2. bölüm / 8
Tesadüfen, AlessiaBazı Şeyler Soğukta da Güzeldir
Bölümler 8Şu an: Bazı Şeyler Soğukta da Güzeldir
- 1 Yeni Bir Başlangıç İçin1.746 kelime
- 2 Bazı Şeyler Soğukta da Güzeldir2.342 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Milano Küçük Bir Şehir Değil1.465 kelime
- 4 Bir İsimden İbaret2.081 kelime
- 5 Bir Akşamlık Karar3.450 kelime
- 6 Beklenmedik Bir Etki3.845 kelime
- 7 Aklında Kalan1.961 kelime
- 8 Bir Mesajın İhtimali3.225 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Milano’ya vardığımda ilk fark ettiğim şey, havanın tahmin ettiğimden daha soğuk olmasıydı.
Uçaktan inerken camın ardından gördüğüm gri gökyüzü, bavulumu alıp havalimanından çıktığımda da yerini değiştirmemişti. Ekim ayının sonlarına yaklaşıyorduk ve şehir, sonbaharın bütün renklerini üzerine geçirmiş gibiydi. Ağaçların sararmış yaprakları kaldırıma dökülüyor, caddelerdeki insanlar uzun paltolarının içine saklanarak hızlı adımlarla ilerliyordu.
Taksiye bindiğimde şoföre otelimin adresini gösterdim. Koltuğa yerleşip başımı cama yasladım. Bir süredir kafamda dönüp duran düşünceleri susturmak için kendime verdiğim sözün üzerinden yalnızca birkaç saat geçmişti.
Artık işe gitmiyordum.
Kimsenin son dakika gönderdiği bir dosyayı yetiştirmek zorunda değildim. Telefonuma düşen her bildirimi endişeyle kontrol etmem gerekmiyordu. Birinin yetiştiremediği işi tamamlamak için kendi planlarımı iptal etmek zorunda da değildim.
En azından birkaç hafta boyunca.
Şehrin sokaklarını izlerken kendimi tutamayıp gülümsedim. Belki de bu yolculuk için ihtiyacım olan tek şey buydu: Bir süreliğine hiçbir şeyi yetiştirmek zorunda olmamak.
Otelime birkaç sokak kala, yolun köşesinde küçük bir kafe dikkatimi çekti. Büyük pencerelerinden sıcak sarı ışıklar taşıyor, içerideki ahşap masalar ve raflar dışarıdan bile rahat bir ortam hissi veriyordu. Kapının önündeki küçük tabelada kahve çeşitleri yazıyordu.
Bir an oteli düşündüm. Sonra kafeyi.
— Burada inebilir miyim, diye sordum şoföre.
Adam dikiz aynasından bana baktı.
— Oteliniz birkaç dakika ileride.
— Biliyorum. Şurada biraz oturup kahve içmek istiyorum.
Taksi durduğunda ücretimi ödedim, valizimi bagajdan aldım ve kaldırıma indim. Şoföre teşekkür edip kafenin kapısına yöneldim.
İçeri girdiğim anda yüzüme sıcak bir hava çarptı. Kahve kokusu, hafif bir müzik ve insanların alçak sesli konuşmaları birbirine karışıyordu. Dışarıdaki serinliğin ardından burası küçük bir sığınak gibiydi.
Valizimi yanımda tutarak tezgâha yaklaştım. Menüye göz gezdirirken gözüme tanıdık bir kelime ilişti.
Affogato.
Kahve ve dondurma. Havanın soğuk olması fikrimi değiştirecek değildi.
Sıra bana geldiğinde siparişimi İtalyanca vermeye çalıştım. Kelimeleri biliyordum ama telaffuzumdan emin olamadığım için son kısmı biraz tereddüt ederek söyledim.
Barista siparişimi tekrarladı. Ben de başımı sallayıp ödememi yaptım.
Arkamdan gelen hafif bir gülümseme hissini fark etmemek mümkün değildi.
Başımı çevirince birkaç adım arkamda duran adamla göz göze geldim.
