4. bölüm / 9
Tanrıların NefesiKısım 1 / Bölüm 4: Larsaa
Bölümler 9Şu an: Kısım 1 / Bölüm 4: Larsaa
- 1 Kısım 1 / Bölüm 1: Fenreux3.094 kelime
- 2 Kısım 1 / Bölüm 2: Larsaa2.352 kelime
- 3 Kısım 1 / Bölüm 3: Gideon2.986 kelime
- 4 Kısım 1 / Bölüm 4: Larsaa2.685 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 Kısım 1 / Bölüm 5: Fenreux3.131 kelime
- 6 Kısım 1 / Bölüm 6: Kael6.084 kelime
- 7 Kısım 1 / Bölüm 7: Sai3.874 kelime
- 8 Kısım 1 / Bölüm 8: Larsaa5.877 kelime
- 9 Kısım 1 / Bölüm 9: Sai2.000 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüm 4: Larsaa
Ash-i Legio
"Koşulsuzca itaat etmek ne kadar da kolaydı. Emir verilirdi, biz uygulardık ve aradaki boşlukta hiç soru yoktu. Ben de öyle büyüdüm. Şimdiyse düşünüyorum: itaat bazen bir erdem, bazen zehirli bir hastalıktı ve ikisini birbirinden ayırt edecek kadar bilge değildim. Belki de kimse değildir. Belki de bunu ancak çok geç anlarsın, kaybettiğin şeyin ağırlığı kalbine oturduğunda."
Yenilginin utanç dolu haberi, canını kurtarmak için geri çekilen hayatta kalan tek taburdan çok daha önce Legio'nun karargahına ulaştığında Larsaa midesinin bulandığını hissetti.
Yenilmez sandığı Ash-i Legio tüm ihtişamıyla mağlup edilmişti. Hem de derme çatma yeraltı kaçakları tarafından.
Larsaa, bu fısıltıları koridorda ilk kez duyduğunda şaşırmamıştı. Bu onun için beklenmedik veya tahmin edilemez değildi. İçinde sadece garip bir boşluk vardı, sanki dünya bir anda sesini kısmıştı. Kız, günün geri kalanında zihnini durdurmak için her zamankinden çok sıkı çalıştı. Durmadan eter jeneratörlerinin basınç grafiklerini inceledi, saatlerce hiçbir mola vermeden, bir damla su bile içmeden kendini kağıtlara gömdü. Geri kalan zamanında laboratuvardaki beherleri ve deney tüplerini düzenledi.
Akşama doğru karargahın üst kattaki koridorlarında farklı bir gerginlik kol geziyordu. Larsaa, gün boyu üzerinde çalıştığı analiz kağıtlarını arşiv dairesine teslim etmek için üzere ilerlerken, kendini ağır metal kapısı tamamen kapalı olan toplantı odasının önünde buldu.
Kapı kalın demirdendi ama içeriden yükselen öfkeli seslerin şiddeti o kadar büyüktü ki, kelimeler duvarları delerek dışarı sızıyordu. Larsaa, adımlarını gayri ihtiyari yavaşlattı ve gölgelerin elverdiği ölçüde duvara yanaştı.
"O kör tünellere bodoslama dalmak senin öngöründü. Planı titizlikle hesapladığını, zaferin garanti olduğunu söylemiştin." Kız, babasının sesini tanıdı. General Voss'un sert ve suçlayıcı bir tavırla kimi azarladığını merak etti.
"Kimse o yeraltı sıçanlarının bu kadar kusursuz ve organize bir savunma öngöremezdi." Diğer ses anında savunmaya geçmişti ama titrekti. Larsaa bu adamın toplantı odasındaki o kibirli komutanlarından birine ait olduğunu anladı. Halbuki bu komutan o toplantıda ne kadar da cesurdu. Şimdiyse adam, babasının karşısında un ufak oluyordu.
"Öyle mi?" İlk ses, kelimelerin üzerine basarak, muazzam bir küçümsemeyle devam etti. "Alt tarafı bir çırak olan bir kız bunu öngördü. Sen göremedin, öyle mi?"
