Kısım 1 / Bölüm 5: Fenreux

Vaveyla Yazarı: Perin Yılma

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: Kısım 1 / Bölüm 5: Fenreux

Bölüm 5: Fenreux
Wald Hutan

"Kayıptan önce bir sessizlik vuku bulur. Kulakların çınlar ama hiçbir şey duymazsın. Kaybın kendisi bir anda gelir ama ağırlığı asla o an gelmez. Asıl kayıp zaman geçtikçe; aylar sonra, yıllar sonra çöker üzerine. O zaman anlarsın neyi kaybettiğini. Kayıp seni önce boşaltır, sonra doldurur ama içine doldurduğu şey asla eskisi gibi olmaz. Şunu kabullenmek lazım ki bazıları gider ve arkasına bakmaz çünkü baksa asla gidemeyecektir. Ama asıl kayıp, gitmek değildir. Asıl kayıp, hiç geri dönememektir."

Haberin üzerinden üç gün geçmişti ve Wald Hutan halkı, ağaçlarının gölgesinde elinden geldiğince onları bekleyen saldırıya kendilerini hazırlamaya çalışmıştı. Çalışmıştı çünkü Fen içten içe yapılan tüm bu derme çatma hazırlıkların yetersiz olduğunun farkındaydı.
Sınırlarında diğer klanlar ile ufak tefek çatışmalar arada olsa da Wald Hutan'ın hiçbir zaman gerçek bir savunma sistemine ihtiyaç duymamıştı. Olması için bir sebep de yoktu. Ormanın kendisi, yüce Verduhn onların sadık koruyucusuydu, şimdiye kadar hiç kimse buraya bu kadar kararlı, bu kadar organize bir orduyla saldırmayı denememişti.
Fen'in babası, klanın tüm yetişkin erkeklerini ve kadınlarını topladı. Gleen ve Fen, reisin emriyle mızrakların uçlarını bilediler, yayların iplerinin gerginliklerini kontrol ettiler. Reis, çocukları, hamileleri ve yürümekte zorlanan yaşlıları ormanın en kuytu derinliklerine doğru yönlendirmeye başladı. "Herkesin olabildiğince çatışmadan kaçınmasını istiyorum" Wald Hutan'ın reis tebaasının önünde güçlü tutmaya çalışsa da Fen, babasının sesinin inceden inceye titrediğini fark etti. Reis yaklaşmakta olan mücadeleden korkuyordu. "Yaşlılarımız ve çocuklar derinlere gidecek. Savaşabilen herkes burada kalacak."
"Ben de savaşabilirim." dedi Fen, içindeki kararlılık nettti. Artık yetişkin bir adamdı ve halkının bu zor günde ona ihtiyacı vardı. Onları ellerinden geldiğince savaşırken Fen, bir çocuk gibi saklanmayı gururuna yediremiyordu.
"Biliyorum," dedi Babası gözlerindeki durgunlukla. Kafasında bir planı olduğu belliydi ve bu yaşlı adam kolay kolay fikirlerinden geri adım atmazdı. "Ama sen, annenle birlikte güneye gideceksin."
"Baba! Yapma-" Fen, itiraz etmek için öne atıldığında çoktan bunun anlamsız olduğunu biliyordu. Farkında olmadan babasına sesini yükselttiğinde Reis otoriter ve itiraz etmeyen sesiyle son noktayı koydu. "Bu bir tartışma değil, Fenreux."
Fen'in kaşları çatıldı, bu emri kabullenmek istemiyordu. İtirazlarını sürdürdü. "Ben senin yanında olmalıyım, avlanmayı biliyorum."
"Biliyorsun, evet." Babası, oğlunun omuzlarına ellerini koydu. Çocuğun gözlerine baktı. "Tam da bu yüzden annen ile birlikte ormana gideceksin. Güneye gidecek olanlar arasında elliden fazla kişi var. Hepsi ya çok yaşlı ya çok genç, kendilerini savunamayacak durumdalar. Onları kim koruyacak, Fen? Kim onlara yol gösterecek, kim panik anında sakin kalmalarını sağlayacak? Sen ve annen."
