8. bölüm / 9
Tanrıların NefesiKısım 1 / Bölüm 8: Larsaa
Bölümler 9Şu an: Kısım 1 / Bölüm 8: Larsaa
- 1 Kısım 1 / Bölüm 1: Fenreux3.094 kelime
- 2 Kısım 1 / Bölüm 2: Larsaa2.352 kelime
- 3 Kısım 1 / Bölüm 3: Gideon2.986 kelime
- 4 Kısım 1 / Bölüm 4: Larsaa2.685 kelime
- 5 Kısım 1 / Bölüm 5: Fenreux3.131 kelime
- 6 Kısım 1 / Bölüm 6: Kael6.084 kelime
- 7 Kısım 1 / Bölüm 7: Sai3.874 kelime
- 8 Kısım 1 / Bölüm 8: Larsaa5.877 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 Kısım 1 / Bölüm 9: Sai2.000 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüm 8: Larsaa
"Sevgi her zaman yüksek sesle gelmez. Bunu sıklıkla unuturuz. Bazen bir kucaklamada değil, bir sessizlikte saklıdır. Bazen bir söz değil, arkanda durup kimseye söylemediği bir gururdur. Ama sen bunu göremezsin. Biri sana inandığını söylemedikçe ona inanmazsın. Halbuki en tatlı sözler genelde en pahalıya patlayanlardır. Ama o ana kadar fark etmezsin. Çünkü inanılmak, sevilmeye o kadar benzer ki ikisini ayırt etmeyi hiç öğrenme şansın olmamıştır."
Ziyafet salonunun uzun masalarından yükselen kahkahalar, eter motorlarının fabrikalardan gelen bitmek bilmeyen boğuk uğultusuna karışıyordu. Masaların üzeri lejyonun sömürge pazarlarından getirilen şaraplarla ve taze yiyeceklerle donatılmıştı.
Kıdemli subaylar, rütbeli mühendisler göğüslerinde asılı nişanları birbirlerine göstererek kadehlerini vuruyor, ormanı nasıl tek bir şafakta haritadan sildiklerini övgüyle anlatıyorlardı.
Larsaa, salonun en kuytu köşesinde, mermer korkulukların gölgesinde tek başına duruyordu. Kutlama öyle coşkuluydu ki Larsaa gürültüden rahatsız oldu. Yine de yüzündeki neşe dolu gülümsemeyi silemedi. Bu zafer, onun katkısıyla başarılı olmuştu.
Keyifle daha önce hiç tatma fırsatı olmadığı bir meyveyi ağzına götürdü. Bu parlak meyvenin Wald Hutan ormanlarından geldiğini tahmin etti. Meyve o kadar lezzetliydi ki ellerinin arasından suyu damladığında normalde asla yapmayacağı bir şekilde diliyle parmaklarını yaladı. Hemen ardından anında pişman oldu ve beyaz dantel işlemeli ipek mendiliyle parmak uçlarına bulaşmış meyve özünü takıntılı bir ritimle silmeye başladı.
"Ormanda taş üstünde taş bırakmadık," diye mırıldandı yan masada oturan genç bir teğmen, kadehinden büyük bir yudum aldı. "Barbarların bize karşı kazanmaları mümkün değildi, ellerinde basit mızraklar ve yaylar vardı, inanabiliyor musunuz?"
Larsaa mendili parmaklarının arasında sıkıştırırken kibir dolu bir ifadeyle gözlerini devirdi, dudaklarında buz gibi bir küçümseme belirdi. Çizdiği hızlı ve ölümcül vuruş planı, klanı tam da kalbinden vurarak tek bir hamlede felç etmişti. Reis ölmüş, geri kalanlar birer çil yavrusu gibi her tarafa kaçışmıştı.
Komutan Voss’un gölgelerin arasından sıyrılarak ona doğru ilerlediğini gördü. Larsaa bilinçdışı bir hareketle omuzlarını dikleştirdi. "Kutlamalara neden katılmıyorsun?"
"Ben sadece görevimi yaptım, komutanım," dedi Larsaa, sesindeki hevesi tamamen törpüleyip resmiyetin arkasına sığındı. "Kutlamalar sarhoşlar içindir. Ben bir sonraki adımı düşünüyorum."
Voss, kızının bu mesafeli duruşunu memnuniyetini asla belli etmeyen bir kafa selamıyla karşıladı. "Subaylar senin sadece kağıt üzerinde akıllı olduğunu düşünüyor, Larsaa. Daha sıkı çalışmalısın, kendini göster."
Voss'un gözleri kızının bileklerinden kollarına doğru yayılan mavi mor damarları inceledi. Larsaa'nın çok çalıştığının farkındaydı ama kendini daha da zorlamasını istiyordu.
Larsaa, geçen hafta babasının binbaşı karşısında kızını nasıl gururla savunduğunu hatırladı ama bu konuşmaya kulak misafiri olduğunu içinde tutmaya karar verdi. "Kutlamalar bittiğinde eter işlemeye döneceğim. Strateji biriminde tahmin ettiğimden daha fazla zaman kaybediyorum, o yüzden gecelerimi eteri işlemeye ayırıyorum."
Kızın içindeki bir parça Komutan Voss'un ona biraz dinlenmesi gerektiğini hatırlatmasını istedi ama o istediği cevap hiç gelmedi. Larsaa, hayal kırıklığıyla tırnaklarını avucunun içine bastırdı. Voss derin, gürültülü bir nefes alarak şarabından bir yudum çekti. "Mühendislik ve deha. Bunlar senin kanında var. Bazen seni babama benzetmekten kendimi alıkoyamıyorum."
Larsaa’nın neredeyse saçlarıyla aynı renk olan gri gözleri merakla babasına çevrildi. Büyükbabası hakkında evde hiçbir anı, tek bir eşya dahi yoktu. Sadece küçüklüğünde babasının onu birkaç kez andığına şahit olmuştu."Eskiden beni anneme benzettiğini söylerdin." dedi Larsaa. Alkolün etkisiyle gevşemiş babasının ağzından çıkacak kelimeleri pür dikkat beklemeye başladı.
"Yanılmışım." Voss, bir anlığına gözlerini kapadı. Sanki eşini ve babasını kendi içinde kıyaslıyor gibiydi. Adam, özlem duygusunun içine işlemesine izin vermeden içkisinden bir yudum daha aldı. "Belki yaşasaydı, ona benzemeye devam ederdin. Şimdiyse tek bir şeyden eminim, dedenin zekasına sahipsin, kızım."
"Dedem, nasıl birisiydi?" Larsaa merak dolu bir ifadeyle babasına baktı. Babasının geçmişi çok nadiren deştiğini bildiği için onu fazla sıkıştırmak istemiyordu ama merak etmeden de geri duramıyordu.
"Gideon," dedi Voss, sesindeki nefret yirmi yıllık bir kuluçkanın ürünü gibi ağırdı. "Lejyonun gelmiş geçmiş en büyük mühendislerinden biriydi. Eter Patlaması’nın olduğu gün, boruların başında o vardı. Ama dehası onu delirtti. Korkaklaştı, paranoyaklaştı. Yaklaşık yirmi yıl kadar önce, sen henüz bir bebekken, arkasına bile bakmadan kaçtı." Voss kadehini kenarda duran yüksek masaya sertçe bıraktı. "Çok uzun zaman oldu, her nereye gittiyse çoktan kemikleri çürümüştür."
Larsaa ne hissedeceğini bilemez bir halde kalakaldı. Babasının onu övdüğünü mü yoksa aşağıladığını mı ayırt edemedi. Hainlerin sonu Legio’nun hafızasında her zaman ölümle biterdi."Ona benzemem kötü bir şey o halde." dedi Larsa. Sesi, neredeyse kırılmış bir tonda duyulmuştu.
