8. bölüm / 8
Tesadüfen, AlessiaBir Mesajın İhtimali
Bölümler 8Şu an: Bir Mesajın İhtimali
- 1 Yeni Bir Başlangıç İçin1.746 kelime
- 2 Bazı Şeyler Soğukta da Güzeldir2.342 kelime
- 3 Milano Küçük Bir Şehir Değil1.465 kelime
- 4 Bir İsimden İbaret2.081 kelime
- 5 Bir Akşamlık Karar3.450 kelime
- 6 Beklenmedik Bir Etki3.845 kelime
- 7 Aklında Kalan1.961 kelime
- 8 Bir Mesajın İhtimali3.225 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kapıyı kapattıktan sonra birkaç saniye boyunca sırtımı kapıya yaslayıp öylece kaldım.
Sonra kendi kendime güldüm.
“Alessia Bellini, kendine gel.”
Ayakkabılarımı çıkardım, çantamı komodinin üzerine bıraktım ve odanın içinde yürümeye başladım. Birkaç saat önce gayet normal bir akşam geçirmek için gittiğim etkinlikten dönmüştüm. Biraz sosyalleşmiş, yeni insanlarla tanışmış, hatta birilerinin işini kurtarmaya yardım etmiştim.
Sonra Lorenzo Vitale beni otelime bırakmıştı.
Sonra sarılmıştık.
Sonra telefon numaramı istemişti.
Ve şimdi ben, hayatımda daha önce hiç görmediğim bir adamın neden telefon numaramı istediğini düşünüyordum.
“Belki teşekkür etmek için,” dedim kendi kendime.
Ardından yüzümü buruşturdum.
“Teşekkür etti zaten.”
Telefonumu elime aldım. Rehberimde artık onun numarası da vardı. İsminin altında herhangi bir fotoğraf yoktu. Sadece Lorenzo Vitale yazıyordu.
İsmini okudum.
Bir daha okudum.
Sonra telefonu yatağın üzerine bıraktım.
“Gerçekten mi? Bir isim okuyarak ne yapmaya çalışıyorsun?”
Kendime kızmıyordum aslında. Daha çok, normalde pek yapmadığım bir şeyi yapıyor olmak beni eğlendiriyordu. Ben genellikle birinin ne düşündüğünü anlamaya çalışmak yerine, kendi hayatımla ilgilenirdim. Bir şey olacaksa olurdu. Olmayacaksa da dünyanın sonu değildi.
Ama Lorenzo konusunda ortada küçük bir sorun vardı.
Adamı merak ediyordum.
Üstelik yalnızca yakışıklı olduğu için değil.
Bunu kendime itiraf etmek biraz canımı sıksa da, asıl ilgimi çeken şey buydu. İnsanlarla konuşurken kendinden emin görünüyordu ama kendini kanıtlamak için uğraşmıyordu. Etkinlikte işler karıştığında paniklememişti. Bir sorun çıktığında çevresindeki herkesi suçlamak yerine çözüm aramıştı. Benim fikrimi de sırf o an işine yarayabilecek bir şey söylediğim için dinlemişti.
Beni ciddiye almıştı.
Sanırım en çok bu hoşuma gitmişti.
Yine de bu, onun hakkında çok şey bildiğim anlamına gelmiyordu. İnternetten bulduğum birkaç bilgi, iki kahve dükkânı karşılaşması ve bir akşamlık sohbet… Bir insanı tanımak için bunların yeterli olmadığını biliyordum.
“Belki de herkese böyle davranıyordur,” diye mırıldandım.
Bu ihtimal hoşuma gitmedi.
Hemen ardından kendime daha da çok güldüm.
“Bir dakika. Daha adamın senden hoşlandığına bile emin değilsin. Bir de herkese nasıl davrandığını kıskanacak değilsin herhâlde.”
Kıskanmak mı?
Yok artık.
Perdeleri kapattım, makyajımı temizledim ve rahat kıyafetlerimi giydim. Yatağa uzandığımda telefonum komodinin üzerinde duruyordu. Ekranı kapalıydı. Hiçbir bildirim gelmemişti.
Bir mesaj atar mıydı?
Belki.
Arar mıydı?
Sanmıyordum. Daha yeni tanışmıştık. İnsanlar birbirlerine numaralarını verdiklerinde bu, mutlaka bir şey başlayacağı anlamına gelmiyordu.
Peki, plan yapar mıydı?
