1. bölüm / 8
Tesadüfen, AlessiaYeni Bir Başlangıç İçin
Bölümler 8Şu an: Yeni Bir Başlangıç İçin
- 1 Yeni Bir Başlangıç İçin1.746 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 Bazı Şeyler Soğukta da Güzeldir2.342 kelime
- 3 Milano Küçük Bir Şehir Değil1.465 kelime
- 4 Bir İsimden İbaret2.081 kelime
- 5 Bir Akşamlık Karar3.450 kelime
- 6 Beklenmedik Bir Etki3.845 kelime
- 7 Aklında Kalan1.961 kelime
- 8 Bir Mesajın İhtimali3.225 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Havaalanları bana hep tuhaf gelmiştir.
Birileri kavuşmak için koşar, birileri ayrılırken son kez sarılır, birileri de elindeki pasaporta bakıp hayatında ilk kez nereye gittiğini gerçekten düşünür.
Ben üçüncü gruptaydım.
Elimde kahvem, önümde açık uçuş ekranı, yanımda da içine sığdırabildiğim her şeyi taşıyan valizimle oturuyordum. Ekranda uçuş numaramın karşısında yazan Boarding Soon ifadesini kaçıncı kez okuduğumu bilmiyordum. Telefonumun şarjı yüzde kırk üçtü.
Çantamda kulaklığım, pasaportum, cüzdanım ve gereğinden fazla sayıda dudak ürünü vardı.
Her şey hazırdı.
Bir tek ben, neden burada olduğumu hala tam olarak anlamlandırmaya çalışıyordum.
Üç hafta.
Hayatımın geri kalanıı değiştirecek bir süre değildi. Bir kariyer planı değildi. Büyük bir kararın kusursuz biçimde hazırlanmış devamı da değildi.
Sadece üç haftaydı.
Peki, ben buraya nasıl gelmiştim?
Her şey, birkaç gün önce ofiste söylediğim birkaç cümleyle başlamıştı.
Aslında başlamamıştı. Çok daha önce başlamıştı da ben bunu kabul etmek istememiştim.
İki yıldır aynı kurumsal şirkette staj yapıyordum. Kurumsal iletişim ve etkinlik yönetimi alanında çalışıyordum; en azından sözleşmemde yazan buydu. Gerçekleşse bazen kendimi aynı anda beş farklı işi yapmaya çalışırken buluyordum.
Bir etkinliğin konuk listesi değişirdi, ben düzenlerdim. Sunumun son hali hazırlanırdı, ben kontrol ederdim. Yurt dışından gelen müşterilerle ilgili birçoğunu çıkardı, İngilizce yazışmaları ben toparlardım. Bir organizasyonun son dakikada planı değişirdi, herkes çözümü beklerken ben alternatif üretirim.
Bunların hepsini yapabiliyordum.
Hatta iyi yapıyordum.
Sorun da biraz buydu sanırım.
İşleri yapabildiğim için daha fazlası bana veriliyordu. Daha fazlasını yaptığım için debir sonraki sefer daha da fazlasını yapmam bekleniyordu. Bir süre sonra neyin benim sorumluluğum olduğunu, neyin yalnızca kimsenin uğraşmak istemediği bir iş olduğunu ayırt etmek zorlamıştı.
Yine de şikayet etmemiştim.
Tecrübe kazanıyordum. İnsanlarla çalışmayı öğreniyordum. Bir gün gerçekten istediğim yerde çalışabilmek için bu deneyimin bana faydası olacağına inanıyordum.
Ama tecrübe kazanmakla kendini tüketmek arasındaki çizgi, düşündüğümden daha inceymiş.
Son tartışmamız bir toplantıdan sonra çıktı. Teslim edilmesi gereken işler birikmişti. Süre yetmiyordu ve çözüm yine herkesin mesaiye kalmasıydı. Üstelik bunun karşılığında herhangi bir ek ödeme yapılmayacağı da gayet doğal bir şeymiş gibi söylenmişti.
Önce sustum.
Sonra konuşmam gerektiğini düşündüm.
"Bence burada bir sorun var," dedim.
"Ne gibi bir sorun?"
"Yapılacak işin süresi yetmiyorsa bunu sürekli stajyerlerin üzerine yıkamayız. Fazla mesai gerekiyorsa bunun karşılığı verilmeli. Ben öğrenmek için buradayım, elbette sorumluluk alırım. Ama her şeyi karşılıksız yapmak zorunda değilim"
Karşımdaki yüz ifadesi değişmedi. Hatta bir an, söylediğim şeyin neden anlaşılmadığını anlamaya çalıştım.
"İş hayatında herkes fedakarlık yapar, Nida."
"Fedakarlık yapmakla emeğinin karşılığını alamamak aynı şey değil."
