7. bölüm / 9
Tanrıların NefesiKısım 1 / Bölüm 7: Sai
Bölümler 9Şu an: Kısım 1 / Bölüm 7: Sai
- 1 Kısım 1 / Bölüm 1: Fenreux3.094 kelime
- 2 Kısım 1 / Bölüm 2: Larsaa2.352 kelime
- 3 Kısım 1 / Bölüm 3: Gideon2.986 kelime
- 4 Kısım 1 / Bölüm 4: Larsaa2.685 kelime
- 5 Kısım 1 / Bölüm 5: Fenreux3.131 kelime
- 6 Kısım 1 / Bölüm 6: Kael6.084 kelime
- 7 Kısım 1 / Bölüm 7: Sai3.874 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 Kısım 1 / Bölüm 8: Larsaa5.877 kelime
- 9 Kısım 1 / Bölüm 9: Sai2.000 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüm 7: Sai
Chuma la Rev
"Fedakarlıklar kahramanlık gibi anlatılır ama gerçekte hiç de öyle hissettirmezler. Bir şeyden vazgeçersin, kimse alkışlamaz ve bunu her gün yapmaya başlarsın. Bir süre sonra elinde ne kaldığını saymayı bırakırsın. Çünkü fedakarlık görünmez bir şeydir; sadece yokluğuyla fark edilir, çoktan iş işten geçtikten sonra."
Denizden saraya doğru hafifçe esen meltemin getirdiği tuz kokusu, sarayın taş duvarlarına bile işlemişti. Sai, çocukluğundan beri bu kokuyu çok yakından tanırdı. Denizin hatıraları sarayın yosunlu sütunlarından, gizli kalmış odalarına kadar her bir yerine işlemişti.
İçinde bulundukları ferah konsey odası yüksek tavanla taçlandırılmıştı. Dalga desenleriyle oyulmuş sütunlarla çevriliydi. Eski dünyadan kalma olduğu söylenen bir geminin güvertesinden sökülen, neredeyse bakanın kendisini görebileceği kadar cilalanıp parlatılmış tahta bir masanın etrafında, Çelik Resif Hanedanlığı'nın en kıdemli danışmanları oturuyordu. Yüzlerinde insanın içini daraltan kapkara bir sorumluluk ifadesiyle hararetli hararetli tartışıyorlardı.
Sai, masanın en başında değil, yanında oturuyordu. Babasının her daim oturduğu koltuğu boş bırakmaya özellikle özen göstermişti. Sai, henüz resmi olarak taç giymiş bir kral değildi ama babasının bu fani dünyadaki günlerinin sayılı olduğunu biliyordu. Bu trajik duruma pek fazla üzüldüğü söylenemezdi; zira babası dalgalarla boğuşarak, Chuma la Rev’e en şanlı dönemini yaşatarak uzun, mutlu ve adil bir ömür geçirmişti. Denizin dile getirilmeyen kurallarına göre, her canlı için ölüm, rüzgarın yön değiştirmesi kadar değişmez bir gerçekti. Sai de babasının ona devrettiği bu mirası, elinden geldiğince ayakta tutmaya kararlıydı.
"Balıkçı filolarımızın üçte biri, geçen ayki seferden hasarlı döndü." Yaşlı bir danışman, önündeki kayıtları yüksek sesle okudu ve Prens Sai'nin tepkisini görmek için gözlüğünün üstünden adama baktı. "Legio'nun devriye gemileri, sularımızda daha sık görünüyor. Doğrudan saldırmıyorlar ama varlıkları, balıkçılarımızı korkutuyor."
"Anlaşmamız gereği, sularımıza girmemeleri gerekiyordu." Sai'nin sesi sakin duyuluyordu ama masanın altındaki eli ahşap kirişi kıracak kadar büyük bir gerilimle kasılmıştı.
Legio.
Sai Legio'nun normal şartlarda kendilerine doğrudan saldırmaya karar vermeyeceklerini tahmin ediyordu ama aralarındaki kırılgan, pamuk ipliğine bağlı saldırmazlık anlaşması Wald Hutan'la yapılan son takas sonrasında sekteye uğramış olabilirdi. Chuma le Rev, bir süredir Legio'ya yapması gereken reçine sevkiyatını aksatmıştı.
"Sınırın hemen dışında kalıyorlar. Ama mesaj açık." dedi danışman, gözlerini belgelerden kaldırıp prense dikti. "Wald Hutan savaşından sonra sıranın bize gelme ihtimalinden korkuyorum."
Rion, oturduğu yerde sabırsızca öne eğildi, gür sesi masanın üzerinde yankılandı. "Çünkü onlara zayıf olduğumuzu gösterdik. Reçine için Wald Hutan'a yalvardık, şimdi de sularımızda gemilerinin dolaşmasına izin veriyoruz. Ne zaman bir şey yapacağız?"
