3. bölüm / 9
Tanrıların NefesiKısım 1 / Bölüm 3: Gideon
Bölümler 9Şu an: Kısım 1 / Bölüm 3: Gideon
- 1 Kısım 1 / Bölüm 1: Fenreux3.094 kelime
- 2 Kısım 1 / Bölüm 2: Larsaa2.352 kelime
- 3 Kısım 1 / Bölüm 3: Gideon2.986 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 Kısım 1 / Bölüm 4: Larsaa2.685 kelime
- 5 Kısım 1 / Bölüm 5: Fenreux3.131 kelime
- 6 Kısım 1 / Bölüm 6: Kael6.084 kelime
- 7 Kısım 1 / Bölüm 7: Sai3.874 kelime
- 8 Kısım 1 / Bölüm 8: Larsaa5.877 kelime
- 9 Kısım 1 / Bölüm 9: Sai2.000 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüm 3: Gideon
Unterra Grunde
"En çok üzüldüğüm de şudur: Güneşin bir hak değil, bir hediye olduğunu kimse bilmedi. Güneşi kaybetmek uğruna toprağın altına indik çünkü orası tek güvenli yerdi ya da öyle sanıldı. Ama karanlık, boş değildi. Karanlık, bekliyordu. İlk geceler kimse uyuyamadı, sonra herkes aynı rüyayı görmeye başladı, sonra rüya bitmedi de. Bazıları buna delilik dedi. Ben başka bir isim biliyorum ama söylemeyeceğim, çünkü söylersen gelir. Fısıldarsan, dinler."
Yaşlı adamın parmaklarının arasındaki, paslı bir vida başında kaydı ve taş zemine metal bir tıngırtıyla yere düştü. Gideon, dişlerinin arasından boğuk bir küfür savurdu, sesi Unterra Grunde’nin bitmek bilmeyen, rutubet kokan tünellerinde yankılanıp kayboldu. Her geçen gün elleri daha fazla titriyordu. Dizlerindeki derman çoktan tükenmişti ama asıl korkusu bu değildi; ömrünü adadığı ellerinin de ona ihanet etmesinden ve işe yaramaz bir et parçasından ibaret kalmasından ölesiye korkuyordu.
"İstersen ben senin için yapabilirim." Etrafına toplanan, yüzleri kömür tozu ve yağ lekeleriyle kaplı çocuklardan birinin çekingen yardım teklifi öfkeyle geri çevirdi. Kızmakta haksız da sayılmazdı. Yeraltının karanlığında bir çınar gibi kök salmıştı. Dünkü birkaç çocuğun maskarası olacak yaşta değildi. "Tanrı aşkına, siz beni ne sandınız? Siz daha doğmamışken bile ben bir şeyler tamir ediyordum!" Gideon'un gürlemesi tünelin tavanından sarkan paslı boruları titretti.
Karşısında oturan çocuk, usulca öne doğru eğilerek elindeki tornavidayı çekingen bir şekilde Gideon'un eline bıraktı. Yaşlı adam, az önce fırlatıp attığı alete şimdi nadide, kırılgan bir çiçekmiş gibi şefkatle dokundu ve kaldığı yerden tamire koyuldu. Çocuklar, bu huysuz ihtiyarın gazabından çekinseler de, yeraltının loş ışığında onun her bir hareketini müthiş bir büyülenmeyle, gözlerini kırpmadan izliyorlardı.
Sonunda Gideon, boğazını temizleyerek çatallı ve derinden gelen sesiyle yeniden konuşmaya başladı. Az önceki asabi, hırçın tavrı dağılmış, yerini bir öğretmen havasına bırakmıştı. "Bakın buraya." Kalın, nasırlı parmaklarıyla jeneratörün içindeki ince sarılmış bakır bobini işaret etti. "Burası. Bu incecik sarım, bu makinenin şah damarıdır. Eğer bunu yanlış yönden sararsanız, tüm makine sizi yakar. İyi dinleyin, kimse size bunu bir daha öğretmeyecek çünkü kimse artık bilmiyor.