"Nereden baktığına göre değişir."
General Voss, son cümlesinin ardından kadehini tazelemek için masaların gürültülü hengamesine doğru adımladı. Larsaa ise arkasında kalan o buz gibi boşluğun ortasında, babasının sözlerini zihninde tartarak durdu. Büyükbabası Gideon’un lejyona ihanet edip kaçışının hikayesi, bu karargahın kirli duvarlarında bir utanç lekesi gibi asılı duruyordu.
Bir kıdemli subay, oturduğu masanın üzerine çıktı. "Eter’in lejyona sunduğu bu ihtişam olmasaydı-" Adam hıçkırdığında birkaç kadın mühendis güldü. Adamın sarhoş olduğu barizdi ama Larsaa, yine de adamı dinledi. "Ailush’un o ilk felaket günlerinde eski enerji sistemlerini yerle bir etmesi, aslında bizim en büyük şansımız oldu. Petrol ve doğalgaz çöktüğünde herkes kıyamet geldi sandı, oysa biz Eter’i işlemeyi öğrendik. Günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovaladı. Şimdiyse bu dünyadaki başka hiç kimsenin aşık atamayacağı bir güce sahibiz."
"Biz çıkarımıza bakarız." Saçlarına aklar düşmeye başlamış bir adam konuya dahil oldu. Bu adamın aynı babası gibi bir general olduğunu göğsündeki sayısız nişana bakarak anlamıştı. "O varlık dünyayı ilkelleştirmek, bizi çökertmek istemişti ama Ash-i Legio'nun direnci onun cezasını bizim lehimize çevirdi. "Din bizi yönetmez, evlat. Bizi sadece güç ve bu zenginlik yönetir."
"Çok yaşa, Legio." Tezauratlar, o kadar hararetliydi ki Larsaa daha fazla gölgelerde kalmak istemedi. Bildiği ve güvendiği tek insanlarla birlikte büyük zaferi kutlamak istedi. Tam masalara bir adım atmıştı ki Zlativ'in sesi onu durdurmaya yetti. "Tebrikler, çırak. İlk zaferini aldın. Nasıl hissediyorsun?"
Larsaa, adamın kısaca kesilmiş kumral saçlarını ve masmavi gözlerini inceledi. Zlativ, askeri üniformasının içinde nefes kesici gözüküyordu. Adam şaşırtıcı derecede hızlıca toparlanmış gözüküyordu, Larsaa, kıdemlisinin iyileşmesinden gayet memnundu.
"İyi hissediyorum," dedi Larsaa, ama sesindeki tereddüt belli oluyordu. "Ama bu zafer, sahadaki askerlerin işiydi. Ben sadece bir plan çizdim."
"Sadece bir plan mı?" Zlativ'in dudaklarında tanıdık, hafif gülümseme belirdi. "Larsaa, yaptığın plan olmasaydı, ikinci bir Unterra Grunde yaşardık. Bunu küçümseme." Elindeki ağzına dolu kadehinden birkaç yudum aldı, gözleri hala Larsaa'nın üzerindeydi. Kız, sonunda akıl hocası Zlativ'e yeraltı şehirlerinde başına geleni sorma cesareti buldu. "Unterra Grunde'de tam olarak ne yaşandı?"
Zlativ'in gözlerinden çok kısa bir şaşkınlık dalgası geçti. Larsaa adamın bu soruyu sormasını beklemediğini fark etti ama Zlativ'in bedeninin verdiği tepki ilgisini çekmişti. "Merak ediyorum sadece." Larsaa, omuz silkti ama gözlerini kaçırmadı."Sizi ilk kez o kadar hazırlıksız halde gördüm. Unterra Grunde saldırısını desteklemediğinizi biliyorum. O halde neden oraya gittiniz?"
"Bir şey arıyordum." Zlativ, Larsaa'nın her ince detayı fark etmesinden bir anlığına rahatsız olur gibi gözlerini kaçırdı."Her ne kadar Strateji Birimi'ne girmiş olsan da senin statün hala bazı şeylere yetmiyor."
Larsaa cevapsız kalan soruların üzerine başka bir şey demedi. Zlativ, onun sorularını çoğunlukla geçiştirirdi. O yüzden üstünde durmak yerine konuyu değiştirdi. "Peki, Ailush nedir?" Larsaa, bu ismi toplantıda duyduğundan beri aklında taşıyordu. "Toplantıda, üst komuta bu isimden bahsetmişti. Az önce kutlama esnasında da duydum."
Bu kez, Zlativ'in yüzündeki değişim daha kontrollüydü ama kız, bu sefer yanıt almadan peşini bırakmayacağını belli edercesine adama baktı. "Eski bir efsane," dedi Zlativ, daralmış bir ifadeyle. "Bazı yaşlı mühendisler, Eter Patlaması'nın arkasında bir bilinç olduğuna inanır. Bir varlık, teknolojiyi çökerten, sonra da onu yeniden doğuran. Ailush, bu varlığa verilen isim."
"Ona inanıyor musunuz?" Zlativ kızın meraklı bakışlarını gördüğünde Larsaa'nın yanağını çekiştirdi. Kızın ardı arkası kesilmeyen sorularını tatlı ve komik buluyordu.
Zlativ gülümsedi. "Hayır, Larsaa. İnanç ilginç bir kelimedir. Ben sadece kendime inanırım ve tabi ki Legio'ya."
Larsaa, bu cevaba gülerek karşılık verdi. Adamın bu kocakarı efsanesine inanmadığını anlamıştı. Zaten Zlativ, kıza da öğrettiği gibi, sadece somut durumlara ve nesnel olaylara inanırdı. "Yani sadece bir hikaye."
"Sadece bir hikaye ama iyi hikayeler, bazen en güçlü silahlardır, Larsaa. İnsanları yönlendirmek için kullanılabilirler. Ailush'un gerçek olup olmadığı önemli değil. Önemli olan insanların ona ne kadar inandığı." Zlativ, Larsaa'nın omzuna kolunu atarak insanların keyifle dans ettiği piste doğru yönlendirdi. "Şimdi biraz gevşe, git dans et!"
"Ben dans etmeyi bilmem." Larsaa, aniden kendini insan kalabalığın kenarında bulduğunda neye uğradığını şaşırdı. "Kimse doğuştan bilmez." Zlativ, hafifçe gülerek ısrarlı bir biçimde kızın kollarını havaya kaldırarak dans ettirmeye çalıştı. "Öğrenmenin tek yolu denemek."
Larsaa, kendini müziğin rahatlatıcı ritmine bırakarak gözlerini yumdu. Hareketli dansların ve kahkahaların ortasında, etrafındaki subaylar ve mühendisler çoktan sarhoş olmuş birbirleriyle gülerek dönüyorlardı. Kız, sıcaktan ve dans etmesiyle birlikte deli gibi atmaya başlayan kalbi yüzünden bayılacak gibi hissetti. Ellerini nereye koyacağını bilemedi, neyse ki sadece birkaç kez gördüğü genç teğmen bir kız eline bir kadeh tutuşturup ortadan kayboldu.
Başka bir genç subay kızarmış yanaklarıyla ona yaklaştı ve elinden tutup Larsaa'yı kendi etrafında çevirdi. Kızın ayakları müziğin coşkusuna çoktan ayak sağlamıştı. "Bu Legio'nun küçük dahisi, değil mi? Kıçımızı kurtardın, bize bir dans borçlusun."
