6. bölüm / 8
Tesadüfen, AlessiaBeklenmedik Bir Etki
Bölümler 8Şu an: Beklenmedik Bir Etki
- 1 Yeni Bir Başlangıç İçin1.746 kelime
- 2 Bazı Şeyler Soğukta da Güzeldir2.342 kelime
- 3 Milano Küçük Bir Şehir Değil1.465 kelime
- 4 Bir İsimden İbaret2.081 kelime
- 5 Bir Akşamlık Karar3.450 kelime
- 6 Beklenmedik Bir Etki3.845 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 Aklında Kalan1.961 kelime
- 8 Bir Mesajın İhtimali3.225 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kapıdan içeri girdiğimde ilk fark ettiğim şey ışıklardı.
Yüksek tavanlı salonun ortasında asılı duran büyük avizeler, siyah mermer zemine yumuşak bir ışık yayıyordu. Duvarların kenarlarına yerleştirilmiş küçük lambalar, koyu renkli dekorasyonu tamamlıyordu. Salonun ortasında uzun bir bar, çevresinde küçük masalar ve şık koltuklar vardı. Bir köşede canlı müzik yapan üç kişilik bir grup, sohbetlerin arasına karışan sakin bir melodi çalıyordu.
Her şey özenle düşünülmüştü.
Davetlilerin çoğu siyah giyinmişti. Kadınların kırmızı rujları, altın takıları ve zarif elbiseleri loş ışıkta dikkat çekiyordu. Erkekler koyu renk takımlar içindeydi. İnsanlar küçük gruplar hâlinde konuşuyor, ellerindeki kadehlerle birbirlerine selam veriyordu.
Clara koluma hafifçe dokundu.
“Nasıl buldun?”
Etrafı bir kez daha süzdüm.
“Güzelmiş.”
“Yalnızca güzel mi?”
“Oldukça güzel.”
“Tamam. Bu kadar iltifatı bir gecede kaldıramayabilirim.”
Gülümsedim.
Clara beni salonun diğer tarafına doğru götürdü. Birkaç kişinin bulunduğu grubun yanına geldiğimizde, uzun boylu, kıvırcık saçlı bir kadın bizi fark edip gülümsedi.
“Clara!”
Clara hemen ona sarıldı.
“Sonunda seni buldum. Herkes gelmiş mi?”
“Çoğu geldi. Birkaç kişi daha bekliyoruz.” Kadın sonra bana döndü. “Merhaba, ben Giulia.”
“Alessia. Memnun oldum.”
“Ben de. Clara senden bahsetti.”
Clara’ya yan gözle baktım.
“Umarım iyi şeyler söylemiştir.”
Giulia güldü.
“Şimdilik evet. Ama gece daha uzun.”
“Harika. Demek ki itibarımı korumak için hâlâ vaktim var.”
Giulia’nın gülümsemesi genişledi. Clara ise koluma girip başını iki yana salladı.
“Gördün mü? Ben sana eğleneceğimizi söylemiştim.”
Giulia’nın yanında duran iki kişiyle daha tanıştım. Biri bir moda dergisinde çalışıyordu, diğeri de Milano’da mimarlık okuyordu. Sohbetimiz önce etkinliğe, sonra şehirdeki mekânlara ve seyahatlere uzandı. Birkaç dakika sonra kendimi hiç tanımadığım insanların arasında yabancı hissetmiyordum.
Bunun nedeni herkese hemen yakınlık duymam değildi. İnsanlarla konuşmayı seviyordum; yeter ki bunu yapmak zorundaymışım gibi hissetmeyeyim.
Bir süre sonra Giulia bizi başka bir grupla tanıştırdı. Bir adam, geçen hafta katıldığı bir sanat sergisinden bahsediyordu. Clara hemen konuya dâhil oldu. Ben de serginin nerede olduğunu sordum ve konuşma kısa sürede yeni bir plan yapmaya kadar gitti.
Milano’ya geldiğimden beri ilk kez, günü nasıl geçireceğimi düşünmek yerine o anın içinde kalıyordum.
Tam da istediğim buydu.
Bir süre sonra Clara’nın telefonu çaldı. Ekrana baktığında yüzünde hafif bir şaşkınlık belirdi.
“Bir dakika, hemen döneceğim. Arkadaşım arıyor.”
“Git, ben iyiyim.”
“Emin misin?”
“Clara, üç dakika boyunca tek başıma kalırsam hayatta kalabilirim.”
“Bunu kayda alıyorum.”
Gülerek uzaklaştı.
Ben de elimdeki küçük çantayı düzelterek salonun diğer tarafına yürüdüm. Birkaç kişiyle daha selamlaştım, duvarın kenarındaki sanat eserlerini inceledim ve sonunda barın bulunduğu bölüme geldim.
Barın arkasında sıralanmış şampanya şişeleri, buz dolu metal kovaların içinden yükseliyordu. Garsonlar ince uzun kadehleri tepsilerle taşıyor, misafirler içeceklerini alıp tekrar gruplarına dönüyordu.
Bir kadeh şampanya aldım.
Sonra etrafa bakındım.
Ve tam o sırada onu gördüm.
Lorenzo Vitale.