Odadaki sessizlik uzadı.
Müdürüm sandalyesine yaslandı.
"Bence biraz daha yapıcı olmayı öğrenmelisin. Bu şekilde konuşman profesyonel görünmüyor."
İşte o an, içimde bir şeyin yer değiştirdiğini hissettim.
Sesimi yükseltmemiştim. Kimseye hakaret etmemiştim. Yalnızca yaptığım işin karşılığını ve makul sınırlarını istemiştim.
Ama nedense konuşmanın sonunda sorgulayan şey yine benim tavrımdı.
İki yıldır gösterdiğim çaba, hazırladığım dosyalar, son dakika krizlerinde bulduğum çözümler bir anda önemsizleşmişti. Önemli olan, rahatsızlığımı dile getirmiş olmamdı.
Bir süre daha konuşabilirdim. Kendimi savunabilir, örnekler verebilir, ne kadar haklı olduğumu anlatmaya çalışabilirdim.
Bunun yerine derin bir nefes aldım.
"Anladım," dedim.
Aslında anlamamıştım. Daha doğrusu, anlamak istemediğim şeyi sonunda kabul etmiştim.
Bu yerde daha fazla kalmak istemiyordum.
İstifamı verdiğimde hissettiğim ilk şey korku değildi.
Rahatlamaydı.
Korku biraz sonra geldi.
O gün eve gittiğimde annem daha kapıdan girer girmez yüzüme baktı.
"Bir şey olmuş."
Ayakkabılarımı çıkarırken başımı kaldırdım.
"Merhaba sana da anne."
"Merhaba canım. Şimdi anlat."
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Annemle aramızdaki ilişki biraz böyleydi. Bazen hiçbir şey söylemeden ne hissettiğimi anlayabiliyordu. Bazen de ben daha kendime itiraf etmediğim şeyleri onun karşısında anlatırken buluyordum kendimi.
Salona geçtik. Babam da evdeydi. Annem çay koymaya gitti, ben de koltuğa oturup olanları baştan anlattım.
Tam bitirmiştim ki abim odasından çıktı. Elinde telefonuyla mutfağa gidiyordu ama salondaki sessizliği fark edince durdu.
"Ne oldu?"
"İşten ayrıldım," dedim.
Abim bana baktı, sonra babama.
"Ben beş dakika mutfağa gittim. Siz bu arada kızın kariyerini mi bitirdiniz?"
"Abartma," dedim.
"Ben mi abartıyorum? İki yıldır her gün işe gidiyorsun. Bugün eve geliyorsun ve artık çalışmıyorsun. Bir insanın en azından bir basın açıklaması yapması gerekmez mi?"
"İstersen sana sunum hazırlayayım."
"Olur. Ama bu sefer fazla mesai yapmayacaksın, biliyorsun."
Gülmemi tutamadım. Abim yanıma gelip saçımı karıştırdı. Elini ittim.
"Dokunma saçıma!"
"Tamam, tamam. Zaten işsiz kaldın diye saçlarınla uğraşacak vaktin bol artık."
"Bir daha konuşursan senin saçlarını keserim."
"İşte benim kızım kardeşim. Kriz yönetimi konusunda kendini geliştirmiş."
Annem elinde çay tepsisiyle döndüğünde ikimize de başını salladı.
"Biriniz ciddi olabilir mi?"
Abim hemen ciddileşti, yanıma oturdu ve omzuma hafifçe dokundu.
"Şaka bir yana, iyi misin?"
Bu kez ona gülümsedim.
"İyiyim. Sadece biraz yoruldum."
Sonra olanları yeniden anlattım. Kimse sözümü kesmedi.
Bitirdiğimde babam bir süre düşündü.
"Peki, şimdi ne yapmak istiyorsun?" diye sordu.
Sorunun bu kadar basit olması beni hazırlıksız yakaladı.
Ne yapacağımı bilmiyordum.
Yeni işlere başvurabilirdim. Bir süre evde kalıp kendimi geliştirebilirdim. Alanımla ilgili başka şirketleri araştırabilirdim. Zaten iş ilanlarına bakıyordum, hatta birkaç başvuru için hazırladığım belgeler bile vardı.
Ama o an bunların hiçbirini yapmak istemiyordum.
"Biraz dinlenmek istiyorum," dedim sonunda.
Annem yanıma oturdu.
"O zaman dinlen kızım."
"Yani... hemen yeni bir iş bulmam gerekiyormuş gibi hissediyorum."
"İş bulursun. Sen zaten çalışmaktan kaçan birileri değilsin. Ama kendini bu kadar yıpratmak zorunda da değilsin."
Babam başını salladı.