Bu mantığın karşısında Fen'in hırçın itirazları sönümlenerek yok oldu. Babasının haklı olduğunu biliyordu ama babasının yanında olmak, ailesine sadık bir oğlun yapması gerektiği gibi onunla omuz omuza savaşmak istiyordu.
Kabullenmek istemeyerek kafasını salladı. Ailesinin parçalanmasını istemiyordu, ona göre hep bir arada kalmalılardı. Babasının ormanda güvenilir birine ihtiyacı olduğunu fark etti. "Sana söz veriyorum," Babası Fen'in kulağına eğildi ve bir sır verir gibi fısıldamaya başladı. "Bu işi bitirdiğimizde, seni ve anneni bulacağım. Ama eğer bulamazsam-" Adam sertçe yutkundu, bir vasiyet gibi ağırlaşan bir bakışla oğluna baktı. "O zaman sen, onlara lider olmak zorundasın. İster miydin istemez miydin, önemi yok artık."
"Hayır." Fen'in reisin sözünün bitmesini beklemeden sıkıca babasına sarıldı."Sen bu işi bitirip geri döneceksin ve reis olarak kalmaya devam edeceksin. Ben buna hazır değilim, baba. Ben sen değilim."
"Geri döneceğim." Fen, babasının söz verişini dinledi. Adam sertçe birkaç kez oğlunun sırtına vurdu. "Burayı yıllardır tanıyorum, her kökünü, her gölgesini ezbere biliyorum. Birkaç işgalciden korkacak değilim. Kutsal Verduhn'dan öyle kolay vazgeçmeyeceğiz. Evimizden vazgeçmeyeceğiz!" Bir adım atmıştı ki duraksadı, elini son bir kez Fen'in başına koydu, oğlunun koyu renk kıvırcık saçlarını dağıttı. Bu hareketi yıllardır yapmıyordu. Adam eski günleri hatırladığında buruk bir şekilde gülümsedi. "Şimdi git ve bana söz ver, hiçbir zaman asla arkana bakmayacaksın."
Arkana bakmayacaksın, demişti babası.
Ama Fen, vedanın soğukluğunu hissederken bile, omzunun üzerinden son bir kez daha annesine ve babasına baktı. Reis, savaşçıların arasında bir çınar gibi sağlam duruyordu, elindeki mızrağı sıkıca tutuyordu. Reisin gözleri, o kalabalığın telaşlı bağırışlarının arasından doğruca karısının solgun yüzünü buldu.
Bir anlığına meydandaki kaos, çığlıklar hepsi geri planda kaldı. Annesi, ömrünü adadığı kocasına derin bir sevgiyle baktı. Elindeki bohçayı bir anlığına unutmuş gibiydi. Babası, hiçbir şey söylemedi, söyleyemezdi de bu mesafeden. Fen, anne ve babasının kelimeler olmadan sadece bakışlarla birbirlerinin ruhuna sessizce veda edişini izledi.
Sonra annesi aniden oğluna döndü. Az önceki o duygusal, kederli kadından eser kalmamıştı; yüzü klanı korumak zorunda olan sert kadının maskesine bürünmüştü. Bu insanların hayatta kalması için elinden geleni yapmaya hazırdı."Gidelim, Fen." Annesi, elini Fen'in bileğine doladı, farkında olmadan oğlunun etini ezerek canını yaktı ama Fen, onu durdurmadı.
Tam patikaya adım atmadan önce, Gleen yanlarına sokuldu. Çocuk, Fen'in omzuna hafifçe çarptı. Yüzünde kocaman aptalca bir gülümseme vardı. "Hey, yaşlılar ve çocuklara bakıcılık yapacaksın diye canını sıkma. Her zaman ilgi odağı olamazsın."