Çocuklar, Unterra Grunde’nin o her daim basık ve ağır havasını içlerine çekerek, nefeslerini tutmuş bir halde yaşlı adamın gösterdiği bobine baktılar. Bu, Unterra Grunde'de nadir bulunan bir şeydi. Eski dünyanın gerçek bir parçası, hala nefes alan, tamir edilebilen bir makineydi.
Çocuklardan biri, gözleri merakla parlıldayarak yaşlı adama yaklaştı. Çocuk zihnini kavuran soruların büyüklüğü karşısında eriyip gitmişti. Yüzünde gerçek bir hayranlık vardı. En sonunda dayanamayıp sordu. "Sen gerçekten Eter'den önce mi yaşadın, Aziz Gideon?"
"Tanrı aşkına, çocuğum. Ben aziz falan değilim. Sadece çok yaşlıyım." Gideon’un çenesi kasıldı, kırışıklarla dolu çehresi gerildi. Bu soruyu hayatı boyunca kaç kez duyduğunu unutmuştu ve her seferinde kalbini aynı yorgunluk, aynı bıkkınlık kaplıyordu. Elindeki bobini, titreyen parmaklarıyla çocuklardan birinin avcuna sertçe bıraktı. "Ama evet. Eter'den önceki dünyayı hatırlıyorum. Hatta ilk kez Eter çıkarılırken oradaydım. Henüz yeni yetme bir çıraktım." Sesindeki hiddet yerini bir anlığına uzak geçmişin sislerine bıraktı.
"Peki dünya eskiden nasıldı? Gerçekten yukarıda-" Gideon, soruları ardı ardına sıralayan çocuğa öyle keskin, öyle buz gibi bir bakış fırlattı ki, çocuk lafını bitiremeden yutkundu ve gözlerini suçlulukla nemli taş zemine indirdi. Gideon bunun için pişmanlık duymadı. Çocuklara yumuşak davranmak, onları yumuşak yetiştirmek demekti. Unterra Grunde’de ise yumuşak yetişme lüksünüz yoktu.
"Devam edin," dedi Gideon, biraz yumuşayarak, ama sadece biraz. "Bobini elinize alın. Her bir sarımın kıvrımını hissedin. Saçma sapan sorularla derslerinizden kaytaramazsınız."
Çocuklar alelacele önlerindeki tezgaha yumulup işe koyulurken, Gideon doğruldu, belinin bir noktasında keskin bir ağrı hissetti. Onlarca yıl boyunca bu dar tünellerde, makinelerin başında kambur durarak çalışmaktan sadece beli değil, birçok yeri zarar görmüştü. Acıyı dişlerini sıkarak bastırdı, ağrıyı görmezden gelmeye çalışarak bastonuna sıkıca tutundu. Yaşlı adamın zar zor ayaklanmasıyla birlikte çocuklar dersin bittiğini anladılar ve saygıyla Gideon'un karşısında eğilerek selam verdiler. İhtiyar adam ise sadece elini sabırsızca havada sallayarak onları kapıya doğru kışkışladı.
Çocukların ayak sesleri tünelin derinliklerinde sönümlenirken, Gideon ciğerlerini Unterra Grunde’nin küf kokan havasıyla doldurdu. Şakakları zonkluyor, zihni dinlenmek için yalvarıyordu. Alışkanlıkla her zamanki gibi tünelin gölgeli köşelerini süzdü. Yıllardır süregelen bir alışkanlıktı bu, hep bir şeylerin pusuda beklediğini, onu izlediğini hissetme hissi kendini bildi bileli ordaydı.
Genç bir adamken bunun sadece savaş yorgunluğu olduğunu düşünürdü. Şimdi ise yüz yaşını neredeyse devirmiş, ölümün eşiğindeki bir ihtiyar olarak, artık dünyadaki hiçbir şeyden o kadar emin olamıyordu. O anda, kulağının içinde bir şey fısıldamış gibi hissetti. Sanki görünmez bir dudak, kulağının kıvrımına kadar sokulmuş, ona mırıldanıyordu.