Salonun diğer ucunda, koyu renk takım elbisesiyle birkaç kişinin arasında duruyordu. Ceketinin kesimi kusursuzdu; beyaz gömleğinin yakası açıktı ve kravat takmamıştı. Bir elinde kadeh vardı. Karşısındaki adamın söylediklerini dinlerken hafifçe gülümsüyor, ardından yanına yaklaşan başka birine dönüp selam veriyordu.
Burada olması o kadar doğaldı ki, sanki bu salonun her ayrıntısı onun alışık olduğu bir dünyanın parçasıydı.
Bir an elimdeki kadehe baktım.
Sonra tekrar ona.
Demek ki bazı insanlar, ne kadar büyük olursa olsun, bir şehrin içinde sürekli karşısına çıkabiliyordu.
İlk düşüncem yanına gitmek oldu.
İkinci düşüncem ise bunun gerçekten gerekli olup olmadığıydı.
Beni fark etmemişti. İstersem hiçbir şey olmamış gibi Clara’nın yanına dönebilir, gecenin geri kalanını onunla geçirebilirdim. Üç karşılaşmanın ardından dördüncüsünün de yaşanması tek başına bir anlam taşımıyordu.
Hem onun burada ne işi olduğunu tahmin edebiliyordum. Geçen gün kapalı olan tarihî binadaki etkinlikte çalışan adam, şimdi böyle bir gecede davetlilerle ilgileniyordu. İnternette gördüğüm şirket bilgileri de aklımdaydı.
Yani evet, burası onun dünyasıydı.
Ama bu, benim burada olmamam gerektiği anlamına gelmiyordu.
Kadehimi dudaklarıma götürüp küçük bir yudum aldım. Ardından arkamı döndüm.
İki adım attım.
Duraksadım.
Kendi kendime güldüm.
Ne yapıyordum ben? Yanına gidip merhaba demek, bir insanın yapabileceği en sıradan şeylerden biriydi. Üstelik daha önce iki kez konuşmuştuk. Onunla tanışmamış gibi davranmak için hiçbir nedenim yoktu.
Arkamı döndüm.
Bu kez doğrudan ona doğru yürüdüm.
⸻
Lorenzo, yanındaki adamla konuşmasını bitirip başka birine döneceği sırada beni fark etti.
Bakışları önce yüzümde, sonra kısa bir an elbisemde durdu. Ardından gözlerime geri döndü.
Yüzünde önce tanımanın getirdiği bir şaşkınlık, sonra yavaşça yerleşen bir gülümseme belirdi.
Ben onun karşısında durdum.
“İyi akşamlar, Lorenzo.”
Adını duyunca kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Demek sonunda ismimi öğrendin.”
“İnsan merak ettiği şeyleri araştırabilir.”
“Bunu bir itiraf olarak mı almalıyım?”
“Nasıl almak istiyorsan öyle al.”
Güldü. Kadehini elinde hafifçe çevirdi.
“Beni bulmak için çok uğraştın mı?”
“Hayır. Birkaç tıklama. Beklediğimden daha kolaydı.”
“Biraz hayal kırıklığına uğradım. Daha gizemli biri olduğumu düşünüyordum.”
“İnternette şirketinin internet sitesine kadar çıkıyorsan gizem konusunda biraz daha çalışman gerekebilir.”
Başını eğip kısa bir kahkaha attı.
“Peki, Alessia Bellini. Bu akşam buraya nasıl düştün?”
“Bir arkadaşım davet etti.”
“Clara mı?”
Onun da Clara’nın adını bilmesine şaşırdım.
“Tanıyor musun?”
“Şahsen değil. Ama arkadaşının bu gece burada olacağını biliyordum. Giulia’yla ortak arkadaşları var.”
“Demek Milano sandığımdan da küçük.”
“Hayır,” dedi, gözlerimin içine bakarak. “Sanırım yalnızca bazı karşılaşmalar tekrar etmeyi seviyor.”
Dudaklarımın kenarı kıvrıldı.
“Bunu söylemek için çok mu bekledin?”
“Biraz.”
“Umarım önceden hazırlamışsındır. Doğaçlama için fazla düzgün geldi.”
Gülüşü genişledi.
“Beni bu kadar kolay çözebildiğini düşünmen hoşuma gitti.”
“Ben çözdüğümü söylemedim.”
“Henüz.”
Bir an birbirimize baktık. Onun gülümsemesinde, ilk kafede gördüğüm o hafif alaycı ifade vardı. Ama bu kez etrafımızdaki ortam farklıydı. Kahve makinesinin sesi ya da kapıyı açmaya çalışan bir turist yoktu. Salonun içinde müzik, sohbet ve kadeh sesleri vardı.
Ve Lorenzo, burada yalnızca tesadüfen karşıma çıkmış bir adam değildi. İnsanlar sürekli yanına geliyor, onunla konuşuyor, görüşlerini soruyordu. O da her birini dikkatle dinliyor, kimseyi başından savmıyordu.
“Peki,” dedi, “Milano’daki tatilin nasıl gidiyor?”
“Beklediğimden daha hareketli.”
“Bunu iyi anlamda mı söylüyorsun?”
“Şimdilik.”
“Şimdilik mi?”
“Karar vermek için biraz daha zamana ihtiyacım var.”
“Ne kadar?”
“Bunu sana bildireceğime söz veremem.”
