6. bölüm / 9
Tanrıların NefesiKısım 1 / Bölüm 6: Kael
Bölümler 9Şu an: Kısım 1 / Bölüm 6: Kael
- 1 Kısım 1 / Bölüm 1: Fenreux3.094 kelime
- 2 Kısım 1 / Bölüm 2: Larsaa2.352 kelime
- 3 Kısım 1 / Bölüm 3: Gideon2.986 kelime
- 4 Kısım 1 / Bölüm 4: Larsaa2.685 kelime
- 5 Kısım 1 / Bölüm 5: Fenreux3.131 kelime
- 6 Kısım 1 / Bölüm 6: Kael6.084 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 Kısım 1 / Bölüm 7: Sai3.874 kelime
- 8 Kısım 1 / Bölüm 8: Larsaa5.877 kelime
- 9 Kısım 1 / Bölüm 9: Sai2.000 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüm 6: Kael
Sand el Clock
"Yalnızlık çoğunlukla bir seçim gibi görünür, halbuki sadece itiraf edilemeyen bir mecburiyettir. Kimseye ihtiyacım yok, dersin. Bu daha güvenli, dersin. Ve bir süre sonra, kendine o kadar çok yalan söylersin ki hangisinin yalan hangisinin gerçek olduğunu unutursun. En iyi yalanlar böyledir zaten. Kendine söylediklerindir. Çünkü onları söyleyen kişiye güvenirsin. Sonuçta o sensin."
Kum, güneşin altında beyaza yakın bir renge bürünmüştü, ufuk çizgisi titreşerek dalgalandı. Kael, günlerdir süren susuzluğun ve yorgunluğun etkisiyle bunun aklının bir oyunu olup olmadığını düşündü. Kız, serap görmeye ve bu hayalleri gerçeklikten ayırt etmekte oldukça iyiydi ama uzun yolculuklarda bu sınır daha belirsiz bir hal alıyordu.
Onu güneşin kavurucu sıcaklığından koruyan eşarbıyla burnunu ve ağzını sımsıkı kapattı. Şu anda istediği son şey sıcaktan dolayı fenalaşıp geberip gitmekti. Boynuna doladığı beyaz tül, koyu renk saçlarıyla tezat oluşturarak vücuduna doğru serbestçe süzülüyordu.
Kael, kısa bir mola vermek için bile duraksayamazdı. En kısa sürede çölün sınırlarındaki bildiği bütün yerleri dolaşmalı ve elindeki bilgiye iyi fiyat biçecek bir alıcı bulması gerekiyordu.
Legio'nun Wald Hutan seferi başarılı oldu.
Bu, değerli bir bilgiydi. Wald Hutan'ın beceriksiz savunma taktikleri, olası kayıp sayıları, hatta belki Legio'nun komuta zincirindeki çatlaklar. Kael, bu fısıltıları üç farklı yöne satabilirdi: Chuma la Rev'e, onlar Legio'nun zayıflığını bilmek isterlerdi; aynı kendisine bu bilgiyi veren adam gibi başka bir göçebeye verebilirdi ama bu bilgi heba edilmiş olurdu; ya da doğrudan yer altı şehri Unterra Grunde'ye gidebilirdi.
Kız, çantasından deri matarasını çıkardı, dibinde az kalmış bir iki yudum suyu tek dikişte içti ama her ihtimale karşı tamamını bitirmedi. Ne kadar mola vermek istemese de bir su kaynağı bulmak zorundaydı. Sadece yarım saat yürüyüş uzaklıkta Wald Hutanın çölle buluştuğu sınırında bir gölün varlığını hatırladı. Aslında Legio askeleri hala oradayken Kael, ormana girmek istemedi ama bunu sorun etmedi. Ash-i Legio genellikle kendilerine bulaşmadığı sürece Sand el Clock göçebelerine müdahale etmezdi.
Kael, çökmüş bu dünyada hayatta kalmanın formülünü çözdüğüne inanıyordu: Seni doğrudan ilgilendirmeyen hiçbir şeye karışma; tek yapman gereken doğru zamanda, doğru bilgiye sahip olup onu en yüksek teklife satmak.
Tam da bu bencillik yüzünden, çöl yollarında kıza eşlik eden tek bir ruh bile yoktu. Yalnızlık, onun için tenine yapışan kum tozu kadar sıradan, yabancı olmayan bir duyguydu. Hatta çoğu zaman kendi isteğiyle tercih ettiği güvenli bir durumdu. İnsanlar, bağlılık isterdi, güven isterdi ve Kael, ikisini de veremeyeceğini bilecek kadar çok şey görmüştü. Güven, her zaman bir fiyatla gelirdi ve o fiyat, asla kolay kolay ödenemezdi.
Ormanın sınır hattına yaklaştıkça, hava değişti. Kuru ve nefes almayı zorlaştıran yakıcı çöl sıcağının yerini, nemli yanık odun kokusu aldı. Kael, patikaya adım attığında, ilk önce uçuşan kara sinekleri duydu. Bu sineklerin sadece ölümle, taze cesetlerle beslendiğini bilirdi.