"Ne önerirsin, küçük kardeşim?" Sai'nin sesi Rion'a göre daha sabırlıydı. Sai yorgunluğunu dindirmek için gözlerini kapattı. Bu tartışmayı daha önce defalarca yapmışlardı ve Sai artık aynı şeylerin tekrar tekrar gündeme gelmesinden çok sıkılmıştı. "Legio'ya savaş mı açalım yani? Onların teknolojisine karşı, bizim gemilerimizle mi? Bizim gemilerimizi çalıştıran eteri, Legio'nun bize verdiğini unutma."
"Savaş demedim." Rion'un çenesi sertleşti. Tüm konseyin önünde ağabeyine pervasızca karşı çıktı. "Ama sürekli geri çekilmek, sürekli 'anlaşmaya sadık kalalım' demek, bizi güçsüz gösteriyor. Halkımız bunu görüyor. Aç kalıyorlar, korkuyorlar, ve biz sadece masada oturup boş boş laf üretiyoruz."
"Konuşmak," dedi Sai sesini bir ton bile yükseltmedi. "Savaştan daha az insan öldürür."
Konsey odasına buz gibi bir sessizlik çöktü. Danışmanlar, iki kardeşin arasındaki bu tanıdık gerilimi izlerken huzursuz bir şekilde yerlerinde kıpırdandılar. Sai, derin bir nefes alarak konuyu kapatmaya karar verdi.
"Bu konuşmayı daha sonra yaparız, Rion. Şimdi çözülmesi gereken başka meseleler var." Rion, daha fazla karşı çıkmadı ama sertçe sandalyesine yaslandı. Kollarını göğsünde kavuştururken yüzünde tatmin olmamış bir ifade yayıldı.
Danışmanlardan bir diğeri, sözü devraldı. Boğazını temizleyerek kötü haberi verdi. "Eter tedariği konusunda bir güncelleme var, Prens Sai. Legio'dan aldığımız son parti, beklediğimizden azdı."
Sai'nin tüm dikkati anında bu konuya kaydı. "Ne kadar az?"
"Neredeyse yarı yarıya. Gerekçe olarak, kendi iç ihtiyaçlarının arttığını söylediler." dedi danışman, tereddütle devam etti. "Teknelerimizin çoğu, şu an tam kapasitede çalışamıyor."
Rion, alaycı bir kahkaha attı. İğneleyici bir üslüp takındı. "İşte, tam da bahsettiğim şey. Legio'ya bağımlıyız ve onlar bunu biliyor." Sai, kardeşine hak vermek istemese de acı gerçeği kafasıyla onayladı. Yıllar önce, kürekli gemileri terk edip bu hızlı eterle çalışan çevik tekne filosunu kurma kararını bizzat babası vermişti.
O zamanlar bu hamle krallık için bu bir zafer, Chuma la Rev’i diğer kabilelerden teknolojik olarak feci şekilde ileri taşıyan bir adımdı. Ama şimdi, o ilerleme ayaklarına vurulmuş paslı bir prangaya dönüşmüştü. "Reçine veremediğimiz için bizi cezalandırıyorlar."
"Çünkü güçlüler." Rion yumruğunu sertçe masaya vurdu, hiddetle konuştu. "Çünkü biz, kendi filomuzu onların Eter'ine bağımlı hale getirdik, abi. Eski kürekli gemilerimiz hala dursaydı, bu kadar kırılgan olmazdık."
"Önerin ne o zaman?" diye sordu Sai sonunda, kardeşinin sözünü kesmeden. Onun ateşli fikirlerine içten içe gerçekten değer veriyordu.
Rion bir anlığında duraksadı. Birazdan dile getireceği fikri bir süredir kafasında biriktirdiği belliydi. "Eter'e olan bağımlılığımızı azaltmalıyız. Ama bu çok zaman alır." Sesi, daha kararlı bir tona büründü. "Kaynaklarımızı başka yollardan artırmalıyız."
"Nasıl yani?" diye araya girdi başdanışman.
"Güneydeki küçük yerleşimler, hedef almalıyız. Sahil boyunca dağınık ve savunmasız balıkçı köyleri var." Rion, masanın üzerine iyice eğildi, sesi alçaldı ama cesur ama tartışılması olası fikrini tane tane söyledi. "Onların bazılarının depoları çelikle dolu, gemileri sağlam. Bizim ihtiyacımız olan şeylere sahipler ama bizi durduracak güçleri yok."
Konsey odasında bir sessizlik çöktü. Bu spekülatif fikir karşısında diğer danışmanlar ağızları açık bir şekilde küçük prense baktı. Sai oturduğu yerde kaskatı kesilerek kardeşine döndü. Rion’un neyi kastettiğini, hanedanlığı hangi kirliliğe sürüklemek istediğini idrak ettiği an içi rahatsızlıkla doldu. "Sen şu an doğrudan başka bir halkı yağmalamayı mı öneriyorsun?"
"Onları yok etmeyi önermiyorum."dedi Rion, savunmaya geçerek. "Sadece, fazlalıklarını alırız. Onlar hayatta kalır, biz de kalırız."
