaflardan toplanmış binlerce kitabın duvarları kapladığı sessiz bir mekândı. İkisi de saatlerin nasıl geçtiğini anlamadı. Deniz, harita mühendisliğinin sadece rakamlardan ibaret olmadığını, aslında yeryüzünün tarihini çizdiğini anlatıyor; Aylin ise tasarlamak istediği mobilyaların insanların hayatlarına nasıl dokunacağını heyecanla dile getiriyordu.
Farklı dünyaların insanlarıydılar ama birbirlerini dinlerken gözlerindeki o öğrenme merakı ikisini de büyülüyordu.
"Saat kaç oldu?" diye sordu Aylin ansızın, çayından bir yudum alırken.
Deniz saatine baktı ve gözleri açıldı. "23.40! Son otobüs 23.45'te kalkıyor!"
Kafeden nasıl fırladıklarını bilemediler. Şehrin bu dış mahallesinde taksi bulmak neredeyse imkânsızdı ve durak kafeye yaklaşık 500 metre mesafedeydi. Soğuk kasım rüzgârı yüzlerine vururken koşmaya başladılar.
Durağa vardıklarında, otobüsün kırmızı arka ışıklarının caddenin sonunda kaybolduğunu gördüler.
Aylin nefes nefese durağın demirine yaslandı. "Kaçırdık..."
"Benim yüzümden," dedi Deniz, kendini suçlayarak. "Saat takibini yapmalıydım."
"Saçmalama, muhabbete ben daldım," dedi Aylin gülümseyerek. "Peki şimdi ne yapacağız? Kampüs buradan sekiz kilometre."
Gece yarısı olmuştu. Hava dondurucuydu. İkisinin de cebindeki para taksi tutmaya yetmiyordu (Deniz haftalığını henüz almamıştı, Aylin ise maket malzemelerine tüm harçlığını yatırmıştı).
"Yürüyeceğiz," dedi Deniz. "Başka çaremiz yok. Ama söz veriyorum, seni eve kadar yürütürken üşütmeyeceğim."
Deniz üzerindeki kalın kabanı çıkarıp Aylin’in omuzlarına bıraktı.
"Hayır Deniz, sen ne giyeceksin? Dışarısı buz gibi!"
"Benim altımda kalın kazak var, hem tempomuz hızlı olacak. İtiraz istemiyorum."
Şehrin sessiz, ışıkları tek tek sönen caddelerinde yan yana yürümeye başladılar. O sekiz kilometrelik yol, hayatlarındaki en uzun ama en güzel yürüyüşe dönüştü.
Yol boyunca ailelerinden, korkularından konuştular. Deniz, babasının o küçük yaşta evi terk edişini, annesinin onu okutmak için nasıl terzilik yaptığını ve bu yüzden hata yapmaktan ne kadar korktuğunu anlatırken ilk kez birine içini bu kadar açıyordu. Aylin ise mimar olan babasının mükemmeliyetçi baskısını, asla onun gözünde "yeterince başarılı" olamayacağı kaygısını dile getirdi.
İkisi de yaralıydı. İkisi de hayatın erken yaşta omuzlarına yüklediği yüklerle boğuşuyordu.
"Biliyor musun?" dedi Aylin, caddenin sarı sokak lambasının altında durduklarında. "Belki de o otobüsü kaçırmamız gerekiyordu."
Deniz durdu, Aylin'e baktı. Kızın burnu soğuktan kızarmıştı, Deniz'in kabanının içinde minicik görünüyordu.
"Neden?" diye sordu Deniz.
"Çünkü seni otobüste sadece bir saatte tanıyabileceğimdi. Ama bu yolda... senin ne kadar güvenilir bir insan olduğunu gördüm."
Deniz, elini uzatıp Aylin’in soğuktan buz kesmiş elini tuttu. Bu kez mesafeli duran o mantık mühendisi değil, kalbinin sesini dinleyen bir genç adamdı.
"Sana bir söz vereceğim Aylin," dedi Deniz, gözlerinin içine bakarak. "Hayat boyunca kaçırdığımız otobüsler olacak. Yapacağımız hatalar, yanlış sapacağımız yollar olacak. Ama ben seni asla o ıslak bankta veya o soğuk durakta tek başına bırakmayacağım."
Aylin parmaklarını Deniz’in parmaklarına kenetledi.
Gece yarısı saat 02.30'da Aylin’in öğrenci evinin önüne geldiklerinde ikisi de yorgunluktan bitaptı ama yüzlerindeki tebessüm bir ömre bedeldi.