Kısım 1 / Bölüm 2: Larsaa

Vaveyla Yazarı: Perin Yılma

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: Kısım 1 / Bölüm 2: Larsaa

Bölüm 2: Larsaa
Ash-i Legio

"Bazen hatırlıyorum: petrolün nasıl kuruduğunu, doğalgazın nasıl tükendiğini ve bunun bir felaket değil, bir fırsat gibi karşılandığını. Daha fazla kaynak, daha fazla hız, daha fazla güç hep bir sonraki şey vardı, hep bir eksik vardı. Toprağın altındakini bitirdiğimizde inmememiz gereken yerlere, en derine indik. Açgözlülük başkalarının hastalığı değildi. Herkesindi. Hepimizindi."

Genç kadın, soluduğu eter dumanının etkisiyle deli gibi öksürdü. Nefesindeki hırıltıyı geçirmek için yanındaki mataraya uzandı. Suyu kana kana içse de boğazının kuruluğunun geçmeyeceğini biliyordu. Kendini bildi bileli bu fabrikanın isli duvarları arasında eter işlemeyi öğreniyordu. Bu dumana veya eteri çıkarırken parmak uçlarının kimyasal yanıklarına alışmıştı. En kötü kısmın henüz gelmediğine, tam da uykuya dalarken başlayacağına ve onu inim inim kıvrandırana kadar asla dinmeyeceği kol ağrılarına kendini hazırladı.
Çalışmanın hararetiyle alnında biriken ter damlalarını bir havlu yardımıyla sildi. Kendini şimdiden çok kirli hissetmeye başlamıştı. Halbuki kendini su ve sabunla iyice ovalayalı sadece birkaç saat olmuştu. Şimdiyse vardiyası bittiğinde tekrardan yıkanması gerekecekti.
Her şeye rağmen kız, eterin zorluklarından nefret etmiyordu. Tam tersine tanıdık ve kamçılanmış hissediyordu. Bu sürecin tamamı sanki onun doğuşundan beri süregelen yirmi üç yıllık bir parçasıydı. Larsaa, bu eski fabrikanın içinde doğmuştu. Burası, Dünyanın enerji kaynaklarını yok edilmesinden sonra, insanlığın hayatta kalmak için sarıldığı o dengesiz gücün, eterin kalbiydi. Kül Sancak Lejyonu, bu gücü kendi çıkarına kullanmayı öğrenmişti. Bu sayede yeni düzenin en zengin ve en güçlü klanı haline gelmişti.
Larsaa, her sabah bu fabrikadaki küçük odasında metallerin birbirine sürtünmesiyle duyulan gıcırtıyla uyanırdı, platin saçlarını sımsıkı bir at kuyruğu yaparak antrenmanlarına hazırlanırdı, öğlen molasında hafif bir şeyler atıştırdıktan sonra eter işlemek için madenlere inerdi. Gece geç saatlere kadar aralıksız çalışırdı. Bir gün üstlerinin onu fark edeceğini umarak hiç mola vermezdi.
Larsaa, sık sık görünmez hissederdi.
Sürekli yerin altında, yapay ışıkların ve ocak ateşinin altında çalışmaktan teni kireç gibi soluk ve cansızdı. En son ne zaman kafasını kaldırıp güneşi selamladığını düşündü. Onun için bunun bir önemi veya herhangi bir anlamı yoktu, yorgunluktan bitkin düşene kadar çalışmak keyif aldığı tek aktiviteydi.
Larsaa elindeki aletleri bir kenara bırakırken metal zemine çarpan sesin fabrikanın diğer ucuna kadar yankılandığını duydu. Burada sessizlik denen şey, sadece eski parşömenlerde kalan bir kelimeydi. Motorların gürültüsü, zincirlerin sürtünmesi, uzaktan gelen komut sesleri hiç durmazdı. Garip bir şekilde, bu hiç kesilmeyen uğultu zihnini bulandırmak yerine odaklanmasına yardım ediyordu.