Koyu kahverengi saçları, yüzündeki hafif sakalı ve rahat ama özenli görünümüyle dikkat çekiyordu. Üzerindeki koyu renk kabanın altından görünen kıyafetleri de aynı ölçülü şıklığı taşıyordu. Gülümsediğinde yüzü daha da yumuşuyordu; insanı rahatsız eden türden bir kendinden eminlik değil, kendisiyle barışık birinin rahatlığı vardı üzerinde.
Bakışımı üzerinde fazla tutmadan sordum:
— Bir sorun mu var?
Adam başını hafifçe yana eğdi.
— Hayır. Sadece sipariş verirken biraz düşündüğünü fark ettim.
— Bir kahve siparişi vermek bu kadar dikkat çekici olmamalı.
— Kahve siparişi değil. Bu havada dondurma sipariş etmek.
Kaşlarımı kaldırdım.
— Dondurmanın hava durumuyla bir anlaşması mı var? Benim haberim yok.
Adam güldü.
— Yok. Sadece çoğu insan bu havada sıcak bir şey tercih eder.
— Çoğu insanın tercihlerinden sorumlu değilim.
— Bunu fark ettim.
Sesindeki eğlenceyi duyunca istemsizce gülümsedim. Yine de hemen karşılık vermekten geri durmadım.
— İtalyancamın çok iyi olmadığını biliyorum. Ama merak etme, İngilizcede seninle her türlü kapışırım.
— Buna hiç şüphem yok.
— Güzel. En azından nerede durduğunu biliyorsun.
Siparişim hazırlandığında tezgâhtan aldım. Adam da kendi kahvesini bekliyordu. Ona daha fazla zaman ayırmadan pencereye yakın boş bir masaya geçtim.
Dışarıda insanlar aceleyle yürümeye devam ediyordu. Camın ardındaki sokak lambaları yeni yeni yanıyor, kaldırımda biriken yapraklar rüzgârla yer değiştiriyordu.
Kaşığı affogatoma daldırıp ilk lokmayı aldım.
Kesinlikle doğru karar vermiştim.
Telefonumu çıkarıp Selin’i görüntülü aradım. Açması uzun sürmedi.
— Sonunda! Nerede kaldın sen?
— Daha yeni geldim, Selin.
— Biliyorum da insan bir haber verir. Şu an hangi ülkede olduğunu bile merak etmeye başladım.
— İtalya’dayım. Hatta şu an kahveyle dondurmanın bir arada olduğu çok güzel bir şey yiyorum.
Selin’in yüzü ekranda belirdiği anda gözlerini kıstı.
— Bir dakika. Sen daha otele gitmeden dondurma mı yiyorsun?
— Affogato bu.
— Adını değiştirince daha masum olmuyor.
Gülerek fincanımı kameraya doğru kaldırdım.
— Görmek ister misin?
— Hayır, çünkü görmek istememle yiyememem arasında çok acımasız bir ilişki var.
Telefonu biraz çevirip kafenin içini gösterdim. Selin bir süre etrafı inceledi, sonra bana döndü.
— Burası çok güzelmiş. Tam senlik.
— Değil mi? Yolda gördüm, dayanamadım.
— Senin bir yere dayanamadığın şeyler listesi var mı? Güzel ayakkabı, dondurma, kahve…
— Haksızlık ediyorsun. Çok daha fazlası var.
— Mesela?
— Şu an seni susturmak istiyorum.
Selin kahkaha attı. Ben de güldüm. Birkaç dakika boyunca uçuşu, havalimanını ve şehirde gördüğüm ilk sokakları konuştuk. Ona henüz hiçbir yeri gezmediğimi, asıl keşfin yarın başlayacağını söyledim.
Sonra arkamdaki masadan bir sandalye çekilme sesi geldi. Telefonun ekranına bakarken kafenin içindeki adamın da kahvesini alıp yakındaki bir masaya geçtiğini fark ettim. Bir an göz göze geldik. Bana kısa bir gülümseme gönderdi, ben de başımla karşılık verdim.