Adam, köşeye sıkışmanın verdiği hazımsızlık ve hırsla sesini çirkin bir tona bürüdü. Kaybettiği itibarını kurtarmak için son kozunu oynadı. "O çırak dediğiniz kız sizin kendi kızınız, General!" dedi adam, sesindeki iğneleyici tonu gizlemeye gerek duymadı. "Larsaa’nın arşivlere, taktik planlarına ve eter verilerine bu yaşta nasıl bu kadar rahat eriştiğini hepimiz biliyoruz. Onun öngörüsü deha değil, sadece önüne serdiğiniz ayrıcalıkların bir sonucu."
Toplantı odasında bir anda ölümcül bir sessizlik çöktü.
Larsaa, komutanın ağzından çıkan sözleri daha önce de birçok kez duymuştu. Babasının soyadını taşıdığı sürece kız, bu ithamlardan kurtulamayacağını kabullenmişti. Adamın ne dediği umrunda değildi ama aslında kız, babasının tepkisini merak ediyordu.
Ahşap masanın üzerine inen ağır bi yumruğun sesi duvarda yankılandı. Voss, kelimenin tam anlamıyla sinirden titreyen ama bir o kadar da ezici bir sesle konuştu. "Kızımın adını öyle kolay ağzına alma iznini sana kim verdi, Binbaşı? Sırf benim kızım diye ona asla ayrıcalık tanımadım, tanımam da."
Larsaa babasının, Binbaşına doğru bir adım daha attığını duydu. "Larsaa bu karargahta doğduğundan beri, buradaki hiçbir çırağın katlanmak zorunda kalmadığı kadar zor sınavlardan geçti. Kendini kanıtlamak için hepinizden daha çok çalışıyor. Ona saygı duyacaksınız." Binbaşı yutkunduğunda Voss, tane tane konuştu. "Şimdi. Defol, git."
Larsaa kalbinin göğüs kafesini delercesine çarptığını hissetti. Babası onu savunmuştu. İçindeki ses hırsla konuştu: Tabi ki seni savunacak, aptal. Ucu kendine dokunuyor.
Kapı aniden gürültüyle açıldı, Larsaa geri sıçradı, sanki suçüstü yakalanmış bir hırsız gibi başını eğdi. Odadan çıkan adam onunla göz göze geldi. Adamın yüzünde bu sefer alay yoktu, kireç gibi bembeyaz olmuştu. Adam bir şey söylemeye cesaret edemeden dik dik kıza baktı ve Larsaa'nın yanından geçip gitti.
Larsaa'nın nefesi boğazında düğümlendi. Kağıtları elinde daha sıkı kavradı, parmak uçları açık ten rengiyle tezat oluşturacak şekilde pembeleşmişti. Dudaklarının kenarında, içinden taşan kibirle gülümseme belirmeye çalışıyordu, ve bunu bastırmak için epey çaba sarf etti. Haklıydım. Bu düşünce, damarlarında bir ateş gibi yayıldı.
Toplantı odasında onu görmezden gelen adam, şimdi kendi hatası yüzünden yüzlerce askerin kanının ağırlığı altında eziliyordu ve Larsaa, koridorun ortasında kimseler görmeden bu tatminin tadını çıkardı.
Elbette insanlar ölmüştü, hatta birçoğunun cesedine dahi ulaşamayacaklardı. Aileleri günlerce yas tutacaktı. Kız, bunu biliyordu, vicdanının en derin köşesinde bir yerde bu kıyımın ağırlığını hissediyordu.
Larsaa, hayatı boyunca hep ikinci planda kalmış, hep bir adım geride durmuş biriydi ama şimdiyse tünellerden yükselen ölüm çığlıkları, ilk kez onun sesinin, onun aklının önemli olduğunun en somut kanıtıydı.
Kızın gözleri koridorun parlak soğuk mermerlerinde kendi yansımasına takıldı. Mermerler yeni temizlenmiş olmalıydı. Larsaa'nın omuzları dikleşti ve gri gözlerinde mağrur bir pırıltı parladı. Uzun uzun kendine baktı ve gördüğü şeyden gerçekten memnun kaldı.