Gideon, kafasını iki yana sallayarak bu aptal düşünceleri kovdu. Etten bedeni çürüyordu ve aynı şekilde yaşlanmış zihninin ona hain oyunlar oynamaya başladığını hissediyordu. Bir anlığına bu uğultudan bahsetme isteğiyle dolup taştı, ardından hemen fikrini değiştirdi. Gideon içten içe fısıltıları diğer Unterra Grunde vatandaşlarıyla paylaşırsa alacağı cevabın ne olacağını adı gibi biliyordu:
Ereshui…
Zihnin yenik düştüğü, yeraltı deliliği.
Ereshui, yer altı halkının yürekten inandığı, gölgesiz ve tekinsiz o kadim varlıktı. Karanlığın hükmettiği bu sığınaklarda, güneşin hiç uğramadığı bu buz kesmiş tünellerinde dolaşan bir kabustu o.
Somut bir bedene sahip olmadığı için bugüne dek hiçbir ölümlü onun silüetini görememiş, formunu çizememişti. İlk kez fısıltıların duyulması yeryüzünün damarlarından fışkıran Eter ile birlikte olmuştu. Önce insanlar aynı dehşet verici rüyaları, toplu kabusları görmeye başlamıştı; ardından tüm yeraltını simsiyah bir uykusuzluk dalgası esir almıştı. Göz kapaklarına haftalarca uyku uğramayan çaresiz insanlar, zihinlerinin çürümesiyle birlikte gerçeği gölgelerden ayıramaz olmuş, akıllarını yitirerek kendilerini ölümün soğuk kollarına bırakmışlardı. Bu delilik tek bir odada değil, birden fazla yerde eş zamanlı olarak başlamıştı. Aynı anda hem her yerde hem de hiçbir yerdeydi.
Gideon, Ereshui'yi daha önce hiç görmese de içten içe inanıyordu. Çünkü ilk kez eter çıkarıldığında dünyanın nasıl bir kıyamet tiyatrosuna dönüştüğüne birinci gözden tanıklık etmişti.
İnsan nüfusunu yarıdan daha da aza indiren bu dört yaratıklara taktığı bir isim dahi vardı: Muhafızlar.
Dört muhafız, tıpkı kitaplarda anlatılan mahşerin dört atlısı gibi Eter’in ilk kez patlayıp yeryüzünü kavurduğu o dehşet anda, oluşan saf plazmadan birer melek gibi doğmuşlardı. Eter patlaması esnasında Gideon oradaydı. Henüz genç bir çırakken, o kör edici ışığın tam ortasında kalmıştı. Hatta soluk teninin altından vücudunun çoğu yerine şimşek gibi yayılan mavi mor damarlar, o günün hatıralarıydı.
Muhafızları görmemişti ve hakkında bildikleri sınırlıydı ama yarattıkları zulüme bizzat şahit olmuştu. Ailush, Verduhn, Ereshui ve Naahash. Gideon; o yaratıkların yeryüzüne gelişini kıyamet; Eterin çıkarıldığı, insanlığın kendi eliyle başlattığı ilk günü ise mahşer günü olarak nitelendiriyordu.
Yaşlılık. Kendine bunu defalarce kez tekrarladı, sanki tekrarlamak onu gerçek yapacaktı. Bu zihninin, bedeni gibi çürümeye başladığının bir işaretiydi, başka da bir şey değildi.
Bastonunun aşınmış sapına parmaklarını daha da sıkı kenetledi, göz kapaklarını bir anlığına birbirine bastırdı. Fısıltı yavaşça azaldı, sonra tamamen kesildi, sanki hiç var olmamış gibi gitti.