"Hayır." Sai'nin sesi, bu kez tartışmaya kapalı bir kesinlikle çıktı. Yirmi yedi yıllık hayatında böylesine art niyetli bir düşünce işitmemişti. "Sahipsiz enkazları, terk edilmiş gemileri alabiliriz. Ama yaşayan bir topluluğa saldırmayız. Chuma la Rev'in kurallarıdır. Senin az önce teklif ettiğin şey bizim yolumuz değil, Rion. Hiçbir zaman olamaz."
"Belki de yöntemlerin değişmesi gerekiyordur." Rion, ayağa kalktı, ağır sandalyesi kayarak gürültüyle yere çarptığında konseydeki birkaç danışman yerinde irkildi. "Sen hala babamızın öğrettiği eski kuralları takip ediyorsun. Ama dünya değişti. Legio, kuralsız oynuyor ve kazanıyor. Biz sefil kurallara bağlı kalırsak, hayatta kalamayız."
Rion, konsey odasının kapısını çarparak bir fırtına gibi çıktığında Sai, bir süre yerinde kalakaldı. Danışmanlara toplantının bittiğini işaret eden kısa bir el hareketi yaptıktan sonra, kardeşinin arkasından gitmek ve hırçın öfkesini yatıştırmak üzere ayağa kalktı.
Rion'u, sarayın deniz manzaralı terasında tek başına düşünürken buldu. Genç adam bedenini taş korkuluğa yaslamıştı, Sarayın üzerine inşa edildiği kayalıklara vuran köpüklü dalgalarını izliyordu. Rüzgar düzgün taranmış altın saçlarını dağıtıyordu ama Rion saçlarını düzeltme gereği duymadı.
"Beni azarlamaya mı geldin?" Rion, arkasını dönmeden sordu. Konsey odasındaki asabi tavrı yerini düşünceli bir ruh haline bırakmıştı.
"Hayır." Sai, kardeşinin yanına gelip korkuluğa dayandı. Konuşmadan bir süre öylece durdular. Aralarındaki uzun bir sessizlik boyunca terasta sadece dalgaların kayalıklara çarpma sesi yankılanıyordu.
En sonunda Sai, şefkatle kardeşinin rüzgarda uçuşan yumuşak saçlarını eliyle düzeltti. Rion’dan sadece birkaç yaş büyüktü ama Kral’ın yatalak kalmasından beri Sai, kardeşi için bir ağabeyden ziyade sığınılacak bir baba figürü haline gelmişti.
"Biz senle ne zaman bu kadar farklılaştık, abi?" Rion'un sesi bu sefer öfkeden sıyrılmış çocuksu bir merakla çıktı. "Eskiden hep aynı şeyi isterdik. Aynı tarafta olurduk."
Sai uzun bir süre ufuktaki belirsiz çizgiyi izledi. Ardından kardeşine döndü, gözlerinde uykusuzluğun ve krallığın getirdiği o gerçek endişe yer edinmişti. "İkimiz de aynı şeyi istiyoruz, Rion. Halkımızın hayatta kalmasını. Sadece yollarımız farklı."
Rion'un kırılgan sesi duyuldu."Ben sadece hızlı hareket etmek, bir şeyler yapmak istiyorum, abi. Babamız gitmeden önce, hanedanlığın hala ayakta olduğunu görsün istiyorum. Zayıf değil."
"Babamız, zaten gurur duyuyor." Sai, sağ elini küçük kardeşinin omzuna koydu. "Ama eğer o güneydeki köyleri hedef alırsak, biz de Legio'dan farksız oluruz. Bunu istemiyorum. Sen de istemiyorsun, biliyorum."
Rion, bir süre hiçbir şey söylemedi, denizin maviliğine bakmaya devam etti. "Bir şey yapmak istiyorum. Sadece izlemek değil."
"Biliyorum." Sai, Rion'u kendine çekerek göğsüne bastırdı. Uzun yıllardır kardeşini böyle kucaklamamıştı.
Sarayın kraliçe dairesinden gelen acil bir haberle Sai, terastaki o sıcak andan hızla sıyrılmak zorunda kaldı. Annesi onu ve Rion'u derhal odasına çağırıyordu. Sai, bir anlığına korktuğu vaktin sonunda geldiğini hissetti.
Zaman kaybetmeden neredeyse koşar adım ebeveynlerinin odasına doğru ilerlemeye başladılar. Odanın kapısı muhafızlar tarafından açıldığında, Sai içindeki dehşeti maskelemeye çalışarak odaya girdi.
Büyük yatağın üzerinde, bir zamanlar denizleri titreten o güçlü Kral, şimdi hastalıktan dolayı feci şekilde zayıflamış kımıldamaya gücü olmadan yatıyordu; gözlerindeki ışık cılız bir fener gibi sönmek üzereydi. Yatağın hemen yanı başında ise, kederden yüzü solmuş kraliçe, dimdik bir heykel gibi nöbet tutuyordu.
"Geldiniz, oğullarım." dedi Kral, sesi adeta kurumuş yaprakların hışırtısı gibi bitkin ve derinden yükselirken. "Sizi bu kadar genç yaşta, bu krallık yüküyle yapayalnız bıraktığım için çok üzgünüm."