İşte o soruyu düşünmek biraz daha tehlikeliydi.
Çünkü Lorenzo beni yeniden görmek istiyorsa bunu yapabilirdi. Ben de onu görmek isteyip istemediğime karar vermek için ikinci bir akşamın fena bir fikir olmayacağını kabul edebilirdim.
Ama ilk adımı ben atacak mıydım?
Yatağın içinde dönüp yastığa sarıldım.
“Hayır,” dedim kararlılıkla. “Bu sefer bekleyeceğiz.”
Bunu söyler söylemez telefonuma baktım.
Ekran hâlâ karanlıktı.
“Harika. Daha beş saniye oldu ve kendimi rezil etmeye başladım.”
Telefonu komodinin çekmecesine koymayı düşündüm. Sonra bunun gereksiz bir dramatiklik olacağına karar verdim. Telefonumu çekmeceye saklayacak kadar da aklımı kaybetmemiştim.
En azından henüz.
Işığı kapattım. Bir süre Milano sokaklarından gelen sesleri dinledim. Dün geceye kadar bu şehirde yalnızca kendim için vardım. Sabah nerede kahve içeceğime, hangi sokağa sapacağıma, ne kadar yürüyeceğime yalnızca ben karar veriyordum.
Bu hâlimi seviyordum.
Lorenzo’nun hayatıma girmesi ihtimali de bundan vazgeçmem gerektiği anlamına gelmiyordu.
Belki birkaç gün sonra onu bir daha görmeyecektim. Belki numaramı yalnızca o akşamki yardımıma teşekkür etmek için istemişti. Belki de gerçekten beni yeniden görmek istiyordu.
Bilmiyordum.
Ve ilk kez, cevabı hemen öğrenememek beni rahatsız etmekten çok meraklandırıyordu.
Son düşündüğüm şey, sabah ilk iş telefonumu kontrol etmemem gerektiğiydi.
Bu kararı verirken gözlerim çoktan kapanmıştı.
⸻
Sabah, perdelerin arasından sızan ışıkla uyandım.
Birkaç saniye boyunca nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Sonra dün geceyi hatırladım.
Lorenzo.
Telefon numarası.
Mesaj atacak mıydı?
Gözlerimi kapattım.
“Günaydın sana da, Alessia.”
Yataktan kalkmadan önce telefonumu elime almamak konusunda kendime verdiğim sözü hatırladım. Telefon komodinin üzerindeydi. Ekranına bakmak için yalnızca elimi uzatmam gerekiyordu.
Uzatmadım.
Bunun yerine doğrulup yatağı topladım, banyoya geçtim ve yüzümü yıkadım. Saçlarımı taradım, üzerime krem rengi bir kazakla koyu kahverengi bir pantolon geçirdim. Kahvaltı için otelin alt katına indiğimde kendimi biraz daha normal hissediyordum.
Açık büfeden yumurta, ekmek, peynir ve meyve aldım. Yanına da kahve söyledim.
Kahvemi içerken telefonum masanın üzerindeydi.
Bir kez baktım.
Bildirim yoktu.
Telefonu ters çevirdim.
İki lokma sonra yeniden çevirdim.
Yine yoktu.
“Bu böyle gitmeyecek,” diye fısıldadım.
Tam o sırada telefonum çaldı.
Ekranda Selin yazıyordu.
Aramayı açar açmaz karşıma arkadaşımın son derece şüpheci yüzü çıktı.
“GÜNAYDIN.”
“Günaydın. Neden bağırıyorsun?”
“Çünkü dün gece bana her şeyi anlatacağını söyledin. Sonra ortadan kayboldun. Saat kaçta uyudun? Otele nasıl döndün? Eve değil, otele döndüğünü biliyorum ama ayrıntı istiyorum. Ve en önemlisi…”
Bir an durdu, yüzünü kameraya yaklaştırdı.
“ADAM SANA YAZDI MI?”
Kahvemi neredeyse yanlışlıkla burnuma çekecektim.
“Selin!”
“Ne var? Günaydın faslını geçtik. Ben doğrudan konuya giriyorum.”
“Daha yeni uyandım.”
“Ben de senin dün gece ne yaşadığını bilmeden uyuyamadım.”
“Yalan söylüyorsun.”
“Biraz. Ama şu an önemli olan ben değilim.”
Başımı iki yana sallayarak güldüm. Kahvaltımı bitirmek için telefonumu bardağa dayadım.
