Kısım 1 / Bölüm 1: Fenreux

Vaveyla Yazarı: Perin Yılma

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: Kısım 1 / Bölüm 1: Fenreux

KISIM 1: Kırılgan Dünyalar ve Küllerinden Doğanlar
Bölüm 1: Fenreux
Wald Hutan

"Bazen geçmişi didiklediğimde toprağın nasıl kokmadığını hatırlar gibi oluyorum. Asfalt vardı, beton vardı, plastik vardı ama hiç toprak yoktu ya da varsa bile kimse ona bakmazdı. Şehirler, kendi köklerini unutmuş çınar ağaçları gibiydi; gökyüzüne uzanırlardı ama hiçbir şeye tutunmazlardı. Annem bana derdi ki bir zamanlar insanlar yeşili sadece resimlerde severdi, gerçek olanından korkarlardı, sanki toprak bir gün geri gelip her şeyi geri isteyecekmiş gibi. Şimdi bakıyorum da haklıymış. Toprak geri geldi. Sadece istediği şeyi almadı, hepimizi aldı."

Genç bir adam yıkılmış bir binadan sarkan sarmaşığa tutunarak kendini korkusuzca aşağı bıraktı. Ayakları bir zamanlar asfalt olan ama artık yemyeşil bir bitki örtüsüyle kaplanmış zemini ezerken ellerini yere koyarak dengesini sağladı. Avuç içleri ağaçlara tırmanmaktan dolayı nasır tutmuştu. Sızlayan ellerini ovuşturarak rahatsız edici hissi hafifletmeye çalıştı.
Atletik vücudunu kullanarak kendini daireden içeri atmadan önce az önce geldiği ormana bakmaktan kendini alıkoyamadı. Burası insanlığın geçmişiyle doğanın vahşi şefkatiyle örtüldüğü bir dünyaydı. Wald Hutan, sadece bir orman değil; gökyüzüne uzanan devasa apartman bloklarını birer saksı gibi kullanan, canlı nefes alan ve her an genişleyen yeşil bir süs bitkisi gibiydi.
Genç adam bu manzaranın tadını çıkardı, gözlerini yavaşça kapadı ve ciğerlerine derin bir nefes çekti. Havada yeni yağan yağmur yüzünden nemlenen toprağın ve çürüyen betonların kireçli kokusu birbirine karışıyordu. Çocuk gözlerini kapatmaya devam etti. Wald Hutan'ın şarkısı usulca kulağına doldu. Orman asla tamamen sessiz kalmıyordu; sanki eski dünyanın kalıntılarını inkar ediyordu.
Çocuk, binanın ilk katındaki camı olmayan pencereden içeri girdi. "Dikkatli ol, Fenreux." Annesi kızgın bir ses tonuyla seslendi. Oğlunun on yedi yıldır hiç değişmeyen başına buyruk ve risk alan davranışlarına alışmıştı. Yine de onu uyarmaktan kendini alamıyordu.
Çocuğun ismi buydu: Fenreux, ama ailesi hariç herkes ona Fen diye hitap ederdi.
"Ben her zaman dikkatliyim," Fen, annesinin yanına ulaştığında kadının yanağına sulu bir öpücük bıraktı. Her daim güler yüzlü bir çocuk olmuştu, yetişkinliğe ulaştığında da bu durum hiç değişmemişti. Annesi onun neşeli gülümseyişine aynı sıcaklıkta karşılık vermedi.
Fen, annesinin sert mizacını abartılı buluyordu. Annesi bazen onu delirtiyordu, kadının her şeyine takmasından ve yorumlar yapmasından nefret ediyordu. Ona göre, Fen'in kısa sürede olgunlaşması gerekiyordu çünkü Fen, yakında ailenin reisi olacaktı, bir de aile kurması gerekecekti. Fen'in tek beklentisi annesinin onu biraz rahat bırakmasıydı.