Gideon, yatak odasına doğru ağır aksak adımlarla ilerledi. Odası, Unterra Grunde’nin basık mimarisine uygun olarak küçüktü. Sadece bir yatak, eski yıkık dökük bir masa ve duvarları kaplayan aletlerden ibaretti. Her biri onun elleriyle söküp yeniden birleştirdiği, gördüğü tek dünyanın kalıntılarıydı. Kendini yatağın sert şiltesine bıraktığında kemikleri gıcırdadı ve sızlayan kemiklerinin ağrısıyla gözlerini kapattı. Sadece birkaç saat kesintisiz bir uykuya ihtiyacı vardı.
Ancak uyku, Gideon yaşlandıkça ona geri kalan her şey gibi daha da az merhametli davranıyordu. Gözlerini yumduğunda göz kapaklarının arkasındaki zihni asla durmuyor, duyduğu fısıltının izini sürüyordu. Gideon, yatağında dönüp durdu ama gözüne tek bir damla uyku girmedi. O yüzden Gideon, yatağının yanındaki eski, deri kaplı deftere uzandı. Defterin sayfaları o kadar çok kez açılıp kapanmıştı ki kenarları yumuşamış, neredeyse kumaş gibi olmuştu. Kalemi titreyen parmaklarının arasında zar zor tuttu, gözlerini yarı kapalı, karanlığa bakarak yazmaya başladı. Kelimeler çoğu zaman okunaksızdı, bazen aynı cümleyi iki kez yazdığını fark ederdi ama bırakmazdı.
Gideon, hızlı hızlı yazmaya devam ederken yorgunluk sonunda bilincine ağır bastı ve Gideon huzursuz karanlığın içine doğru kaydı. Toprağın altında, kazı bölgesinde, bir genç elindeki aletlerle bir şeyler kazıyordu
Önünde beliren sahneler rüya mıydı yoksa tozlu birer hatıra mıydı bilemiyordu. Toprağın altında, kazı bölgesinde, bir genç elindeki aletlerle bir şeyler kazıyordu. Etrafındaki ışık tuhaf çiy bir renge bürünmüştü, gündüz ve gece birbirleriyle romantik bir dans ediyorlardı.
"Gideon!"
Odasının kapısından yaklınan kalın ses, onu sıkıca yakalayıp uykunun dışına çekti. Gözlerini açtığında karşısında dizlerinin üzerinde, nefes nefese kalmış bir genç duruyordu. Çocuk, Gideon'un bedenini deli gibi sarsarak bir şeyler söylüyordu, korkudan birbirine dolanan diliyle anlamsız, kesik kesik kelimeler kusuyordu. Gideon, bu genci tanıyordu. Bekçilerden biriydi, yüzü odanın cılız ışığında bile kireç gibi solgun görünüyordu.
"Ne oldu?" Gideon'un sesi uykusunun ağırlığıyla çatallı çıktı ama gayet otoriterdi. Yataktan doğrulmaya çalıştı ancak omurgasına saplanan sızı buna izin vermedi; yatakta yarı oturur, aciz bir vaziyette kalakaldı. Karşısındaki genç adamın sesi titriyor, çenesi birbirine çarpıyordu. Daha çocuk konuşmamışken bile Gideon bir şeylerin yolunda gitmediğini anladı. "Ash-i Legio! Bize doğru geliyorlar. Üç koldan birden kuşatıyorlar. Ana tünel, doğu havalandırma kanadı ve batı çıkışı. Hepsinden aynı anda."
Gideon'un içindeki damarlardan akan kan bir anda donmuş gibi hissetti. Yıllardır içten içe geleceğini beklediği, fısıltılardan kaçar gibi saklandığı ama bir yanıyla da hiç gelmemesi için Tanrı’ya yalvardığı o haber tam karşısında duruyordu.
Ash-i Legio.