Selin bir şey anlatmaya devam ediyordu. Ben de dikkatimi yeniden ona verdim.
Konuşmamızın sonlarına doğru telefonu kapatıp kalan affogatomu bitirdim. Fincanı tepsiye bırakırken barista yanıma geldi.
— Her şey yolunda mıydı, Alessia?
— Evet, teşekkür ederim. Çok güzeldi.
Adımı söylerken başımı salladım. Sonra valizimin sapını tuttum ve kapıya yöneldim.
Tam çıkarken az önceki adamla yeniden göz göze geldim.
— İyi tatiller, Alessia, dedi.
Bir an duraksadım. Adımı hatırlamasını beklemiyordum.
— Teşekkürler. Sana da iyi günler.
Kapıyı açıp dışarı çıktım. Soğuk hava yeniden yüzüme vurdu.
Kafenin birkaç sokak ötesinde otelim görünüyordu. Valizimi çekerek yürümeye başladım.
İçimden, Milano’da daha ilk saatimde yabancılarla atışmaya başlamamın iyiye işaret olup olmadığını düşündüm.
Sonra omuz silktim.
Adamla bir daha karşılaşmayabilirdim bile. Birkaç dakikalık sohbetti, hepsi bu.
Önümde koskoca bir şehir vardı.
⸻
Otelin girişine ulaştığımda ilk düşündüğüm şey, fotoğraflarda göründüğünden bile güzel olduğuydu.
Açık renk taş cephesi, yüksek pencereleri ve girişin iki yanındaki büyük saksılar binaya sade ama zarif bir hava veriyordu. Kapının üzerindeki küçük tabelaya baktım, sonra gülümseyerek içeri girdim.
Lobi sıcaktı. Koyu ahşap mobilyalar, krem rengi koltuklar ve yumuşak ışıklar mekânı olduğundan daha da davetkâr gösteriyordu. Bir köşede küçük bir çiçek aranjmanı, resepsiyonun arkasında ise duvara yerleştirilmiş ince altın çerçeveli bir ayna vardı.
Her şey tam sevdiğim gibiydi.
Gösteriş yapmak için uğraşmayan ama ayrıntılarıyla kendini belli eden bir güzellik.
Resepsiyondaki görevliye rezervasyonumu söyledim. İşlemler kısa sürdü; anahtarımı alıp asansöre yöneldim. Koridorda yürürken valizimin tekerleklerinin çıkardığı ses dışında pek bir şey duymuyordum.
Odamın kapısını açtığımda istemsizce durdum.
Oda beklediğimden daha genişti. Büyük yatağın üzerindeki krem rengi örtü, koyu ahşap başlık ve iki yandaki küçük abajurlar birbirini tamamlıyordu. Pencerenin önünde küçük bir koltuk vardı; dışarıda ise Milano’nun akşam ışıkları görünüyordu.
Valizimi kenara bırakıp doğrudan pencereye yürüdüm.
Sokakta insanlar yürüyordu. Karşı binanın pencerelerinden birinde sıcak bir ışık yanıyordu. Aşağıdan geçen bir tramvayın sesi, camın ardından hafifçe duyuluyordu.
Gerçekten buradaydım.
İş yerinde geçirdiğim son haftalarda kendime ayırdığım zamanı bile hesaplayamaz hâle gelmiştim. Birinin eksik bıraktığı işi tamamlamak, son dakika değişikliklerine yetişmek, emeğimin karşılığını alamadığım hâlde daha fazlasını yapmak…
Şimdi önümde birkaç haftalık bir zaman vardı.
Bir süreliğine kimsenin beklentilerini karşılamak zorunda değildim. Kendi planlarımı kendim yapabilir, istediğim yerde durabilir, yorulduğumda dinlenebilirdim.
Bu düşünce içimi hafifletti.
Telefonumu çıkarıp aile grubuna baktım. Annemden mesaj gelmişti.
Otele yerleştin mi kızım?