Fen'in ayağı betondan fışkırmış bir köke takıldığında bacağını sertçe masanın sivri ucuna çarptı. Kısık bir sesle inledi ve annesinin duymamasını diledi ama yanıldığını biliyordu. Annesi ona dönmeden önündeki çorbayı karıştırmaya devam etti. "Ne kadar dikkatli olduğunu görüyoruz."
"Her yer tehlike dolu, ne yapmamı bekliyorsun tüm gün evde öylece oturacak değilim." Fen'in burnuna çorbanın ekşi limon kokusu doldu. Hava çok sıcaktı, bu çorbanın midesini ferahlatacağını umdu. Annesi elindeki kaşığı derme çatma tezgaha gürültüyle çarptı. Metal sesi kulakları çınlatacak kadar gürültülüydü. Fen'in kulakları tiz sesin etkisiyle çınlamaya başladı. "Daha birkaç gün önce bir kız çöken bir binanın altında kaldı, kendini önemsemiyorsan beni düşün."
"Verduhn aşkına, bu gürültü de ne? Siz tartışmadan duramıyor musunuz?" Fen'in babası esneyerek odaya adımını attı. Adam odaya girdiğinde derin bir sessizlik oldu. Fen, babasının görünmeyen ama baskın otoritesi altında ezildiğini hissetti. Annesi ve Fen'in atışması bir bıçak gibi kesilmişti.
Çocuğun gözleri yavaşça pencereden dışarıya süzüldü. Karşısında, eski dünyanın gökdelenleri, devasa bir sarmaşık ordusu tarafından esir alınmış yeşil kuleler gibi yükseliyordu. Beton blokların çatlaklarından fışkıran ağaçlar, binayı içeriden dışarıya doğru yırtarak göğe uzanmıştı.
Güneş, bu devasa yaprakların arasından süzülürken yerdeki eski asfalt kırıklarına altın rengi benekler düşürüyordu. Doğa, Eter'den sonra insanlığın tüm izlerini yutmuş ve yeşil bir örtüyle örtülmüştü. Fen, her rüzgar estiğinde binaların içinden gelen o fısıltılı uğultuyu dinledi. Wald Hutan, geçmişin mezarlığı üzerine kurulmuş canlı bir tapınaktı.
Karşısında duvarları parça parça dökülmüş ve bazı katları tamamen çökmüş devasa apartman bloğuna baktı. Fen, sık sık Eter'den önceki hayatın nasıl işlediğini düşünürdü.
Babası, Orman klanının reisi, oğlunu süzdü. Karısının aksine oğluna sarsılmaz bir güvenle inanıyordu. Fen, sadece henüz büyümek zorunda kalmayan bir çocuktu. Boyunun belki iki metrelere yakın olması veya sakallarının gür çıkmaması onu yetişkin yapmazdı. İnsan, birisini kaybettiğinde gerçekten büyümek zorunda kalırdı, oğlunun şımarık hallerini bu yüzden pek fazla kafasına takmıyordu.
"İlk kez takasa katılacağın için heyecanlı mısın?" Babası, Fen'in karşısına oturdu. Bugün Fen için çok önemli bir gündü. Babası yavaş yavaş ona bir reisin neler yaptığını anlatmaya başlamıştı. Fen'i avlanmaya götürüyordu, küçük meclis toplantılarında katılmasını sağlıyordu ama daha önce hiç takasa götürmemişti. "Babam beni de ilk kez yanında götürdüğünde çok gergindim ama giderek alışırsın."
"Heyecanlıyım," dedi Fen, sesindeki neşeli tonu korumaya çalıştı. Ancak içten içe göğsünde bir sıkışma hissediyordu. Hafifçe ellerinin terlediğini hissetti ve çaktırmadan avuç içlerini pantolonuna sildi. "Aslında daha çok meraklıyım. Chuma la Rev'in nasıl yaşadığını merak ediyorum. İlk kez bizim klanımız haricinde bir topluluk göreceğim." Bu bir yalan değildi, Fen yeni insanlar tanımayı çok severdi. Wald Hutan'da pek arkadaşı olmamasına rağmen farklı insanlarda, farklı fikirlere şahit olmak ilgisini çekiyordu.
