4. bölüm / 8
Tesadüfen, AlessiaBir İsimden İbaret
Bölümler 8Şu an: Bir İsimden İbaret
- 1 Yeni Bir Başlangıç İçin1.746 kelime
- 2 Bazı Şeyler Soğukta da Güzeldir2.342 kelime
- 3 Milano Küçük Bir Şehir Değil1.465 kelime
- 4 Bir İsimden İbaret2.081 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 Bir Akşamlık Karar3.450 kelime
- 6 Beklenmedik Bir Etki3.845 kelime
- 7 Aklında Kalan1.961 kelime
- 8 Bir Mesajın İhtimali3.225 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Otele döndüğümde ayakkabılarımı çıkarıp doğrudan yatağa uzandım.
Bütün gün yürümüş, planımda olmayan bir yere gitmiş, kapıdan geri çevrilmiş ve sonunda kendime başka bir gezi rotası bulmuştum. Kötü bir gün değildi. Hatta beklediğimden daha güzel geçmişti.
Yine de zihnimi meşgul eden küçük bir ayrıntı vardı.
O adam.
Yüzümü yastığa gömdüm.
— Hayır, dedim kendi kendime. Yine bunu düşünmeyeceğim.
Bir süre tavana baktım. Sonra yan dönüp telefonumu komodinden aldım.
İnsan bazen bir şeyi düşünmemeye karar verdiğinde neden özellikle onu düşünmeye başlıyordu?
Dün kafede karşılaşmıştık. Bu sabah yine karşıma çıkmıştı. Öğleden sonra da ziyaret etmek istediğim mekânda, üstelik bir etkinliği yönetirken görmüştüm.
Üç kez.
Üç farklı yerde.
Tamam, Milano’nun nüfusu az değildi. Ama bu kadar da tesadüf olur muydu?
Sonra kendi kendime cevap verdim.
Olurdu.
Elbette olurdu. Aynı bölgelerde dolaşıyorduk. Ben turistik yerleri geziyordum, o da anlaşılan şehirdeki etkinliklerle ilgileniyordu. Birbirimize yakın yerlerde bulunmamızın dünyanın sonuyla bir ilgisi yoktu.
Hem adamın benimle ne ilgisi vardı?
İki dakikalık sohbetlerimiz olmuştu. Birkaç kez birbirimize laf yetiştirmiştik. Hepsi buydu.
— Tamam, dedim bu kez daha kararlı bir sesle. Sadece tesadüf.
Telefonumu bırakıp yeniden uzandım.
Üç saniye sonra tekrar elime aldım.
İsmini bile bilmiyordum.
Bu düşünce, nedense diğerlerinden daha fazla canımı sıktı. Belki de merak ettiğim şey gerçekten kim olduğu değildi. Sadece sürekli karşıma çıkan birinin adını bilmemek tuhaf geliyordu.
Evet. Kesinlikle buydu.
Telefonum titredi.
Ekranda Selin’in adı belirdi.
Aramayı açar açmaz yüzümü kameraya yaklaştırdım.
— Merhaba, dedim.
Selin kaşlarını kaldırdı.
— Sen neden yatağa yapışmış gibisin?
— Çünkü bütün gün yürüdüm.
— Güzel. Demek ki Milano’da hayat var. Biraz anlat bakalım.
— Önce sen anlat. İş nasıl gidiyor?
Selin’in yüzündeki ifade bir anda değişti.
— İş mi? Harika. Bilgisayarım bana bakıyor, ben bilgisayarıma bakıyorum. Arada bir de birileri gelip yapılması mümkün olmayan bir işi mümkün olmayan bir sürede bitirmemi istiyor. Kısacası her şey yolunda.
— Çok sevindim. Ben de burada tarihî bir binaya gittim, kapalı olduğunu öğrendim ve geri döndüm.
— Nasıl yani?
Ona günümü anlatmaya başladım. Duomo’dan, Brera sokaklarından, gezdiğim dükkânlardan bahsettim. Sonra ziyaret etmek istediğim binanın kapalı olduğunu öğrendiğimde yaşadığım hayal kırıklığını anlattım.
Selin dikkatle dinledi.
— Peki, o sırada ne oldu?
— Ne olacak? Görevliye söyledim. İnternette açık göründüğünü, önceden duyuru yapılması gerektiğini anlattım.
— Sonra?