"Sen de kendine dikkat et. Ciddiyim, Gleen." dedi Fen. Gleen'in gamsız tavrının aksine savaş, Fen'in tüylerini ürpertiyordu. "Akşama kadar bitireceğiz bu işi, bak görürsün." dedi Gleen. Kendinden emin ifadesiyle sırtındaki ok kılıfını düzeltti. İçindeki o büyük korku gözlerinin köşesine yansıyordu ama belli etmemek için dişlerini sıkıyordu.
"Akşama görüşürüz o halde."
En yakın arkadaşının kaybolmasının ardından annesi güneydeki patikaya doğru adeta Fen'i yanında sürüklemeye başladı. Etraflarında diğer aileler de aynı panikle yola koyulmuştu. Çocuklar ağlıyor, yaşlılar zorlukla yürüyordu. Herkesin yüzünde aynı korku, aynı çaresiz kaygı vardı.
Fen, yürürken son bir umutla arkasına baktı ama artık babasının heybetli silüetini göremiyordu, kalabalık ve ağaçlar arasında yitip gitmişti. Sanki hiç varolmamış gibiydi.
Güney patikası, normalde on dakikalık sakin bir yürüyüş olmalıydı ama şimdiyse bir grup minik adımlı çocuk ve titrek bacaklı yaşlılar varken bu mesafe ucu bucağı olmayan sonsuz bir cehennem gibi hissettiriyordu. Hızlanmaları gerekiyordu.
Fen, yürümekte zorlanan komşularının küçük kızını, henüz dört beş yaşlarındaki o minik bedeni şefkatle sırtına aldı. Kız, dört beş yaşlarındaydı ve sessizce ağlıyordu. Çocuğun minik elleri, Fen'in boynuna sımsıkı sarılmıştı.
"Neredeyse geldik, ağlama. Güvende olacağız." diye fısıldadı Fen. Kızın annesi ise hemen yanlarında, diğer çocuğunun elini sımsıkı tutmuş, tir tir titreyerek yürüyordu. Fen'in gözleri yaprakların en ufak bir kıpırtısına karşı sürekli pusu ihtimalini tartarak etrafı tarıyordu.
Patika, dikenli çalılıkların arasından kıvrılarak ilerledi ve güneş ışığının neredeyse hiç sızamadığı sık ağaçlık yere ulaştı. Yaprakların arasından süzülen birkaç cılız ışık hüzmesi, toprağa desenler çiziyordu. Fen, ormanı her yerinde hissetti. Burada doğmuş ve büyümüştü. Bu ormanda karnını doyurmuş ve yine bu ormanda gülüp ağlamıştı. Burası onun yuvasıydı.
Sonra önden gelen bir kadının kulakları yırtan çığlığı tüm kafileyi durdurdu.
Fen neler olduğunu kavrayamadan anında annesine baktı. Tüm duyu organları muhtemel tehdidin karşısında pür dikkat kesilmişti ama kalbi neredeyse dışarıdan duyulacak şekilde ölesiyle çarpıyordu. Annesinin sırtındaki yayından büyük bir soğukkanlılıkla bir ok çekip kirişe yerleştirdiğini gördüğünde, Fen de sırtındaki çocuğu sırtından indirmeden elindeki ilkel mızrağı öne doğru uzattı.
Patikanın ilerisinden çalılıkların arasından metal parıltılar belirdi. Ash-i Legio buradaydı.
"Geri kaçın!" diye bağırdı birisi ama bu feryat havada asılı kaldı. Her şey için çok geçti. Legio askerleri, çalıları ezerek grubun etrafını saniyeler içinde bir çember gibi sarmaya başladı. Tüm kaçış yollarını kalkanlarıyla kapatarak insanları avuç içindeki kurbanlara dönüştürmüşlerdi.
İlk kılıç darbesi en önde duran yaşlı adamı ikiye böldü. İhtiyar, çığlık atmaya bile vakit bulamadan, gözleri yuvalarından fırlamış bir halde çamura yığıldı. Sıcak kanı patikadaki kurumuş yaprakların arasına süzüldü. Hemen arkasındaki bir kadın, kucağındaki kundaklı bebeğini bedeniyle korumaya çalışırken sırtına yediği derin bir kılıç darbesiyle yere kapaklandı; düşerken, can verirken bile kollarını gevşetmedi, bebeğini bırakmadı.