Larsaa kendini incelerken, bir grup çırak mühendisin konuşmalarının bir kısmı kulaklarını doldurdu. "Taburun neredeyse üçte biri tamamen kayıpmış," dedi kızlardan biri, sesini neredeyse duyulmaz bir perdede tutmaya çalışıyordu. "Doğu havalandırma tüneli o üzerlerine çökmüş. Tam bir katliam."
"Peki ya Yüzbaşı?" diye sordu diğer kız çırak, gözlerini panikle büyüterek. "Ona ne olmuş? Geri çekilmeyi o yönetmiş diyorlar."
"Hala ameliyatta. Eter odasında göğsündeki yaraları düzeltmeye çalışıyorlar ama kim bilir. Durumu feci ağır dediler."
Larsaa'nın adımları yere çakılıp kaldı. Yüzbaşı Zlativ.
Kalbi garip bir sızı hisetti ama bunun sebebini adlandıramadı. Adamın yeraltına, Unterra Grunde'ye gittiğini ve savaşı bizzat yönettiğini bilmiyordu. Ona her şeyi öğreten kıdemlisi Zlativ'in ölümün kıyısında ağır yaralı bir halde yattığını düşündüğünde kalbi sıkıştı. Fark etmeden elini göğsünün üzerine koydu. Adamın zarar görmesini istemediği kesindi, o halde neden birdenbire nefes alırken zorlanmaya başlamıştı?
Larsaa'nın ince ama zarif kaşları sertçe çatıldı. Yer altı şehirlerinde hayatını kaybetmiş onlarca tanıdığı varken düşündüğü tek kişinin Yüzbaşı olmasından dolayı utandı. Kendini toparlamaya çalışarak derin bir nefes aldı. Etrafındaki herkes gibi o da duyduklarının etkisiyle sarsılmıştı. Zlativ'in ameliyattan sağ salim çıkmasını diledi. Hatta bir saniye bile beklemeden, ayakları onu adamın yanına götürmek üzere sabırsızca ileri atıldı.
Larsaa, kağıtları koridordaki bir masaya bırakıverdi. Kağıtları teslim etmesi gerektiğini çoktan unutmuştu bile, aklı artık başka bir yerdeydi.
Adımlarını aceleyle neredeyse koşar adım bir tempoyla revire doğru çevirdi. Kapıdaki nöbetçi, kızı görünce onu durdurmaya çalıştı ama Larsaa, Generalin kızı olmanın getirdiği örtülü dokunulmazlıkla askeri hiçe sayarak direkt içeri daldı. Kızın kalbi göğsünde delice çarpıyordu. Ameliyatta. Hala ameliyatta. Bu iki kelime kafasında dönüp duruyordu. Acaba yarası ne kadar derindi?
Revir odasının keskin kokusu burnuna çarptı. Larsaa çoğu kişinin aksine bu kokuya bayılırdı. Ancak şimdi, yan yana sıralanmış, üzeri kanlı sargı bezleriyle dolu sedyelerin arasından neredeyse koşarca ilerlerken yüzlere bakacak sabrı bile yoktu artık, sadece bir isim arıyordu, bir yüz arıyordu.
Sonunda odanın en ücra ucunda adamı buldu. Kıdemlisi Zlativ, bembeyaz bir sedyede yatıyordu, göğsü ve omzu altından sızan kanı bastırmak istercesine kat kat, kalın sargılarla sımsıkı sarılmıştı. Adamın savunmasız halini ilk kez gören Larsaa'nın nefesi kesildi.
Hayatta olduğunu belli belirsiz inip kalkan göğsünün zayıf hareketinden anlar gibi oldu ama emin olmak için adamın solgun yüzüne eğilip burnuna yaklaştı. Düzgünce nefes aldığından emin olduğunda geri çekildi. Adamın teni öyle solgundu ki bir an için gerçek olmadığını düşündü.