Larsaa'nın hareketleri beceriksizdi, adımları alkolün etkisiyle birbirine karışıyordu. Neredeyse yere düşmek üzereydi ki birisine tutunarak dengesini sağladı. Tutunduğu kız ona koskocaman bir kahkaha atarak dengesini kurmasına yardım etti.
Çoğunlukla kimse Larsaa'yı umursamadı, herkes kendi halinde eğleniyordu.
Birkaç dakika sonra nefes nefese kahkahalara boğularak kenara çekildi. Yüzü kıpkırmızıydı, saçları dağılmıştı. Kendini hiç bu kadar hafif hissettiğini hatırlamıyordu.
Sonra kız, birini arar gibi salonu arşınlamaya başladı. Sonunda aradığı kişiyi bulduğunda, gözleri pencerenin kenarında bir kadın subayla konuşan Zlativ'e kaydı. Kadın subayı gördüğü esnada Larsaa'nın farkında olmadan kaşları çatıldı. Bu kadın subayı tanıyordu, ondan birkaç yaş büyük kıdemlilerden biriydi. Kadın, Larsaa'nın tam zıttı uzun siyah saçlarını elmastan yapılmış kolyesini örtmeyecek şekilde omuzlarına salmıştı, neredeyse kusursuz görünüyordu.
Larsaa, dans etmeyi tamamen kesmiş bir şekilde Zlativ ve kadını süzmeye başladı. Kadın gülerek adama bir şeyler söyledi ve ardından cilveli bir şekilde saçlarıyla oynadı ve Zlativ, kadehini pencerenin kenarına bırakıp kadına elini uzattı. Larsaa elindeki kadehi sıkıca kavradı. Kızın içi dindiremediği bir öfkeyle doldu. Tırnakları tekrardan avuç içine bakarken çenesini kitledi.
Onları görkemli karmaşanın ortasında dans ederken izledi. Zlativ'in hareketleri kendinden emindi, kollarının arasındaki kadının kahkahalarına bakacak olursa kıdemlisinin halinden gayet memnun olduğu açıkça ortadaydı. Zlativ, kadının boynuna doğru eğildi ve hafifçe nefes vererek kulağına bir şey fısıldadı. Kadın uzun boynunu sergilemek ister gibi başını geriye atarak daha fazla güldü.
Larsaa, kendi tepkisine şaşırmaya başlamıştı. Midesi kasılıyor, göğsü sıkışıyordu. Tüm bedeni tanımlayamadığı hoş olmayan bir hisle çalkalanıyordu ama neden böyle hissettiğini anlamlandıramıyordu. Zlativ, onun mentoruydu, onun kıdemlisiydi. O halde Larsaa neden bu adamın parmaklarının başka bir kadının beline dokunmasından, onun yabancı bir tenle dans etmesinden bu kadar rahatsızlık duymuştu?
Yine de soğuk gri gözlerini adamdan bir saniye bile ayırmadı. Dans boyunca adamın ve kadının her adımını izledi. arsaa, içindeki bu anlamsız yangını söndürmek istercesine, sert içkileri birbiri ardına yuvarladı. Sonunda müzik yavaşça azalmaya başladı. Vals bittiğinde Zlativ, kollarındaki kadına nezaketle teşekkür etti, ardından yumuşak, büyüleyici bir hareketle kadının elini dudaklarına götürüp hafifçe öptü.
Hemen ardından Zlativ, dans ettiği kadını saniyeler içinde zihninden tamamen silip atmış gibi, kalabalığın pusunun arasından keskin gözleriyle birini arar gibi tüm salonu baştan aşağı taradı.
Ve buldu.
Larsaa, bakışlarının adamla kesiştiğini hissetti. Aralarındaki mesafeye rağmen Zlativ'in gözleri Larsa'nınkilere kilitlenmişti. Salonun tüm uğultusu, kadeh şakırtıları ve sahte kahkahaları genç kızın zihninde bıçakla kesilmiş gibi anında kesildi. Dünya saniyeler için durdu.
Kız, adamın yarım bir şekilde gülümsediğini gördü. Zlativ, başıyla meydan okurcasına selam verdi, sanki "seni gördüm" der gibiydi. Sonra arkasını dönerek yanında oturan kıdemli mühendislerle olan başka bir konuşmaya zahmetsizce katıldı.
Larsaa, sarhoşluğunun da etkisiyle bu kısa anının neden onu beklediğinden daha fazla etkilediğini düşünürken, kendi kalbinin teklediğini fark etti ve bu farkındalık, onu daha da rahatsız etti.
Bu saçmalık, diye azarladı kendini. O bir yüzbaşı, sense bir çıraksın.
***
Sabah, güneş henüz tam olarak doğmamışken, Larsaa, derhal Strateji Birimi'nin toplantı salonuna çağırıldı. Kız fena halde akşamdan kalmaydı, başı deli gibi dönüyor ve midesi bulanıyordu. Ayılmaya çalışırken az kalsın toplantıya geç kalacaktı. İçeri girdiğinde üzeri haritalarla dolu masanın etrafında beklediğinden daha kalabalık bir grup vardı, dün gece geç saatlere kadar süren kutlamanın neşesi yerini tamamen işe bırakmıştı.
"Wald Hutan'ın reçine kaynağı," dedi komutan, haritanın üzerindeki Verduhn'un mezarını işaret ederek, "artık bizim kontrolümüzde. Çıkarma operasyonu başladı, ama sahada birkaç mühendis gözetimi gerekiyor. Zlativ sen gideceksin. Kendine bir çırak seç."
Zlativ, oturduğu deri sandalyeye yaslanarak uzun ve narin parmak ucuyla salonun diğer ucunda dikilen Larsaa'yı gösterdi. Larsaa ve diğer komutanlar da buna zerre kadar şaşırmadı. Zira yaşıtı olduğu diğer çıraklardan kat be kat öndeyken onun seçilmemesi haksızlık olurdu ama Zlativ onu işaret ettiğinde Larsaa'nın yine de nefesi hızlandı. Kız, ilk kez gerçek bir operasyona gönderiliyordu. Sadece haritalar ve raporlar üzerinden değil, ilk kez sahaya bizzat ayak basacaktı.
"Ne zaman?" Larsaa heyecanla sordu. "Bugün. Şimdi." Komutan, ona detaylı talimatlar içeren bir dolu kağıt uzattı. "Reçine kalitesini kontrol edeceksin."
General Voss konuştuğunda Larsaa irkildi, babasının odadaki varlığını fark etmemişti. "Ayrıca bu bir güven testi de sayılabilir, Larsaa. Strateji Birimi'nde kağıt üzerinde parlaksın. Şimdi, sahada da aynı soğukkanlılığı gösterebilir misin, göreceğiz."
Larsaa, babasının bu tehditkar meydan okumasına karşı gri gözlerini bir milim bile kırpmadı, kalın dosyayı adamın elinden sert bir hamleyle devraldı ve sayfaları hızla gözden geçirdi. Kazı derinlik ölçümleri, reçine örnekleri, toprak bileşimi analizleri.
"Sorularım olacak, sahaya vardığımızda," dedi, dosyayı sahiplenircesine göğsüne bastırarak, gözü Zlativ'e kaymıştı. "Elbette olacak." Zlativ, ayağa kalktı, üniformasının kırışıklığını düzeltti, sesi neredeyse eğlenceli bir tona büründü. "Sen hiç sorusuz kalmadın ki, çırak."
Voss, oturduğu masanın ucundan buz gibi bir bakışla kızını süzdü. Larsaa’nın, bu tekinsiz askeri mentor ile olan sınırları belirsiz, yakın diyaloğundan içten içe zerre kadar hoşlanmamıştı. "İyi çalış, odağını kaybetme" dedi babası uyararak. "Ve dikkatli ol."