"Yine geç saate kadar kalmışsın."
Ses, arkasından bir gölge gibi geldi. Larsaa yönünü dönmeden arkasında kim olduğunu gayet iyi biliyordu. Kıdemli mühendis Zlativ'in varlığını askeri eğitimleri sayesinde sezmişti. Aralarında birkaç yaştan fazlası vardı, Zlativ hiyerarşide çoktan yukarılara tırmanmıştı. Larsaa onun ilgisini çekmek ve kendini ispatlamak istiyordu; çünkü bu katı hiyerarşide yükselmenin tek yolu buydu. Ancak o zaman sözü dinlenen, haritaların başında kararlar veren gerçek bir merciye dönüşebilirdi.
"İşlerimi tamamen bitirmeden bırakmaktan hoşlanmıyorum. Ben her zaman buradayım ama bu saatte sizi burada görmek beni şaşırttı aslında." Zlativ, ellerini arkasında kavuşturarak Larsaa'nın yakınına yaklaştı. Gözleri, kadının önündeki eter tüplerini taradı, sonra doğrudan Larsaa'nın kollarına indi.
Kızın, cildinin altında mavi, mor çatlaklar kolları boyunca ilerliyordu, dirseğine kadar uzanan ince damarlar gibi. Larsaa bunları saklama alışkanlığı hiç edinmemişti. Aksine, bazı geceler aynaya bakıp onları sayardı, her biri onun ne kadar çalıştığının gururlu birer kanıtıydı.
"Bir tedarik sorunuyla ilgileniyoruz." Larsaa'nın kulakları dikildi. "Resif mi?"
Zlativ, bir an duraksadı, sanki bu bilgiyi paylaşıp paylaşmama konusunda tereddüt ediyordu. Sonra omuz silkti, Larsaa'nın gösterdiği üstün performans ve kıdemi, artık bazı fısıltıları duymasına izin veriyordu. "Reçine tedariki gecikti. Orman klanı inatçı çıkmış. Resif'in elçileri boş dönmüş."
"Reçine olmadan stabilizasyon oranımız düşer. Eteri işlerken reçineye ihtiyacımız var." Larsaa bunu hiç düşünmeden söylerken sayılar kafasında bir çark gibi dönmeye başlamıştı. "Mevcut stoğumuz ne kadar sürer?"
"Bu sorun senin çözmen gereken bir şey değil." Zlativ’in ses tonu bir anda buz kesti, aralarındaki o görünmez rütbe duvarını yeniden örerek konuşmayı kestirip attı. Larsaa, hayal kırıklığıyla yutkundu. Kıdemli mühendis Larsaa'nın gözündeki parıltının yavaşça silindiğini ve omuzlarının hafifçe düştüğünü gördü. "Ben sadece yardımcı olmak istemiştim."
Zlativ'in çehresi bir anlığına yumuşadı. "Biliyorum." Sesi bu kez daha az resmiydi. "Merakını takdir ediyorum, Larsaa. Çoğu çırak bu saatte çoktan yataklarına gitmiş olurdu. Sen hala buradasın." Bir sessizlik oldu, sanki devam edip etmemeyi tartıyordu.
Bu takdir, Larsaa'nın göğsünde beklenmedik bir sıcaklık yarattı. Az önceki yorgunluğu bir anda önemsizleşti. Az önce kollarını sızlatan o korkunç yorgunluk tek bir saniyede yok olup gitti. Zlativ uzaklaşmaya başlarken Larsaa, sonunda görüldüğünü, birilerinin onu fark ettiğini anlamasıyla heyecanlandı.
"Yarın büyük bir strateji toplantısı olacak." Zlativ, omzunun üzerinden geriye baktı, sesi neredeyse gelip geçici bir detay veriyormuş gibi hafifti. "Üst komuta yeni bir sefer planlıyor."
Larsaa'nın gözleri parladı, adeta bir avı sezen yırtıcı gibi öne doğru atıldı. "Ne saldırısı?"