“Tamam. Baştan anlatıyorum. Ama araya girmeyeceksin.”
Selin iki elini kaldırdı.
“Yemin ediyorum.”
“Buna inanmıyorum ama başlayacağım.”
Dün akşam Clara’yla mekâna girişimizden başladım. Giulia’yla tanışmamızı, insanların arasına karışmamızı, etkinliğin nasıl geçtiğini anlattım. Sonra Lorenzo’yu gördüğüm anı ve yanına gitmeye karar verişimi anlattım.
Selin’in yüzündeki ifade her cümlede biraz daha değişiyordu.
“Bir dakika,” dedi, ben daha kampanya videosunun açılmadığı yere gelmişken. “Sen bir etkinliğe gidiyorsun, orada daha önce üç kere karşılaştığın adamı görüyorsun, sonra adamın şirketinde kriz çıkıyor ve sen gidip olayı çözüyor musun?”
“Ben öyle anlatınca kulağa biraz saçma geldi.”
“Biraz mı?”
“Selin, videoyu açamamışlardı. Ben de başka bir sunum yöntemi önerdim. Hepsi bu.”
“Hepsi bu, diyor.” Elini göğsüne koydu. “Ben iş yerinde yazıcı bozulunca teknik ekibi bekliyorum. Sen Milano’da uluslararası marka lansmanı kurtarıyorsun.”
“Abartma.”
“Abartmıyorum. Bir sonraki aşamada İtalya başbakanı seni ararsa şaşırmam.”
“Tamam, onu da ben hallederim.”
İkimiz de güldük.
Sonra ona Lorenzo’yla konuşmamızı anlattım. İşimi, Türkiye’deki stajımı, neden ayrıldığımı konuştuğumuzu söyledim. Arabayla otele bırakmasını kabul ettiğimi de ekledim.
Selin’in gülümsemesi yavaşça kayboldu.
“İyi misin peki?”
Sorusu beklediğimden daha yumuşaktı.
“İyiyim.”
“Gerçekten?”
Bir an düşündüm.
“Evet. Hatta uzun zamandır ilk kez bir akşamı bir şey yetiştirmeye çalışmadan geçirdim. Birilerine bir şey kanıtlamam gerekmiyordu. Sadece oradaydım.”
Selin başını salladı.
“Güzel. Bunu hak ediyordun zaten.”
Bir süre sessiz kaldık. Sonra arkadaşımın yüzünde o tanıdık ifade belirdi. Ciddiyetinin ömrü gerçekten çok kısaydı.
“Peki, şimdi gelelim asıl meseleye.”
“Allah’ım sabır ver.”
“Beyefendi seni otele bırakıyor.”
“Evet.”
“Kapıya kadar eşlik ediyor.”
“Evet.”
“Vedalaşırken sarılıyorsunuz.”
“Evet, ama öyle büyütülecek bir şey değildi.”
“Bunu ben değil, sen söyledin. Demek ki büyütülecek bir şey olduğunu düşünüyorsun.”
“Selin, devam edeyim mi?”
“Lütfen.”
“Sonra benden numaramı istedi.”
Selin birkaç saniye boyunca hiç konuşmadı.
Bu, ondan beklemediğim bir şeydi.
“Selin?”
“Bir saniye.”
Nefes aldı.
“BİR SANİYE, NİDA.”
“Ne var?”
“Adam numaranı istedi.”
“Farkındayım.”
“Sen de verdin.”
“Evet.”
“Peki, şimdi sana bir soru soracağım. Cevabını dürüstçe vereceksin.”
Gözlerimi devirdim.
“Sor.”
“Hoşuna gitti mi?”
“Ne?”
“Numaranı istemesi.”
Kahvemi elime aldım. Bir süre fincanın içine baktım.
“Evet,” dedim sonunda. “Biraz.”
Selin’in yüzü aydınlandı.
“BİRAZ!”
“Bağırma. Oteldeyim.”
“Ben de evimdeyim, komşularım duysun. Kızım, sen birinden hoşlanınca bunu saklayabilen biri değilsin.”
“Ben kimseden hoşlandığımı söylemedim. Sadece numaramı istemesi hoşuma gitti dedim.”
“Peki. Aradaki o ince çizgiyi hukuk fakültesi mezunu gibi savunmaya devam edebilirsin.”
“Uluslararası Ticaret mezunuyum, saçmalama.”
“Daha kötü. İhracatını yaparsın duygularının.”
Kahkahayı bastıramadım.