— Sonra birisi geldi, durumu açıkladı. O da haklı olduğumu söyledi. Duyurunun güncellenmesini istedi.
— Birisi mi?
— Evet, birisi.
Selin gözlerini kıstı.
— Nida.
— Ne?
— Bahsettiğin kişi o adam, değil mi?
Bir an sustum.
— Hangi adam?
Selin’in yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.
— Hah! Demek o adam.
— Selin, lütfen.
— Dur, dur. Daha hiçbir şey söylemedim. Sen kendi kendini ele veriyorsun.
Gözlerimi devirdim.
— Kafede karşılaştığım adam vardı ya…
— Evet?
— Bu sabah yine karşılaştık.
Selin’in ağzı açık kaldı.
— Ne?!
— Bağırma. Telefonun hoparlörü çalışıyor.
— Nida, bu sabah da mı?
— Evet. Bir kafede. Kapıyla uğraşıyordum.
— Senin kapılarla aranda ne var?
— Bu konuyu konuşmayacağız.
Selin gülmeye başladı.
— Tamam, tamam. Devam et. Sonra bugün gittiğin yerde de mi karşına çıktı?
— Evet.
Selin bir süre sessiz kaldı. Sonra kameraya doğru biraz daha yaklaştı.
— Peki. Şimdi sakin olmanı istiyorum.
— Ben zaten sakinim.
— Hayır, şu an değilsin. Ben seni tanıyorum. Bir şeyi merak ettiğinde önce umursamıyormuş gibi yaparsın, sonra kafanın içinde on yedi farklı ihtimal kurarsın.
— Ben öyle biri değilim.
Selin yalnızca baktı.
— Tamam, dedim. Belki bazen.
— Bazen mi?
— Selin.
— Peki. Şimdi bana adamı anlat.
— Zaten anlattım.
— Hayır, bu kez ayrıntılı anlat. Nasıl görünüyordu? Üzerinde ne vardı? Ne yapıyordu? Orada neden bulunuyordu?
— Sen ne yapıyorsun? Polis misin?
— Şu an ajanlık modundayım. Lütfen çalışmamı bölme.
Kahkaha attım.
— Senin çalışman gereken şey kendi hayatın.
— Ben kendi hayatımı yönetirken aynı anda seninkini de yönetebilirim. Çok yönlüyüm.
— Bunu iş yerindeki yöneticilerine de söyle. Belki maaşına zam yaparlar.
Selin elini kalbine götürdü.
— Bana saldırmayı bırak ve sorularıma cevap ver.
Başımı iki yana salladım ama anlattım. Adamın koyu renk saçlarından, yüzündeki hafif sakaldan, gülümserken değişen ifadesinden bahsettim. Bugünse takım elbiseli olduğunu, çalışanlarla konuştuğunu ve etkinlikle ilgili sorunları çözmeye çalıştığını söyledim.
Selin’in gülümsemesi biraz daha büyüdü.
— Hımm.
— Ne demek hımm?
— Hiçbir şey. Devam et.
— Selin, adamın işini yaptığını gördüm. O kadar.
— Ben de zaten işini yaptığını söylüyorum.
— Senin yüzünden basit bir tesadüf bile sorguya dönüştü.
Selin bir an düşündü. Sonra parmağını kaldırdı.
— Bir dakika. İsmini biliyor musun?
— Hayır.
— Nasıl yani, üç kere karşılaştın ve adını bilmiyor musun?
— Her karşılaştığım insana nüfus cüzdanını soracak değilim.
— Ama öğrenebiliriz.
Telefonu yüzümden biraz uzaklaştırdım.
— Selin, hayır.
— Daha bir şey yapmadım.
— Yapmayı düşünüyorsun.
— Elbette düşünüyorum. Üç kere karşına çıkan, bir etkinliği yöneten, iyi giyinen bir adam var. Adını bilmiyorsun. Bu, araştırılmayı hak eden bir durum.
— Hayır, bu bir insan. İnsanlar isim taşır. Ben de bir gün öğrenebilirim.
— Ne zaman? Dördüncü karşılaşmada mı?
— Bir daha karşılaşacağımızı kim söyledi?
Selin parmağını bana doğru uzattı.
— İşte tam da bu yüzden şimdi araştırmalıyız.
Gözlerimi kapattım.
— Seninle konuşmak bazen gerçekten yorucu.