Zlativ'in dudaklarında ince bir gülümseme belirdi, ama gözlerindeki ifade Larsaa'nın hiç fark edemeyeceği kadar derindi. "Yeraltı şehirlerine doğru bir temizlik harekatı başlatılacak. Unterra Grunde."
Zlativ'in cümlesi havada asılı kaldı. Yeraltı şehirleri, Unterra Grunde.
Larsa'nın bildiği kadarıyla oranın halkı dar tünellerinde saklanan bir topluluktu. Legio'nun disiplinli ordusunun fare deliklerinde ne işi olabilirdi ki?
"Neden yeraltı?" Larsaa, sesindeki merakı gizlemeye çalışmadı. "Orada ne var ki bizim işimize yarasın?"
"Madenler," dedi Zlativ, sanki en bariz şeyi söylüyormuş gibi omuz silkerek. "Eski dünyanın kalıntıları. Metal, ekipman, belki daha fazlası. Yeraltı halkı yıllardır oradan besleniyor, ne bulduklarını kimseyle paylaşmıyorlar." Biraz duraksadı.
"Dar tüneller, labirent gibi geçitler, savunması kolay dar boğazlar. Bu askeri açıdan intihar demek. Neden üst komuta böyle bir kayıp uğruna böyle zor bir hedefi seçsin ki? İhtiyacımız olan tek şey reçine, eter kalan her şeyi hallediyor."
Zlativ, bir kaşını hafifçe kaldırarak çırağının bu cesur çıkışını izledi. Sanki bu tepkiyi içten içe bekliyormuş gibi bir memnuniyete sahipti. "Devam et."
"Eğer amaç kaynak ya da tedarik ise," dedi Larsaa, gözleri haritayı hayalinde canlandırmak için kısıldı. "Orman çok daha mantıklı bir hedef. Açık arazi, dar tüneller yok, doğal bir savunması yok. Reçineyi zaten oradan çıkıyor. Yeraltına girmek kaynakların, insan gücünün boşa harcanması gibi görünüyor." Larsaa duraksadı. Bir sürü sorusu vardı ve kendini dizginleyemiyordu. "Bu sefere kim katılacak?"
"Henüz belli değil." Zlativ, Larsaa'ya dönerek gözlerinin içine baktı. Eğittiği çırağıyla içten içe gurur duyuyordu ama kıza bunu hiç söylemiyordu."Ama ilgileniyorsan, toplantıya gözlemci olarak katılmanı ayarlayabilirim."
"Anlıyorum." Larsaa'nın sesi kararlıydı, fazla hevesliydi. Zlativ'in fikrini değiştirmesinden korktuğu için sesini çıkarmaktan korktu. "Hazır olacağım."
Zlativ başını salladı, sonra fabrikanın çıkışına doğru yürümeye başladı. Birkaç adım atmıştı ki tam kapı eşiğine vardığında durdu ve geriye dönmeden mırıldandı. "Bu arada, bugünkü yorumların gerçekten etkileyiciydi. Böyle devam et."
Larsaa, hayatı boyunca bu tarz onay sözcüklerini o kadar az duymuştu ki, içindeki o yoğun tatmin ve gurur hissi neredeyse canını yaktı. Onaylanmanın verdiği hazzı silmek için ellerini lavaboda birkaç kez yıkayarak hararetini almaya çalıştı. Islak elleriyle lavabonun kenarına tutunup aynadaki yansımasına baktı. Uykusuzluk, gözlerinin altında koyu halkalar bırakmıştı ama kendini hiç yorgun hissetmiyordu.
Sabahın ilk soğuk ışıkları pencereden içeri süzülürken Larsaa gözlerini araladı. Gece boyunca heyecandan ve zihninde dönen savaş senaryolarından dolayı yatağında bir o yana bir bu yana dönüp durmuştu. Kollarını sızlatan o eter ağrılarını ise bir an bile düşünmemişti. Bugün onun için bir dönüm noktası olacaktı.