Kadehimi hafifçe kaldırdım.
Lorenzo da kendi kadehini kaldırdı.
“Öyleyse Milano’ya.”
“Ve beklenmedik karşılaşmalara.”
Kadehlerimiz hafifçe birbirine değdi.
İlk kez onunla konuşurken bir yere yetişmek zorunda değildim. O da birkaç saniyeliğine etrafındaki kalabalığı unutmuş gibiydi.
Bana nereden geldiğimi sormadı. Ben de ailesiyle, işiyle ya da internette gördüğüm bilgilerle ilgili sorular sormadım. İkimiz de birbirimiz hakkında bazı şeyler biliyorduk ama henüz hiçbirimiz diğerinin hikâyesini bütünüyle öğrenmiş değildik.
Belki de bu yüzden sohbet etmek kolaydı.
“Biliyor musun,” dedi bir süre sonra, “seni ilk gördüğümde bu kadar rahat konuşacağını düşünmemiştim.”
“Nasıl konuşacağımı düşünmüştün?”
“Bilmiyorum. Belki beni gördüğünde selam verip geçersin diye düşündüm.”
“Bunu yapabilirdim.”
“Ama yapmadın.”
“Fark etmiş olabilirsin.”
“Ettim.”
Gözlerinde hafif bir parıltı vardı.
“Peki, neden?”
Soruyu sorma biçiminden, cevabımı gerçekten merak ettiğini anladım.
Omuz silktim.
“Çünkü merak ettim.”
“Neyi?”
“Burada nasıl biri olduğunu.”
“Ve kararın?”
Onu birkaç saniye inceledim.
“Henüz vermedim.”
Lorenzo gülümsedi.
“Sanırım bu gece kendimi kanıtlamam gerekecek.”
“Bu kadar çaba göstermek zorunda değilsin. Ben kimseye not vermiyorum.”
“Ne kadar rahatlatıcı.”
“Rica ederim.”
Tam o sırada yanımıza biri geldi. Otuzlarının başlarında görünen, koyu renk takım elbiseli bir adamdı. Lorenzo’ya yaklaştığında yüzündeki gülümseme kaybolmuştu.
“Lorenzo, bir dakika konuşabilir miyiz?”
Lorenzo’nun ifadesi hemen değişti. Gülümsemesi tamamen silinmese de dikkati karşısındaki adama yöneldi.
“Elbette. Ne oldu, Matteo?”
Matteo bir an bana baktı, sonra sesini alçalttı.
“Sunum dosyasında bir sorun var. Ana ekranda gösterilecek kampanya filmi açılmıyor. Teknik ekip dosyanın bozulmuş olabileceğini söylüyor. Yedek dosya da aynı hatayı veriyor.”
Lorenzo’nun çenesi hafifçe gerildi.
“Başka bir kopyası yok mu?”
“Var ama aynı sunucuya yüklenmiş. Bir de basın mensupları yerlerini almaya başladı. Programın başlamasına on beş dakika kaldı.”
Lorenzo kadehini yakındaki masaya bıraktı.
“Teknik ekibe söyle, dosyayı başka bir cihazdan açmayı denesinler. Olmazsa videoyu tamamen çıkarırız.”
“Videoyu çıkarırsak lansmanın ana bölümü boş kalıyor. Marka ekibi de filmin özellikle gösterilmesini istiyordu.”
“Biliyorum. Bana beş dakika ver.”
Matteo başını sallayıp uzaklaştı.
Lorenzo bir an gözlerini kapatıp nefes aldı. Ardından bana döndü.
“Üzgünüm. Biraz ilgilenmem gerekiyor.”
“Tabii.”
Kendimi geri çekmek üzereydim ki onun yüzündeki ifadeyi fark ettim. Biraz önceki rahatlığından eser kalmamıştı. Telaşını belli etmemeye çalışıyordu ama kafasında birkaç ihtimali aynı anda değerlendirdiği açıktı.
“Bir sorun mu var?” diye sordum.
“Teknik bir aksaklık. Büyük ihtimalle çözeriz.”
“Büyük ihtimalle mi?”
Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
“Bu akşam beni sınamaya devam mı edeceksin?”
“Henüz not vermiyorum demiştim.”
Lorenzo güldü ama hemen ardından tekrar ciddileşti.
“Önemli bir lansman. Filmin gösterilmesi planın merkezindeydi. Onu çıkarırsak programı yeniden düzenlememiz gerekecek.”
“Filmi neden bu kadar önemli?”
“Yeni bir uluslararası kampanya. Markanın yeni koleksiyonu ilk kez bu akşam tanıtılıyor. Film, kampanyanın hikâyesini anlatıyor. Davetlilerin bir kısmı basından, bir kısmı da markanın uluslararası ortaklarından.”
Bir an düşündüm.
“Peki, dosyanın açılmaması dışında başka bir sorun var mı?”
Lorenzo bana baktı. Soruyu beklememişti.
“Ne gibi?”
“Mesela basın bültenleri dağıtıldı mı? Kampanyanın görselleri yayımlandı mı? İnsanlar filmin içeriğini biliyor mu?”
“Basın dosyaları dağıtıldı. Ama filmin tamamı yayımlanmadı. Yalnızca birkaç tanıtım görseli var.”