— Ama sıkıcı değil.
Bu konuda haklıydı.
Ne yazık ki.
⸻
Başlangıçta araştırmaya katılmaya niyetim yoktu.
Selin telefonunu bilgisayarın yanına yerleştirdi. Ben de yatağımda doğrulup yastıkları sırtıma dayadım. Birkaç dakika boyunca onun internette farklı aramalar yaptığını izledim.
— Önce mekânın adını bulalım, dedi.
— Biliyorum zaten.
— Güzel. Şimdi etkinlik.
Mekânın internet sitesini açtık. Ziyaret saatleriyle ilgili bir duyuru vardı ama ayrıntılı bilgi yoktu. Sosyal medya hesaplarına geçtiğimizde o günkü etkinliğin özel bir organizasyon olduğu anlaşılıyordu.
Selin ekrana eğildi.
— Bak, burada organizasyon ekibinden bahsediyorlar.
Gönderide etkinlik mekânının içinden birkaç fotoğraf vardı. Masalar hazırlanmış, ışıklandırmalar yapılmış, görevliler son kontrolleri gerçekleştiriyordu. Bir fotoğrafta da takım elbiseli birkaç kişi yan yana duruyordu.
Fotoğrafı büyüttüm.
Adam oradaydı.
Bu kez gülümsemiyordu. Yanındaki kişiyi dinliyor, elindeki dosyaya bakıyordu.
— Evet, bu o, dedim.
Selin zafer kazanmış gibi arkasına yaslandı.
— Harika. Demek ki doğru yerdeyiz.
— Selin, daha yalnızca fotoğrafını bulduk.
— Her büyük keşif küçük bir adımla başlar.
Fotoğrafın altındaki açıklamayı okudum. Etkinliğin organizasyonundan sorumlu şirketin adı geçiyordu: Orizzonte Group.
Selin hemen arama motoruna yazdı.
Şirketin internet sitesi açıldı. Uluslararası marka stratejisi, özel etkinlikler, marka lansmanları ve kurumsal iletişim projeleri üzerine çalışıyorlardı. Site oldukça profesyoneldi; gerçekleştirdikleri organizasyonlardan fotoğraflar ve farklı ülkelerdeki projelerden örnekler vardı.
Biraz aşağı kaydırınca ekip sayfasına ulaştık.
Selin ekrana baktı.
— Tamam. Şimdi bir isme ihtiyacımız var.
Ben fotoğrafların arasında gezinirken onu buldum.
Aynı yüz.
Bu kez altında adı ve görevi yazıyordu.
Lorenzo Vitale — Kurucu ve yönetici.
İsmi bir kez okudum.
Sonra yeniden.
Lorenzo Vitale.
İsmi yüzüne yakışıyordu. Bunu düşünmüş olmamın hiçbir önemi yoktu; isimlerin insanlara yakışması diye bir şey vardı sonuçta.
Selin bir anda bağırdı.
— BULDUM!
— Selin, sakin ol! Bütün otel duyacak.
— Lorenzo Vitale! Adamın adı Lorenzo Vitale!
— Evet, gördüm. Teşekkür ederim, araştırmacı hanım.
— Bir dakika, daha bitmedi.
Elbette bitmemişti.
Selin şirketin kurucular sayfasını, röportajlarını ve çeşitli haberleri açmaya başladı. Lorenzo’nun farklı organizasyonlarda konuşma yaptığı, uluslararası markalarla projeler yürüttüğü ve şirketini birkaç yıl içinde büyüttüğü anlaşılıyordu.
Bir röportajda, kendi işini kurarken bağımsız bir itibar oluşturmak istediğinden bahsediyordu. Başka bir haberde ise şirketinin lüks markalarla yürüttüğü projeler anlatılıyordu.
— Adam ciddi bir iş yapıyormuş, dedim.
Selin başını salladı.
— Evet. Kafede dondurma yüzünden sana laf yetiştiren adamın kurumsal dünyada böyle bir hayatı olması biraz komik.
— Neden komik olsun? İnsan kahve içerken de çalışırken de aynı insan.
— Bunu ben de söylüyorum. Ama sen onu yalnızca kafede gördüğün için böyle düşünmemiştin.
— Ben hiçbir şey düşünmedim.
Selin cevap vermedi.
Bu sessizlik, verebileceği bütün cevaplardan daha sinir bozucuydu.