Mutfağa geçtiğinde masa boştu, her zamanki gibi. Kendine bir şeyler hazırlarken gözü kenardaki eski, ahşap rafa yerleştirilmiş tozlu çerçeveye takıldı. Ardından hemen yanında durmakta olan annesinin bir zamanlar kullandığı fincan setiyle bakıştı. Larsaa eline ıslak bir bez alıp elinden geldiğince dikkatli olarak fincan setinin tozunu aldı.
Yıllar geçmiş olsa da bu evde hala bir boşluk vardı, doldurulamayan bir boşluk. Annesi hastalanıp öldüğünde Larsaa henüz küçük bir çocuktu, hastalığın adını bile tam hatırlamıyordu. Zihninde kalan tek şey, annesinin son haftalarda evi dolduran o kesik kesik acı öksürükleri ve ardından gelen o sonsuz korkunç sessizlikti.
Tam o sırada mutfağın ağır metal kapısı gıcırdayarak açıldı ve General Voss içeri girdi, üniforması her zamanki gibi kusursuzdu. Tek bir kırışıklık, tek bir leke yoktu. Larsaa anında ayağa kalkt.
"Oturabilirsin." Babasının sesi düzdü, ne bir sıcaklık ne bir soğukluk taşıyordu. Masaya oturdu, önündeki boş tabağa bakmadan doğrudan elindeki kağıtlara odaklandı. "Duydum ki bugün toplantıya katılıyormuşsun."
"Evet, komutanım." Larsaa'nın sesi biraz fazla hevesli çıktı, bunun için kendinden nefret etti. Tavadaki soğumuş omleti ikiye bölerek yarısını babasına verdi. Halbuki kız, sadece kendine yetecek kadar hazırlamıştı; çünkü babası genellikle eve kahvaltıya gelmezdi. Geldiğinde ise aralarındaki mesafe, evin kendisi kadar büyük olurdu.
Babası başını kaldırıp ona baktı, gözlerinde değerlendiren ölçüp biçen bir bakış vardı "Zlativ senin için güzel konuştu. Bugün o odada beni mahçup etmemeye çalış, Larsaa."
"Etmeyeceğim." Larsaa'nın çenesi sıkıştı ama sesini sabit tutmayı başardı.
"Göreceğiz." Voss, bu kadarla yetindi, dikkatini önündeki kağıtlara çevirdi. Sabah bile işten ayrı kalamıyordu. Konuşma en azından komutan için bitmişti. Larsaa, babasını süzerken annesinin oturduğu sandalyenin hiç kullanılmadan durduğunu fark etti. Kimse o sandalyeye oturmuyordu.
Bazen, geceleri, kendine sorardı: eğer annesi hayatta olsaydı, babası ile arası daha iyi olur muydu? İçindeki boşluk durur muydu? Bu soruların cevabını hiçbir zaman bilemeyecekti.
Komutan Voss, kağıtlarını topladığında ayağa kalktı, üniformasının düzeltti. Kapıya doğru yürürken, sanki son anda aklına gelmiş gibi durdu, geriye dönmeden konuştu. "Bugün konuşacak olursan, kendinden emin konuş. Sana güveniyorum."
Bu, bir tavsiyeydi, belki de babasının kendi soğuk diliyle gösterebildiği tek sevgi biçimiydi. "Anlıyorum, baba."
Voss, başka bir şey söylemeden tam çıkacakken evrak çantasını açtı ve içerisinden iki adet ciltli kitap çıkarıp Larsaa'ya uzattı. "Kitap okumayı sevdiğini biliyorum. Boş zamanlarında okursun." Larsaa, babasına yarım ağız gülümseyerek kitapları aldı. "Teşekkür ederim."
Kapı kapandığında Larsaa, omuzlarının farkında olmadan gevşediğini fark etti, ne kadar gergin durduğunu ancak o zaman anladı. Sessizlik kulaklarında uğuldadı. Mutfak, her zamanki gibiydi, sadece uzaktan gelen fabrika uğultusuyla doluydu.