“Sen gerçekten normal değilsin.”
“Beni seviyorsun.”
“Maalesef.”
Selin arkasına yaslandı, sonra yeniden ciddileşti.
“Şimdi düşünelim. Sence yazar mı?”
Omuz silktim.
“Bilmiyorum. Belki.”
“Arar mı?”
“Selin, daha dün gece numaramı aldı.”
“E, ben de onu diyorum. Şu an yazabilir. Yarın yazabilir. Birkaç gün sonra yazabilir. Ya da hiç yazmayabilir.”
“Bunu biliyorum.”
“Peki, yazmazsa sen yazar mısın?”
Bu kez cevabım daha hızlı geldi.
“Bilmiyorum.”
Selin kaşlarını kaldırdı.
“Gerçekten bilmiyor musun, yoksa yazmak isteyip ilk adımı atmak istemiyor musun?”
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
İşte bu, cevaplamayı pek istemediğim soruydu.
“Sanırım ikincisi.”
Selin gülümsedi ama bu kez benimle dalga geçmedi.
“Bak, ilk adımı atmak zorunda değilsin. İstemiyorsan atmazsın. Ama sırf gururundan dolayı bir şeyi yapmak istiyorsan kendini durdurman da gerekmiyor. Karar senin.”
“Biliyorum.”
“Bir de şunu unutma: Adamın senden hoşlanması, senin de ondan hoşlanmak zorunda olduğun anlamına gelmiyor. Önce tanıyacaksın. Sonra bakacaksın.”
“Bana ilişki danışmanlığı mı yapıyorsun?”
“Hayır, kendi hayatımda yapamadığım şeyleri senin hayatında uyguluyorum.”
İkimiz de sustuk.
Selin bunu şakayla söylemişti ama ne demek istediğini biliyordum. O hâlâ sevmediği bir işte kalmak zorundaydı. Ben ise kendime birkaç haftalık bir nefes alma alanı açabilmiştim.
“Bir gün sen de geleceksin,” dedim.
Selin gülümsedi.
“Geleceğim. Ama şimdi konuyu değiştirme. Lorenzo’ya dönüyoruz.”
“Yeter artık.”
“Son bir şey soracağım. Diyelim ki bu akşam mesaj attı. Ne yapacaksın?”
“Cevap vereceğim.”
“Çok hızlı cevap vereceksin, değil mi?”
“Mesajı görürsem cevap veririm.”
“Görürsen?”
“Selin!”
“Tamam, tamam.” Ellerini teslim olur gibi kaldırdı. “Ben bir şey demiyorum. Sen sadece telefonunu masaya koy ve hayatına devam et.”
“Zaten öyle yapıyorum.”
İkimiz de aynı anda masanın üzerindeki telefonuma baktık.
Selin kahkahayı patlattı.
“Tabii canım. Çok doğal davranıyorsun.”
⸻
Kahvaltıdan sonra odama çıktığımda ailemi aradım.
Annem açtı. Arka planda babamın sesi geliyordu; televizyonun sesini kısmaya çalışıyordu sanırım. Birkaç saniye sonra abim de kadraja girdi.
“Milano’daki hayat nasıl gidiyor?” diye sordu. “Bizi unuttun mu?”
“Daha üç gün oldu.”
“Ben seni daha uzun süre dayanamazsın diye düşünmüştüm.”
“Sen kendine bak.”
Annem gülerek araya girdi.
“Dün gece Clara’yla etkinliğe gideceğini söylemiştin. Nasıl geçti?”
Ben de onlara gecenin kısa bir özetini anlattım. Clara’yla tanışmamı, etkinliği ve orada yaşanan teknik sorunu söyledim. İşin profesyonel tarafını biraz anlatınca babam dikkat kesildi.
“Demek senin stajda öğrendiklerin de işe yaramış.”
“Yaramış,” dedim. “Aslında orada öğrendiğim şeylerin çoğu gerçekten işime yarıyor. Sadece o iş yerinde bunların değerini göremiyordum.”
Babam başını salladı.
“Bazen bir yerde kalmakla bir şey öğrenmek aynı şey değildir. Sen zaten öğrenmişsin. Şimdi sırada öğrendiklerini nerede kullanacağını bulmak var.”
Bu cümle hoşuma gitti. Çünkü babam bana hiçbir zaman acele etmem gerektiğini hissettirmemişti. Ne zaman bir karar versem, önce nedenini anlamaya çalışırdı.