Kaos, bir anda patlak verdi. Çocuklar çığlık çığlığa ağlıyor, yaşlılar koşmaya çalışıyor ama bacakları onlara ihanet ediyordu. Fen gibi birkaç genç savaşçı elindeki basit mızraklarla askerlerin üzerine atılmaya çalışıyordu ama tepeden tırnağa zırhlı ve oldukça eğitimli Legio askerleri karşısında hiçbir şansları yoktu. Onlar da yaralanacaklarını, belki de öleceklerini biliyorlardı ama halklarını korumak için asla pes etmediler, geriye doğru bir adım bile atmadılar.
Hava, demir kokusuyla, kanın keskin metalik kokusuyla kaplandı. Yerde, parçalanmış bedenler, kopmuş uzuvlar, toprağın bile ememekte zorlandığı kırmızı gölcükler vardı. Bir Legio askeri, yerde acıyla debelenen hamile bir kadını, yüzünde en ufak bir insani merhamet kırıntısı olmadan tekrar tekrar, vahşice bıçaklıyordu.
Fen, katliamın patladığı anda grubun arkasında kalmıştı ve sıranın önündekilerin kurtulma ihtimalinin olmadığını idrak ettiğinde annesine baktı. "Fen, koş!" Annesinin çığlığı kargaşanın içinde zar zor duyuldu. Kadın, yanındaki çocuğu Fen'e doğru iteledi. "Onları al ve koş. Şimdi!"
"Anne! Seni bırakmayacağım-" Fen annesine doğru hamle yaptığı sırada, Reisin karısı yayını sonuna kadar gerip Legio askerlerinden birinin boğaz boşluğuna oku saplamıştı bile.
Annesi hızla ona döndü ve titreyen elleriyle oğlunun yüzünü avuç içlerine aldı. Fen annesinin gözlerindeki teslimiyeti gördüğünde neredeyse ağlamak üzereydi. "Gitmek zorundasın, oğlum. Görmüyor musun? Kimseyi sağ bırakmayacaklar. Onları kurtar!"
O anda Fen’in içindeki o hayatta kalma ve koruma içgüdüleri bir güçle devreye girdi. Fen, sırtındaki küçük kızı daha da sıkı kavradı, diğer elini ise yanındaki korkudan donakalmış oğlan çocuğunun küçük parmaklarına kenetledi. Annesi, çocuklara birkaç saniye daha kazandırabilmek amacıyla umutsuzca yayına yeni bir ok daha yerleştirdi, gözlerini kısarak en yakındaki zırhlı askere nişan aldı ama bu kez ok hedefine ulaşamadı ve bir kılıç darbesiyle havada kesildi.
Asker annesinin üzerine atıldı ve Fen annesini kurtarmak için geri dönmeye hazırlandı. Annesinin ise ağzından son kelimeleri döküldü. "KAÇ!"
Fen, arkasına bakamadı. Bakarsa öleceğini, çocukların da öleceğini biliyordu.
Son gördüğü şey, annesinin gözlerindeki fedakar bakış oldu.
Ayakları onu patikanın dışına, ormanın içine sürükledi. Nefes nefese ağaçların arasında koşmaya başladı. Yanındaki çocuğun elini kemiklerini kıracak kadar sıkı tutuyordu. Sırtındaki küçük kızın boynuna dolanan elleri ve elindeki diğer çocuğun küçük parmakları arkasına dönüp oraya geri gitmesine engel olan tek zincirdi.
Fen ciğerleri yanana kadar koşmaya devam etti. Bacaklarındaki lifler kopma noktasına gelmişti ama hiç durmadı, bir kez bile yavaşlamadı. Arkasından gelen sesler onu takip etti. Çığlıklar ve metal sesleri gitgide azaldı ve en sonunda ormanı korkunç bir sessizlik kapladı.