Annesi önlerine, elinde tuttuğu limonlu çorbayı koyarken homurdandı. Fen, annesinin huysuzluğu karşısında gözlerini devirdi ama annesi düz bir şekilde konuştu. "Nasıl yaşayacaklar? Tıpkı bizim gibi, hayatta kalmaya çalışıyorlar. Takas alanında gözünü dört aç Fenreux. Her zaman uyanık olmalısın."
Babası, çorbasından büyük bir kaşık aldı. Ağzından çıkan şapırtıları gizlemeye gerek duymadı. Gözleri Fen’in olgunlaşmaya başlamış yüzü üzerindeydi. "Oğlumuza biraz güvenmeye ne dersin? Hem bugün sadece izleyecek. Sistemin nasıl işlediğini görecek."
Yemeğin geri kalanında kimse konuşmadı. Annesi bile yorum yapmaktan kaçındı. Fen'in gözleri tekrardan pencereye kaydı. Dışarıdan gelen güneş ışınları devasa bir ağaç tarafından engelleniyordu, bu sıcak havada serinlemek için küçük bir alan tanıyordu. Çocuk, kasesinin dibini iştahla sıyırırken kapı sertçe yumruklandı.
Sesin ritmikliğinden gelen kişinin en yakın arkadaşı Gleen olduğunu biliyordu. Takastan önce birkaç saat arkadaşıyla zaman geçirmeyi umuyordu. Bebekliğinden beri Gleenle hiç ayrılmamışlardı, birbirleri hakkında en ufak detayı bilirlerdi. Bugün ikisi birlikte ilk kez takasa gidecekleri için öncesinde durum analizi yapmaları gerekiyordu.
Heyecanla toparlandı. Ayağa kalktığında sandalyeyi bir gümbürtüyle yere düşürdü. Annesi tekrardan gözlerini devirdi. Fen, elindeki bitmiş boş kaseyi tezgaha koydu. "Her zamanki yerde olacağız, baba. Takasa giderken bizi oradan alabilirsin."
Fen, babasının cevabını beklemeden ahşap kapıyı gıcırdatarak açtı. Gleen, Wald Hutan'ın reisini ve karısını saygıyla selamladı. Fen'in annesi, Gleen'i lafa tutmaya başladı. "Teyzen nasıl oldu? Birkaç gün önce biraz merhem bırakmak için uğramıştım ama pek fazla konuşma şansımız olmadı."
"Toparlanmaya çalışıyor. Kırık kolu, yaşına rağmen en azından kaynadı." Gleen'in yüzü hüzünle düştü ama kadının iyi dileklerini nazikçe kabul etti.
"Aç mısın, oğlum?" Fen'in babası Gleen'e bir kase çorba koymak için ayağa kalktığında annesi hemen bir kaşık çıkardı. "Enfes bir çorbamız var, beğeneceğine eminiz."
"Elinize sağlık ama midem çok dolu. Hatta neredeyse yuvarlanıp gitmek üzereyim." Gleen, yemek teklifini reddettiğinde Fen'in annesi anlayışla karşıladı. Babası çocuğun gurur yaparak yalan söylediğini hissetti ama üzerinde durmadı. Gleen'in teyzesinin kolu o haldeyken yemek yapması mümkün değildi. O yüzden adam bir adet meyveyi çocuğun avucuna sıkıştırdı. Gleen, mahcup bir şekilde kafasını eğdiğinde Wald Hutan’ın heybetli reisi çocuğun omzuna dostça, güven veren bir güçle vurdu.
Fen, derme çatma bu odada ailesini ve en yakın arkadaşını izlerken kendini huzurlu bir tablonun içinde hayal etti. Bu anı bozmak istemediği için bir süre öyle kaldı. Sonunda "Hadi gidelim, Gleen." derken buldu kendini. Bir an önce arkadaşıyla baş başa kalmak istiyordu.