Sai yatağın kenarına yaklaştı, babasının zayıf elini sıkıca tuttu. "Sen iyi olsan bize yeter, baba." Kral, büyük oğluna gülümserken bir öksürük krizi bedenini esir aldı. Sai, babasının yattığı yerden doğrulmasına yardımcı oldu.
Kraliçe, odanın ortasında kollarını kavuşturmuş hazır olda bekleyen hırçın küçük oğluna baktı. "Konseydeki tartışmanızı duyduk. Legio’nun baskısını biliyoruz."
Kral, kraliçenin sözünü tamamladı. "Ayrıca Rion’un vahşi, yağmacı fikirlerini de duyduk," dedi, suçlayıcı gözlerini Rion'a dikerek. Odadaki hava bir anda okyanusun en dip noktası kadar soğudu.
"Senin kendi hırslarının bu hanedanlığı nereye sürükleyeceğini sanıyorsun Rion?!" diye kükredi yaşlı annesi. Günlük hayatında her daim nazik ve güler yüzlü annesinin sesini bu denli yükseldiğini görmek Sai'yi şaşırttı."Güneydeki köyleri yağmalamak da ne demek? Biz denizlerin hakimi, şanlı Chuma la Rev'iz, bir haydut çetesi değil! Sana bu tahtın asaletini hiç öğretemedik mi?"
"Bu dediklerin Chuma la Rev için bir ihanet, oğlum. Şimdi seninle ne yapacağım?" Kral, az önce geçirdiği öksürük nöbetine rağmen gür sesiyle konuştuğunda odadaki dengesiz şamdan sallandı.
Rion’un çenesi utançtan kaskatı kesildi, anne ve babasının ezici otoritesi karşısında tek bir kelime bile edemeden dişlerini sıktı. Sai, sessizce ailesini süzdü. Rion'un fikirlerinin ebeveynleri tarafından beğenilmeyeceğini tahmin ediyordu ama kardeşi bu ağır ithamları işitmeyi hak etmiyordu. Rion sadece gençliğin ateşiyle yanan bir Resif çocuğuydu.
Kral hüküm vermek için tekrar dudaklarını araladığında Sai, kardeşinin bir uçuruma yuvarlanmak üzere olduğunu, babasının kardeşini tahttan uzaklaştıracağını belki de bir daha asla Chuma la Rev'e dönmemek üzere süreceğini anladığında hızla araya girdi.
"Rion fevri davrandı, evet; ama amacı sadece bu hanedanlığı daha güçlü bir hale getirmekti. Onun bu cezasını veya planını bizzat ben üstleniyorum."
Kral, derin derin nefes alarak bakışlarını büyük oğluna çevirdi. "Kardeşin geçmemesi gereken bir eşiği geçti, Sai. Rion'un kendi başına üstlenmesi gereken sorumlukları neden sen alıyorsun? Sen bu krallığın geleceğisin, onun günahlarının kefareti değil."
"Çünkü ben onun sadece ağabeyi değilim baba; bu krallığın koruyucusuyum," dedi Sai. Rion onun kardeşiydi ve Sai asla kendi kanından birini korumaktan vazgeçmezdi. "Rion’un bahsettiği yağmacılığa asla izin vermeyeceğim. Bunun yerine, güney sahil şeridindeki Deniz Feneri klanıyla evlilik yoluyla politik bir ittifak kurmayı öneriyorum. Saldırmadan, kan dökmeden iki halkı birleştireceğim. Bu sayede Rion'un bahsettiği çeliklere de erişmiş olacağız."
Odanın loş havasına ağır, sarsıcı bir sessizlik çöktü. Kral ve Kraliçe, büyük oğullarının ağzından dökülen bu teklifin ne anlama geldiğini saniyeler içinde idrak ettiklerinde yüzlerindeki o katı bakış bir anlığına kırıldı. Sai’nin sunduğu şey basit bir anlaşma değildi; kendi gençliğini, özgürlüğünü ve hayatı boyunca asla bir aşk evliliği yapamayacak olmasını hanedan için feda ediyordu.
Yaşlı Kral, yatağında acıyla kasılarak derin bir iç çekti, gözlerinde bir hükümdarın gururundan ziyade, evladının mahkumiyetini izleyen bir babanın kederi belirdi. "Sai." diye mırıldandı çatallı sesiyle. "Önümüze bıraktığın bu teklifin bedeli ağır olur, oğlum. Bir kral bazen halkı için canını verir ama sen ömrünü vermeyi teklif ediyorsun. Bunun geri dönüşü olmaz."
Kraliçe, dimdik duruşuna rağmen bakışlarını oğlundan kaçırdı. Oğlunun kendi gibi aşık olarak, severek evlenmesini istiyordu ama kafasını kaldırmadan bu fedakarlığı onaylamak zorunda kaldı. Chuma la Rev, bir oğuldan çok daha önemliydi.
Sai, ebeveynlerinin bu buruk kederi ve tereddütü karşısında "Kararım kesindir, baba." dedi net ve tavizsiz bir sesle. "O halde." dedi Kral, sesi odadaki taş duvarlarda bir ferman gibi yankılandı."Vakit kaybetmeden güneye bir elçi gönderilsin."