Annem ise daha pratik bir yerden yaklaştı.
“Bugün ne yapacaksın? Dışarı çıkacak mısın?”
“Clara beni kafeye çağırdı. Dün gece olanları konuşacakmışız.”
Abim gülümsedi.
“Dün gece olanları mı?”
“Evet.”
“Bütün olanları mı?”
Ona şüpheyle baktım.
“Sen ne ima ediyorsun?”
“Ben hiçbir şey ima etmiyorum. Sadece merak ediyorum.”
“Merakını başka şeylerle gider.”
Annem güldü.
“Bırakın kızı. Tatilde, gezsin, eğlensin. Ama akşam çok geç kalma. Bir de dönerken ulaşımını önceden ayarla.”
“Tamam anne.”
Babam da telefonu şarjlı tutmamı ve otele dönerken dikkatli olmamı söyledi. Konuşmamız uzun sürmedi. Onlara iyi olduğumu söyledim, anneme öpücük gönderdim ve telefonu kapattım.
Odanın içinde bir süre sessizce oturdum.
Ailemle konuşmak bana iyi gelmişti. Buraya gelme nedenimi yeniden hatırlamıştım. Ben Milano’ya birinin beni fark etmesi için gelmemiştim. Bir iş yerinde yaşadıklarımı geride bırakmak, biraz dinlenmek, kendi kararlarımı kendim vermek ve hayatın yalnızca yetişmem gereken işlerden ibaret olmadığını hatırlamak için gelmiştim.
Lorenzo bu hikâyenin hoş bir parçası olabilirdi.
Ama hikâyenin tamamı değildi.
Bu düşünceyle gülümsedim, çantamı hazırladım ve dışarı çıkmadan önce telefonuma son bir kez baktım.
Yeni mesaj yoktu.
“Tamam,” dedim kendi kendime. “Hayatımıza devam ediyoruz.”
Telefonu çantama koydum.
Bu kez gerçekten.
⸻
Clara’nın seçtiği kafe, Brera tarafında, dar bir sokağın köşesindeydi. Büyük camları, ahşap masaları ve dışarıdan bakıldığında bile içeriyi sıcak gösteren sarı ışıkları vardı. İçeri girdiğimde Clara çoktan gelmişti. Önünde bir kahve, yanında da yarısı yenmiş bir kruvasan duruyordu.
Beni görünce el salladı.
“Sonunda!”
Montumu çıkarıp karşısına oturdum.
“Daha tam saatinde geldim.”
“Benim için yeterince geç.”
“Beni niye çağırdığını biliyorum, değil mi?”
Clara elini göğsüne koydu.
“Dün gece bana her şeyi anlatacağını düşündüm. Sonra mesajın geldi: ‘Otele geldim, iyiyim. Yarın konuşuruz.’”
“Çünkü gerçekten otele dönmüştüm ve iyiydim.”
“Alessia.” Öne doğru eğildi. “Bana bir adamla arabaya bindiğini, onun seni oteline bıraktığını ve geceyi bir mesajla kapattığını söyleyip sonra uyumamı bekleyemezsin.”
“Ben sana uyuma demedim.”
“Ben de seni bu yüzden buraya çağırdım. Neler oluyor, kızım?”
Gülerek başımı salladım.
Garson geldiğinde kahve ve küçük bir tatlı söyledim. Clara’nın bakışları, siparişimi tamamlamamla birlikte yeniden üzerime çevrildi.
“Anlat.”
Ben de anlattım.
Önce Lorenzo’yla etkinlikte karşılaşmamızı, sonra birlikte geçirdiğimiz zamanı, arabada konuştuklarımızı ve otel kapısındaki vedalaşmayı… Numaramı istemesine kadar hiçbir ayrıntıyı atlamadım.
Clara beni dinlerken ara sıra gülümsüyor, bazen de sanki bir parçayı yerine oturtmaya çalışıyormuş gibi başını yana eğiyordu.
“Peki,” dedi sonunda. “Bence senden hoşlanmış olabilir.”
“Olabilir.”
“Sen de ondan hoşlanmışsın.”
“Bunu nereden çıkardın?”
Clara kahvesinden bir yudum aldı.
“Çünkü anlattığın şeylerin yarısı onun ne söylediği, diğer yarısı da onun ne düşündüğünü anlamaya çalışmanla ilgili.”
Bir an ona baktım.
“İkiniz Selin’le önceden tanışıyor musunuz?”