"Olacağım, komutanım." Larsaa'nın sesi resmiydi ama babasının şefkat ve koruma barından son cümlesinin verdiği sıcaklık içine sızdı. Toplantı bittiğinde ve diğer askerler dağılırken Zlativ, Larsaa'ya döndü. "Yarım saate hazır ol. Atlarla gideceğiz."
Larsaa, başını salladı ve hızla odasına gitti. Yola çıkmadan önce dün geceki ziyafetten kalma ağır içki kokusunu teninden söküp atmak istercesine hızlıca yıkandı. Gerekli eşyalarını topladı, yanına birkaç günlük kıyafet aldı. Neredeyse koşar adımlarla buluşma noktasına doğru ilerledi.
Fabrikanın demir kapılarının çıkışında buluştuklarında, Zlativ, çoktan iki atı hazırlamıştı. Yanlarında ellerindeki silahlarla bekleyen birkaç asker daha vardı. Wald Hutan'a gittiklerinde hala dağılmamış küçük gruplar olabilirdi. Bu askerler Larsaa'ya güven verdi.
Çünkü genç kız, kağıt üzerinde taktik üretmede ve zeka oyunlarında ne kadar kusursuzsa, fiziki güç gerektiren yakın dövüşlerde ve kılıç talimlerinde de bir o kadar kötüydü. Hatta bu zayıflığı öyle büyük bir utanç kaynağıydı ki; akademideki yakın dövüş derslerinden iki yıl üst üste başarısız olduğunda, babasının nüfuzu araya girmeseydi, hala mezun olamamış sıradan bir öğrenci olarak kalacaktı.
Yolculuk saatler sürdü. Fabrikanın dumanlı gri duvarlarının yerini giderek yeşil bir arazi aldığında Larsaa, etrafını incelemekten kendini alıkoyamadı. Rüzgar yavaşça saçlarını dağıttığında oflayarak karışmış telleri sıkıca örerek görüşünü kapatmasını engelledi.
"İlk kez mi fabrikanın bu kadar dışına çıkıyorsun?" diye sordu Zlativ, atını onunkine yaklaştırdı. "Birkaç kez çıkmıştım, ama hiç bu kadar uzağa değil." Larsaa kafasını gökyüzüne doğru çevirdi, uzun ağaçlara ve tepelere baktı. Çoğu zamanını yerin altında eter çıkarırken geçirmesi yüzünden güneşin bu güzel halini kaçırmasına derin bir keder duydu.
"Dünya, Legio'nun duvarlarından çok daha büyük." Zlativ, elleriyle etrafı gösterdi.
Bir süre hiçbir şey konuşmadan patikada sessizce yan yana ilerlediler. Ormanda sadece atların nallarının sesi ve rüzgarın hışırtısı duyuluyordu. Larsaa, gözünün ucuyla Zlativ'i süzdü, dün geceki dans sahnesi hala zihninde canlı ve yakıcıydı.
"Dün akşam," dedi sonunda. İçindeki merak duygusuna ket vurmadı ama sesini olabildiğince kayıtsız tutmaya çalıştı."O subayla iyi anlaşıyor gibiydiniz. Dans ederken yani."
Zlativ, atının üzerinde hafifçe ona doğru döndü. Kaşı hafifçe kalkmıştı ve gülümsemesini bastırmaya çalışıyordu. "Kıskandın mı, çırak?"
"Hayır." Larsaa'nın cevabı kendi kulağına bile fazla hızlı, fazla savunmacı geldi.
"Gerçekten çok güzel ve zarif bir kadın. Ama sadece bir dans, Larsaa. Kutlamalarda, insanlar dans eder. Bu, hiçbir şey ifade etmiyor." dedi Zlativ, sesindeki o eğlenen tonu gizlemeyerek.
"Elbette." Larsaa, gözlerini önündeki toprak yola çevirdi. Yanaklarının kızardığını gizlemeye çalıştı. "Benim için bir önemi yok zaten."
"Öyle mi?" Zlativ'in sesi alçaldı. "Çünkü bana kalırsa çırak, dün gece bize diktiğin o gri gözlerin, tam tersini söylüyordu." Larsaa'nın nefesi kesildi, yakalanmış olmanın verdiği bir utançla dudağını ısırıp yüzünü buruşturdu. "Ben sadece-"
"Rahatsız olmana gerek yok. Ben de seni merak ediyorum, hatta tahmin edebileceğinden daha çok." Bu beklenmedik itiraf, havada asılı kaldı ve Larsaa ne diyeceğini bilemedi. Sonunda kafasındaki sorulardan kurtulabilmek için patladı. "Bu uygun mu?" Sesi çatladı. "Sizin gibi kıdemli biriyle böyle konuşmak?"
"Kesinlikle değil."
"Hayır, değil." dedi Larsaa, Zlativ'in dediğini destekledi. Aslında bu sert çıkış, adamdan ziyade damarların uyanan uygun olmayan arzusuna karşı bizzat kendi kendine söylediği bir uyarıydı. "Bu hiç uygun değil. Siz benim üstümsünüz, akıl hocamsınız. Bu sınırı karıştırmamalıyız."
"Anlıyorum." dedi Zlativ ve atının dizginlerini hafifçe çekerek kendisini biraz geriye doğru aldı. İki hayvanın arasına küçük bir mesafe koydu. Larsaa, rahatladı ama adamın karşı çıkmayışıyla birlikte içinde bir hayal kırıklığı hissetti.
Yolun geri kalanında, ikisi de birbirlerine karşı daha temkinliydi. Aralarındaki konuşma tekrar iş konularına, kazı tekniklerine döndü. Sonunda öğleden sonra geç saatlerde orman giderek sıklaştı ve uzaktan kazı operasyonunun sesleri duyulmaya başladı.
Larsaa, ilk kez Verduhn'un mezarını gördü.
Atını istemsizce durdurdu, gözleri önündeki manzarayı kavramaya çalışıyordu. Kalın kökler, toprağın üzerinde tepeler gibi kıvrılıyordu, kollarıyla bacaklarına sarılmış, uyumakta olan bir adamı andıran o eski silüete baktı.
Kazı makineleri, kökler arasına yerleştirilmişti. Toprağı deliyor, sistematik bir şekilde reçineyi çekip çıkarıyordu. Legio, Verduhn'un mezarına küçük bir kamp alanı inşa etmişti. Çadırlar, geçici barakalar kurulmuştu.
Larsaa, hiçbir şey söyleyemedi. Burası beklediğinden çok daha büyüktü. Devasa uzuvların bir insan formunu andırması rahatsız ediciydi, sanki gerçekten uyuyan birinin üzerinde çalışıyorlardı.
Larsaa, atından indi, ayakları toprağa değdiğinde garip bir ürperti hissetti. Bu toprağın üstünde yattığı iddia edilen o eski varlığın ölümünden sonra bile izini taşıdığını hissetti. Wald Hutan halkının neden bu mezara taptığını anlamaya başlamıştı.
İşçiler, onları fark ettiğinde çalışmalarını durdurdular, saygıyla eğildiler. Yüzbaşı Zlativ'in kıdemi buradaki herkesin epey üzerindeydi. "Baş mühendis nerede?" diye sordu adam otoriter bir sesle.
Bir adam öne çıktı, yüzü toz ve terden kirlenmişti. "Benim, efendim. Teğmen Tao."
"Kalite sorunuyla ilgili raporu okudum." dedi Zlativ, kağıtları işaret etti. Larsaa, dosyasını açtı, doğrudan işine koyuldu."Bana en son çıkarılan örnekleri gösterin," dedi profesyonelce. "Ve kazı derinlik kayıtlarını."