“Peki, film olmadan kampanyanın hikâyesini anlatabilecek biri var mı? Marka temsilcisi, kreatif direktör ya da projeyi hazırlayan ekipten biri?”
Lorenzo birkaç saniye düşündü.
“Markanın iletişim direktörü burada. Kreatif direktör de geldi. Ama programda konuşma yapmaları planlanmamıştı.”
“Belki de planı değiştirmek gerekiyordur.”
Kaşlarını kaldırdı.
“Ne öneriyorsun?”
Kadehimi masaya bıraktım.
“Önce bir şeyi netleştirelim. Film gerçekten açılmıyor mu, yoksa sadece bu sistemde mi açılmıyor?”
“Teknik ekip şu an onu kontrol ediyor.”
“Güzel. Onlar kontrol ederken sen de diğer seçeneği hazırlayabilirsin. Bence filmi çalıştırmaya uğraşırken bütün etkinliği onun etrafında tutmak zorunda değilsiniz.”
Lorenzo dikkatle dinliyordu.
“Devam et.”
“Ekranda bir sorun olduğunu davetlilere uzun uzun anlatmayın. Programı birkaç dakika kaydırın. Bu sırada marka temsilcisini ve kreatif direktörü sahneye alın. Kampanyanın hikâyesini, koleksiyonun çıkış noktasını ve görsel dünyasını kısa bir konuşmayla anlatsınlar. Filmin yerine sıradan bir konuşma koymak zorunda değilsiniz. Işıkları ve müziği kullanarak o bölümün atmosferini değiştirebilirsiniz.”
Lorenzo’nun bakışları üzerimde sabitlendi.
“Bu, planlanmış bir sunum değil.”
“Zaten sorun da planlanan sunumun çalışmaması.”
İstemsizce gülümsedi.
“Bunu böyle söyleyince kolay görünüyor.”
“Kolay olduğunu söylemedim. Ama davetliler burada bir dosyanın açılmasını izlemek için değiller. Kampanyayı tanımak ve bu geceden bir şeyle ayrılmak için buradalar. Onlara bunu verebilirsiniz.”
Bir an durup salona baktım.
“Bir de basın mensupları için hazırlanan dosyalarda kampanyanın görselleri varsa, sahneye çıkan kişilerin hangi görseller üzerinden konuşacağını önceden belirleyin. Herkes farklı bir şey anlatmaya başlarsa bu kez teknik sorun değil, iletişim sorunu yaşarsınız.”
Lorenzo’nun yüzündeki ifade değişti.
“Bunu daha önce yaptın mı?”
“Benzer durumlarla karşılaştım.”
“Ne iş yapıyorsun, Alessia?”
Sorusu, bir önceki sohbetimizdeki flörtöz havadan farklıydı. Bu kez gerçekten merak ediyordu.
“Uluslararası ticaret okudum. Türkiye’de kurumsal iletişim ve etkinlik yönetimi alanında çalışıyordum. Daha doğrusu, kısa bir süre önceye kadar.”
“Neden ayrıldın?”
“Bazen bir işten ayrılmak için yeni bir iş bulmuş olmak gerekmiyor.”
Bir an sustu. Cevabımı anladı mı, yoksa daha fazlasını mı merak etti, emin olamadım.
“Anladım,” dedi sonunda.
Ardından etrafına bakıp Matteo’yu işaret etti.
“Bunu ekiple konuşmam gerekiyor. Birkaç dakika benimle gelir misin?”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Ben mi?”
“Öneriyi sen yaptın. Bir de onların neye ihtiyacı olduğunu görmeni istiyorum. Tabii istersen.”
Bir an düşündüm. Ben buraya çalışmaya gelmemiştim. Tatildeydim. Bir etkinliğin organizasyon ekibine katılmak gibi bir niyetim de yoktu.
Ama bir sorun vardı ve aklıma gelen çözümü paylaşmıştım. Şimdi geri çekilmek için bir sebep görmüyordum.
“Peki,” dedim. “Ama yalnızca fikrimi paylaşacağım. Bu gece kimsenin çalışanı değilim.”
Lorenzo güldü.
“Bunu not ettim.”
⸻
Bizi salonun arka tarafındaki küçük bir kontrol odasına götürdü. İçeride üç kişi ekranlara bakıyor, biri telefonla konuşuyor, bir başkası da dizüstü bilgisayardaki dosyaları açmaya çalışıyordu.
Lorenzo içeri girer girmez herkes ona döndü.
“Durum nedir?”
Teknik ekipten biri sorunu anlattı. Ana dosyanın biçiminde bir uyumsuzluk olabileceğini, ancak yedek dosyanın da aynı sunucu üzerinden çalıştırıldığı için kesin sonuca varamadıklarını söyledi. Başka bir cihazda açmayı denemişlerdi ama henüz başarılı olamamışlardı.
Lorenzo bana baktı.
“Alessia’nın bir önerisi var. Önce onu dinleyelim.”
İçeridekilerin bakışları üzerime döndü. Birkaç saniye önce şampanya içip sohbet eden bir davetliydim. Şimdi kendimi bir grup insanın karşısında, neyi nasıl değiştirebileceklerini anlatırken bulmuştum.
Yine de bundan çekinmedim.