Yeni dünyanın merhametsiz sömürgeci gücü, eski dünyanın küllerini ve enkazını kendi doymak bilmez çıkarları için parçalayan soğuk makine. Zamanında Legio’nun o pençelerinden kaçıp bu karanlık tünellere sığındığında, bir daha asla onların gölgesini görmeyeceğini ummuştu. Fabrikaların dumanından, soğuk hiyerarşiden, eterin insanları birer alete dönüştüren düzeninden uzakta bir hayat kurmuştu kendine.
Ama her kaçışın bir bedeli vardı. Gideon'un ödediği bedel ise, arkasında bırakmak zorunda kaldığı bir şeydi. Yıllardır düşünmemeye çalıştığı, geceleri bile kendine izin vermediği ama kalbinde bir kor gibi yanan onun için çok değerli şey.
"Ne zaman?" Sesi artık tamamen uyanıktı, keskin bir netlikle. Gideon bir jilet kadar keskin, tamir ettiği makineler kadar net ve kararlıydı.
"Şafakta. Belki daha erken. Tüm herkesi toplantı salonuna çağırıyorlar. Sizi de istiyorlar, Usta. Savunmayı bilen tek kişi sizsiniz." Genç adam öne eğilip elini uzatarak Gideon'un doğrulmasına yardımcı oldu. Bu sefer Gideon yardım teklifini reddetmedi. Hızlı hareket etmeli ve hızlı düşünmek zorundaydı. Şimdi gururun sırası değildi.
Bastonunun sertçe yere vurduğunda çıkan sesi tünelin taşlarına çarpıp yankılanıyordu. Gideon, serbest elini çocuğun omzuna koydu. Yıllardır bu ana hazırlanıyordu. Güven dolu bir şekilde konuştu."Gelebilirler. Bu tüneller benim evim olalı yirmi yıldan fazla oldu. Onları bu labirentte gömeceğiz, tıpkı hak ettikleri gibi."
Genç bekçi, ustanın gözlerinde çakan kıvılcımı görünce saygıyla başını salladı ve karanlık koridorda koşarak gözden kayboldu. Gideon, yalnız kalınca bir an durdu, elini kulağına götürdü. Fısıltı sanki hala oradaydı, çok hafif ve uzaktı ama şimdi bir şeyler anlatıyor gibi gürültülüydü. Sanki Ereshui de geçmişte nelerin kaybedildiğini biliyor ve yaklaşan demir yığınlarının getirdiği felaketi hissederek çılgınca uğulduyordu.
İhtiyar ustanın zihni başka bir yere kaydı. Çok eski bir güne, geride bırakıp kaçtığı her şeye takılıp kalmıştı. Zamanı geldi mi acaba? diye düşündü, sonra bu çirkin düşünceyi bastonunun ucuyla ezer gibi kafasından attı. Bu, üzerine düşünmeye hakkı olmayan bir soruydu. Gideon çoktan seçimini yapmıştı ve her seçimin ruhun, taşıması gereken karanlık bir yükü olurdu.
Unterra Grunde'nin kurtuluşu, onun bu dünyadaki belki de son direnişi, son başkaldırısı olacaktı. Gideon ölümden korkmamayı çok uzun zaman önce, doğum günlerini kutlamayı unuttuğu, yaşını saymayı bıraktığı kış öğrenmişti.
Daha fazla oyalanmadı, Legio geliyordu ve Gideon hazırdı.
***
Şafak sökmek üzereyken tüm Unterra Grunde halkı ana meydanda toplanmıştı. Mağaranın basık tavanından sarkan paslı demir avizelerdeki yüzlerce mum, yeraltının bu devasa oyuğunu çiğ ve titrek bir ışıkla aydınlatıyor; gölgelerin duvarlarda hayaletler gibi oynaşmasına sebep oluyordu.
Gideon, titreyen ama sımsıkı kenetlediği parmaklarının arasında, yirmi yıl önce bu tünelleri karış karış adımlayarak bizzat kendi elleriyle çizdiği yeraltı haritasını tutuyordu. Sararmış, kenarları yıpranmış kağıdı son bir kez keskin gözlerle inceledi.