Gülümseyerek hemen görüntülü arama başlattım.
Annem neredeyse ilk çalışta açtı. Babam da kısa süre sonra yanına geldi. Abimse görüntüye biraz daha sonra katıldı.
— Kızım, sonunda! dedi annem. Nasıl geçti yolculuk? Çok yoruldun mu?
— Biraz ama iyiyim. Odamı görmek ister misiniz?
Telefonu çevirip odayı göstermeye başladım. Önce yatağı, sonra pencereyi ve manzarayı gösterdim.
— Ay, çok güzelmiş, dedi annem. Penceresi de kocaman.
— Ben de en çok burayı sevdim. Bir de konumu çok iyi. Merkezdeyim, gezmek istediğim yerlere ulaşmak kolay olacak.
Babam ekrana biraz daha yaklaştı.
— Otele yerleştiğine sevindim. Yarın dışarı çıkınca telefonunun şarjına dikkat et. Haritayı da önceden indir, internetin çekmediği bir yerde kalma.
— Tamam, baba. Her şeyi düşünmüşsün.
— Birinin düşünmesi gerekiyor.
— Ben de düşünüyorum zaten.
— Sen düşünüyorsun, ama bazen heyecandan ayrıntıları atlayabiliyorsun.
— Bu konuda yorum yapmanı gerektirecek bir olay yaşanmadı henüz, dedim.
Abim gülerek konuşmaya katıldı.
— Baba, bırak. Daha ilk gününden savunmaya geçti. Belli ki Milano onu değiştirmemiş.
— Seni de görüntülü aramaya kim davet etti, dedim.
— Aile toplantısı yapılıyor. Ben de ailenin bir parçasıyım.
— Tartışılır.
Annem ikimize birden bakıp başını salladı.
— Daha yeni geldi, bari bugün rahat bırakın birbirinizi.
— Ben gayet rahatım, dedim.
— Ben de öyleyim, dedi abim. Kendisi bana saldırıyor.
Babamın gülümsemesini görünce ben de dayanamadım.
Biraz daha konuştuk. Annem yolculuk sırasında bir şey yiyip yemediğimi sordu. Ben de havalimanında atıştırdığımı, sonra otele gelmeden önce bir kafede durup affogato içtiğimi anlattım.
— Affo… ne? diye sordu annem.
— Affogato. Kahve ve dondurma.
— Bu soğukta mı?
— Anne, bunu daha önce konuşmuştuk. Benim için dondurmanın mevsimi yok.
Abim araya girdi.
— Bence bir sonraki seyahatinde bavulun yarısını dondurmayla dolduracak.
— Bence bir sonraki seyahatimde seni evde bırakacağım.
— Çok kırıcı.
— Alışırsın.
Annem gülerken babam bana yarın için bir planım olup olmadığını sordu. Duomo’yu, Galleria Vittorio Emanuele II’yi ve Brera’yı görmek istediğimi söyledim.
— Hepsini bir günde gezmek zorunda değilsin, dedi. Tadını çıkar.
Bu kez hemen karşılık vermedim. Çünkü tam da duymaya ihtiyacım olan şey buydu.
Her şeyi aynı anda yapmak zorunda değildim.
— Haklısın, dedim. Acelem yok.
Bir süre sonra vedalaştık. Annem beni sevdiğini söyledi, babam iyi dinlenmemi tembihledi, abim de ekrandan el sallayarak kapattı.
Telefon elimde birkaç saniye kaldım.
Onları özleyeceğimi biliyordum. Ama ailemden uzakta olmak, onlardan kopmak anlamına gelmiyordu. İhtiyacım olduğunda arayabileceğim, sevincimi paylaşabileceğim insanlarım vardı.
Bu da kendimi daha güvende hissetmemi sağlıyordu.
⸻
Valizimi açıp eşyalarımı yerleştirmeye başladım. Kıyafetlerimi dolaba astım, ayakkabılarımı yan yana dizdim ve takılarımı komodinin üzerindeki küçük bölmeye koydum. Uzun kabanımı askıya asarken yarın hangi kombini giyeceğimi düşündüm.