Tao, tereddütle başını salladı, onu kazı alanının merkezine doğru yönlendirdi. Tam da bir zamanlar Verduhn'un kalbi olduğu söylenen yere.
"Örnekler burada alınıyor," dedi Teğmen Tao. Parmağıyla kabuğu işaret etti. "Kabuğun hemen altından en yoğun reçine buradan çıkıyor."
Larsaa, dosyasını yere bıraktı, kökün yüzeyini incelemek için.dizlerinin üzerine çöktü. Acele ettiği için eldivenini unutmuştu, çıplak eliyle vıcık vıcık reçineye dokunmak istemedi ama şu anda başka çaresi yoktu. Parmaklarını düşünmemeye çalışarak kabuğun nemli yüzeyine değdirdi.
Dünya, bir anda sessizleşti.
Larsaa, ilk başta ne olduğunu anlayamadı. Sanki kulakları aniden tıkanmıştı ve gözleri bulanıklaşmıştı. Ardından kız bir anda yere yığıldı. Bir tür transa girmiş gibi titremeye başladı. Parmağını hala kabuktan çekememişti. Kökler sanki elini bırakmıyordu.
"...büyümeli... hep büyümeli... durmamalı, asla durmamalı... uyanmamalılar."
Ses ya da düşünce her neyse deli gibi kendini tekrarlıyordu. Sanki bozuk bir kayıt gibi. Ardından görüntü parçaları zihninde yanıp sönmeye başladı. Yeşil sonsuz bir orman sonra toprağın derinliklerinden yükselen bir acı dalgası bedenine çarptı. Larsaa, bunun ne olduğunu anlamadı ama içinde kaldıramayacağı kadar keder hissetti.
"Larsaa! Larsaa?"
Zlativ'in sesi uzaktan geliyormuş gibi hissettirdi ama aynı zamanda bir çıpa gibi kızı girdiği alemden geri çekti. Larsaa'nın eli kökten ayrıldığında, panikleyen bir serçe gibi geriye doğru sendeleyerek düştü. Nefes nefes kalmıştı.
"İyi misin?" Zlativ'in gözlerinde gerçek bir endişe vardı. Sertçe kızın bedenini sarsıyordu. "İyiyim," dedi Larsaa. Az önce ne yaşadığını anlamamıştı. "Muhtemelen sadece yorgunluk. Belki güneş ve susuzluk kaynaklıdır."
Zlativ, Larsaa’nın titreyen omuzlarını destekleyerek onu ayağa kaldırdı. Kızın teni her zamankinden daha solgundu. Larsaa, sesinin titremesini engellemeye çalıştı."Biraz dinlensem iyi olacak."
Zlativ, onun bu zayıflığı gizleme çabasını her zamanki gibi sessiz bir anlayışla karşıladı. Larsaa kolay kolay dinlenmezdi. "Kampın batı sınırında bir çadır var. Güvenli bölge ilan edildi. Oraya git ve zihnini toparla, çırak. İncelemelere ben devam ederim."
Larsaa başıyla hafifçe onaylayıp yanlarından uzaklaştı. Adımları o kadar sarsaktı ki düşmemek için ekstra çaba sarf etmek zorunda kalıyordu. Kız, zihninde daha önce hiç görmediği anılara tanıklık etmişti, kulaklarında hala fısıldamayı hissedebiliyordu. Kafasını sallayarak düşüncelerini kovmaya çalıştı. Baygınken rüya görmüş olmalıydı.
Sondaj alanının dışına çıkıp orman patikasına saptığında havadaki nemli toprak kokusuna karışan o keskin yanık et ve kül kokusu genzini yaktı. Larsaa, her zaman haritalar ve kağıt üzerindeki sayılarla çalışmıştı. Şimdiyse Larsaa kendi elleriyle çizdiği saldırı planının gerçek dünyadaki karşılığıyla yüz yüze gelmişti.
Yol kenarında, tamamen yanmış ve çökmüş ahşap evlerin enkazları yükseliyordu. Ağaçların çoğu yanmıştı ve yerdeki çamurla karışmış koyu kırmızı gölcüklere dönüşmüştü. Larsaa adımlarını yavaşlattı. Gözleri devrilmiş bir kütüğün hemen yanında yüzükoyun yatan bir kadının cesedine takıldı. Kadının eli hemen ilerisindeki küçük cansız bir çocuğun eline ulaşmaya çalışır gibi uzanmıştı.
Larsaa’nın gördüğü manzara karşısında boğazı düğümlendi. Göğsünün ortasında yabancı ve soğuk bir ağırlık belirdi. Bu insanlar onun için sadece Legio'nun önünde duran küçük bir engelden ibaretti. Ama şimdi, o engellerin birer yüzü, birer ismi ve dökülen kanları olduğunu görebiliyordu.
Ben sadece görevimi yaptım, diye fısıldadı içindeki o kararlı ve duygusuz ses. Legio’nun geleceği için bu klanın diz çökmesi gerekiyordu ama Larsaa, bu yıkımı bir tek Legio için değil, kendi şahsi hırsları yüzünden de gerçekleştirdiğini biliyordu, sadece kabul edemiyordu.
Yine de cesetlerin arasından geçip barınağa ulaşana kadar gözlerini yerdeki kan izlerinden kaçıramadı. Bu hem dehşet verici hem de güçlü hissettiren karmakarışık bir duyguydu.
Kız, yerdeki cansız bedenlere bakmaya devam ederken akademiden sınıf arkadaşı olan bir subayla çarpıştı. "Çırak Strateji Mühendisi Larsaa!" Haberci nefes nefeseydi, elindeki askeri parşömeni deli gibi sallıyordu. "Yüzbaşı Zlativ nerede?"
"Neler oluyor-" Zlativ, Larsaa'nın durumunu kontrol etmek istemek için onu takip etmişti. Zlativ'in sesi arkalarından duyulduğunda haberci direkt adama döndü. "Chuma la Rev sınırında büyük bir ihlal var! Velihat Prens Sai'nin kardeşi, prens Rion liderliğindeki yağmacılar tarafsız sularda seyreden gemimize pusu kurdu. Gemiyi batırmamışlar ama içindeki metal teçhizat yükünün yarısını yağmalayıp kendi limanlarına taşımışlar."
Zlativ’in gözleri anında Larsaa’yı buldu. Kızın, içindeki doyurulamaz güç açlığı, yeni bir av bulmuş gibi tekrardan canlanmıştı. "Saldırmazlık anlaşması fiilen bozuldu o halde." Kız, kıdemlisine döndü. "Ne yapacağız?"
Zlativ, habercinin getirdiği parşömene bakarken çenesi gerildi. "Burada işimiz beklediğimizden kısa sürdü. Merkeze döneceğiz. Üstlerimizle konuşup ne yapılması gerektiğine karar vermeliyiz."
Dönüş yolculuğu gelişten çok daha hızlı geçti. İki mühendis de sessizdi, zihinleri kendi hesaplarına dalmıştı. Larsaa, atının üzerinde, Chuma la Rev'in bu hamlesinin olası sonuçlarını tartıyordu. Sonunda fikrini söyledi. "Bir yanlışlık olmuş olmalı. Chuma la Rev buna cesaret edemez. Özellikle bir prens neden gemilerimize baskın yapsın ki?"
"Kendi içlerinde çok karışık haldeler. Kral hasta ve yerine vekaleten büyük oğlu bakıyor. Prens Sai, kardeşine kıyasla daha ılımlıdır. Savaş istemediğini düşünüyorum." Zlativ, atının eyerlerini çekerek durdu. "Kardeşi ise tam tersi, kanı kaynıyor. Bize ait yerleşim yerlerini ara ara yağmalamasına sesimizi çıkarmıyorduk ama direkt bir gemiyi esir almak? Legio, bunu kabul etmez."