Evin sıcak çorba kokan havasından sıyrılmak için can atan Fen, kapıyı kullanmak yerine kendini doğrudan içeri girdiği pencereden aşağı bıraktı. Ayakları çok geçmeden yerdeki nemli toprağa yumuşakça bastığında içini tarif edilemez bir özgürlük hissi kapladı.
Hayatı zaten binaların yıkık beton çıkıntıları arasında cambazlık yaparak, asırlık ağaçların dallarından dallarına uçarak geçiyordu; düz yollar ona göre değildi. Gleen de hiç duraksamadı ve yüzünde muzip bir sırıtışla onun arkasından atladı.
Birlikte beton binalarının arasından çıkarak orman patikasını takip etmeye başladılar. Her taraflarını boylarını aşan, nemli ve devasa otlar etraflarını bir duvar gibi sarmıştı; önlerini görmek imkansızdı. İki çocuk da bu yoldan pek çok geçtikleri için ezbere bir şekilde ilerlemeyi sürdürdüler. Vahşi otlar yerini sık ağaçlara bıraktığında sonunda hedeflediklere açıklığa nihayet ulaştılar.
Karşılarında yüce Verduhn duruyordu ya da ondan her ne kaldıysa.
"Baban buraya gelmemizi saygısızlık olarak görüyor." Gleen, büyük yosunlu bir kayanın üzerindeki kuru yaprakları elleriyle temizledi ve kendine oturmak için yer açtı. "Bense buraya bayılıyorum. Çok mistik, değil mi?"
Fen, bakışlarını bir asır önce bu topraklara canını üfleyen, her tarafın bir bitki örtüsüyle kaplanıp kentleri yaşanamaz hale getiren o devasa varlığa çevirdi. Neredeyse yüz yıl önce Verduhn burada düşmüş, son nefesini bu toprağa bırakmıştı. Wald Hutan halkı için burası hem bir başlangıç hem de kutsal bir tapınaktı. Yılın bazı günleri doğanın verdiği nimetler için burada şükran duyarlardı, yeni evlenecek olan çiftler Verduhn'un huzurunda yeminlerini ederdi.
"Babam haksız sayılmaz, teknik olarak burası bir mezarlık." Fen, gülmemek için dudaklarını ısırdı ama Gleen'in kahkahası ormanı inletecek kadar yüksek sesliydi. "Bunun beni kötü hissettirmesi gerekirdi."
"Sen arsız ve utanmaz bir insan olduğun için öyle hissedemezsin." Gleen bunun üstüne bir daha güldü. Fen de onunla birlikte gülerken Yüce Verduhn'u incelemeye başladı.
Devasa kökler ve küçük kırmızı mantarlar bedenini bir kazak gibi sarmıştı. Verduhn, Ormanla öylesine bütünleşmişti ki, nerede toprak bitiyor, nerede Verduhn başlıyor kestirmek güçtü. Kollarıyla bacaklarına sarılan uyumakta olan bir adamı andırıyordu. Koskocaman uzuvları katlanmıştı ve tepeler oluşturuyordu. O tepelerin üzerindeyse, minik çalılar büyümüştü.
"Takasa katılacağımız için gergin misin? Normalde bu kadar kambur durmazsın." Gleen'in konuşmasıyla Fen, sonunda kendine geldi. Verduhn'dan gözlerini ayırdı ve Gleen'e çevirdi. Hemen cevap veremedi. En yakın arkadaşıyla iletişimi böyleydi işte. Aralarındaki dostluk böyle sessiz köprüler üzerine kuruluydu. Gleen, Fen'in zihnindeki fırtınaları dindirmesini ve kelimeleri bulmasını sabırla bekleyeceğini hissettirerek sessizce uzağı izlemeye başladı.