Fen, ormanın en derinliklerine ulaştığında nihayet durabildi. Bacakları artık onu taşıyamıyordu, dizlerinin üzerine çöktü. Etrafına bakıdı. Yanındaki oğlan çocuğu hala elini sıkıca tutuyor, sırtındaki küçük kız ise sessizce içli içli ağlıyordu.
O sırada kalın ağacın kökleri arasında, yosunla kaplı görülmesi imkansız bir kovuk buldu. Bir süre burada saklanabilirlerdi. Çocukları incitmeden içeri soktu, kendisi de mızrağını göğsüne bastırarak yanlarına çöktü. Fen, herhangi olası bir tehlikeye karşı nöbet tutmaya başladı.
"Sessiz olun," Sesi kendi kulağına bile yabancı geldi. "Ben buradayım. Güvendesiniz."
Kelimeler, kendine bile zerre inandırıcı gelmiyordu.
Saatler saatleri kovaladı ya da Fen'e öyle hissettirdi. Güneş yavaş yavaş ağaçların arasından çekildi ve gölgeler uzadı. Sonunda karanlık Wald Hutanın üstüne bir örtü gibi çöktüğünde çocuklar, korkudan tükenmiş, birbirlerine sarılmış halde kovuğun içinde uyuyakalmışlardı.
Fen, uyumadı. Gözlerini bir an bile kırpmadı, nöbet tutmayı, karanlığı dinlemeyi hiç bırakmadı.
Gece yarısı karanlığın en koyu rengine ulaştığında, Fen içindeki vicdan azabına daha fazla dayanamadı. Çocukları uyandırmamaya özen göstererek, yavaşça kovuktan çıktı. Yosun ve yapraklarla kovuğun girişini iyice sakladı ve geldiği yöne doğru temkinli adımlarla yürümeye başladı. Arkasına bakmaması gerektiğini biliyordu ama geri dönmek zorundaydı.
Dönüş yolu sessizdi. Sonunda taşlık patikaya vardığında ayakları kana bulandı. Ay ışığının cılız ışığı yere düşen cesetleri yavaşça aydınlattığında o tanıdığı yüzleri teker teker inceledi. Her bir çocuğun açık kalmış gözlerini merhametle kapattı. Çocuklar, yaşlılar, hiçbiri arasında ayrım gözetmeden Fen, aralarında yürüdü.
Ve sonra onu gördü.
Annesi toprağın üzerinde sırt üstü yatıyordu. Elindeki yayını hala bırakmamıştı. Gözleri gökyüzüne dönüktü ve yüzünde ölümün ağırlığına rağmen huzurlu bir sakinlik vardı.
Fen, bir adım attı, sonra bir adım daha. Bacakları kendine ait değilmiş gibi hissettirdi. Fen çılgınca içinden bunun gerçek olmadığını, her şeyin boktan bir kabus olmasını umdu.
Ama işte oradaydı. Annesi tamamen hareketsizdi. Fen'in içindeki son inkar tanesi, bedeni annesinin cesedinin yanına çöktüğünde tuzla buz oldu. Titrek bir şekilde elini annesine doğru uzattı ama dokunmaya cesaret edemedi. Sanki ona dokunursa bu korkunç gerçeği tamamen kabul etmek zorunda kalacaktı.
Ama sonunda annesinin soğuk tenine dokunabilme cesareti gösterdi. Annesinin bedeni gecenin serinliğiyle ve çekilen kanıyla buz kesmişti. Fen'in gözünden bir damla yaş yanaklarındaki kirli yolu takip ederek annesinin saçlarına süzüldü.
Bir çığlık, bir feryat kurumuş boğazından çıkmak istedi ama çıkamadı. Sadece kısa boğuk bir hıçkırık duyuldu. Fen, narin bir şekilde annesinin cansız bedenini kollarının arasına aldı ve zamanın anlamını yitirene kadar sessizce ağladı.
Kimse hayatta kalmamıştı. Ne diğer çocuklar, ne yaşlılar, ne de annesi.