Sai, babasının bu resmi onayının ardından yavaşça doğruldu. Göğsünün tam ortasında, hiç tanımadığı bir kadınla politik bir evlilik yapacak olmanın getirdiği o isteksizlik bir mengene gibi sıkıştı; kalbi kaskatı kesildi ama bunu göstermedi.
Rion ise köşede sessizce duruyordu, bakışları ağabeyinin üzerindeydi. "Şimdi dinlenin, baba," diye fısıldadı Sai ve arkasını dönüp kapıya doğru ilerledi. Rion da tek bir kelime etmeden, Sai'nin hemen arkasından odayı terk etti.
Ağır ahşap kapı arkalarından büyük bir gürültüyle kapandığında, meşalelerle aydınlatılmış soğuk koridorda yapayalnız kaldılar. Sai daha derin bir nefes bile alamadan, Rion anında ağabeyinin önüne geçerek onun yolunu kesti. Genç prensin yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. Omuzları titriyor, gözlerinden resmen kıvılcımlar saçılıyordu.
"Bunu neden yaptın?!" diye tısladı Rion, sesi koridorun taş duvarlarında yankılanarak. "Benim senin korumana ihtiyacım yoktu, Sai!" dedi gururu incinerek. Ağabeyinin yanında her daim yetersiz kalmaktan nefret ediyordu. Ne yaparsa yapsın hiçbir zaman ağabeyi kadar kusursuz olamıyordu.
"Seni o odada babamızın gazabından korudum Rion," dedi Sai karşılık olarak.
Rion öfkeyle ağabeyinin göğsünü eliyle geriye doğru itti. "Kendini feda ederek tepemizdeki Legio tehdidini çözmüyorsun! Bu evlilik oyunuyla ailemizin gözünü boyadın ama tebrik ederim." diye kükredi Rion, sesindeki alaycı tonun arkasına sakladığı acıyla. "Yine yaptın yapacağını.Yine kusursuz, fedakar, her şeyi düşünen Prens Sai oldun. Ben ise onların gözünde sadece bir yedeğim, değil mi?"
"Mesele senin gururun ya da benim kusursuzluğum değil Rion," dedi Sai, kardeşine inat olabildiğince sakin çıktı. "Babam o kelimeleri bitirseydi, şu an bu sarayda bir prens olarak dikilmeyi geçtim Resif'de kalacak tek bir ev bulamazdın."
"Ben senin o lanet korumana ihtiyaç duymadım!" Rion öfkeyle bir adım daha yaklaştı, aralarındaki mesafe kapandı. Çenesi öyle sıkı gerilmişti ki boynundaki damarlar belirginleşmişti. "Bu evcilik oyunu hiçbir şeyi çözmeyecek. Eğer sen çeliğini kuşanmıyorsan, ben kuşanırım!"
Rion, gözlerinde geri dönüşü olmayan bir kararlılıkla arkasını döndü. Koridorun meşale ışıklarının altında kapkara bir gölge bırakarak fırtına gibi çıkıp gitti. Adımlarının taşlardaki yankısı uzaklaşırken, iki kardeş arasındaki o aşılmaz uçurum iyice belirgin bir hale geliyordu.
Sai, soğuk koridorda tek başına kalırken kardeşinin yanlış bir şeyler yapmasından endişelendi ama hemen ardından derin, yorgun bir nefes alarak bu zehirli düşünceyi zihninden uzaklaştırmaya çalıştı.
Rion hep böyleydi. Çocukluğundan beri bir saman alevi gibi birden parlar, ortalığı kasıp kavurur ama birkaç saat sonra öfkesi sessizce sönüverirdi. Kardeşinin biraz toparladıktan sonra yanına gelmesini beklemeye karar verdi.
Zihnindeki bu geçici teselliye sığınarak üzerindeki gerginliği bastırmaya çalıştı ama asıl fırtına, koridorun o zifiri yalnızlığında kendi içinde kopuyordu.
Adımları sarayın en alt katına, açık denizin karanlığıyla beslenen kutsal kıyı mağarasına doğru ilerlerken, az önce anne ve babasının önünde verdiği kararı kendi içinde ilk kez muhakeme etmeye başladı.
Bir evlilik.
Hayatı boyunca tek bir gün bile görmediği, dilini, huyunu, gülüşünü bilmediği güneyli bir klan kızıyla, aynı yatağı ve aynı tahtı paylaşacaktı.
Sai, aslında çocukluğundan beri bu krallık için her şeyini feda etmeye alışkındı; uykusuz gecelerini, gençliğini, gururunu bu sarayın yüksek duvarlara feda etmişti. Ama bu başkaydı. Bu hamleyle, bir insanın sahip olabileceği en büyük hakkı, bir gün birini gerçekten severek evlenebilme ihtimalini kendi elleriyle boğmuştu.