Fen, derin bir nefes alarak ormanın temiz havasını içine çekti. Keskin çam kokusunu aldı, etraftaki kuş seslerini dinledi. Bir süre yan yana oturup birbirlerinin varlığını hissettiler. Sonunda hazır olduğunda diliyle dudaklarını ıslattı. Fen, yanındaki kuru bir dalı eline aldı, parmaklarının arasında anlamsızca çevirmeye başladı. "Gleen..." Sesi her zamankinden daha alçaktı. "Keşke Verduhn'un yerinde olabilseydim. Sadece kendimi düşünmek istiyorum."
Gleen, sabırla arkadaşına baktı. Fen, bu cümleleri kurarken bir suç işlemiş gibi hissediyordu. "O ne demek şimdi?" Gleen'in gözlerinde arkadaşı için duyduğu o gerçek endişe uyanmıştı ama ciddileşirse işin içinden çıkılamayacak bir hal alacağını tahmin ettiği için gülümsedi. "Devasa bir tepeye dönüşüp üzerinde mantar bitmesini mi istiyorsun yani?"
"Annem her sabah bana aynı şeyi hatırlatıyor. Reis olacaksın, evleneceksin, bu klanın canı da malı da senden sorulacak. Ben bunların hiçbirini istemiyorum, Gleen. Olmamı istedikleri o ağırbaşlı, kusursuz lider ben değilim. Hiç olmadım. Sanki onların çizdiği kalıba girmeye çalışırsam, kendimi tamamen yok edecekmişim gibi hissediyorum. Kendime ihanet edecekmişim gibi."
Gleen sessizce elini Fen'in omuzuna koydu. Gleen, Fen'in daha önce bu cümleleri hiç kurduğunu görmemişti ancak "Reis'in oğlu" olmanın ne kadar ağır olduğunu tahmin dahi edemiyordu. Sonsuza kadar arkadaşı ile kaçıp durabilirlerdi ama bazı insanların sorumlulukları diğerlerinden daha fazla olurdu. Gleen, içten içe Fen'in bu şanssız kesimden olduğunu biliyordu. Gleen'in ise kendine ait, sabahları ona sorumluluklarını hatırlatacak bir ailesi bile olmamıştı. Kimin daha şanssız olduğunu kestirmek güçtü. Bir yanda yükü altında ezildiğin bir aile, diğer yanda ise boş bir ev ve soğuk bir ocak.
"Kendi özgün kimliğinle de iyi bir lider olabilirsin. Kendini annenin ve babanın kafasındaki kimlik ile sınırlamana gerek yok." Gleen, dediklerinde samimiydi ama farkında olmadan duygusallaştığını fark ettiğinde yüzünü ekşitti. Sonsuza kadar şaka yapmak ve herkesi eğlendirmek istiyordu. Çünkü kendini kötü hisseden insanlara teselli veremediğinde inanıyordu. "Ayrıca, her sabah kafanın etini yiyen bir ailen olduğu için çok şanslısın, dostum. Orta yolu bulabileceğinize eminim."
Fen, arkadaşının yanında olduğu ve onu hep anladığı için minnet duydu. Gleen, Fen için ikinci bir yuva gibi hissettiriyordu. Onun sayesinde yalnızlığın hiç tadına bakmamıştı. Bugüne kadar yanında hep o vardı, bundan sonra da her daim birlikte olacaklarına emindi.
Fen ve Gleen iç dünyalarında boğulmuşken Wald Hutan'ın reisi oğluna seslendi. "Fen!" Ormanın içinden gelen gür ses, ağaçların tepesinde tünemiş birkaç kuşu ürkütüp göğe fırlatırken iki gencin arasındaki o büyülü sessizliği de tek bir hamlede parçaladı.