“Hayır. Ama kadınları tanıyorum.”
“Ben de kadınım.”
“İşte bu yüzden kendini kandırmaya çalıştığını biliyorum.”
İtiraz etmek istedim ama kelimeler ağzımdan çıkmadan durdum.
Çünkü belki de haklıydı.
“Tamam,” dedim. “Biraz hoşuma gitti. Ama bu, bir şey olacağı anlamına gelmiyor.”
“Kesinlikle. Zaten olması da gerekmiyor. Daha yeni tanıştınız. Bence asıl mesele, senin onu yeniden görmek isteyip istemediğin.”
Kahvemi karıştırdım.
“İsteyebilirim.”
Clara gülümsedi.
“İşte bu kadar. Bu cevapla kimseye söz vermiş olmuyorsun.”
Bu kadar basit söylemesi hoşuma gitti. Birinden hoşlanma ihtimalini hemen bir karara, bir beklentiye ya da gelecekle ilgili bir plana dönüştürmek zorunda değildim.
“Peki,” dedim. “Senin fikrini de aldığımıza göre konuyu kapatabilir miyiz?”
Clara kahkaha attı.
“Hayır.”
“Clara!”
“Daha önemli bir soru var. Sana mesaj attı mı?”
Yüzümü buruşturdum.
“Hayır.”
“Aradı mı?”
“Hayır.”
“Peki, sen ona yazdın mı?”
“Hayır.”
Clara arkasına yaslandı ve dramatik bir iç çekti.
“Demek ki ikiniz de birbirinizi düşünmekle meşgulsünüz ama kimse bir şey yapmıyor.”
“Benim onu düşündüğümü nereden biliyorsun?”
“Az önce on dakika boyunca adamın araba kullanırken nasıl konuştuğunu anlattın.”
“Çünkü konuşuyorduk!”
“Tabii. Çok normal. Ben de biriyle konuşunca direksiyonu nasıl tuttuğunu, ne zaman gülümsediğini, vedalaşırken ne yaptığını ezberliyorum.”
“Seninle bir daha hiçbir şey paylaşmayacağım.”
“Bunu her kadın arkadaşına söylüyor, sonra yine anlatıyor.”
İstemeden güldüm.
Garson siparişlerimizi getirdiğinde konu bir süreliğine değişti. Clara bana Milano’da keşfettiği başka yerleri anlattı. Üniversite programından, tanıştığı insanlardan ve hafta sonu gitmek istediği küçük bir kasabadan bahsetti. Ben de ertesi gün için planladığım müzeyi anlattım. Birlikte gitmeyi düşündük ama programlarımız uyuşmadığı için başka bir gün ayarlamaya karar verdik.
Arada telefonuma baktım.
Bir kez.
Sonra Clara bir şey anlatırken ekranı kontrol ettim.
Bir kez daha.
Bu kez Clara cümlesini yarıda kesti.
“Alessia.”
Başımı kaldırdım.
“Ne?”
“Telefonunu masaya koy.”
“Bir şey yapmadım.”
“Ben de bir şey demedim. Sadece telefonunu masaya koy dedim.”
Telefonu ters çevirip masaya bıraktım.
“Mutlu musun?”
“Çok.”
Birkaç dakika sonra telefonum titreşti.
Elim refleksle cihaza uzandı.
Ekranda yalnızca bir uygulama bildirimi vardı.
Başımı geriye yasladım.
Clara dudaklarını birbirine bastırarak gülmemeye çalışıyordu.
“Sakın,” dedim.
“Hiçbir şey söylemiyorum.”
“Yüzün her şeyi söylüyor.”
“Yüzüme karışamam.”
Ona peçete fırlatmayı düşündüm ama tatlımın yanındaki son peçeteydi. Bu yüzden vazgeçtim.
Bir süre sonra gerçekten rahatladım. Lorenzo’yu düşünmeyi tamamen bırakmamıştım ama sohbetimiz yeniden kendi hayatıma dönmüştü. Clara’yla güldük, yürüyüş planları yaptık ve kahvenin yanında ikinci bir tatlı söyleyip söylememem gerektiğini tartıştık.
Sonunda söylemeye karar verdim.
Çünkü Milano’daydım.
Çünkü tatildeydim.
Ve çünkü bir erkeğin mesaj atıp atmaması, tatlı yemem için geçerli bir ölçüt değildi.
En azından bunu kendime hatırlatmak hoşuma gidiyordu.