“Öncelikle teknik ekip dosyayı kontrol etmeye devam etsin. Ama aynı anda alternatif programı hazırlamamız gerekiyor. Filmin açılmasını bekleyip son dakikada karar vermek riskli.”
Etkinlik sorumlularından biri başını salladı.
“Peki, ne yapacağız?”
“Marka temsilcisiyle kreatif direktörü bir araya getirelim. Kampanyanın ana mesajını üç kısa başlıkta toplasınlar. Biri koleksiyonun çıkış noktası, biri görsel konsept, biri de markanın vermek istediği mesaj. Uzun konuşmalar yapmasınlar. Her biri birer dakikayı geçmesin.”
“Peki, ekranda ne göstereceğiz?”
“Filmin yerine kampanyanın daha önce yayımlanmasına izin verilen görsellerini kullanabiliriz. Eğer bunlar hazırsa, tek bir görselde kalmak yerine üç ayrı bölüm hazırlayın. Geçişleri müzikle eşleştirin. Böylece video yerine görsel bir sunum olur.”
Bir başka görevli araya girdi.
“Peki, film sonradan açılırsa?”
“Programın sonunda kısa bir özel gösterim yapabilirsiniz. Ama şu an bütün etkinliği buna bağlamayın.”
Lorenzo, konuşma boyunca sözümü kesmeden dinledi.
“Matteo,” dedi sonra, “marka temsilcisiyle kreatif direktörü bul. Onlara bu planı anlat. Teknik ekip de bağımsız bir cihazda dosyayı kontrol etmeye devam etsin. Görsellerin kullanım iznini iletişim ekibiyle teyit edin.”
İnsanlar hızla harekete geçti.
Ben de bir süre ekrandaki dosyalara baktım. Kampanyanın görselleri hazırdı. Tasarımlar, siyah ve koyu kırmızı tonlarının ağırlıkta olduğu, güçlü ama sade bir estetik taşıyordu. Marka temsilcisi içeri geldiğinde Lorenzo ona durumu kısaca anlattı. Adam ilk anda endişeli görünse de önerilen alternatif programı duyunca rahatladı.
Kreatif direktör de fikri kabul etti. Kampanyanın hikâyesini anlatmak için zaten hazırladığı notları vardı. İki dakika içinde konuşma sırasını belirlediler.
Kriz, bir anda ortadan kaybolmamıştı. Ama artık herkesin önünde büyüyen bir sorun olmaktan çıkıp yönetilebilir bir aksaklığa dönüşüyordu.
Etkinlik sorumlusu saatine baktı.
“Programı beş dakika kaydırırsak yetişebiliriz.”
“Öyle yapalım,” dedi Lorenzo. “Misafirleri bekletmeyelim. Programın akışını da hemen güncelleyin.”
Kontrol odasından çıktığımızda salondaki müzik devam ediyordu. Davetlilerin çoğu bir sorun yaşandığından habersizdi. Birkaç kişi programın neden geciktiğini merak etse de organizasyon ekibi yeni akışı sessizce uygulamaya başlamıştı.
Lorenzo yanımda yürürken bana döndü.
“Bunu bu kadar hızlı düşünmeni beklemiyordum.”
“Bana biraz daha zaman verseydin belki daha kötü bir fikir bulurdum.”
Güldü.
“Şüpheliyim.”
“Beni tanımıyorsun.”
“Doğru. Ama şu an tanımak için iyi bir nedenim var.”
Bir an göz göze geldik.
Bu kez ilk konuşan ben olmadım.
Salonun ortasına ulaştığımızda etkinlik sorumlusu bize doğru geldi. Alternatif sunum hazırdı. Marka temsilcisi sahneye çıkmak üzereydi. Lorenzo birkaç kısa talimat daha verdi ve program başladı.
Önce marka temsilcisi konuştu. Ardından kreatif direktör, koleksiyonun nasıl ortaya çıktığını ve kampanyanın arkasındaki fikri anlattı. Ekranda sırayla görseller belirdi; müzik de sunumun ritmine uyacak şekilde düzenlenmişti.
Davetliler dikkatle izliyordu.
Kimse bir video dosyasının açılmadığını bilmiyordu. Bilen birkaç kişi de karşılarında iyi hazırlanmış bir sunum gördüğü için bunun bir kriz olduğunu düşünmemişti.
Konuşmalar sona erdiğinde salondan alkış yükseldi.
Lorenzo sahnenin kenarında durup ekibe kısa bir işaret verdi. Yüzünde, sonunda nefes alabilen birinin rahatlığı vardı.
Bana döndüğünde gülümsüyordu.
“Sanırım bunu başardık.”
“Bence de.”
“Bence mi?”
“Önce teknik ekibin raporunu görelim. Belki film de açılır, o zaman daha iyi bir sonuç almış olursunuz.”
Lorenzo başını iki yana salladı.
“Sen gerçekten hiçbir şeyi kolayca kabul etmiyorsun.”
“Kolayca kabul etmekle doğru kabul etmek aynı şey değil.”
Bir an sustu. Sonra kadehini alıp hafifçe kaldırdı.
“Bu kez gerçekten sana teşekkür etmem gerekiyor.”
Kadehimi ona doğru kaldırdım.
“Rica ederim.”