"Biraz düşün. Sonra neyin yapmak istiyorsan ona karar verirsin. Bir işten ayrılman, hayatının geri kalanında ne yapacağını bilmediğin anlamına gelmez."
Abim çayından bir yudum aldı.
"Bence önce birkaç gün uyu. Sonra dünyayı kurtarmaya devam edersin."
"Sen dünyayı kurtarmamı mı istiyorsun?"
"Hayır ama evde bütün gün oturursan beni rahat bırakmazsın. O yüzden bir planın olsun."
Ona bir yastık fırlattım.
O gece odamda uzun süre oturdum.
Bilgisayarımı açtım. İş ilanlarına baktım. Birkaçını kaydettim. Bir tanesinin başvuru formunu açtım ama doldurmaya başlamadım.
Sonra telefonumun eline aldım.
Bir süredir aklımda olan bir şeyi düşündüm.
Milano.
İtalya'ya gitmek istiyordum. Bunu daha önce de düşünmüştüm ama her defasında başka bir şey çıkmıştı. Okul, staj, sınavlar, yetişmesi gereken işler... Her zaman önce halletmem gereken başka bir şey vardı.
Şimdi ilk kez önümde birkaç haftalık boşluk vardı.
Biriktirdiğim paramın bir kısmını kullanabilirim. Üç hafta boyunca şehirde gezebilir, müzeleri görebilir, sokaklarında dolaşabilir, güzel yemekler yiyebilirdim. Geri döndüğümde yine iş aramaya devam ederdim.
Fikri düşünmek bile içimi hafifletmişti.
Ama önce Selin'le konuşmak istedim.
Selin görüntülü aramayı açtığında arkasında bilgisayarının ekranı ve masasına yığılmış birkaç dosya görünüyordu.
"Ne oldu?" diye sordu. "Yüzün değişik."
"Bir şey soracağım."
"Sor. Ama para isteme, bu ay ben de kendime sponsor bulamadım."
"Sakin ol, para istemiyorum."
"Güzel canım. Devam et."
Derin bir nefes aldım.
"Milano'ya gitmeyi düşünüyorum."
Selin'in yüzündeki ifade değişti.
"Milano'ya mı?"
"Evet."
"Ne zaman?"
"Bilmiyorum. Yakın bir tarihte olabilir. Üç hafta kadar kalırım diye düşündüm."
Selin birkaç saniye bana baktı.
"Bir dakika. Sen gerçekten Milano'ya gitmeyi mi düşünüyorsun?"
"Evet, ama henüz hiçbir şey almadım. Sadece aklıma geldi."
"Ve bana bunu şimdi mi söylüyorsun?"
"Daha beş dakika önce karar vermeye başladım, Selin."
"Tamam, o zaman baştan alıyorum. Sen işten ayrıldın, biraz dinlenmek istiyorsun ve Milano'ya gitmeyi düşünüyorsun."
"Evet."
"Bence çok iyi fikir."
Beklediğimden daha hızlı cevap vermişti.
"Gerçekten mi?"
"Evet. Senin biraz uzaklaşmaya ihtiyacın var. Hem biriktirdiğin paran var. Birkaç hafta gezersin, kafanı toplarsın, sonra dönüp iş aramaya devam edersin."
"Sen de gel."
Selin'in yüzündeki gülümseme bir anlığına hafifledi.
"İnan bana, şu an valizimi hazırlamak istiyorum. Ama benim durumum biraz farklı. İşten ayrılırsam bir süre kendimi idare edecek kadar birikimim yok. Önce biraz para biriktirmem gerekiyor."
"Anlıyorum."
"Bir gün beraber gideceğiz ama. Bunu unutma."
"Unutmam."
"Sen orada benim yerime de bir gelato ye."
"Bir tane mi?"
"Nida, duygusal bir an yaşıyoruz. Pazarlık yapma."
Kahkaha attım.
Selin de güldü. Sonra yüzü biraz ciddileşti.
"Git,tamam mı? Gerçekten git. Bütün gün iş düşünmek zorunda değilsin. Biraz kendin için bir şey yap."
Telefonu kapattıktan sonra bir süre ekrana baktım.
Sonra ailemin yanına gittim.
"Bir şey söyleyeceğim," dedim. "Milano'ya gitmek istiyorum. Üç hafta kadar. Bilet ve otel masraflarını da kendi birikimimden karşılayabilirim. Döndüğümde iş aramaya devam edeceğim."
Annem şaşırdı ama itiraz etmedi.
"Tek başına mı gideceksin?"
"Evet."
"Peki. O zaman uçuşunu, otelini ve bütün ayrıntıları iyice ayarla. Bir de bize haber vermeyi unutma."
Babam gülümsedi.
"Güzel bir deneyim olur. Yeter ki her şeyi planlı yap."