Aramaya devam ettik. Bu kez soyadını kullanarak farklı haberleri ve şirketle ilgili yazıları inceledik. Lorenzo’nun ailesine dair de birkaç bilgi bulduk. Vitale ailesinin uzun yıllardır iş dünyasında yer aldığı, İtalya’da köklü bağlantıları ve yatırımları bulunduğu yazıyordu. Ailenin adı bazı kültürel etkinliklerin destekçileri arasında da geçiyordu.
Ailenin kırsaldaki mülklerinden ve yıllardır sürdürdükleri bazı geleneklerden bahseden bir röportaj da vardı. Lorenzo’nun kendi işini kurup Milano’da yaşamayı seçtiği, ailesinin işlerinden bağımsız bir yol izlemek istediği anlaşılıyordu.
Selin ekrana bakarken yavaşça ıslık çaldı.
— Peki, bu biraz daha ilginç oldu.
— Ne oldu?
— Köklü aile, büyük işler, kendi şirketi… Üstelik daha yirmi yedi yaşında.
— Selin, adamın özgeçmişini inceliyoruz. Bir romantik komedi senaryosu yazmıyoruz.
— Ben yalnızca tespit yapıyorum.
— Senin tespitlerin yüzünden adamın çocukluk fotoğraflarına ulaşmamız an meselesi.
Selin gülerek ellerini kaldırdı.
— Tamam, tamam. Çocukluk fotoğraflarına bakmayacağız.
— Çok teşekkür ederim.
— Şimdilik.
Yastığı alıp kameraya doğru fırlatacakmış gibi yaptım.
Selin yine kahkahaya boğuldu.
⸻
Bir süre sonra bilgisayar ekranına bakmayı bıraktım.
Artık elimizde bir isim vardı. Bir şirket vardı. Hakkında okuyabileceğimiz röportajlar, gerçekleştirdiği projeler ve ailesiyle ilgili birkaç bilgi de bulmuştuk.
Peki, ne değişmişti?
Hiçbir şey.
Lorenzo Vitale’nin kim olduğunu öğrenmiş olmam, onunla yeniden karşılaşacağım anlamına gelmiyordu. Karşılaşsak bile ne olacaktı? Birbirimize selam verebilir, yine iki laf atışabilir ve yollarımıza devam edebilirdik.
Aramızda bir iletişim yoktu.
Telefon numarası yoktu. Sosyal medyada birbirimizi takip etmiyorduk. Hatta o benim hakkımda ne biliyordu ki? Adımı, belki de İtalyancamın henüz çok iyi olmadığını.
Ben de onun adını ve işini öğrenmiştim.
Hepsi buydu.
— E peki, dedim sonunda. Şimdi ne olacak?
Selin başını kaldırdı.
— Ne ne olacak?
— Yani adamın adını öğrendik. Şirketini bulduk. Ailesinin köklü olduğunu da öğrendik. Sonra?
— Sonra hiçbir şey. İstersen araştırmayı burada bitirebiliriz.
Cevabı beklediğimden daha sakindi.
— Ben de onu diyorum zaten. Bir daha görüp görmeyeceğimi bile bilmiyorum. Görsem bile iletişim kuracağım diye bir şey yok. Nasıl kuracağım zaten? Gidip merhaba Lorenzo Vitale, dün gece şirketinin internet sitesini inceledim mi diyeceğim?
Selin gülmeye başladı.
— Lütfen öyle deme. Adamın yüzünü görmek isterdim ama senin adına utanırdım.
— Çok komiksin.
— Biliyorum.
Bir an sustum. Sonra kendi kendime söylenir gibi devam ettim.
— Bir de niye bunu düşünüyorum ki şu an? Ben buraya tatile geldim. Kafa dağıtmaya geldim. Birkaç haftalığına işten uzaklaşıp biraz nefes almak istiyorum. Yeni bir ülkeye geldim diye karşıma çıkan her insanın hayatını araştırmak zorunda değilim.
Selin başını salladı.
— Kesinlikle. Zaten bu yüzden araştırmayı bitiriyoruz.
Bilgisayarını kapattı.
Sonra birkaç saniye bekledi.
— Ama belli olmaz tabii.
Gözlerimi kıstım.
— Ne belli olmaz?
— Hayat. İnsanlar. Tesadüfler.
— Selin.
— Ne var? Ben yalnızca genel konuşuyorum.