“Bunu bir iş olarak yapmıyorsun, değil mi?”
“Hayır. Tatildeyim.”
“Belli oluyor.”
“Nasıl yani?”
“Bir sorun çözüyorsun, sonra da sanki yalnızca kahvenin şekerini ayarlamışsın gibi davranıyorsun.”
Gülümsememi gizleyemedim.
“Belki de sorunların her zaman dünyanın sonu olmadığını biliyorumdur.”
Lorenzo gözlerini benden ayırmadı.
“Belki de bu yüzden iyi bir iş yapıyorsundur.”
Bu söz, beklediğimden daha fazla hoşuma gitti. Çünkü beni yalnızca güzel bulduğunu söylemiyordu. Ne yaptığımı anlamış, düşünme biçimimi fark etmişti.
Ve bunu göstermenin daha iyi bir yolu yoktu.
⸻
Gecenin geri kalanı daha sakin geçti.
Teknik ekip sonunda filmin bağımsız bir cihazda açıldığını, sorunun etkinlik sistemindeki bir uyumsuzluktan kaynaklandığını bildirdi. Dosyanın kendisi bozulmamıştı. Marka ekibi, programın sonunda kısa bir gösterim yapmaya karar verdi. Böylece hazırladığımız alternatif sunum da boşa gitmemiş oldu.
Ben tekrar misafirlerin arasına karıştım. Clara’yı bulduğumda yüzünde meraklı bir ifade vardı.
“Sen neredeydin?”
“Biraz iş çıktı.”
Clara gözlerini kıstı.
“Biraz iş mi?”
“Evet.”
“Alessia, sen buraya misafir olarak geldin. Nasıl oldu da organizasyon ekibiyle birlikte ortadan kayboldun?”
“Bir sorun vardı. Bir fikir söyledim. Sonra işler biraz ilerledi.”
Clara birkaç saniye bana baktı.
“Bunu bana daha sonra anlatacaksın.”
“Tabii.”
“Bütün ayrıntılarıyla.”
“Peki.”
Clara başını iki yana salladı.
“Ben seni bir akşam dışarı çıkarayım dedim. Sen gidip etkinliği kurtarmışsın.”
“Abartma.”
“Abartmıyorum. Giulia az önce bana bir şey anlattı. Lorenzo’nun yanındaymışsın.”
Bu kez ben sustum.
Clara’nın yüzünde yavaşça bir gülümseme belirdi.
“Ha.”
“Ne ha?”
“Hiç. Sadece bazı karşılaşmaların tekrar etmeyi sevdiğini düşünüyorum.”
“Bunu nereden duydum ben?”
“Bilmiyorum. Belki birinden.”
Gözlerimi devirdim.
“Clara.”
“Tamam, tamam. Daha fazla bir şey söylemiyorum.”
Ama yüzündeki ifadeden, söyleyecek çok şeyi olduğu belliydi.
Bir süre sonra Clara arkadaşlarından biriyle konuşmak için ayrıldı. Ben de tekrar salonda dolaşmaya başladım. Lorenzo birkaç kez farklı insanlarla konuşurken gözüme ilişti. Her seferinde yanına gitmedim; onun da benim yanıma gelmesini beklemedim. Bazen bakışlarımız kesişti, bazen de kalabalık aramıza girdi.
Gecenin sonunda, ilk karşılaşmalarımızdan farklı olarak, birbirimizin yanında nasıl davranacağımızı biraz daha iyi biliyorduk.
Ama bu, onu tanıdığım anlamına gelmiyordu.
Henüz değil.
⸻
Saatin ne kadar ilerlediğini fark ettiğimde gece yarısını geçmişti.
Telefonumun ekranını açıp saate baktım. Clara hâlâ birkaç kişiyle konuşuyordu. Yanına gidip kulağına eğildim.
“Ben yavaş yavaş çıkacağım.”
“Şimdiden mi?”
“Geç oldu. Biraz da yoruldum.”
Clara bana sarıldı.
“Geldiğine çok sevindim. Yarın yazışırız, olur mu?”
“Olur.”
“Ve bana her şeyi anlatacaksın.”
“Her şeyi değil.”
“Alessia!”
Gülerek geri çekildim.
“İyi geceler, Clara.”
“İyi geceler. Oteline varınca haber ver.”
Salondan çıkmak üzereyken Lorenzo’yu kapının yakınında gördüm. Bir görevliyle konuşuyordu. Beni fark ettiğinde konuşmasını bitirip yanıma geldi.
“Gitmek üzere misin?”
“Evet. Saat epey ilerledi.”
“Nasıl döneceksin?”
“Bir araç çağırırım.”
“Ben seni bırakayım.”
Teklifini duyunca bir an duraksadım.
“Gerek yok, gerçekten. Taksiyle gidebilirim.”
“Biliyorum. Ama ben de birazdan çıkıyorum. Aynı yöne gidiyoruz sayılır.”
Ona baktım. Bunun yalnızca nazik bir teklif mi, yoksa benimle biraz daha vakit geçirmek için bir bahane mi olduğunu anlayamıyordum.
Belki ikisi de olabilirdi.
“Peki,” dedim. “Teşekkür ederim.”
Lorenzo’nun yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.
“Rica ederim.”