Adam baştan aşağı hazırlıklı görünüyordu. Geniş sırtından çaprazlamasına geçirdiği bir yay ve belindeki çantada birçok ok vardı. Fen babasını bu halde bir ormana benzetti: Ürkütücü ve yabani. Wald Hutan'ın lideri birazdan yapılacak olan ticarette önemli bir rol oynayacaktı. Babasının sesi ormanın derinliklerine kadar taşındığında Fen ve Gleen adamın ikinci kez seslenmesini engellemek için aynı anda ayağa fırladılar.
"Gidelim," dedi Gleen, Fen'in omzuna hafifçe vurarak. Şakacı tonu geri gelmişti, sanki az önceki konuşma hiç yaşanmamış gibiydi. Fen minnettarlıkla Gleen'in saçını çekti. Gleen de Feni kalçasıyla ittirdiğinde kıkırdadılar. Duygular ormanın derinliklerine, Verduhn'un sessiz kucağına gömüldü.
Babası onları beklemeden çoktan harekete geçmişti, yanında birkaç klan üyesi daha vardı. Ellerindeki kumaştan torbaların içinde hayvan derileri ve kurutulmuş etler vardı. Torbaların ağzından tuzlanmış hayvan derilerinin keskin kokusu ve güneşte kurutulmuş etlerin dumanlı esintisi sızıyordu.
Fen, babasının yanına ulaştığında hiçbir şey söylemeden torbalardan en ağır olanlarından birini kavrayıp omzuna attı. Kaba kumaşın omzunu ezen ağırlığı, canını yakmaktan ziyade garip bir şekilde göğsünü kabarttı, böylelikle Fen ilk kez önemli bir şeyin parçası olduğunu hissetti.
Takas alanına yürürken kimseden tek bir ses çıkmıyordu. Wald Hutan sınırlarının dışına çıkmak, her an ölümle burun buruna gelmek demekti. Tarafsız bölgede yapılan takaslar her daim zorlu ve riskli geçerdi. Fen sertçe dişlerini sıktı, güç almak için arkadaşına baktığında Gleen, ona göz kırparak gülümsedi. Bu Fen'in tüm gerginliğini aldı.
Ormanın sık yeşilliği yavaş yavaş seyrelip yerini ayakların altında gıcırdayan ince, kuru kumlara bırakmaya başladığında grup birden durdu. Wald Hutan için burası tarafsız bir toprak sayılırdı, ne tam orman ne tam kıyı, ikisinin ortasında bir yerdi. Chuma la Rev'i temsil eden birkaç kişi onlardan önce varmıştı. Fen, Resif Halkını ilk kez gördüğünde şaşkınlıkla bakakaldı. Giydikleri giysiler Wald Hutan'dan oldukça farklıydı. Tuzdan sertleşmiş kıyafetlerine demirden yapılmış süsler iliştirmişlerdi. Fen, hayranlıkla ve merakla onları süzdü.
Chuma la Rev'den birisi adımlarını kuma basarak öne çıktı. Uzun boylu ve yapılı bir adamdı, gür uzun saçları ensesinde sıkı sıkı toplanmıştı.Teni, tüm ömrünü güneşin altında ve dalgaların arasında geçirdiğini kanıtlarcasına gergin, koyu bir bronzluğa sahipti. Bu halkın her günü deniz kıyılarında, tuz kokusunun içinde geçiyordu. Hırçın dalgalardan balık yakalayarak veya derin sulara gömülmüş eski gemilerden çıkardıkları metalleri döverek hayatta kalıyorlardı.
Selamlaşmalar resmi, kısa ve netti. Fen, onların aksanına dikkat etti. Kendi halkına göre daha yüksek sesli ve kaba konuşuyorlardı. Muhtemelen dalga seslerini bastırmak için bağırarak konuşmaya alışmışlardı.
Kimse daha fazla oyalanmadı. Her iki halk da sırtlarındaki yükleri indirip getirdikleri malları kumlardan temizlenmiş derme çatma tahta tezgah üzerine serdi. Wald Hutan’ın getirdiği taze ve kurutulmuş av etleri, şifalı otlar, orman özlerinden yapılmış kıymetli merhemler bir taraftaydı; Chuma la Rev’in denizden süzdüğü parıldayan tuz kristalleri, dövme demirden keskin aletler ve eski dünyanın kalıntılarından kurtarılmış tuhaf, parlak metal objeler ise diğer tarafta.