"Buradan gireceklerini biliyoruz." Gideon, parmağıyla haritadaki ana tüneli işaret etti. "Ve buradan, doğu havalandırma tarafından, batı kanadından da bir kol gelecek." Gözleri, karşısında toplanmış genç savunmacıların korkuyla karşılık kararlı yüzlerini taradı. Hiçbiri Legio askerleri kadar iyi eğitimli değildi ama Gideon'un umursadığı bu değildi.
"Onlarla açık alanda asla karşılaşmayacağız." Gideon'un sesi kesindi. Genç bir adamken, Ash-i Legio'nun bir üyesiyken strateji eğitimleri almıştı, kafasının gereğinden fazla çalıştığını diğer rütbeli komutanlar erkenden fark etmişlerdi.
Gerçi Legio'dayken her zaman saldıran, ezen ve fetheden tarafta olmuştu, daha önce hiç savunmada kalmamıştı.
Yine de kendine ve bilgi birikimine güveniyordu, en önemlisi Legio'nun açgözlülüğünü çok yakından tanıyordu. "Dışarıda, açık alanda kaybederiz, onların sahip olduğu teknolojiyle baş edemeyiz. Ama bu tüneller bizim. Onlar burada yabancı, biz burada yaşıyoruz."
"En hızlı ve çevik olanlarımız bunlar," Konuşan adam eliyle birkaç genç çocuğu ve birkaç kadını gösterdi. Ardından diğer elin ters taraftaki başka bir gruba çevirdi. İri yarı bir grup erkeği süzdü. "En kuvvetlilerimiz ise bunlar. Ama baksana usta. Sayımız çok az. Nasıl kazanabiliriz ki? Bir mucize olması gerekir."
Gideon'un dudakları alaycı bir şekilde kıvrıldı. Bu gülümseme yeraltı halkının onlarca yıldır bu çökmüş çehrede görmediği türden, eski bir komutana aitti. "Onları içeri alacağız. Kendi ayaklarıyla en derine inmelerine izin vereceğiz." dedi Gideon. "Sonra dışarı çıkmalarına izin vermeyeceğiz."
Ana tünelden giren düzenli birinci tabur, ilk birkaç yüz metreyi hiçbir dirençle karşılaşmadan geçti. Bu, Gideon'un planının en hayati parçasıydı. İşgalci askerlerin sığınağın kalbine, yeraltının geri dönüşü olmayan en kör derinliklerine kadar iyice sokulmasını istiyordu. Tam da istediği gibi Legio askerleri, meşalelerinin ışığında ilerlerken, duvarlardaki oyukları, tavandaki çatlakları fark etmediler bile.
Gideon, gölgelerin içinden meydanı süzerek yalnızca başını salladı. Dudaklarından dökülen tek kelimeyle birlikte başını salladı. "Şimdi."
Sinyal verilmişti. Saniyeler içinde, tünelin tavanına onlarca yıl önce gizlenmiş olan muazzam ahşap destek kirişleri, kalın zincirlerin koyu gıcırtısıyla yerinden çekildi. Önceden milim milim hesaplanarak gevşetilmiş kaya blokları, gürültüyle aşağı çöktü. Bu çökme, birinci taburu ikiye böldü. Ön saftakiler bir tarafta, arka saftakiler diğer tarafta kaldı, aralarında molozdan geçilmez bir enkaz yığını kalmıştı.
Zifiri karanlıkta, dar geçitlerin gölgelerinden oyuklara saklanmış Unterra Grunde'nin gerilla savaşçıları harekete geçti. Şaşkınlıktan ve toz bulutundan kör olmuş, sayıca az kalmış Legio askerlerini daracık alanlarda birer birer avlamaya başladılar. Legio'nun ağır silahları bu dar koridorlarda işe yaramadı. Bir asker düşüyor, sonra bir diğeri ötekini takip ediyordu.