Larsaa, üniformasına bulaşan çamuru mendiliyle sildi."Chuma la Rev'e saldırmak, Wald Hutan'a kıyasla pek kolay olmaz. Ayrıca Legio, üst üste çok savaşa girdi, toparlanmaya ihtiyacımız var." Larsaa, bunu sadece Legio için düşünmüyordu, aynı zamanda kendi içinde de Wald Hutan'da gördüğü cesetleri sindirmeye ihtiyacı vardı. O savaş planı yazan kağıda imza atarken bu kadar etkileneceğini tahmin dahi edememişti.
Fabrikaya vardıklarında, koridorlar her zamankinden daha telaşlıydı. Askerler hızlı adımlarla gidip geliyor, hırçın dolu sesler yükseliyordu. "Bir Resif elçisi geldi," dedi bir subay, Zlativ'i görünce hızla yanına gelmişti. "Bir saat önce önce. Barış istiyor, özür diliyor, hasarı karşılamayı teklif ediyor."
"Nerede şimdi?" Zlativ'in sesi keskindi. "Üst komuta odasında. Ama-" Subay, Larsaa'ya tereddütle baktı. "General Voss ve diğerleri, onu dinlemek bile istemedi. Elçinin konuşmasına fırsat bile vermediler."
"Elçi hala burada mı? Yoksa gönderildi mi?" Larsaa, paniklediğinde sesi inceldi. Bu elçi Chuma la Rev ile uzlaşmanın anahtarıydı.
"General Voss 'Legio'ya saldıranlar, elçiyle değil, kılıçla cevap alır.' dedi." Zlativ ve Larsaa, birbirlerine baktılar. Aynı anda aynı şeyi düşünmüşlerdi. Bu, sadece bir öfke gösterisi değildi, bu bir mesajdı:
Ash-i Legio savaş istiyordu, barış değil.
"Muhtemelen bu bir hataydı," dedi Yüzbaşı Zlativ. "Eğer amaç gerçekten cezalandırmaksa, elçiyi dinleyip sonra reddetmek daha akıllıca olurdu. Şimdi, Resif'e, hiçbir anlaşma şansı olmadığını gösterdik. Bu, onları köşeye sıkıştırır."
"Köşeye sıkışmış bir düşman," dedi Larsaa. Wald Hutan'daki yıkımı hatırladı. "Ya tamamen teslim olur ya da her şeyini ortaya koyar. Resif'in teslim olacak bir halk olmadığını biliyoruz."
Tam bu sırada koridorun sonundan yeni bir haberci koştu. Adam nefes nefese kalmıştı. Sadece koşmaktan değil, içinde bir heyecan vardı. "Efendim! İkinci bir elçi geldi. Bu sefer-" Duraksadı, sanki söylediğine kendisi bile inanamıyordu."Bu sefer, Prens Sai'nin kendisi görüşmek istediğini iletmiş."
Zlativ, elini uzattı, mühürlü mektubu aldı. Hızla gözlerini gezdirdi. "Prens Sai," dedi sesi düşünceliydi. "bizzat görüşmek istiyor. Tarafsız bölgede. Wald Hutan sınırındaki takas bölgesinde. Yarın gün batımında." Mektubu katladı ve haberciye geri verdi. "General Voss'a iletin. Birazdan komuta odasına geleceğim."
Haberci koşarak merdivenleri tırmanmaya başladı. Larsaa ve Zlativ birlikte toplantı odasına doğru ilerlediler. Zlativ, kıza dönmüş onun içeri girmemesini söyleyecekti ki. Tam bu sırada, komuta odasının kapısı sertçe açıldı ve Voss dışarı çıktı. Arkasına dönüp masanın ucunda oturan başka yaşlı bir komutan ile tartışmayı sürdürdü. "Resif, bize saldırdı. Gemimizi yağmaladı, askerlerimizi tehdit etti. Şimdi bir görüşme masasına oturup, sanki eşitmişiz gibi mi davranacağız? Bu, zayıflık gösterir."
Larsaa'nın gözleri büyüdü, babasının bu asabi tavırlarına çok az şahit olurdu. Zlativ, Voss'u sakinleştirmeye çalışarak onu tekrar toplantı odasına yönlendirdi. "Görüşmeye gitmek akıllıca bir hamle olabilir. General, eğer onları tamamen köşeye sıkıştırırsak, kaybedecek hiçbir şeyleri kalmaz. Ama üstünlüğümüzü göstererek şartlarımızı dayatabiliriz. Hem tazminat alırız hem de itibarımız sarsılmadan çıkarız."
"İtibar mı?" Voss, alaycı bir kahkaha attı. "İtibarımız, onlarla masaya oturduğumuz anda zaten yıkılmış olur. Legio, düşmanlarıyla pazarlık yapmaz. Onları ezer." Larsaa, babasının taviz vermeyen tavırlarını inceledi.
"Belki de," dedi kız, sesi titrerken. "İkisi de mümkün, komutanım." Voss, ona döndü. Kızının, bu tartışmaya katılmasını beklemiyordu. "Görüşmeye gideriz. Şartlarımızı dayatırız. Eğer kabul etmezlerse, o zaman ezeriz. Ama en azından, önce deneriz. Hem bu sırada Legio biraz soluklanma fırsatı bulur."
Komutan, bu tartışmayı sonlandırmak için araya girdi. "Görüşmeye gidiyoruz. General Voss, itirazın kayda geçti ama karar verildi." Voss'a sert bir bakış attı. Bu komutanın kademesi Voss'dan bir kademe daha yukarıdaydı. Bu yüzden Voss daha fazla ısrar edemedi.
Voss, bir şey söylemeden odadan çıktı ama kapıdan çıkmadan önce son kez Larsaa'ya baktı. O bakışta öfkeden ziyade garip bir kırgınlık vardı. Sanki kızının ona karşı çıkması beklemediği bir ihanet gibi hissettirmişti. Larsaa, babasının arkasından baktı. İçinde suçluluk ve tatmin karışımı bir şey hissetti. İlk kez, halka açık bir şekilde, babasına karşı çıkmıştı, bu korkutucu olduğu kadar aynı zamanda özgürleştiriciydi de.
Yaşlı komutanın gözü Zlativ'e döndü. "Strateji Birimi bu görüşmeyi yürütsün. Sen ve ekibin." Zlativ, elini alnına götürerek selam verdi. "Anlaşıldı."
"Silahlı bir muhafız birliği götüreceksiniz," diye ekledi komutan. "Eğer gerçekten barış istiyorlarsa, şartlarımızı net bir şekilde iletin. Tazminat ödenecek ve bir daha asla böyle bir hata tekrarlanmayacak."
"General Voss'u ikna et, kızım." Komutan Larsaa'ya son emrini verip eliyle gitmesi için kızı eliyle kışkışladı. Yüzbaşı Zlativ, komutan ile detayları konuşmak üzere odanın kapısını Larsaa'nın yüzüne kapattı. Larsaa, kapının önünde bir süre durdu. Hala onunla her şeyin paylaşılmamasından rahatsız oluyordu ama her ne kadar Strateji Birimine girmiş olsa da hala bir çıraktı. Ondan bazı bilgileri gizlemelerini anlayabiliyordu.
Larsaa, Voss'u hemen birkaç adım ötede, pencerenin önünde durmuştu. Elindeki sigaranın dumanı fabrikanın dumanıyla karışmıştı. Adam, gökyüzüne bakıyordu ve sırtı gergindi, öfkesi henüz dinmemişti.