Takas başladığında Gleen ve Fen sessizce ortamı gözlemlemeye başladılar. Özellikle Fen, babasının konuşma tarzını inceliyor, pazarlık yaparkenki beden dilini süzüyordu. Bu bilgiler ileride kesinlikle işine yarayacaktı.
"Hepsi bu kadar mı?" Chuma la Rev tarafındaki adamlardan birinin arkasından, uzun suratlı bir kadın ortaya çıktı. yüzündeki doymak bilmez açgözlülük adeta çıplak bir yara gibi kendini ele vermişti. Her an bir çatışmayı tetiklemek ister gibi hırçın, kışkırtıcı bir tavırla çenesini dikti. "Bir önceki sefer reçine getirmenizi söylemiştik."
"Biz de Verduhn'un kadim özünü gitgide tükendiğini ve size veremeyeceğimizi belirtmiştik." Fen'in babasının yumuşak yüz ifadesi git gide sertleşti. "Artık reçine takasa dahil değil. Bunu biliyorsunuz."
"Anlaşmamız en başında böyle değildi, dostum." Sesi alaycıydı. Yanındaki birkaç kişi de ona katıldı, homurtular yükseldi. Kadının sesindeki alaycı tını, kumsalda esen sert rüzgarı bile yardı, ellerini silahlarına doğru kaydırırlarken kumlardan yükselen o gergin çıtırtılar havayı gerdi "Bize reçineyi vereceksiniz, yoksa kendimiz almayı biliriz."
Fen anında bunun bir tehdit olduğunu algıladı ve midesinin kasıldığını hissetti. Chuma la Rev'in yağmalarının ulaştığı boyutu duymuştu. Eskiden sadece sahipsiz bölgelerden kurtarabildikleri eşyaları alırlarken son zamanlarda insanlara zarar vererek mallarını zorla aldıklarını biliyordu.
Ortamın gerginliği elle tutulacak bir hale gelmişti. Herkes nefesini tutmuş, çıkacak ilk kıvılcımı bekliyordu. O esnada bir ses araya girdi. Kendinden emin duruşuyla bir adam öne çıktı. Diğer adamların aksine daha temiz ve dikişleri daha düzgün kıyafetler giymişti. Sarı saçları güzelce yana yatırılmıştı ve bir güneş gibi parıldıyordu. "Yeter, Doran."
"Prens-" dişlerinin arasından Doran Prens'e itiraz etmeye yeltendi ama genç adam sadece tek bir elini kaldırarak kadının kelimelerini havada kesti. Hareketlerinde doğal bir asillik vardı. Fen, onun bir "prens" olmasına hiç şaşırmadı; adamın her bir jesti, duruşu ve bakışı tam olarak bu unvan için yaratıldığını haykırıyordu. Kimse prense karşı çıkma cesaretini gösteremedi.
"Reçineyi almadan da dönebiliriz." Prens yüzünü ekşitti. Sesi sakindi, ama içinde bir yorgunluk vardı, sanki bu tartışmayı daha önce defalarca yapmış gibi. Wald Hutan'ın reisine döndü, başını hafifçe eğdi. "Getirdiğiniz mallar için teşekkür ederiz. Bu kadarı yeterli." Fen'in babası sertçe kafasını sallayarak prensi onayladı. Gerilim tam olarak dağılmadı ama hafifledi. En azından bıçaklar kınlarında kaldı.
Fen, gözlerini prensten alamadı. Prensin kendi klanındakiler hala öfkeyle homurdanıyor, dişlerini sıkıp mırıldanıyordu ama o çoktan arkasını dönmüş, adamlarının malları toplamasını büyük bir sükunetle izliyordu. Sanki az önce olanlar onu hiç etkilememiş gibiydi. Ya da tam tersi, çok fazla etkilemiş de bunu göstermemeyi öğrenmişti.