"Yaşıyorsunuz." Kendi kulaklarına kendi sesi yabancı geldi. Zlativ'in nabzını duymak amacıyla bileğine dokunmak için uzandı ama son anda çekti.
Zlativ'in uzun kirpikleri hafifçe titredi, sonra ağır ağır aralandı. Adamın gözleri odağını hemen bulamadı, birkaç saniye boyunca Larsaa'nın yüzünde odaklanmaya çalıştı."Sen." Sesi duyulmayacak kadar kısıktı ama Larsaa adamın neyden bahsettiğini hemen anladı.
"Benim." Larsaa'nın gözleri doldu, bu zayıflığı kendine hiç yakıştıramadı, şaşırdı."Ameliyatta olduğunuzu duydum, ben-" Kelimeler birbirine karışıyordu, düzenli, hesaplı Larsaa şimdi basit teselli cümlelerini bile bitiremiyordu..
Zlativ, kızın bu telaşına zayıf bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Bu kadar korkmana gerek yoktu."
"Ben size defalarca demiştim, neden dinlemediniz?" Larsaa’nın sesi revirin sessizliğinde öfkeyle patladı. Üstüyle böyle konuştuğu için anında pişman oldu. "Batı kolunu siz yönetiyormuşsunuz, eğer bunu bilseydim" Kendi mantıksızlığının farkındaydı ama duramıyordu. "Neden bana gideceğinizi söylemediniz?"
Zlativ'in gözlerinde, acıya ve yorgunluğa rağmen bir tebessüm belirdi, sanki kızın bu öfkesini eğlenceli buluyordu."Söyleseydim ne yapardın? Beni durdurabilecek miydin, çırak?" Zlativ, konuşmaya çalıştıkça yüzünü hafifçe buruşturdu, acı belli oluyordu. "Ben iyiyim, Larsaa. Ölmedim. Sadece biraz delindim ama hemşireler beni çok iyi yamadılar."
Bu yersiz şaka karşısında, Larsaa'nın genizinden istemsiz komik bir ses çıktı. Utanarak hemen elinin tersiyle yüzünün ıslaklığını sildi. Kıdemlisinin yanında asla zayıf ve güçsüz gözükmek istemiyordu.
Zlativ'in göz kapakları serumlarının ve ağır ağrı kesicilerin etkisiyle ağırlaşarak birbirine sarılmaya başladı. İlaçlar onu derin bir uykuya geri çekiyordu. "Kal biraz. Gitme."
Larsaa cevap vermedi. Gözünün iliştiği ilk metal tabureyi adamın sedyesinin yanına çekti ve yavaşça oturdu. Kız, Zlativ'in nefesinin yavaş yavaş derinleşmesini izlerken Larsaa, içine daha önce hiç tanımadığı bir duygunun usulca yerleştiğini hissetti. Onu fark eden ve inanan ilk kişiye minnetle baktı.
Larsaa o gece boyunca sedyenin yanı başından bir milim bile ayrılmadı. Bir ara başı hafifçe öne düştü, bilinci kapandı. Sabaha karşı uyuklamış olmalıydı. Sonunda güneşin yakıcı ışıkları Larsaa'nın yüzüne vurmaya başladığında genç kız, yavaşça gözlerini araladı.
Zlativ'in nefes alış verişi değişmişti, daha güçlü ve düzenliydi. Larsaa doğrulup adama baktığında, adamın onu izlediğini fark etti. "Hala buradasın. Gitmemişsin." Zlativ'in sesi düne kıyasla daha iyi geliyordu, neredeyse eski kuvvetli haline dönmüştü.
"Gitmedim." Larsaa, ince parmaklarıyla gözlerini ovuşturdu ve elini ağzına götürerek esnedi. Boynunun tutulduğunu hissetti ama bunu zerre önemsemedi. "Nasılsınız?"
Zlativ onu izlerken dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi. "Söyledim ya. Ölmedim."