Larsaa, derin bir nefes aldı ve adama yaklaştı. "Baba."
Voss, kıza dönmeden bir süre daha pencereye bakmaya devam etti. "Ne istiyorsun?"
"Görüşmeye gelmeni istiyorum." Larsaa parmağının kenarındaki çıkıntıyla oynamaya başladı Voss yavaşça kıza döndü. "Az önce, herkesin önünde bana karşı çıktın. Şimdi de benden bir şeyler mi istiyorsun?"
"Sana karşı çıkmadım," dedi Larsaa. Sesini düz tutmaya çalıştı. "Farklı bir fikir sundum. İkisi aynı şey değil."
"Legio'da farklı fikir sunmak, itaatsizlikle aynı kapıya çıkar, özellikle üstlerinin önünde." Voss sigarasından derin bir nefes daha aldı.
Larsaa, bu sözün ağırlığını hissetti ama geri çekilmedi. "Amacım seni küçük düşürmek değildi ama haklı olduğumu düşünüyorum, baba. Ve senin orada olman gerekiyor."
"Neden?" Voss'un sesi hala sertti ama Larsaa'yı gerçekten dinliyordu.
"Çünkü sen, Legio'nun en tecrübeli komutanlarından birisin." Larsaa, kararlılıkla bir adım daha yaklaştı. "Zlativ, evet akıllı ve stratejik düşünüyor ama senin gibi bir otorite yok onda. Resif, karşısında sadece genç bir mühendis ve bir yüzbaşı görürse, bizi ciddiye almayabilirler. Ama sen oradaysan-" Duraksadı ve kelimeleri dikkatle seçti. "Sen orada olursan Legio'nun gücünü ve ciddiyetini temsil edersin. Onlara, bunun bir oyun olmadığını gösterirsin."
Voss kızına baktı ve yavaşça Larsaa'yı değerlendirerek süzdü."Beni orada istiyorsun çünkü işine yarayacağımı düşünüyorsun."
"Bunu reddetmiyorum." dedi Larsaa dürüstçe. İstediği olduğu sürece babasının fikrini değiştirip değiştirmemesi umrunda değildi. Voss, sigarasını pencerenin pervazına söndürdü.
"Geleceğim," dedi Voss sonunda. Larsaa memnuniyetle gülümsedi. "Ama sınırlarımı net koyacağım, Larsaa. Eğer Resif, en ufak bir saygısızlık gösterirse, görüşme anında biter ve sonrasında hiçbir itirazını dinlemem." Larsaa kafasını salladı.
Voss, az önce hızla komuta odasının kapısına doğru yürüdü. Kızının önerdiği yola, isteksizce de olsa katılmayı kabul etti.
***
Larsaa, heyecanla titredi. İlk kez Legio haricinde dış bir klanla irtibata geçecekti. Belki aktif olarak konuşmayacaktı ama bir arabuluculuğa katılmak onun konumundaki birisi için inanılmaz büyük bir olaydı. Kız derin bir nefes alarak kendini sakinleştirmeye çalıştı.
Wald Hutan ve Chuma la Rev sınırındaki meydan çok geniş değildi. Nemli toprak kokusu ile sahil şeridinden esen tuzlu rüzgar bu meydanda birbirine karışıyordu.
Larsaa, en şık ve kusursuz askeri üniformasının içinde, atının üzerinde dimdik duruyordu. Platin sarısı saçlarını sımsıkı örmüştü; gri gözleri takas meydanının girişini tarıyordu. Yanında sarsılmaz duran babasının duruşunu örnek almaya çalıştı. Onun buraya kendi isteğiyle gelmediğini ama kızına güvendiğini biliyordu.
Sol tarafında askerlerle konuşan Yüzbaşı Zlativ'i süzdü. Adamın hazır olduğu her halinden belliydi. Arkalarında ise çelik zırhları günbatımının loş ışığında parıldayan ağır silahlı Legio askerleri saf tutuyordu.
Dakikalar dakikaları kovaladı. Güneş yerini karanlığa bıraktığında hava soğumaya başlamıştı ama Chuma la Rev tarafında hala tek bir yaprak bile kıpırdamamıştı.
Komutan Voss, atının üzerinde bir o yana bir bu yana giderek alanı adımladı. Her geçen dakika gerginliği fiziksel bir dalga gibi etrafa yayılıyordu. Postallarıyla yerdeki bir taşa tekme atarak yuvarlanmasını izledi. Elindeki sigaranın dumanını öfkeyle dışarı üfledi. "Neredeler?" diye gürledi Voss, sesindeki sabırsızlık, sınırını aşmaya başlamıştı. Cebinden köstekli saatini çıkarıp sertçe kapağını açtı. "Görüşme saati çoktan geçti! Onlarla masaya oturmayı kabul etmekle en başından hata yaptık."
"Biraz daha beklemeliyiz, komutanım," dedi Larsaa. Cebinden beyaz ipek mendilini çıkarıp, terleyen avuç içlerini ve parmak uçlarını temizleyerek stresin izlerini vücudundan silmeye başladı. Babasının fevri kararlar vermesinden korkuyordu. "Yolları uzun, belki de deniz şartları gecikmelerine sebep olmuştur."
"Deniz şartları mı?" Voss durdu, yüzünü kızına döndü. Gözlerindeki öfke o kadar yoğundu ki Larsaa bir adım geri çekilme dürtüsünü zor bastırdı. "Bizi burada, bir dilenci gibi bekletiyorlar, kızım! Bu bir gecikme değil. Bu, bizi küçük düşürmek için bilerek yapılan bir hamle."
Zlativ, atının üzerinde son derece rahat bir şekilde oturmuş, Voss'un sabırsızlığını izliyordu. Dudaklarında o her zamanki yarım gülümseme belirdi. "Belki de Prens Sai, masaya oturmadan önce bizim sinirlerimizi yıpratmak istiyordur, Komutan. Kabul etmeliyiz ki, bunda oldukça başarılı oluyor."
Tam da Voss'un sabrının son kırıntısı da tükenmek üzereyken, harabelerin bittiği patikadan Chuma la Rev heyeti göründü. Heyetin en önünde Velihat Prens Sai yürüyordu, yüzünde bekletmiş olmanın verdiği en ufak bir acelecilik ya da mahcubiyet belirtisi taşımıyordu.
Larssa, genç prensi süzdü. Altın sarısı saçları denizden gelen sert rüzgarda dalgalanıyor, omuzlarındaki tuzla sertleşmiş pelerin ve göğsündeki demir zırh ona asil bir heybet katıyordu. Yüzü sakin, adımları yavaş ve ölçülüydü. Arkasında ise birkaç kıdemli danışmanı ve Çelik Resif Hanedanlığının muhafızları sessizce onu takip ediyordu. Voss, Sai daha onlara yaklaşmadan kılıcının kabzasını sıktı. "Geciktiniz."
Sai, son derece diplomatik, sakin ve kadife gibi yumuşak bir ses tonuyla konuştu. "Yolculuğumuz sırasında kutsal Naahash’ın sularında beklenmedik bir dalgalanma oldu, Komutan. Güvenliğimiz için ritüelleri tamamlamak zorundaydık. Gecikme için üzgünüm."
Zlativ, alaycı bir kahkaha attı. "Gerçek olmayan bir şeye tören yapmak için mi bizi beklettiniz?"
Prens Sai, sesindeki o diplomatik ağırlıkla konuşmaya başladı. Zlativ'in saygısızlığını yok sayarak otoritenin General olduğunu anlamış gibi doğrudan Voss'a yöneldi. "Yaşanan olay, resmi hanedanlığımızın bir kararı değildir. Kardeşim Prens Rion’un ve kontrolsüz birkaç yağmacının fevri bir disiplinsizliğidir. Chuma la Rev, saldırmazlık anlaşmasına sadık kalmak istiyor."