Ömrü boyunca kalbi, diplomasi masalarında imzalanan parşömenler kadar kuru ve kaskatı kalacaktı. İçinde bir yerlerin derin bir sızlamayla göğüs kafesine battığını hissetti ama bunu kendine bile itiraf etmedi.
Bir kralın kalbi, sadece halkına ait olmak zorundaydı; gerekirse donarak, gerekirse kırılarak.
Mağaranın soğuk ve rutubet kokan havası burnuna çarptığında Sai, ancak zihnine doluşan düşüncelerden sıyrılıp kendine gelebildi.
Mağara, doğal kayalardan oyulmuştu, tavandan sarkan devasa tuz kristalleri, meşale ışığının titrek turunculuğunda birer elmas gibi parıldıyordu. Zemin, deniz suyunun içeri sızmasından dolayı kaygan ve ıslaktı. Mağaranın içindeki havuz, deniz sayesinde doğrudan kayaların altından besleniyordu.
Burası, Chuma la Rev'in en kutsal mekanıydı.
Naahash'a en yakın olunduğuna inanılan yerdi.
Bugünün Chuma la Rev halkı için hayati bir anlamı vardı. Bugün Yüce Naahash'a denizin derinliklerden onlara bahşettiği tüm nimetler için şükür edeceklerdi ve en önemlisi, canavarın gazabını üzerlerinden çekmesi, onları bu çalkantılı günlerde biraz olsun rahat bırakması için bir adak sunacaklardı.
Adak töreni prens içeri girdiğinde çoktan başlamıştı. Sai, sessizce girişte durdu. Varlığıyla dikkat dağıtmak ve törenin akışını bozmak istemiyordu.
Havuzun tam kenarında, diğer yaşlı rahiplerden ayrı duran genç bir kız vardı: Deniz Kahini Cleo.
Kız, belki on sekiz yaşlarındaydı ama Sai, onun narin omuzlarında mistik bir ağırlık taşıdığını, bu gözle görülen somut gerçekliği anında fark etti. Kızın tuzdan sertleşmiş saçları omuzlarından serbeste aşağı dökülüyordu, teni güneşin altında uzun saatler geçirdiğini belli edercesine kavrulmuştu.
Elinde küçük bir tahta levha ve kömür parçası vardı. Gözleri sımsıkı kapalıydı ve dudakları hafifçe kıpırdıyordu fakat ağzından ne tek bir kelime ne de bir hece çıkıyordu. Zaten Cleo istese de konuşamazdı, deniz kahini olmasını sağlayan şey dilsiz olmasıdır belki diye içinden düşündü Sai.
Rahiplerden biri elindeki bir kova dolusu taze canlı balığı yavaşça havuzun içine bıraktı. Su, can çekişen balıkların etkisiyle hafifçe dalgalandı ve sonra tamamen sakinleşti.
Başka bir rahip keskin bir bıçak yardımı ile kendi avuç içini boydan boya yardı; avucundan damlayan sıcak kanı havuzun içine doğru süzüldü. Balıklar kanın kokusunu aldığında suyun altında çılgına döndü, havuz dalgalarla köpürdü ve deniz kahini Cleo'nun etrafında dönmeye başladılar. Son rahip ellerini havaya doğru kaldırarak yüksek sesle mağaranın içinde dua etmeye başladı."Yüce Naahash, sana verdiğimiz bu canlı adakları kabul et. Bu aciz kullarını bağışla."
Bir süre hiçbir şey olmadı. Sai, bu bekleyişi çok iyi tanırdı. Küçüklüğünden beri kaç kez bu mağarada durmuş, aynı sessizliği dinlemişti.
Sekiz yaşındayken, bir gece yarısı balıkçı teknelerinden biri can havliyle limana dönmüştü. Ertesi sabah kıyı şeridi yüzlerce ölü balıkla kaplıydı. Bu balıkların hiçbiri normal şekilde ölmemiş gibiydi. Gövdeleri tuhaf bir şekilde burkulmuş, gözleri bulanıklaşmıştı. Birkaç gün sonra, hiç kimsenin görmediği çürümüş deniz canlıları kıyıya vurmaya başlamıştı. Halk arasında fısıltılar yayılmıştı: Naahash huzursuzdu.
Sonra o gece gelmişti. Şiddetli bir fırtına sırasında, babası onu ve Rion'u terasa çıkarmıştı. Şimşek, gökyüzünü ikiye böldüğü esnada Sai, derin suların ortasında bir şey görmüştü. Ne olduğundan emin değildi. Tam bir şekli yoktu, sadece devasa bir gölge, yüzeye yaklaşmış ve sonra tekrar karanlığa gömülmüştü. Sai, çocuk aklıyla bile gördüğü şeyin bu dünyaya ait olmadığını anlamıştı.
Sai, eğer bizzat tanık olmasaydı belki de bu yaratığın sadece bir efsane olduğuna inanabilirdi ama o geceden beri, denizin derinliklerine her baktığında o gölgenin hala orada ve hep Sai'yi izlemekte olduğunu hissederdi. Sai, Yüce Naahash'a yürekten inanıyordu.