Rahat ama şık bir şey olmalıydı. Gün boyunca yürümeyi planlıyordum ama sevdiğim topuklu ayakkabılardan da kolay kolay vazgeçemezdim.
Yine de kendimi kandırmayacaktım. Milano’nun taş sokaklarında bütün gün topuklu ayakkabıyla yürümek romantik görünebilirdi ama akşamında ayaklarımın bana söyleyeceklerini tahmin edebiliyordum.
Valizi yerleştirdikten sonra banyoya geçtim. Uzun, sıcak bir duş aldım. Duştan çıktığımda omuzlarımdaki gerginliğin biraz olsun azaldığını hissettim. Rahat kıyafetlerimi giydim, saçlarımı taradım ve yatağın üzerine oturdum.
Telefonumu elime aldığımda Selin’den yeni bir mesaj gördüm.
Selin: Alessia Hanım, Milano’da hayatta kaldınız mı?
Gülerek onu görüntülü aradım.
Selin açar açmaz yüzünü kameraya yaklaştırdı.
— Sonunda! Ben burada senin ilk gün raporunu bekliyorum.
— Daha birkaç saat oldu.
— Birkaç saat içinde çok şey yaşanabilir. Mesela yanlış trene binersin, yolunu kaybedersin, bir İtalyan’la tartışırsın…
— Sonuncusu zaten oldu.
Selin’in gözleri büyüdü.
— NE?
Kahkaha attım.
— Şaka yapıyorum. Sakin ol.
— Nida, benimle böyle şakalar yapma. Kalbim kaldırmıyor.
— Alessia diyecektin.
Selin bir an sustu, sonra gülmeye başladı.
— Doğru ya! Pardon. Alessia Hanım, özür dilerim.
— Biraz daha dikkatli olursan sevinirim.
— Tabii canım. Sen artık başka bir ülkede başka bir isimle yaşıyorsun. Biz sıradan insanları unuttun tabii.
— Daha otele yeni girdim, Selin.
— Tamam, o zaman önce odanı göster.
Telefonu çevirip odayı yeniden gösterdim. Selin yatağı, pencereyi ve manzarayı dikkatle inceledi.
— Bir dakika, bu oda gerçekten çok güzel.
— Bence de.
— Sen orada kalıyorsun, ben burada aynı bilgisayara bakmaya devam ediyorum. Hayat bazen insanın yüzüne çok açık konuşuyor.
Sesindeki mizahın altında gerçek bir yorgunluk olduğunu biliyordum. Selin hâlâ aynı iş yerindeydi. Ayrılmayı o da istiyordu ama birikimi benimki kadar rahat hareket etmesine yetmiyordu. Kendi masraflarını karşılaması gerekiyordu ve işten ayrılmak onun için yalnızca bir karar vermek kadar kolay değildi.
— Bir gün sen de geleceksin, dedim.
Selin’in yüzü yumuşadı.
— Biliyorum. Ama önce biraz para biriktirmem lazım. Şu an bıraksam döndüğümde ne yapacağımı bilemem.
— Anlıyorum. Zaten senden hemen gelmeni istemiyorum.
— Ama sen benim yerime de gezeceksin.
— Elbette.
— Benim yerime de kahve içeceksin.
— Tamam.
— Benim yerime de alışveriş yapacaksın.
— Selin, benim yerime de çalış istersen.
— Onu zaten yapıyorum. İş yerinde senin bıraktığın boşluğu dolduruyorum.
İkimiz de güldük.
— Şaka bir yana, dedi Selin, gerçekten iyi ki gitmişsin. Son zamanlarda ne kadar bunaldığını biliyorum. Biraz kendine gel. Her şeyi düşünerek geçirme şu birkaç haftayı.
— Merak etme. Türkiye’deki iş ilanlarına bakacağım ama bütün günümü de ona ayırmayacağım. Biraz gezmek istiyorum.