En şık üniformasını giydi, saçlarına her zamankinden daha çok özendi. At kuyruğunda tek bir pürüz kalmayana kadar taradı. Kız, kendini tamamen hazır hissettiğinde derin bir nefes alıp toplantının yapılacağı üst kata doğru gitmek üzere evden ayrıldı.
Sonunda yıllardır girmeyi düşlediği odaya dahil olabildiği için başını gururla kaldırmıştı. Karşılaştığı diğer çıraklara ve rütbeli mühendislere selam verirken gözü gri mermer duvarlara takıldı. Uzun süredir kimse silmediği için duvarların üzerinde isli, kirli bir tabaka birikmişti. Belki de ne kadar temizlenirse temizlensin, eter ocaklarından sızan o duman duvarları saniyeler içinde yeniden karartıyordu. Larsaa bu ayrıntıyla vakit kaybetmemeye çalışarak ilerledi.
Toplantı salonunun kapısına vardığında Larsaa nefesini tuttu. Son bir kez üstünü kontrol etti, sonunda cesaretini toplayıp içeri adım attı. Burası, alt katın o gürültülü ve kirli cehenneminden tamamen farklıydı. Temiz, soğuk, her şeyin yerli yerinde olduğu askeri bir düzen hakimdi. Uzun cilalı masanın etrafında Ash-i Legio’nun en kıdemli subayları oturuyordu. Hepsi Larsaa’dan yaşça çok büyük, göğüsleri parlak rütbe işaretleriyle donatılmış adamlardı. Kendi üzerindeki o sade çırak üniformasıyla bir anlığına göze battığını hissetti.
Kız salona girer girmez gözü masanın en ucuna kaydı. Komutan Voss oradaydı, sırtı dimdik, elleri önünde kavuşturulmuş, sabah sahip olduğu aynı soğuklukla oturuyordu. Larsaa'nın içi bir anda hem umutla hem de ezici bir endişeyle çalkalandı.
Yüzbaşı Zlativ, masanın kenarında duruyordu, elinde bir harita vardı. Bu harita eski bir metro hattının kalıntılarını gösteren bir kağıt parçasıydı. Larsaa'yı fark ettiğinde hafifçe başını salladı, ona en arka sıradaki bir sandalyeyi işaret etti. Sadece izle, öğren.
"Unterra Grunde, en büyük yeraltı şehri." dedi subaylardan biri. Sesi sert ve tartışmaya kapalı bir tondaydı. "Gözcülerimiz yer altına sızmak için üç farklı giriş noktası tespit etti: Ana tünel, doğu havalandırma ve batıdaki eski metro istasyonu girişi."
"Üç giriş, üç çıkış yolu demek değil." Bir başka subay araya girdi, sesinde belli belirsiz bir tedirginlik vardı. "Eğer içeride sıkışırsak."
"Sıkışmayacağız." İlk subay diğer subayın sözünü sertçe kesti. "Sayısal üstünlüğümüz var. Onların elinde ne olursa olsun, bizim teknolojimizle yarışamazlar."
Larsaa, hayatı boyunca kelimelerini yutabilen, sessiz kalmayı becerebilen biri olmamıştı. Terli ellerini pantolonuna sildi ve özgüvenli durmaya çalışarak hızla konuştu. "Sayısal üstünlük dar koridorlarda hiçbir şey ifade etmez, efendim. Bir seferde iki, en fazla üç kişi geçebilecek genişlikte tünellerden bahsediyoruz. Orada sayı önemli değil, sıra önemli. Önden gidenler ne kadar iyi olursa olsun, arkadakiler onlara yetişemeden teker teker düşer." Herkesin başı ona döndü. "Ayrıca yeraltı şehirlerinde bize şu anlık lazım olan bir şey yok. Bizim asıl hedefimiz Wald Hutan olmalı. Eteri stabilize ettiğimiz reçine oradan çıkıyor."