⸻
Akşamüstü Clara’yla vedalaştığımızda hava kararmaya başlamıştı. Birkaç sokak boyunca yürüdüm, vitrinlere baktım ve küçük bir dükkândan kendime kartpostal aldım. Sonra otele dönmeden önce kısa bir yürüyüş daha yaptım.
Milano’nun akşamları sevdiğim bir tarafı vardı. İnsanlar acele ediyor gibi görünse de sokakların kendine özgü bir ritmi vardı. Kafeler doluyor, ışıklar yanıyor, tramvaylar köşelerden geçiyordu. Ben de kalabalığın içinde kendi hâlimde yürüyordum.
Telefonum çantamdaydı.
Bilinçli olarak çıkarmamaya çalışıyordum.
Ama merak ediyordum.
Bir mesaj gelecek miydi?
Belki Lorenzo da işine dönmüş, dün geceyi çoktan geride bırakmıştı. Belki numaramı kaydetmiş ama yazmayı düşünmemişti. Belki de yazmak istiyor, ne söyleyeceğini bilmiyordu.
Bu son ihtimali düşününce kendi kendime güldüm.
Adam yirmi kişinin önünde bozulan bir lansmanı toparlayabiliyordu. Bir mesaj yazmakta zorlanacağını düşünmek biraz haksızlıktı.
Yine de insanın iş hayatında becerikli olması, özel hayatında her zaman ne yapacağını bildiği anlamına gelmiyordu.
Otele vardığımda saat ona yaklaşıyordu.
Odamın kapısını kapatıp çantamı bıraktım. Ayakkabılarımı çıkardım, ellerimi yıkadım ve yatağın kenarına oturdum. Gün boyunca telefonumu kaç kere kontrol ettiğimi saymamaya karar verdim. Sayarsam moralim bozulabilirdi.
Telefonumu elime aldım.
Lorenzo’nun numarası rehberimde duruyordu.
Bir mesaj yazsam ne olurdu?
“Dün gece için tekrar teşekkür ederim,” diyebilirdim. Ama beni otele bıraktığı için mi teşekkür edecektim? Yoksa etkinlikte olanlar için mi? Zaten dün gece teşekkürleşmiştik.
Başka ne yazabilirdim?
“Umarım bugün günün iyi geçmiştir.”
Bu fazla mı sıradandı?
“Dün geceyi düşündüm.”
Hayır. Kesinlikle hayır.
Telefonu yatağın üzerine bıraktım.
“Ben ne yazacağım adama? Bir şey yazmayacağım.”
Birkaç saniye sonra telefonu tekrar elime aldım.
Rehberdeki ismine baktım.
Sonra sohbet ekranını açtım.
Henüz hiçbir mesaj yoktu.
Başparmağım klavyenin üzerinde bekledi.
Belki de bir şey yazmak istemem, yazmam gerektiği anlamına gelmiyordu. Merak etmek güzeldi. Birini yeniden görmek istemek de öyle. Ama her ihtimali daha yaşanmadan kendi ellerimle başlatmak zorunda değildim.
Tam telefonu kapatacakken ekran aydınlandı.
Yeni mesaj.
Gönderen: Lorenzo Vitale.
Bir an hareket etmedim.
Sonra mesajı açtım.
Lorenzo: Umarım bugün güzel geçmiştir, Alessia. Dün geceki gibi beklenmedik bir kriz yaşamamışsındır.
Mesajı okudum.
Bir kez daha okudum.
Sonra yüzümde beliren gülümsemeyi durdurmaya çalıştım.
Başaramadım.
“Demek yazdın,” diye fısıldadım.
Mesajın tonu tam da beklediğim gibiydi. Ne fazla resmîydi ne de gereğinden fazla samimi. Dün gece aramızda geçen bir şeye gönderme yapıyordu ama benden bir cevap almak için büyük bir cümle kurmaya çalışmıyordu.
Telefonu iki elimle tuttum.
Ne yazmalıydım?
“Bugün oldukça sakindi. Senin tarafında yeni bir kriz çıktı mı?”
Güldüm.
Bu fena değildi.
Yazdım, okudum, sonra son kısmını değiştirdim.
Alessia: Günüm güzeldi. Neyse ki bugün kimsenin lansmanını kurtarmam gerekmedi. Senin günün nasıl geçti?
Mesajı gönderdim.
Ekrana baktım.