"Doğruyu söylemek gerekirse bu saygısızlığı kolayca kabul edemeyiz. Legio, imtiyaz tanımaz." Başka bir general konuştuğunda Sai sakince adamı dinledi.
"Gemideki metal teçhizat yükünün tamamını iade etmeye ve Legio askerlerinin zararını fazlasıyla karşılamaya hazırız." Sai, teklifini sunduğunda Voss araya girdi. "Gemideki malzemeler umrumuzda bile değil, evlat. Legio'da çok daha fazlasına sahibiz."
Sai, birkaç saniye durup düşündü. Larsaa, gözünü adamdan ayıramıyordu. Karşısındaki prensin neler planladığını anlamaya çalışıyordu ama Sai'nin cümleleri renk vermeyen bir özendeydi. "Wald Hutan'ı ele geçirerek bizden aldığınız reçinenin kat be kat fazlasına erişebiliyorsunuz. Bize ihtiyacınız kalmadı, biz de artık sizden eter tedarik etmeyeceğiz."
General Voss, elini sertçe yumruk yaptı. "O halde sizi anında haritadan silebiliriz, sadece keyfine."
Yüzbaşı Zlativ, Voss ve Larsaa'nın aksine geldiğinden beri atından inmemişti. Yavaşça atının kafasını sevdi. Konuya dahil olmak istemiyor gibi bir hali vardı. İçten içe bu görüşmelerin başarısız olacağını biliyordu.
Sai, "Yapabilirseniz, silebilirsiniz." derken sesi yumuşaktı. Ancak Sai konuşurken, kelimeleri o kadar dikkatle seçiyor, her cümleyi o kadar ağırdan alıyordu ki Larsaa’nın zihninde bir şimşek çaktı. Chuma la Rev gibi içten pazarlıklı bir halk, hele ki Prens Sai gibi bir lider, neden böyle aşağılanmayı göze alarak Legio'yu kaç saattir burada bekletmişti? Neden şimdi de masada her bir detayı en ince, en gereksiz ayrıntısına kadar uzatarak konuşuyordu? Neden sürekli lafı dolandırıyordu?
"Bizi oyalıyor." dedi Larsaa dehşete düşerek. Yanılmıştı. Bu bir arabulucuk görüşmesi değildi. "Baba, Chuma la Rev barış istemiyor. Bizi burada saatlerce bekletmelerinin ve şimdi de bu masada tutmalarının tek bir sebebi var: Kardeşi Rion'un hazırlıklarını tamamlaması için zaman kazanmak istiyor!"
Sai’nin gözleri, Voss’u es geçerek doğrudan Larsaa’nın gri gözleriyle kesişti. Kız, karşısındaki adamın bakışlarında derin bir zeka gördü, her hamleyi önceden görebilecek bir taktik dehasını anında anlamıştı. Aynı şekilde Prens Sai ise bu platin saçlı, buz gibi soğuk gözlere sahip genç kadını incelerken, Legio’nun arkasındaki asıl stratejinin kim olduğunu fark etmeye başladı.
Voss, kızının bu ani farkındalığıyla sarsıldı. Gözleri Sai'ye döndüğünde, Prens’in yüzündeki o sakin diplomatik maskenin hafifçe çatladığını gördü. Sai, arkasını döndü.
"Zamanınızı aldık, Komutan," dedi Sai. Pelerini rüzgarda savruldu. "Chuma la Rev tazminat ödeyebilir ama asla zincir takmaz. Savaş alanında görüşmek üzere."
"Seni şerefsiz-" Voss kılıcını kınından sıyırdı. "Yakalayın şunları."
Voss'un emriyle birlikte, o ana dek heykel gibi sessizce bekleyen Legio muhafızları tek bir vücut halinde harekete geçti. Çeliğin çeliğe sürtünme sesi meydandaki kuş seslerini bıçak gibi kesti. Onlarca asker, kılıçlarını ve silahlarını Chuma la Rev heyetine doğrultarak çemberi daralttı. Çelik Resif’in mızraklı muhafızları da anında bizzat prenslerinin önüne etten bir duvar örerek mızraklarını ileri uzattılar.
Ancak Prens Sai'nin yüzünde en ufak bir panik kırıntısı bile belirmedi. Aksine, her şeyi önceden hesaplamış bir rahatlıkla arkasındaki harabelerin karanlığına doğru bir adım geri attı. "Geç kaldınız," dedi, sesi rüzgarda yankılandı.
Tam Legio askerleri üzerlerine atılacağı sırada, harabelerin gizli köşelerinden sislerin arasından fırlayan Chuma la Rev'in askerleri her yeri sardı. Meydanı bir anda göz gözü görmez keskin, tuz kokulu bir duman kapladı. Larsaa bunun ne olduğunu bilmiyordu, bir tür yosundan yapılmış bomba olmalıydı. Askerlerin körlemesine savurduğu kılıç darbeleri sadece boş havayı dövdü.
Larsaa öksürerek burnunu kapattı. Göz gözü görmüyordu, ama kız bir şekilde atına ulaşmayı başardı. "Baba!" diye seslendi. Yüzbaşı Zlativ dumanın içinde babasıyla birlikte belirdiğinde Larsaa rahat bir nefes verdi ama hala tetikteydi. "Bu tuzağı nasıl düşeriz?"
Duman yavaşça dağılıp hava netleşmeye başladığında, Prens Sai ve muhafızları çoktan kayalıkların derinliklerine karışarak gözden kaybolmuştu. Larsaa hemen dürbünüyle etrafına baktı ama Chuma la Rev heyetinden tek bir iz bile yoktu. "Donanmaya haber verin!" diye kükredi Komutan Voss, öfkeden köpürerek kılıcını sertçe kınına soktu.
Dönüş yolunda karşısında her zaman gördüğü o kaba kuvvete güvenen barbarlardan biri yoktu. Sai, Legio'nun en üst düzey komuta kademesini, babası Komutan Voss'u, tecrübeli Yüzbaşı Zlativ'i ve bizzat kendisini saatlerce o meydanda birer piyon gibi oynatmıştı.
Kendi saygınlığını, halkının imajını feda eder gibi görünerek aslında arkada bir satranç tahtası kurmuştu. O aşağılayıcı masaya otururken bile ne kadar gururlu, ne kadar asildi. Planının anlaşıldığı son saniyede bile kızın gözlerine dikilen o bakışlardaki meydan okuma, Larsaa'nın içindeki o doyurulamaz güç açlığını kamçılamayı başarmıştı.
Larsaa gözlerini kısarak prensin gözden kaybolduğu harabelere baktı.
Chuma la Rev teslim olmayacaktı. Sai gibi bir lider arkalarında olduğu sürece, o halk son teknelerine kadar savaşacaktı. Prens Sai'nin kuracağı planla, akıntıları nasıl bir silaha dönüştüreceğini düşündükçe Larsaa'nın nefesi hızlandı. Büyük Legio gemileri sığ sulara girdiğinde manevra kabiliyetini kaybedebilirdi.
Bu savaş sadece gemilerin savaşı olmayacaktı. Bu, iki denk zekanın, kendisiyle Prens Sai'nin açık denizde birbirlerini yok etmek için vereceği bir satranç müsabakası olacaktı. Ve Larsaa, bu sefer kağıt üzerindeki sayıların arkasına sığınamayacağını, o asil prensi yıkmak için kendi içindeki tüm acımasızlığı ortaya koyması gerekeceğini anlamıştı.