— Senin genel konuşmalarının sonu hiçbir zaman genel bir yere çıkmıyor.
— Peki, diyelim ki bir gün yine karşılaştınız. En azından adını biliyorsun.
— Karşılaşırsak belki kendisi de adını söylerdi.
— Üç karşılaşmada söylemediyse dördüncüde söyler mi, bilemiyorum.
— Belki ben sorardım.
Selin birden sustu.
Kendi söylediğimi fark edince ben de sustum.
Bir saniye.
İki saniye.
Sonra Selin’in yüzüne o korkunç gülümseme yerleşti.
— Aaa, demek sorardın.
— Konuşmanın bağlamını çarpıtıyorsun.
— Ben hiçbir şeyi çarpıtmıyorum. Sen kendi ağzınla söyledin.
— Selin, yemin ederim aramayı kapatacağım.
— Tamam, tamam! Konuşmuyorum.
Birkaç saniye gerçekten sustu.
Sonra dayanamadı.
— Ama yakışıklıydı, değil mi?
Başımı yastığa bıraktım.
— İyi geceler, Selin.
— Daha saat dokuz!
— İyi geceler.
Kahkahalar arasında aramayı kapattım.
Telefonu yatağın yanına bıraktım ve tavana baktım.
Lorenzo Vitale.
Artık bir ismi vardı.
Ama bu, benim hayatımda bir yeri olduğu anlamına gelmiyordu.
Bunu kendime bir kez daha hatırlattım.
Sonra ayağa kalkıp su içmeye gittim.
⸻
Ertesi gün için ne yapacağımı düşünmeye başladığımda, telefonumun notlar uygulamasındaki gezi listesini açtım.
Şimdiye kadar daha çok kendi başıma dolaşmıştım. Bundan şikâyetçi değildim; aksine, istediğim yerde durabilmek hoşuma gidiyordu. Ama birkaç gün boyunca şehrin tarihini, sokaklarını ve daha az bilinen yerlerini bir rehber eşliğinde keşfetmek de güzel olabilirdi.
İnternette Milano’da düzenlenen yürüyüş turlarını aramaya başladım.
Karşıma farklı seçenekler çıktı. Bazıları yalnızca tarihî merkezde ilerliyor, bazıları sanat ve mimariye odaklanıyor, bazılarıysa şehrin daha az bilinen sokaklarını ve yerel hikâyelerini anlatıyordu.
Bir süre açıklamaları okudum.
Sonunda küçük gruplarla yapılan, birkaç saat süren bir yürüyüş turunda karar kıldım. Rota, tarihî merkezden başlayıp eski sokaklardan ve sanatla öne çıkan mahallelerden geçiyordu. Rehberin şehrin mimarisi ve günlük yaşamıyla ilgili hikâyeler anlatacağı belirtilmişti.
Tam aradığım şeydi.
Rezervasyon sayfasını açıp ertesi gün için yer ayırttım. Onay mesajı geldiğinde telefonu yatağın üzerine bıraktım.
İçimde küçük bir heyecan oluşmuştu.
Yeni yerler görecektim. Belki güzel fotoğraflar çekecek, belki bilmediğim bir şey öğrenecek, belki de turdaki insanlardan biriyle sohbet edecektim.
Her şey olabilirdi.
Ama bunların hiçbiri için özel bir plan yapmam gerekmiyordu.
Bazen yalnızca kapıdan çıkmak yeterliydi.
Yarın sabah erken kalkacaktım. Rahat bir kombin hazırlayıp ayakkabılarımı seçtim, telefonumu şarja taktım ve alarmımı kurdum.
Sonra ışığı kapatıp yatağa girdim.
Bugün Lorenzo Vitale hakkında birkaç şey öğrenmiştim. Ama hayatımda değişen hiçbir şey yoktu.
O hâlâ Milano’da yaşayan, kendi işiyle uğraşan bir adamdı.
Ben de birkaç haftalığına buraya gelmiş, şehri keşfetmeye çalışan bir turisttim.
Yollarımızın yeniden kesişmesi gerekmiyordu.
Bunu düşünerek gözlerimi kapattım.
Ertesi gün beni neyin beklediğini bilmiyordum.
Ama bu kez, bilmediğim şeylerin peşinden gitmek fikri hoşuma gidiyordu.
Bölüm etkileşimi