⸻
Dışarı çıktığımızda hava oldukça soğumuştu. Lorenzo arabasının park edildiği yere doğru yürürken paltomun yakasını kaldırdım.
“Üşüyor musun?” diye sordu.
“Biraz.”
“Bekle, arabayı getireyim. Burada durmana gerek yok.”
“Ben iyiyim.”
“Biliyorum. Yine de.”
Arabasını getirmek için uzaklaştı. Birkaç dakika sonra koyu renkli aracı önümde durdu. Kapıyı açıp binmem için bekledi. Emniyet kemerimi taktıktan sonra kendisi de direksiyona geçti.
Yol boyunca önce etkinlikten konuştuk. Lorenzo, programın sorunsuz tamamlanmasından memnundu. Ben de organizasyon ekibinin hızlı hareket ettiğini söyledim.
“Senin önerin olmasaydı daha fazla zaman kaybederdik,” dedi.
“Ekibin de iyi çalıştı. Fikri uygulamaları gerekiyordu.”
“Yine de herkes aynı anda düşünemiyor.”
“Bu doğru.”
Bir süre sessiz kaldık. Şehir ışıkları camdan içeri süzülüyordu. Gece vakti Milano daha sakin görünüyordu; bazı restoranlar kapanmış, sokaklardaki kalabalık azalmıştı.
“Türkiye’de ne kadar süre çalıştın?” diye sordu.
“Çok uzun değil. Mezuniyetten sonra başladım.”
“Ve istifa ettin.”
“Evet.”
“Pişman mısın?”
Soruyu düşünmeden cevaplamak istemedim.
“Hayır. Ama keşke bazı şeylerin değişmesi için bu kadar yorulmam gerekmeseydi.”
Lorenzo başını hafifçe salladı.
“Bunu anlayabiliyorum.”
“Sen de kendi şirketini kurarken zorlandın mı?”
Bu kez gülümsedi.
“Biraz.”
“Bu, birazdan daha fazlası gibi duruyor.”
“Öyleydi. Ama herkesin kendi hikâyesini anlatmak için doğru bir zamanı var.”
Ona döndüm.
“Bu kadar gizemli olmaya devam mı edeceksin?”
“Ben mi? Az önce bana araştırma yaptığını söyleyen sendin.”
Güldüm.
“Bunun konuyla ne ilgisi var?”
“Belki de ikimiz de bazı şeyleri hemen anlatmak istemiyoruzdur.”
Bu kez cevap vermedim.
Çünkü haklıydı.
Bana kendisiyle ilgili her şeyi anlatmamıştı. Ben de ona Türkiye’deki hayatımı, ailemi ya da neden gerçekten uzaklaşmaya ihtiyaç duyduğumu söylememiştim.
Ama o an, arabada sessizce otururken, bunun bir eksiklik olduğunu düşünmedim.
Bazı konuşmaların devam edebilmesi için her şeyin bir gecede öğrenilmesi gerekmiyordu.
⸻
Otelin önüne geldiğimizde Lorenzo arabayı girişe yakın bir yerde durdurdu. Emniyet kemerimi çözüp çantamı aldım.
“Teşekkür ederim. Beni bıraktığın için.”
“Rica ederim. Güvenli bir şekilde döndüğünden emin olmak istedim.”
“Çok naziksin.”
“Bunu daha önce de söylemiştin.”
“Alışkanlık hâline getirmeyeyim diye dikkat edeceğim.”
Gülümsedi.
Arabadan indiğimizde kapıya kadar benimle yürüdü. Otelin girişindeki ışıklar yüzüne vuruyordu. Birkaç saniye boyunca ikimiz de konuşmadık.
Sonra ben hafifçe ona döndüm.
“Bu gece için tekrar teşekkür ederim. Hem yol hem de…”
“Etkinliği kurtarmak mı?”
“Bunu söylemek istemiyordum ama evet.”
Lorenzo güldü.
“Bence o konuda birbirimize teşekkür etmeliyiz. Sen bir fikir verdin, ekip de uyguladı.”
“Yine de.”
Bir adım yaklaştım. Ona sarılmayı düşündüm; gecenin sonunda yapılabilecek doğal, kısa bir vedalaşma olabilirdi. Ama hareket etmeye başladığımda o da aynı anda bana doğru eğildi. İkimiz de bir an duraksadık.
Sonunda aramızdaki mesafeyi kapatıp kısa, hafif bir sarılmayla vedalaştık.
Beklediğimden daha sıcaktı.
Geri çekildiğimde gözleri yüzümdeydi.
“İyi geceler, Alessia.”
“İyi geceler, Lorenzo.”
Otelin kapısından içeri girdik. Asansöre doğru yürürken onun arkamdan gelip gelmediğini düşünmedim. Ama asansörün kapısı kapanmadan hemen önce yanımda durduğunu fark ettim.
“Sen hangi kattasın?” diye sordu.
Numarayı söyledim.
“Ben de yukarı çıkacağım. Birazdan ayrılmam gerekecek ama seni kapına kadar bırakabilirim.”
“Bütün gece bana eşlik etmeye devam mı edeceksin?”
“İstersen etmeyebilirim.”
Ona baktım.
“Bunu söylemedim.”
Gülümsedi.
Asansör kapıları kapandı.