O esnada revirin pencerenin önüne geçen bir bedenin gölgesi sedyeye düştü. Komutan Voss, revirin girişinde kaskatı duruyordu. Gözleri, önce yatakta yalan Zlativ'e, sonra Larsaa'ya takıldı. Larsaa babasının onaylamaz bakışı yakaladığında içi ürperdi. Zlativ, yavaşça doğrulmaya çalıştı ama taze dikişlerininin sızısından dolayı tam olarak dikilemedi.
"Komutan Voss," Larsaa, ayağa kalkarak babasını selamladı. Yakalanmanın etkisiyle kızaran yanaklarını gizlemeye çalıştı. "Ben Yüzbaşı'nın durumunu merak ettim, bu yüzden geldim."
"Görüyorum." dedi Voss. Sesi kızı için açık bir uyarı, gizli bir tehdit barındırıyordu. Generalin bakışları Zlativ'e döndü, birkaç saniye üzerinde kaldı, sanki bir şeyi tartıyormuş gibiydi. "İyileşiyor musun, Yüzbaşı?"
"İyileşiyorum, komutanım." Zlativ'in sesi, Voss'un varlığıyla birlikte belli belirsiz değişmişti. Daha resmi ve mesafeliydi. "Kızınız gece boyu yanımdaydı. Bana oldukça yardımcı oldu."
"Öyle mi?" Voss'un tonu, bunun bir övgü mü yoksa bir eleştiri mi olduğunu belli etmiyordu. Tekrar Larsaa'ya döndü. "Bütün geceyi burada mı geçirdin yani?"
"Evet." Larsaa, çenesini kaldırdı, savunmaya geçmemeye çalıştı. "Yaralıydı. Endişelendim. Hepsi bu kadar-" Babası kızın açıklamalarını duymazdan gelerek sözünü kesti. "Her neyse. Sana bir haberim var. Yarından itibaren resmi olarak Strateji Birimine kaydırılıyorsun."
Komutan Voss elindeki mühürlü kağıdı kızının almasını sağladı. Bu, Larsaa'nın aylardır beklediği andı."Teşekkür ederim, baba."
"Bunu hak ettin ama bundan sonra, itibarını nasıl taşıdığına dikkat et. Strateji Birimi'nde olmak, seni odak merkezi yapacak. Herkesin gözü üzerinde olacak." Bu son cümle doğrudan Zlativ'e bir bakışla eşlik etti. Kısa ama net bir mesajdı. Kızımdan uzak dur. Genç adam, belli belirsiz başını sallayarak komutanının bu sessiz ultimatomunu onayladı.
Komutan Voss, sonunda revirden çıktı. Ağır postallarının sesi giderek uzaklaştı ve en sonunda tamamen kesildi. Larsaa anca o zaman derin bir nefes alabildi. Kız, elindeki resmi kağıda baktı, parmaklarıyla zarfın kenarını hafifçe okşadı. "Bunu size borçluyum."
"Bana hiçbir şey borçlu değilsin." Zlativ, yanı başındaki su bardağına uzanmak için hareketlendiğinde Larsaa ondan önce davrandı ve az önce rütbe almasına rağmen hala ondan çok daha kıdemli olan bu adama bardağı nezaketle uzattı
"Lütfen, hareket edip dikişlerinizi zorlamayın." Larsaa adamın bardağı tutmasına yardımcı oldu.
"Sabır hiçbir zaman güçlü yanım olmadı." Zlativ'in gözleri, Larsaa'nın üzerinde uzun süre dolaştı, öyle bir bakıştı ki Larsaa nereye bakacağını şaşırdı. "Seni izlemek dışında."
Bu tehlikeli cümle, havada asılı kaldı, Larsaa, ne hissedeceğini şaşırarak kalakaldı. Nereden geldiğini bilmediği bir kızarma yanaklarına oradan da boynuna yayıldı. "Ne demek istiyorsunuz?"
"Demek istediğim," dedi Zlativ sesi bir sır verir gibi alçaldı. "Seni ilk gördüğümde, sadece sıkı çalışan bir çırak olmadığını anladım. Doyurulması imkansız bir açlığa sahipin. Ve ben bunun ne kadar ileri gidebileceğini deliler gibi merak ediyorum."