***
Fen, uzun süre orada kalamadı. Ruhu çekilmiş bir halde ayağa kalktı, ellerindeki kanı hızla kıyafetlerine silerek temizlemeye çalıştı. Ağacın kovuğunda bıraktığı çocuklar, tek başlarına ve tamamen savunmasız bir halde onu bekliyorlardı. Fen'in hemen toparlanması gerekiyordu. O çocukları güvenli bir yere ulaştırmalı ve babasını bulmalıydı.
Belki babam hayattadır.
Bu düşünce ince bir umut ipliği gibi Fen'in ilerlemesini sağladı. Geldiği yoldan geri döndü, kovuğun yosun perdesini araladı. Çocuklar hiçbir şeyden habersiz hala uyuyorlardı. Sırtında taşıdığı küçük kız hışırtının sesiyle gözlerini kırpıştırarak uyandı. Fen'i görünce küçük kollarını uzattı. "Anne nerede?"
Fen, ne cevap vereceğini bilemedi. O yüzden kızı yanıtsız bıraktı ve gözlerini kaçırdı. Diğer çocuğu korkutmaktan kaçınarak uyandırdı. "Diğerlerini bulmalıyız. Asla ses çıkarmayacağınıza dair bana söz verin."
"Söz." İki çocuk da kafalarını usulca sallayarak onayladılar. Fen, küçük kızı tekrar sırtına alırken, diğer oğlan çocuğunun kanayan kolunu daha yeni fark etti. Patikadan kaçarken çalılar çizmiş olmalıydı. Fen, hemen hiç düşünmeden kendi üstündeki giysinin alt kısmından kalın bir kumaş parçası yırttı ve bir sargı bezi gibi çocuğun koluna sıkıca sardı. Sonunda hazır olduklarında gölgelere karışmaya çalışarak hayatta kalanları bulmak için yola çıktılar.
Fen'in tüm vücudu duyduğu her sesle kaskatı kesiliyordu. Sırtında küçük kız, solunda oğlan ve elinde basit bir mızrak varken hata yapma lüksü yoktu, dikkatli davranmak zorundaydı. Evet, bu ormanı avucunun içi gibi tanıyordu ama Legio askerlerinin nerede olduğunu tahmin edemiyordu. Her adımını temkinlikle attı, her ne olursa olsun bu iki çocuğu güvenli bir yere ulaştırması gerekiyordu.
Köyün ana meydanına geldiklerinde Fen, bir ağacın arkasından etrafı kolaçan etti. Meydan hayal ettiğinden daha harap haldeydi. Hala sönmemiş yanan ateşler, yıkılmış binalar ve her yerde üst üstte yığılmış cesetler vardı. Hava hala dumanlıydı ve kanın kokusu her yere sinmişti. Hayatta kalanlar çok azdı. Birkaç yaralı kenarda toplanmıştı ve ne yapacaklarını bilmeden çaresizce yardım bekliyorlardı. Fen, tanıdık simaları gördüğünde bir an için nefes alabildi.
Gleen, kenarda bir ağacın arkasında saklanan Fen'i fark etti ve kalabalığı yararak arkadaşına ulaştı. "Fen!"
Gleen topallayarak yürüyordu, kaşı patlamış ve sol gözü mosmordu ama en azından nefes alıyordu, hayattaydı. Gleen arkadaşını deli gibi merak etmenin verdiği o telaşla, şakayla karışık sordu."Sana ne oldu böyle?"
Fen, Gleen'e hiçbir şey söyleyemedi ve sadece sıkıca Gleen'e sarıldı. Sanki bırakırsa onu da kaybedecekmiş gibi hissetti.
"Gördüğün üzere ben gayet sağlamım." Gleen'in her zamanki alaycılığında davranmaya çalışsa da bedeni titriyordu. O sırada Gleen'in teyzesi Fen'i gördü. Gözyaşları içinde ona doğru gelmeye başladı. "Fen, sen iyi misin? Annen ve diğerleri nerede?"