⸻
Koridora çıktığımızda otel sessizdi. Halının üzerinde adımlarımız neredeyse hiç ses çıkarmıyordu. Odamın kapısına ulaştığımızda kartımı çantamdan çıkarmak için arandım.
Lorenzo duvara yaslanmadan, ellerini ceplerine koymuş şekilde yanımda bekliyordu.
Kartı bulup kapıya uzandım ama bir an durdum.
Sonra ona döndüm.
“Beni içeri davet etmiyor musun?”
Soruyu söylerken yüzündeki ifadeyi görmek için özellikle bekledim.
Lorenzo’nun kaşları hafifçe kalktı. Ardından başını eğip gülümsedi.
“Beni içeri davet etmeyeceksin.”
Bir saniye boyunca ona baktım.
Sonra gözlerimi kıstım.
“Hayır canım, ne münasebet?”
Lorenzo güldü. Bu kez kendini tutmaya çalışmadı.
“Peki. O zaman kapıda vedalaşabiliriz.”
“Bence de.”
Kapı kartını okuttum ama içeri girmeden önce tekrar ona döndüm. Hâlâ gülümsüyordu.
“Ne?” diye sordum.
“Hiçbir şey.”
“Bir şey düşünüyorsun.”
“Evet.”
“Paylaşmak ister misin?”
Bir an durdu. Sonra daha ciddi bir ifadeyle konuştu.
“Numaranı alabilir miyim?”
İşte bu kadar.
Ne gereksiz bir bahane, ne uzun bir açıklama.
Doğrudan sormuştu.
Bir an onu inceledim. Sonra çantamdan telefonumu çıkardım.
“Telefonunu ver.”
Lorenzo telefonunu uzattı. Numaramı kaydettim, ardından kendi telefonumu ona verdim. O da numarasını ekledi ve beni aradı. Telefonum çalınca ekranı kontrol edip numarasını kaydettim.
Lorenzo Vitale.
Artık yalnızca internetten bulduğum bir isim değildi.
Telefonumu çantama koydum.
“Oldu.”
Lorenzo kendi telefonunu cebine yerleştirdi.
“Güzel. Artık seni bulmak için internet araştırması yapmama gerek kalmayacak.”
Gülümsedim.
“Beni bulmak için araştırma mı yapacaktın?”
“Henüz karar vermedim.”
“Bence karar verme sürecin biraz uzun.”
“Bazı kararlar aceleye gelmemeli.”
Bir an göz göze geldik.
Sonra kapımı açtım.
“İyi geceler, Lorenzo.”
“İyi geceler, Alessia.”
İçeri girdim. Kapıyı kapatmadan önce ona son bir kez baktım. Hâlâ koridorda duruyordu. Ben gülümsedim, o da gülümsedi.
Sonra kapıyı kapattım.
Ve kapıya sırtımı yasladım.
“Ben ne yapıyorum ya?”
Kendi sesimi duyunca gülmeye başladım.
Telefonumu çıkarıp numarasına baktım. Birkaç saat önce onu salonun diğer ucunda görüp yanına gidip gitmemeyi düşünüyordum. Şimdi numarası telefonumdaydı ve beni otelime kadar bırakmıştı.
Üstelik ona kendimi açıklamak zorunda kalmamıştım. O da bana her şeyi anlatmamıştı.
Ama aramızda bir şey olmuştu.
Ne olduğunu henüz bilmiyordum.
Paltomu çıkardım, ayakkabılarımı kenara bıraktım ve yatağa kendimi bıraktım. Saçlarım yastığa yayıldı. Tavana bakarken gülümsememi engelleyemedim.
Sonra aklıma ailem geldi.
Telefonumu elime alıp aile grubuna mesaj yazdım.
Ben otele döndüm. Her şey yolunda, merak etmeyin. Etkinlik de güzeldi. Ayrıntıları yarın anlatırım. İyi geceler, sizi seviyorum.
Annemden hemen bir kalp emojisi geldi. Babam, iyi geceler dileyip dinlenmemi söyledi. Ağabeyim ise birkaç saniye sonra yazdı:
Fotoğraf nerede?
Gülerek cevap verdim.
Yarın.
Ardından Selin’e yazdım.
Otele geldim. İyiyim. Yarın sana her şeyi anlatacağım.
Selin’in cevabı neredeyse anında geldi.
HER ŞEYİ Mİ?
Evet, Selin. Her şeyi. Şimdi uyuyacağım.
Bu mesajın içinde bir şey sakladığını hissediyorum.
Telefonu yatağın üzerine bıraktım.
“Yarın,” diye mırıldandım.
Bu geceyi düşünmek için yeterince zamanım olacaktı.
Gözlerimi kapatırken aklıma son bir görüntü geldi: otel koridorunda, kapımın önünde duran Lorenzo’nun gülümsemesi.
Dudaklarım istemsizce kıvrıldı.
Sonra yastığa biraz daha gömüldüm.
“Ben gerçekten ne yapıyorum ya?”
Bu kez cevabı aramaya çalışmadım.
Çünkü bazı geceler, insanın her şeyi çözmesi gerekmiyordu.
Bazı geceler yalnızca güzel bir şeyin başlamış olabileceğini kabul etmek yeterliydi.
Bölüm etkileşimi