Kimse ona bakmadı bile. İlk subay, sanki Larsaa hiç konuşmamış gibi haritanın üzerine eğildi. Kızı tamamen yok saymıştı. Larsaa'nın söyledikleri geçip gitti. Yüzü kızardı ama bu kez kimsenin alay etmesinden değil, hiç var olmamış gibi hissetmekten dolayı utanmıştı. Zlativ bile bakışlarını haritadan kaldırmamıştı."Doğu havalandırma kanadından ikinci tabur girecek, ana tünelden ilerleyen birinci tabur on dakika sonra onlara destek verecek."
"On dakika çok uzun bir süre eğer ana tünelde bir sorun çıkarsa. Havalandırmalar genelde en dar noktalardır, oradan girecek taburun ilerlemesi tahmin edilenden çok daha yavaş olabilir. Eğer bir pusu olursa, birinci tabur o on dakika boyunca tamamen yalnız kalır." Larsaa, kendinden emin bir şekilde tekrar araya girdi. Israrcılığı odadaki birkaç subayı rahatsız etmişti. Kız, umursamadı. Eterden önce yapılan savaşları ezbere biliyordu. Bu senaryonun benzerini Vietnam Savaşını anlatan bir parşömende gördüğünü çok net hatırlıyordu.
Bu sefer bir subay başını çevirdi, ona baktı. Bakışlarında hafif bir rahatsızlık vardı, sanki bir sineğin vızıltısını duymuş gibiydi. Yine kimse Larsaa'ya cevap vermeye tenezzül etmedi. Toplantı akışı, sanki kız hiç var olmamış gibi kaldığı yerden devam etti; sonraki maddeye, sonraki karara geçildi.
Larsaa, elindeki kalemi sıkıca kavradığında parmak boğumları bembeyaz kesildi, ardından kalemin siyah mürekkebinin tırnaklarının arasına dolduğunu gördü. Acilen bu odadan çıkıp ellerini yıkaması gerekiyordu. Utançtan kafasını kaldıramıyordu. İki kez konuşmuştu. İkisi de havada asılı kalıp yere düşmüştü, kimsenin eğilip almadığı bir çöp gibi.
Masanın sonunda oturan komutan Voss, babası, sessizce dinliyordu, gözleri yarı kapalıydı, sanki sıkılmış gibi görünüyordu. Ama Larsaa, onun her bir kelimeyi kafasında nasıl tarttığını çok iyi biliyordu. Adam nihayet çelik gibi soğuk sesini serbest bıraktı. "Bu kadarı yeterli, yarın akşam şafakta askerleri hazırlayın."
Salon dağılmaya başladığında Larsaa, bir an için Voss'un ona bakmasını, belki küçük bir takdir işareti vermesini bekledi. Ama General Voss, yanındaki diğer kıdemli subaylarla hararetli bir tonda konuşarak kapıdan çıkmıştı. Kızına ne tek bir kelime etti ne de tek bir bakış fırlattı. Larsaa'nın içindeki o kırılgan umut ışığı sessizce karanlığa gömüldü. Salonda yapayalnız kalmıştı; masadaki kağıtlarını titreyen elleriyle toplamaya başladı.
O sırada kapıya yakın duran iki mühendis subayın alçak sesle konuşmaları kulağına çalındı. Larsaa'nın duyduğunu çok iyi biliyorlardı ama kızın varlığıyla ilgilenmediler. "-çırak kız, reçineymiş, Wald Hutan'mış, on dakikaymış." Adamlardan birisi boğuk ve kısa bir kahkaha attı. "Zlativ'in gözdesi galiba. Hem de Komutan Voss'un kızı. Onun için istisna yapılıyor demek ki, yoksa bu kadar cüretkar olamazdı."
Duyduklarının etkisiyle Larsaa'nın çenesi kilitlendi. Kızın elleri, elindeki kağıtların üzerinde bir anlığına durdu. Sadece dinledi, her bir hakareti, her bir küçümsemeyi ruhunun en derin, en karanlık köşesine birer çivi gibi çaktı.
Larsaa o an kararını verdi.
Artık sadece başarılı değil, aynı zamanda tartışılamaz olmak istiyordu.