Larsaa, nefesini tuttu. Bu sözler, kulaklarına sadece gurur okşayıcı bir iltifat gibi gelmiyordu; içinde ölümcül bir uçurum barındıran tehlikeli bir davet gibiydi. Sanki adam üzerindeki üniformayı bir kenara itmiş de, altındaki çıplak, itiraf edilmemiş bir gerçeği görmüştü. O açlığı görmüştü. Sadece güç değil, tanınma, önemli olma, belki de bir gün herkesin üzerinde olma isteğini. "Şimdi ne görüyorsunuz?"
"Şimdiyse haklı olduğumu görüyorum. Ama daha yolun daha başlangıcındasın, Larsaa. Strateji Birimi, sadece bir basamak. Ne kadar ileri gidebileceğini henüz sen bile bilmiyorsun."
Larsaa, bu sözlerin altında yatan anlamı düşündü. Bu onun için parlak bir vaat miydi, yoksa onu uçuruma sürükleyecek tekinsiz bir tuzak mı, ayırt edemedi. Ama içindeki o açlık, Zlativ'in tarif ettiği o açlık, bu sözlerle beslendi ve gitgide büyüdü. "Bu kötü bir şey mi?"
"İnsanları çok uzun zamandır izliyorum," dedi Zlativ, sesi hafif, neredeyse eğlenceli. "Hayır, Larsaa. Kesinlikle kötü değil. Bu, hayatta kalmanın en eski yoludur. İnsanlık, hep aç kaldı, hep daha fazlasını istedi ve her seferinde kimsenin beklemediği bir şekilde ayakta kaldı." Kız ve adam birbirlerinden gözlerini ayırmadan bir süre duraksadılar. En sonunda Zlativ, yavaşça kızın griye çalan bir saç tutamını incelikle kulağının arkasına sıkıştırdı. "Senin açlığın bir kusur değil. Tam tersine sana yakışıyor bile denebilir."
Genç adamın parmağının tersi yavaşça Larsaa'nın yanağını okşadığında kız bir anda çarpılmış gibi geri çekildi. Ortamdaki atmosfer ağırlaşmıştı ve kızın kafası allak bullak olmuştu. "Dinlenmeniz gerek, iyileşmeye bakın." dedi Larsaa hemen mesafesini ve soğuk duruşunu takınmıştı. Birden ayağı kalktı ve kapıya doğru yöneldi.
Kız, odadan çıkıp gözden kaybolduktan sonra bile Zlativ'in dudakları kimsenin görmediği bir gülümsemeyle kıvrıldı.
Aslında adam çok sabırlıydı.
***
Birkaç gün sonra, Larsaa kendini her zaman bulunmak istediği odada buldu. Strateji Birimi'nin toplantı salonu, sadece ordunun geleceğine yön veren birkaç kişinin girmeye yetkili olduğu bir yerdi.
Masanın üzerinde bu kez, balta girmemiş bir ormanın haritası duruyordu. Yeşil bir bölgeyi gösteren, gözcülerin çizdiği kabaca ama titizlikle işaretlenmiş bir krokiydi.
Wald Hutan.
Larsaa, üzerine eğildi, haritanın üzerindeki işaretleri takip etti. Haritanın üzerindeki her bir topografik işareti tek tek takip etti. Yıkık dökük eski dünya binalarına, ormandaki devasa ağaçların sıklık derecesine baktı. Sonunda, parmak uçları hedefi bulduğunda, parmağıyla Verduhn'un mezarını gösterdi. "Reçine buradan çıkıyor. Verduhn'un özü."
Masanın diğer ucunda oturan, göğsü madalyalarla dolu kıdemli bir albay haritaya küçümseyerek baktı ve derin, gür bir sesle araya girdi. "Oradaki klan topu topu birkaç yüz kişiden oluşuyor, çırak. Üstelik çoğu savaşçı bile değil; basit avcılar ve toplayıcılar."