Fen kadının sorusunu duymazdan geldi. Bu kadına nasıl herkesin öldüğünü söyleyebilirdi ki? "Babamı gördün mü?" Fen'in sesi çatladı. Sabırsızlıkla yerinde sallandı, bir an önce babasına ulaşmak istiyordu.
Kadın işaret parmağıyla ateşlerin ötesindeki bir noktayı işaret etti. "Orada ama-" Fen, kadının sözünü bitirmesini beklemedi. Çocukları hızlıca ona teslim etti. "Onlara bak, lütfen."
"Git." Gleen, başıyla onayladı ama elini Fen'in koluna koyarak durdurdu. "Ben burada kalıp yaralıları toplayacağım, onları güvenli bir yere götüreceğim. Sen git, babanı bul."
Fen, kafasını salladı. Kalan son dermanıyla kadının işaret ettiği noktaya koştu. Arkasından, Gleen'in teselli edici sesi geldi. Çocuklara yumuşak bir tonda güven verici bir şeyler söylüyordu.
Sonunda babasını buldu. Wald Hutan'ın Reisi, yerde kanlı yaprakların üzerinde sırtüstü yatıyordu. Adamın etrafında klanından birkaç kişi vardı. Birisi bir tür dua mırıldanıyor, başka bir diğeri elindeki merhemi karıştırıyordu. Fen'i gördüklerinde baba ve oğulun rahat konuşabilmesi için saygıyla geri çekilerek uzaklaşmaya başladılar.
Reis, yerde öylece yatıyordu, göğsünde derin bir yara açılmıştı. Gözleri açıktı zar zor da olsa, nefes alıyordu. "Baba!" Fen, koştu, dizlerinin üzerine çöktü, ellerini babasının göğsündeki yaraya bastırdı. Yarası bir sargıyla kapatılmıştı, sargının kumaşı çoktan kanı sızdırmaya başlamıştı.
Babası, gözlerini zorlukla ona çevirdi, dudakları hafifçe kıpırdadı. "Fen..." Reis konuşurken sesi titredi. "Sen yaşıyorsun. Annen nerede?"
Fen, cevap vermeye yeltendiğinde kelimeler boğazında taş gibi oturdu. Gözyaşları içinde haykırdı. "Herkes öldü, baba. Kimse kalmadı!" Adam bu itiraf karşısında sadece başını salladı. Belli belirsiz çok küçük bir hareketti ama bu her şeyi söylemeye yetti. Babasının gözlerinde bir şey kırıldı ama Fen, babasının şaşırmadığını gördü, adam zaten biliyordu.
"Dinle beni, Fen. Benim pek fazla vaktim yok, bunu ikimiz de biliyoruz."Fen, ellerini yaradan çekmedi. Gözyaşları yüzünden görüşü bulanıklaştı. Babasının sesi, giderek zayıflıyordu."Onları toplamalısın, Fen. Dağılanları bul."
"Hayır, böyle konuşma. İyileşeceksin." Fen'in söylediği yalan dilinde acı bir tat bıraktı. Babasının bu yara ile bu geceden sağ çıkamayacağını kabul edemedi.
"Reis olmak zorunda değilsin." dedi babası, sesi artık tamamen tükenirken. Fen, adamın son kelimelerini duyabilmek için kulağını onun dudaklarına kadar yaklaştırmak zorunda kaldı. "Ama onları terk etme. Halkımıza sahip çık, kendi yolunla, kendi kalbinle. Bu, benim yaptığımdan daha zor olabilir ama sen bunu yapabilirsin. Yapabileceğini biliyorum." Cümle tamamlanmadan kesildi. Wald Hutan reisinin gözleri yavaşça birbirine sarıldı. Fen, babasının son yaşam gücünün toprağa karışıp yok olmasını izledi.
"Baba?" Fen sertçe babasını omuzlarından sarsarak onu uyandırmaya çalıştı. Bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra, babasının cansız gövdesinin üzerine kapanarak deli gibi ağlamaya başladı. Sahip olduğu herkesi bir çırpıda kaybetmişti. "Baba bana bak!"