Abim de koltuğun arkasından seslendi.
"Üç hafta mı? Sen Milano'ya gidiyorsun, ben burada senin kargolarını mı teslim alacağım?"
"Kargolarımı teslim alırsan sana oradan hediye getiririm."
"Benim istediğim belli. İtalyan damat."
"Sana mı alayım, kendime mi?"
"Bak, daha gitmeden aile içinde ayrımcılık başladı."
Gülerek başımı salladım.
O gece uçak biletimi aldım.
Sonra otel rezervasyonunu yaptım. Gitmek istediğim yerleri listeleri. Pasaportumu, belgelerimi ve kıyafetlerimi hazırladım.
Bir de küçük bir karar aldım.
İtalya'da kendimi tanıtırken kendi adım yerine Alessia Bellini diyecektim.
Nedenini tam olarak açıklayamazdım. Belki de bu yolculukta kendime ait, kimsenin benden bir şey beklemediği küçük bir alan yaratmak istiyordum. Türkiye'de Nida Aytepe'ydim. Ailesi, arkadaşları, geçmişi ve geleceğe dair planları olan Nida.
İtalya'da ise yalnızca gezen, yeni yerler gören ve birkaç hafta boyunca kendisine nefes aldıran biri olmak istiyordum.
Bu, kendimden kaçmak değildi.
Sadece kendime başka bir açıdan bakmak istiyordum.
Selin'e söylediğimde kahkahasını tutamamıştı.
"Alessia Bellini mi? Nida, sen Milano'ya tatile mi gidiyorsun, dizi çekmeye mi?"
"Abartma."
"Peki, Signorina Alessia. Ailen biliyor mu?"
"Hayır. Söylersem neden böyle bir şeye ihtiyaç duyduğumu sorarlar. Sonra bunu açıklamak için kırk saat harcarım."
"Ben biliyorum ama. Bir gün yanlışlıkla Nida diye bağırırsam sorumluluk kabul etmiyorum."
"Bir daha öyle dersen seni engellerim."
"İtalyanca engelle. Belki daha az canım yanar."
Telefonu kapattığımda gülümsemeye devam ediyordum.
Havaalanındaki anonsla düşüncelerimden sıyrıldım.
Uçurumun kapısı açılmıştı.
Kahvemin son yudumunu içtim, telefonumu çantama koydum ve valizimi alarak ayağa kalktım.
Sıraya girdim.
Önümdeki insanların çoğu aileleriyle ya da arkadaşlarıyla konuşuyordu. Ben de anneme mesaj gönderdim.
Uçağa biniyorum. İndiğimde haber vereceğim.
Annem kalp emojisiyle cevap verdi. Babam da dikkatli olmamı söylemişti.
Selin ise bir fotoğraf göndermişti. Bilgisayarının karşısında oturuyordu.
Bazılarımız hala kapitalizmin pençesinde.
Gülerek fotoğrafı kaydettim.
Uçağa bindim, yerimi buldum ve cam kenarına oturdum. Kemerimi bağladıktan sonra dışarı baktım. Pistte hareket eden araçlar, uzakta bekleyen uçaklar ve gri gökyüzü...
Bir süre sonra uçak hareket etmeye başladı.
Kendime yeni bir hayat kurmak için başka bir ülkeye gitmiyordum. En azından şimdilik.
Yalnızca biraz nefes almak istiyordum.
Belki güzel birkaç anı biriktirirdim. Belki çok yürümekten ayaklarım ağrıdı. Belki gittiğim her müzeyi sevmezdim. Belki bir günümü tamamen otelde dinlenerek geçirirdim.
Bunların hepsi mümkündü.
Her şeyi önceden planlamak zorunda değildim.
Uçak havalandığında başımı koltuğa yasladım ve gözlerimi kapattım.
Saatler sonra uçak alçalmaya başladığında camdan dışarı baktım.
İlk gördüğüm şeylerden biri, birbirine uzanan binalar ve uzakta uzanan şehir manzarasıydı. İçimde yolculuk boyunca hissettiğim yorgunluğun arasından küçük bir heyecan yükseldi.
Telefonumu uçak modundan çıkardım. Valizimi aldım, pasaport kontrolünden geçtim ve havaalanının çıkışına doğru yürüdüm.
Bir an durup etrafıma baktım.
Yeni bir şehir.
Yeni sokaklar. Yeni insanlar. Bilmediğim yollar, denemediğim yemekler ve henüz görmediğim onlarca yer.
Dudaklarımda istemsiz bir gülümseme belirdi.
"İtalya," diye mırıldandım.
Sonra valizimin sapını sıkıca kavradım.
"Sonunda Milano."
Bölüm etkileşimi