Birinci tabur, ikinci tabura destek vermeye hiç gelemeyecekti.
O esnada on dakika sonra birinci tabur ile birleşmeyi bekleyen ikinci tabur, dar havalandırmanın içinde tek sıra halinde ilerliyordu. "Neden bu kadar dar?" diye mırıldandı askerlerden biri, omuzları duvarlara sürtünerek ilerlerken. "Bu insanlar burada nasıl yaşıyorlar?"
Aniden daralan bir noktaya ulaştığında, taburun ilerleyişi zorunlu olarak yavaşladı, zırhlar birbirine çarptı, askerler daracık alanda adeta tek bir et ve çelik yığını halinde sıkıştı. Tam bu anda, tepelerinden bir gürültü duyuldu. Taşlar birbirine sürtündü, sonra bir çatırtı yankılandı.
"Yukarı bakın!"
Az önce sızlanan askerin sözü ölümcül bir darbeyle yarım kaldı. Önceden gevşetilmiş bir taş kütlesi tavandan koptu. Havayı anında toz kapladı, göz gözü görmüyordu. Acı dolu çığlıklar taş duvarlara çarpıp yankılandı.
Taburun önündekiler büyük taş kütlesinin altında kalarak can verdi. Arkadakiler ise şimdi geriye, geldikleri yöne doğru kaçmaya çalışıyordu. Ancak kaçamadılar. Gideon’un işaretiyle pusuda bekleyen Unterra Grunde'nin toplasan bir elin parmağını geçmeyecek sayıdaki savaşçıları hayatta kalmayı başaran son birkaç Legio askerini acımadan katletti.
Üçüncü ve son tabur, batı istasyonundan içeri girmiş, diğer iki taburdan farklı bir tempoyla ilerliyordu. Adımları daha temkinli, hareketleri daha yavaştı. Birliğin başındaki komutan, kıdemli bir yüzbaşıydı, ilk iki kolun aksine acele etmiyordu. Eski demiryolu tünelinin tam ortasına geldiklerinde yüzbaşı içgüdüsel bir el hareketiyle taburu durdurdu.
"Asker, dur!" Yüzbaşı soğukkanlılıkla emri verdiğinde "Neden bekliyoruz?" hemen arkasındaki genç çavuş sabırsızlıkla sordu. Henüz yüzbaşı kadar tecrübesi yoktu ve acemiliği her hareketinden okunuyordu.
"Çünkü buraya kadar hiçbir direniş görmedik," dedi Yüzbaşı. Gözleri metro istasyonu ve karanlığı hızla tarayıp duruyordu. "Bir sorun var. Bu kadar kolay olmamalı."
Eski metro istasyonunun kalıntıları, tozlu raylar ve paslı vagonlarla doluydu. Bir zamanlar insanların günlük hayatının parçası olan bu yer, şimdi bir hayalet şehir gibiydi. Yüzbaşı, adamlarını sabitlemek için elini havada tuttu, ardından çok yavaşça adeta parmak uçlarında ilerlemelerini işaret etti. Bu tecrübeli temkinlilik, onların hayatını kurtaracaktı.
Askerler birkaç adım atmıştı ki karanlığın içinden bir düzine ok göründü. Yüzbaşı anında emir verdi. Yüzbaşı hiç duraksamadan kükredi. "Kalkanlar! Sırt sırta verin!" Diğer iki kolun aksine, bu birlik panikle dağılmadı. Kusursuz bir askeri disiplinle anında bir daire oluşturdular, ağır kalkanlarını dışa doğru kenetleyerek çelikten bir kale ördüler.
Oklar kalkanlara çarpıp düşüyordu, ama karanlığın içinden gelen düşmanı katiyen göremiyorlardı. Kalkanların arasından kaçmayı başarabilen birkaç şanslı ok, askerlerin bedenini buldu. Acı dolu inlemeler havada uçuşurken yaralanan bir asker, komutanına baktı."Ne yapacağız, Yüzbaşı?"