Fen, babasının bedenine sarılmış sarsılarak ağlarken bir gölgenin varlığını hissetti. Ormanda yaşamanın getirdiği avcı refleksleri, acının getirdiği o deli dehşetle birleşti. Fen, çevik bir hareketle anında arkasına döndü.
Tam o anda, elindeki kılıcını öldürmek için havaya kaldırmış, üzerine doğru hamle yapan bir Legio askerini gördü. Askerin yüzündeki o demir maskenin ardında hiçbir insani ifade, hiçbir nefret ya da öfke yoktu; o sadece üstlerinden aldığı emri, soğukkanlılıkla tamamlamaya programlanmış bir askerdi.
İşte tam da o an, Fen’in içinde yıllardır uyuyan öfkesi patladı. Zihnine annesinin kanlı görüntüsü hücum etti. Babasının hemen yanında duran cansız bedeninine gözü takıldı. Çaresizlik, damarlarından dışarıya doğru patladı.
Fen, duraksamadı. Babasının hemen yanı başında duran ucu sivri mızrağını kaptı. Artık düşünen, tartan Fen yoktu; tamamen ilkel bir hayatta kalma ve intikam içgüdüsüyle hareket ederek askerin üzerine doğru atıldı.
Boğuşma kısa sürdü.
Legio askeri, bu savunmasızca ağlayan çocuğun bu kadar ani bir karşı hamle yapacağını öngörememişti. Bir anlık şaşkınlıkla dengesini kurmaya çalıştı ama Fen çoktan onun savunma hattını yarmıştı. Fen, mızrağı askerin şah damarına tüm gücüyle sapladı. Hiç beklemeden mızrağı tüm hırsıyla sertçe çıkardı.
Askerin parçalanan boynundan fışkıran sıcak koyu kırmızı kan büyük bir tazyikle doğrudan Fen’in yüzüne ve giysilerine fışkırdı. Fen, gözlerini bile kırpmadan akan kanı izledi, adamın tüm kanı boşalana kadar gözlerini ayırmadı. Asker, sonunda yere yığılıp can verdiğinde, yüzünden süzülen düşman kanını soludu.
İlk kez bir insanın canını alıyordu.
Fen, titrek bir nefes vererek elindeki kanlı mızrağı bıraktı. Nefesi düzensizdi, göğsü boğuşmanın etkisiyle hızlı hızlı inip kalkıyordu. Kendi masumiyeti, o askerin kanıyla birlikte toprağa akıp gitmişti. O artık sadece Fen değildi; elini kana bulamış bir katildi.
Uzaktan, Gleen’in ve o iki küçük çocuğun dehşet, şok ve korku dolu gözlerle meydanın ortasında durup kendisini izlediklerini hayal meyal seçti. Çocuklar ondan korkuyordu. Fen etrafına baktı. Ateşler, cesetler, dağılmış barınaklar, babasının cansız bedeni. Hepsi birden üzerine çöküyormuş gibi hissetti.
Zihni bu acıyı ve işlediği ilk cinayetin sarsıcı şokunu taşıyamadı.
Ve Fen, koştu.
Arkasından Gleen’in avazı çıktığı kadar "Fen! Dur, gitme!" diye seslendiğini duydu ama dönüp bakmadı, bakamadı. İçinde sadece bir tek dürtü kalmıştı: Kaçmak ve uzaklaşmak. Bu kadar çok ölümden, ellerine bulaşan kandan kurtulmak istiyordu. Ayakları, kendi iradesinden bağımsız bir şekilde yeri dövüyordu, sanki bedeni ona ait değildi, hiç ona ait olmamıştı.
Ateşlerin ışığı arkasında kaldı, sonra meydandaki ses yerini yalnızca Fen'in kendi nefesine ve ayaklarının toprağa çarpışına bıraktı.
Dallar kollarını derinlemesine yardı ve yüzünü çizdi ama Fen hissetmedi.
Bir süre herhangi bir şey hissedebileceğini sanmıyordu.