Balıklar, mağarayı besleyen denize doğru yüzdüler ve tamamen gözden kaybolup gittiler. Tam bu esnada Cleo'nun gözleri aniden açıldı.
Kızın elindeki kömür, levhaya hızla hatta öfkeli bir tempoyla sürülmeye başladı. Rahipler, kıza müdahale etmediler. Sai, merakla Cleo'nun levhaya ne yazdığına bakmaya çalıştı. Gördüğü kelimeler yarım kalmış, cümleler tuhaf bir sırayla dizilmişti.
"Tuz kenar külle buluştuğunda… Orman… Uyumalılar."
Rahiplerden biri, elindeki eski deri kitabı açtı, hızla sayfaları karıştırdı. Cleo, elindeki kömürü bırakmadı. Gözleri dalgındı, sanki hala oradan tam olarak dönmemişti, bedeni bu ıslak kayadaydı ama zihni derin suların içinde gibiydi.
Sai, Cleo'ya doğru bir adım attı, kızın ne yazdığını daha da yakından görmek istedi.
Sai, tam kıza ulaşmak üzereyken Cleo'nun başı aniden döndü, hareket o kadar keskindi ki yanındaki rahip irkildi. Kızın gözleri doğrudan Sai'yi buldu ve elindeki kömürü daha da sert bir biçimde tahtaya sürtmeye başladı. En sonunda, elindeki tahta levhayı havaya kaldırıp doğrudan prense doğru çevirdi: "Kardeşin ölümü çağıracak. Naahash bunu onaylamıyor."
Rahip kızın elindeki levhayı aldı ve Sai'ye döndü. "Cleo, sadece Naahash'ın genel işaretlerini aktarır. Birine doğrudan hitap etmesi ilginç. Bu, göz ardı edilmemesi gereken bir şey olabilir, Prens. Belki de bir uyarıdır."
Sai, havuza döndü, suyun karanlık, hareketsiz yüzeyine baktı. Naahash oradaydı, her zaman suyun içinde bir yerlerdeydi ve şimdiyse derinliklerin efendisi, dilsiz kahin aracılığıyla öz kardeşi Rion hakkında net bir uyarı göndermişti. Sai, bu kehaneti hayatı pahasına ciddiye almaya o saniyede karar verdi.
Sai, levhayı elinde tutarak Cleo'nun yanına diz çöktü. Kızın nefes alış verişi yavaş ve derindi. Tıpkı uykudaymış gibiydi ama göz kapaklarının altında gözbebekleri hala hızla düzensizce hareket ediyordu.
"Cleo." Sai'nin sesi oldukça yumuşak ve saygılıydı. "Daha fazla bir şey söyleyebilir misin? Ne zaman? Nasıl?"
Kız, hiç tepki vermedi. Başrahip, Sai'nin omzuna hafifçe dokunarak prensi geri çekti. "Bu işe yaramayacaktır, Prens. Temas bittiğinde, Cleo hiçbir şey hatırlamaz." Sai, kızın solgun yüzüne baktı, sanki az önceki ritüel ondan bir şeyler almıştı.
Sai, ellerindeki kum tanelerini silkeleyerek ayağı kalktı. "Ne ihtiyacı varsa, saraydan sağlanacak."
Başrahip, başını eğerek onayladı. "Her zaman öyle yapıyoruz, Prens. O bizim için anlaşılması güçtür ama aynı zamanda bize bir armağandır."
Sai, son bir kez arkasına baktı. Rahipler, kızı sudan dışarı çıkarıyorlardı. Mağaradan çıktığında akşamın serin rüzgarı yüzüne çarptı. Çelik Resif Sarayı, hemen karşısındaki limanın üzerinde bir şehir gibi yükseliyor; uzaktan, balıkçı iskelelerinden gelen fenerlerin ışığı suyun yüzeyinde titreşerek yansıyordu. Sai'nin şakakları zonkluyor, başı feci şekilde ağrıyordu.
Kardeşin ölümü çağırıyor.
Bu cümlenin ne anlama geldiğini tam olarak kestiremiyordu. Sai, limana doğru hızla çevirerek yürümeye başladı, zihnindeki çarklar hızla dönüyordu. Rion'u bulmalı mıydı? Onu uyarmalı mıydı yoksa bu, henüz gerçekleşmemiş bir şey için saçmalamak mı olurdu?
Yürürken limanda rıhtımın kenarında toplanmış küçük bir kalabalık dikkatini çekti. Öfkeli sesler yükseliyordu. Sai, yaklaştığında birkaç balıkçının bir tekne etrafında tartıştığını gördü. Sai, kalabalığın arasından ilerlerken sesler daha da netleşti.
"Onlara söyledim, bunun bedelini hepimiz öderiz diye!" Yaşlı bir kadın, elindeki boş ağı öfkeyle yere fırlattı. "Ama dinlemediler."
Sai usulca kadına yaklaştı, sakince sordui. "Ne oldu? Kimden bahsediyorsun?"
Kadın, prensi tanıyınca hızla eğilerek selam verdi ama gözlerindeki öfke sönmedi. "Prens Sai. Doran'ın adamları biraz önce bir Legio gemisine baskın yapmışlar. Sınırımızın hemen ötesinde, kendi sularımızın dışında."