Babası Gleen ve Fen'i yardım etmeleri için yanına çağırdı. İkisinin de elleri meşguldü ama zihinleri az önce yaşananlarla dolup taşıyordu. En sonunda Fen dayanamadı ve sessizliği bozdu. "Reçineyi neden bu kadar çok istiyorlar?"
Babası bir an duraksadı, sanki cevabı verip vermemeye karar veremiyordu. "Ash-i Legio'yla aralarında bir anlaşma var. Dokunulmazlık karşılığında onlara bir şeyler veriyorlar." Torbayı sırtına attı. "Reçinenin de bu işin bir parçası olduğunu düşünüyorum ama emin değilim ve umrumda da değil. Bizim toprağımızdan, bizim kutsalımızdan artık hiçbir şey Legio'nun eline geçmeyecek."
Ash-i Legio adı havada asılı kaldı. Fen, kelimeyi daha önce de duymuştu. Kül Sancak Lejyonu. Sanayi ve fabrika bölgelerini ele geçirmiş inanılmaz güce sahip başka bir klandı. Chuma la Rev ya da kendi klanı Wald Hutan gibi sadece hayatta kalmaya çalışmıyorlardı; agresif, karanlık ve yutucu bir iştahla diğer klanların topraklarına saldırıyorlardı.
Fen, Chuma la Rev'in, Ash-i Legio ile neden saldırmazlık anlaşması yaptığını anlamaya başladığında parçalar bir yapboz misali zihninde birleşti.
Tam o sırada, meydanın girişinden koşarak bir kız geldi. Nefes nefeseydi, ciğerleri yırtılırcasına soluyor, rüzgardan ve koşturmaktan yüzü kıpkırmızı parlıyordu. Saçı başı dağılmış bir halde, doğrudan Wald Hutan reisine doğru yöneldi. "Reis," dedi, sesi titriyordu. "Bir Sand el Clock göçebesinden bir haber geldi. Legio... Legio yeraltı şehirlerinden birine saldırmış. Unterra Grunde'ye."
Meydanda bir sessizlik çöktü. Hem Wald Hutan hem de Resif tarafı aynı anda kıza döndü, herkesin gözü habercideydi. "Ne zaman?" Babasının sesi sertleşmişti, tüm otoritesi geri gelmişti. Chuma la Rev'in bu haberi onlarla birlikte duymasını istemediğini belli edemeden kız panikle konuşmaya devam etti.
"Birkaç gün önce. Detaylar net değil, ama saldırı başarısız olmuş diyor. Yeraltı halkı onları geri püskürtmüş." Genç kız deli gibi soluklandı. "Ama Legio sadece geri çekilmemiş. Aynı zamanda hedef değiştirmiş gibi görünüyor."
"Yön değiştirmiş mi?" Fen'in babası bir adım öne attı. "Nereye doğru gidiyorlarmış?"
Wald Hutan'ın Reisi sordu ama aslında cevabı oradaki herkes, rüzgarın getirdiği o soğuk fısıltıdan çoktan anlamıştı. Kız gözlerini korkuyla büyüterek babasına baktı. Adam, sertçe yutkundu. Cevabı oradaki herkes biliyordu. "Göçebe, ormana doğru hareket ettiklerini söylüyor."
Kimse bir şey söyleyemedi. Rüzgar üzerlerinden geçti, uzaktaki ağaçların yapraklarını oynattı. Sanki Wald Hutan’ın kendisi bile yaklaşan o metal ve kül kokulu felaketi duymuş, ürpermişti.
Ash-i Legio ormana geliyordu. Ve Fen, artık sadece oturup izleyemeyeceğini biliyordu.
Orman hep bir sığınak olmuştu.
Fen ilk kez bunun değişebileceğini düşündü.