— İşte bu! Benim istediğim de bu. Bir de bana fotoğraf göndereceksin. Ama öyle yalnızca binaların fotoğrafını değil. Sen de olacaksın.
— Bütün gün fotoğraf çekemem.
— Çekersin. Seni tanıyorum.
— Peki, senin istediğin gibi olsun.
Selin bir an durup yüzüme dikkatle baktı.
— Bu arada, kafedeki adam gerçekten yakışıklı mıydı?
Gözlerimi devirdim.
— Yine başladık.
— Ben sadece soruyorum.
— Fena değildi.
Selin’in yüzünde anında kocaman bir gülümseme belirdi.
— Hah! İşte bu cevap yeterli.
— Neye yeterli?
— Sen birini beğenmediğinde doğrudan söylersin. Fena değildi diyorsan demek ki en azından bakmaya değer bulmuşsun.
— Bir kahve içtim, biriyle iki dakika konuştum. Bu kadar anlam çıkarmana gerek yok.
— Ben hiçbir anlam çıkarmıyorum. Sadece gözlem yapıyorum.
— Senin gözlemlerinle dünya nüfusu azalacak bir gün.
Selin kahkahaya boğuldu.
— Neyse, ben seni daha fazla rahatsız etmeyeyim. Yarın nereye gideceksin?
Telefonumdaki notlara baktım.
— Önce Duomo’ya gitmek istiyorum. Sonra Galleria’ya uğrarım. Vaktim kalırsa Brera’da dolaşırım.
— Güzel. Ama kendini yorma. Bir yere yetişmek zorunda değilsin.
— Bugün herkes aynı şeyi söylüyor.
— Çünkü seni tanıyoruz, dedi Selin. Bir şeye karar verince sanki bir günde bütün Milano’yu bitirecekmişsin gibi davranıyorsun.
— Ben öyle biri değilim.
Selin yalnızca bana baktı.
— Peki, öyle olsun.
Bir süre daha konuştuk. Bazen güldük, bazen de gündelik şeylerden bahsettik. Onun iş yerinde yaşadığı küçük bir olayı dinledim; o da benim yolculuğumu yeniden anlattırdı. Konuşmanın sonunda içimdeki heyecanın yeniden yükseldiğini hissettim.
Telefonu kapattığımızda saat ilerlemişti.
— Yarın konuşuruz, dedim.
— İyi geceler, Alessia.
— İyi geceler, Selin.
— Bir de…
— Ne?
— Kendine iyi bak, tamam mı?
Gülümsedim.
— Merak etme. Bakarım.
Arama sona erdiğinde telefonu şarja taktım. Yatağın kenarına oturup ertesi günün planına son kez göz attım. Duomo, Galleria, Brera… Hepsini not etmiştim ama hiçbirini kesin bir sıraya koymadım.
Sabah uyanınca nasıl hissedeceğime göre karar verebilirdim.
Dolabın yanındaki sandalyeye yarın giymek istediğim kıyafetleri bıraktım. Krem rengi bir üst, koyu renk pantolon, uzun kahverengi kabanım ve altın takılarım. Ayakkabılar konusunda hâlâ kararsızdım ama onu sabaha bırakmaya karar verdim.
Sonra ışığı kapatıp yatağa uzandım.
Bugün işimden ayrılmış, tek başıma başka bir ülkeye gelmiş, bilmediğim sokaklarda yürümüş ve adını bile bilmediğim bir adamla tanışmıştım.
Bütün bunlar yalnızca birkaç saat içinde olmuştu.
Yarın beni neyin beklediğini bilmiyordum. Belki uzun uzun yürüyüp yorulacak, belki hiç planlamadığım bir sokağa sapacak, belki de günün sonunda yalnızca güzel bir kahve içmiş olmaktan mutlu olacaktım.
Her şeyin önceden belli olması gerekmiyordu.
Bunu kendime hatırlatıp gözlerimi kapattım.
Milano’daki ilk gecem başlamıştı.
Bölüm etkileşimi