Sai'nin midesi kasıldı, nefesi kesildi. "Baskın mı? Ne tür bir baskın?"
Yanındaki genç bir balıkçı, korkuyla ama bir yandan da bir tür gizli hayranlıkla anlattı. "Gemiyi durdurmuşlar, askerleri tehdit etmişler, depodaki metal yükünün yarısını almışlar. Kimseyi öldürmemişler ama," Sesi kısıldı. "Ama bu, sahipsiz bir enkazı yağmalamak değildi, Prens. Legio'ya ait bir gemiyi yağmalamışlar."
Sai'nin elleri yumruk oldu, tırnakları avuç içine battı: Doran. Wald Hutan ile takas yapılırken reçineyi zorla almaktan bahseden kadındı. Demek tehdidi boş değildi.
Kardeşin ölümü çağırıyor. Cleo'nun sözleri, birden çok daha net, çok daha ürkütücü bir anlam kazandı. Bu bir metafor değildi. Bu, çoktan gerçekleşmiş bir olaydı.
"Legio bunu öğrendi mi?" Sai, kollarını arkasında kavuşturarak sesindeki paniği bastırmaya çalıştı
"Öğrendiler, Prens." Genç balıkçının sesi titredi. "Bir saat önce, sınırdaki devriye gemilerinden biri sinyal ateşi yaktı. Sonra geri çekildiler." Duraksadı, sanki söylemek istemiyordu. "Prens Rion, baskın yapılan gemideydi."
Sai, bir an için hiçbir şey söyleyemedi. Yıllardır korumaya çalıştığı, babasının kurduğu o kırılgan denge bir gecede kardeşinin liderliğinde paramparça olmuştu. Dokunulmazlık anlaşmasının artık geçersiz olduğunu biliyordu.
"Nerede şimdi?" Sai'nin sesi, artık sadece bir prensin değil, bir komutanın sesiydi. "Rion nerede?"
"Limanın kuzey ucunda olmalı. Doran ve adamlarıyla birlikte. Sanırım ganimeti paylaşıyorlar."
Sai, hiçbir şey söylemeden döndü ve kuzeye doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı, kalabalığın mırıltıları arkasında kaldı. Rüzgar arkasından esti, denizin tuzlu kokusunu limanın derinliklerine taşıdı. Adımları değişti, bir kralın adımlarıydı onlar artık, bir prensin değil.
Uzaktan Rion'un adamlarının zafer sarhoşluğu kahkahaları rüzgarla taşınıyordu, Henüz neyi ateşe verdiklerinin farkında değillerdi. Sai, bir adım daha attı. Kardeşinin adamları onu fark ettiğinde bir anda sessizleştiler. Doran, Rion'u dürterek ağabeyinin geldiğini haber vermeye çalıştı.
"Bunu bizim için yaptım," dedi Rion. "Halkımız için-"
Tokadın sesi, rıhtımdaki uğultuyu tamamen bastırdı.
Rion'un başı yana döndü, elindeki metal parçası tıngırdayarak taşlara düştü. Kalabalık, topluca geri çekildi, kimse nefes almaya cesaret edemedi. Rion, yanağını tutarak abisine döndü, gözlerinde şok ve acı iç içe geçmişti.
"Halkımız için mi?" Sai'nin sesi alçaktı ama her kelime bir kırbaç gibiydi. "Halkımız şimdi Legio'nun gazabını üstlenecek, Rion. Sen onlara savaş sebebi verdin." Sai, bir adım daha yaklaştı, sesi öfkeyle titriyordu.
Rion, yanağındaki kızarıklığı ovuşturdu, adamlarının önünde küçük düştüğü için utanmıştı. Sai, kardeşinin hiçbir pişmanlık kırıntısı göstermediğini fark etti. "Ben ben sadece-" Rion cümlesini tamamlayamadı.
Çünkü Sai, kardeşinin sunacağı hiçbir bahaneyi, hiçbir savunmayı dinlemek istemiyordu. Havada sadece rıhtımın uğultusu ve o tokat sesinin hayaleti kalmıştı.
Sai, elinde sıkıca tuttuğu Cleo'nun levhasına son bir kez baktı; üzerindeki kelimeler yakıcı ve geri dönülemez bir gerçeklik taşıyordu. Kardeşine ya da arkasındaki kalabalığına tek bir kelime daha etmedi. Söyleyecek her şey söylenmiş, kırılacak tüm bağlar kopmuştu.
Sai arkasını döndü ve rıhtımın zifiri karanlığına doğru yürümeye başladı. Kalabalık onun geçmesi için sessizce ikiye ayrılırken, arkasında sadece yanan meşalelerin çıtırtısını ve Rion'un nefret dolu sessizliğini bıraktı.
Ve Sai, kuzey limanının soğuk rüzgarı yüzünü yalayıp geçerken artık sadece bir kararı değil, bir savaşı da omuzlarına almış olduğunu biliyordu.