İçimden bir ses hemen telefonu bırakmamı söylüyordu. Diğer ses ise cevabını beklememin gayet doğal olduğunu iddia ediyordu.
Telefonu yatağın üzerine koyup ayağa kalktım. Su içmek için küçük masaya yürüdüm. Bardağı elime aldığım sırada telefonum yeniden titreşti.
Bu kez beklemeden baktım.
Lorenzo: Sakin bir gündü. Ama dünkü çözümün ardından ekibin kriz planına birkaç yeni madde eklediğini öğrendim. Sanırım artık bir şeyler ters gittiğinde seni hatırlayacaklar.
Gülümsedim.
Alessia: Umarım beni hatırlamakla kalırlar. Yoksa Milano’da ücretsiz danışmanlık yapmaya gelmedim.
Cevabı birkaç saniye içinde geldi.
Lorenzo: Bunu not etmeliyim. Bir dahaki sefere ücretini baştan sorarım.
Alessia: Bir dahaki sefere mi?
Mesajı gönderdikten sonra ekrana baktım.
Bu cümleyi yazarken ne düşündüğümü tam olarak açıklayamıyordum. Biraz şakaydı. Biraz da onun ne diyeceğini merak ediyordum.
Cevap hemen gelmedi.
Telefonu yatağa bıraktım ve suyumdan bir yudum aldım. Belki fazla açık bir soru sormuştum. Belki de adamın işi vardı.
Tam kendimi başka bir şeye odaklamaya çalışırken ekran yeniden aydınlandı.
Lorenzo: Olmayacağını söylemedim.
İşte o an gülümsemem yüzüme iyice yerleşti.
Mesajın altında başka bir cümle daha belirdi.
Lorenzo: Yarın programın nasıl? Bir kahve içmek için vaktin olur mu?
Telefonu elimde tutarak birkaç saniye boyunca ekrana baktım.
Demek ki yalnızca teşekkür etmek için yazmamıştı.
Demek ki beni yeniden görmek istiyordu.
Ve demek ki artık bu ihtimal yalnızca benim kafamda dönüp duran bir düşünce değildi.
Yatağın kenarına oturdum. Cevap vermeden önce acele etmedim. Birkaç saniye düşündüm; yarın için gerçekten bir planım olup olmadığını, onu görmek isteyip istemediğimi…
Yarın için planım vardı. Ama değiştirilebilirdi.
Onu görmek istiyor muydum?
Evet.
Bunu kabul etmek dünyanın sonu değildi.
Başparmaklarımı klavyenin üzerinde gezdirdim.
Alessia: Yarın öğleden sonra vaktim var. Ama bu sefer kapıyla kavga ettiğim bir kafeye gitmeyeceğim.
Mesajı gönderdim.
Telefonu hemen bırakmadım. Cevabını beklerken kendimi yakaladım ve gülerek başımı iki yana salladım.
Birkaç saniye sonra yeni mesaj geldi.
Lorenzo: Anlaştık. Bu kez kapıyla aranızdaki ilişkiyi riske atmayacağımız bir yer seçerim.
Ardından bir mesaj daha:
Lorenzo: Yarın sana yazarım. İyi geceler, Alessia.
Bu kez cevap verirken düşünmedim.
Alessia: İyi geceler, Lorenzo.
Telefonu komodinin üzerine bıraktım.
Oda yine sessizdi. Dışarıdan tramvayın sesi geliyordu. Perdelerin arkasında Milano kendi hayatına devam ediyordu.
Benim hayatım da devam ediyordu.
Yarın gezeceğim yerler, görmek istediğim müzeler, Türkiye’deki iş ilanlarına bakmak için ayırdığım zaman ve kendime verdiğim sözler hâlâ oradaydı.
Sadece artık yarının içinde küçük bir kahve ihtimali de vardı.
Yatağa uzandım. Bu kez telefonuma tekrar tekrar bakma ihtiyacı duymadım. Çünkü beklediğim şey gerçekleşmişti ve şimdi geriye yalnızca yarını yaşamak kalıyordu.
Gözlerimi kapatırken gülümsedim.
Dün gece Lorenzo’nun numaramı neden istediğini merak ediyordum.
Bu gece artık bir cevabım vardı.
Beni yeniden görmek istiyordu.
Bunun nereye varacağını henüz bilmiyordum.
Ama yarın bir kahve içmek için Milano’da buluşacağımızı bilmek, uyumadan önce gülümsemem için yeterliydi.
Bölüm etkileşimi