"Unterra Grunde’deki yeraltı halkı için de aynısını söylemiştiniz, Albay." Larsaa, adama içten içe hak veriyordu ama tedbirli olmak istiyordu. Odadaki subaylar arasında soğuk bir rüzgar esti. Genç bir kızın, taze aldığı rütbeyle böylesine pervasız konuşması masadakileri rahatsız etmişti. "Lafına dikkat et, Larsaa. Peki ya senin önerin nedir?"
"Bence asıl sorunumuz sayıları değil. Daha çok yeni bir yenilgi aldık, bir süre toparlanmak için beklemeliyiz." Larsaa, haritanın üzerine daha da eğildi. "Ama reçine stoğumuz bitmek üzere. Resif bir süredir reçine tedarik edemiyor. Dediğiniz gibi buraya saldırmak zorundayız."
"Yakıp yıksak," Başka bir mühendis konuya bodozlama daldığında, Larsaa kibirle güldü. Tam cevap verecekti ki başka bir adam onun lafını böldü. Birkaç subay fikrin saçmalığına güldü. "Harika bir fikir mühendis," dedi Albay iğneleyici bir tonla. "Koca bir ormanı ateşle yakalım, sonra da asıl ihtiyacımız olan, o ağaçların köklerinden sızan Verduhn'un özünü de küle çevirelim, öyle mi?"
"Reis'i hedef alalım." dedi kız. Artık düşüncelerini söylemeye çekinmiyordu. "Klanları bir arada tutan şey, liderlik. Eğer reis düşerse, geri kalanlar dağılır, korkar ve kaçar. Organize bir direniş kuramazlar." Parmağı, haritanın üzerinde, ormanın en yoğun yerleşim bölgesine kaydı. "Buraya, doğrudan, hızlı bir vuruşla girmeliyiz. Onlara toparlanma fırsatı vermeden."
Başka bir komutan, sakalını sıvazlayarak haritaya uzun uzun baktı. "Hızlı bir suikast timi ve ardından baskın. Riskli ama kağıt üzerinde mantıklı görünüyor." Albay’a döndü. "Ne diyorsun?"
"Bence uygundur," Albay, Larsaa'nın fikrine ufak eklemeler ve çıkarmalar yaparken kız, Yüzbaşı Zlativ'e baktı. Adam ona göz kırparak karşılık verdiğinde kız hemen kafasını haritaya gömdü.
Saatlerce planlamalar yapıldı. Kalemler kağıda değdi, notlar alındı. Toplantı sona erdiğinde, babası General Voss masanın üzerindeki son kağıdı Larsaa'ya verdi. Resmi saldırı emrini içeren kağıdın üst köşesinde Legio'nun mührü, altında imza için boş bırakılmış birkaç satır vardı.
"Planı sen kurdun," Babasının sesinde bir sınama vardı. Diğer komutanlar kafasını sallayarak generali desteklediler."Strateji biriminin yeni üyesi olarak onayını da sen ver."
Larsaa, kağıda baktı. Bir an için elleri havada asılı kaldı. Bu, sadece bir strateji önerisi değildi artık bu bir somut karardı, kağıda dökülmüş, imzalanmayı bekleyen bir emirdi.
Gözü masanın ucuna kaydı Komutan Voss dikkatle kızını inceliyordu ve onun biraz yanında, bir sandalyeye yaslanmış, hala zayıf ama artık ayakta durabilecek kadar iyileşmiş Zlativ oturuyordu. Larsaa'nın nefesi bir anlığına sıkıştı, üzerindeki iki çift gözün ağırlığını aynı anda hissetti. Bu karar onun için bir sınavdı, izlenen bir andı.
Sonra hiç düşünmeden tek bir kesin hareketle kağıdın altındaki boşluğa imzasını attı.
Larsaa, imzasına baktı. Mürekkep hala ıslaktı. Bu kararın getireceği yüzlerce ölümün vicdani sorumluluğunu hissetmesi gerektiğini biliyordu ama hissettiği şey ağırlık değildi.
Gurur ve tatmin duygusu daha ağır bastı.