Yere düşenlerin toparlanmasına bile fırsat kalmadan, karanlığın içinden bir düzine ok daha vızıldayarak havayı yardı. Yüzbaşı bu labirentte körlemesine dövüşerek kazanamayacaklarını fark etti. O sırada adamın hem göğsüne hem de omuzuna iki adet ok saplandı.
"Bu bir savaş değil. Bu bir avlanma." Yüzbaşı omzuna saplanan oku eliyle çekip çıkardı. Dişlerinin arasından bir küfür savurdu. Askerleri birer birer düşerken geri kalanlarının dayanabileceklerini ummaktan başka şansı yoktu. Okların gelişi kesildiğinde Legio askerleri her yönden gelebilecek bir saldırıya karşı gergin bir şekilde durdular. Sonunda Yüzbaşı zor kararı vermek zorunda kaldı. Bu kadar az adamla ilerlerse hayatta kalanların olmayacağını biliyordu.
"Geri çekiliyoruz. Şimdi, düzeni bozmayın!"
Bu, şafakta yeraltı halkına saldıran üç koldan tek başarılı ve düzenli geri çekiliş hikayesi oldu.
Meydandaki toz duman henüz yatışmamışken, baştan aşağı siyahlara bürünmüş, adeta mağaranın karanlığından kopup gelmiş göğe yakın, gözü pek genç bir kadın Gideon’a raporlamaya başladı. "Ana giriş ve havalandırma taburları düştü. Neredeyse tamamı ya enkaz altında ya da öldürüldü. Ancak batı istasyonu geri çekiliyor, peşlerine düşelim mi?"
"O zaman bırakın gitsinler. Bu yenilgi, bir süre Legio'yu bizden uzak tutacaktır." Gideon’un yanından dalga dalga yayılan bu zafer haberi, Unterra Grunde’nin dar sokaklarına, alt geçitlerine ve derin oyuklarına ulaştığında, tünellerin en derinlerinden muazzam bir uğultu yükseldi. Önce şaşkınlık, sonra inanmazlık, sonra saf sevinç çığlıkları birbirini takip etti. İnsanlar evlerinden, atölyelerinden dışarı fırladı. Herkes en yakınındakine sarıldı, bazıları yere çöküp ağladı.
Yüzleri ve zırhları hala tünellerin barut kokusu ve tozuyla kaplı olan genç savunmacılar ana meydana döndüklerinde, halk tarafından birer efsane, birer kahraman gibi karşılandılar. Omuzlarda taşındılar, isimleri haykırıldı.
Birileri, elinde ne bulduysa bir davul gibi çalmaya başladı. Ritim, tünellerin taş duvarlarında yankılanarak büyüdü, insanlar ellerini çırpmaya, ayaklarını ritimle yere vurmaya başladılar. Bir kadın, çatlak ama gururlu sesiyle eski bir zafer şarkısı tuttururdu. Önce birkaç kişi ona katıldı, sonra daha fazlası, en sonunda ise tüm Unterra Grunde halkı, kendini zafer nidaları atarken buldu.
Küçük bir erkek çocuğu, coşkulu kalabalığın arasından koşarak geçti, elinde yanan bir meşaleyle geçti ve deli gibi sallamaya başladı. Gideon, bir anda çok önceleri kaybettiği bir şeyi hatırladı. Kutlamayı ve sevinci.
Gideon, meydandaki bu cümbüşü uzunca bir süre hiçbir şey söylemeden kaskatı bir yüzle izledi. Her şeye, bu zafere rağmen kendine yumuşama iznini vermedi.
"Ama asla unutmayın, bu bir zafer değil," dedi sonunda yanındakilere. Ardından yavaşça arkasına döndü, aksak adımlarla odasına doğru yöneldi. Son cümleyi kimsenin duymaması için fısıldayarak kurdu. Sesi yorgun ve hırpalanmıştı.
"Sadece muğlak olanı erteledik."