O yüzden kendini birazdan görecekleri için hazırlamaya zaman bulamadan yerde yatan çocukların cesetleriyle karşılaştı. Kael sıkıca gözlerini yumarak katliamın iznini hafızasından silmeye çalıştı. Halbuki sadece bir anlığına görmüştü ama bu korkunç manzara karşısında tek yapabildiği öğürmek oldu. Kızın tüm midesi boş olmasına rağmen bir ağacın dibine eğilerek kusmaya başladı. Midesinden yükselen acı safra genzini yakıyor ve gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Kız, uzun bir öksürük krizinin ardından sonunda kendine gelebildiğinde elinin tersiyle ağzını sildi. Zar zor karnını tutarak ayağa kalktı. Şimdiden çürümeye başlamış sıcakta kokan cesetleri görmezden gelmeye çalıştı.
Yaşayan birileri olup olmadığını kontrol etmedi. Hem onu ilgilendirmezdi, hem de bunun sıradan bir çatışma olmadığını biliyordu. Bu bir katliamdı. Hiç kimsenin buradan sağ çıkmış olabileceğini düşünmedi.
Kael, Ash-i Legio'nun bu yayılmacı hareketlerini hoş karşılamıyordu. Hatta çoğu zaman canice ve fazla pragmatik buluyordu. Kim çocukların, yaşlıların acımadan katledilmesine razı olurdu ki?
Ama az önce de dediği gibi, onu ilgilendirmiyordu.
Kael, hiçbir şeye değmemeye çalışarak cesetlerin arasından atlayıp ilerledi. Aklı, çoktan bir sonraki adıma geçmişti. Bir an önce bu kanlı manzarayı arkasında bırakmak, göle ulaşıp mataralarını buz gibi suyla doldurmak ve çöle dönmek istiyordu. Kael'e göre çöl bu dünyadaki en güvenli yerdi. Sadece doğal koşullar ile mücadele ederlerdi; diğer klanlar özellikle Legio için çölde onlara yarayan tek bir malzeme dahi yoktu. Kimse çölü umursamıyordu.
Tam o sırada patikanın biraz dışında, ağaçların gölgesinde bir hışırtı fark etti. Genç bir adam, çamurlu toprağın üzerinde kıvrılmış, acıyla sızlanarak yatıyordu. Sırtı toprağa yapışmıştı; göz kapakları yarı kapalı, dudakları susuzluktan yarılmış ve kurumuştu. Adam o kadar hareketsizdi ki kız az kalsın onu göremeyecekti.
Kael, ilk önce temkinli içgüdüsünü dinleyerek duraksadı, elini belindeki bıçağına götürdü. Gözlerini kısarak bu yabancıyı inceledi. Adamın koyu renk kıvırcık saçları toprağa ve kana bulanmıştı, uzun ve çelimsiz bedeni çalıların ona armağan ettiği kesiklerle kaplıydı.
Kael kendine fısıldadı. Yürümeye devam et. Yıllardır yollarda kaç tane yaralı, kaç tane çaresiz insan gördün ve her seferinde yürümeye devam ettin. Hiç durmadın.
Kız, arkasını dönüp gitmek için birkaç adım atmıştı ki duraksadı. Kael'in ayakları ona itaat etmeyerek yerde baygın bir şekilde yatan genç adama doğru yöneldi. "Harika," diye mırıldandı kendi kendine. Kızgın bir tonla ağzının içine söylenmeye başladı. "Tam da ihtiyacım olan şey yerde yatan yakışıklı bir adamdı."
Dizlerinin üzerine çöktü, genç adamı süzmeye başladı. Atletik vücudunu saran yırtık pırtık kıyafetler tamamen kana bulanmıştı. Kız, adamın bedenini inceleyerek akan kanın kaynağını bulmaya çalıştı ama o derece derinlikte bir yarasının olmadığını fark etti. Üzerindeki kan ona ait değildi. Birini öldürmüş diye geçirdi kız içinden. Karşısında duran bu adam, birinin canını almış.
Kael'in hareketleri şimdi çok daha temkinli, duruşu çok daha tetikteydi. Eliyle bıçağını daha sıkı kavradı. Bir süre öylece adamı izledi, en sonunda gereksiz evham yaptığına karar verdi. Adamın kaç saattir bu şok halinde, bu baygınlıkta olduğunu kestiremiyordu. Adamın bu haldeyken kıza zarar vermesi mümkün değildi. "Hey." Kael, adamın omzunu tereddütle dürtüp hafifçe onu sarsmaya başladı. Bir saldırı ihtimaline karşı gövdesini hafifçe geride tutuyordu."Beni duyuyor musun?"
Adam, toprak rengi gözlerini aralamaya çalıştı. Kael, bu belirtileri çok yakından tanıyordu. Fiziksel yorgunlukla birleşen susuzluk, Sand el Clock göçebelerinin başına pek çok kez gelen bir durumdu. Kız, matarasındaki kalan son birkaç damla suyu, adamın çatlamış dudaklarına dökmeden önce bir an tereddüt etti. Aslında bu suyu, kendi yolculuğu için saklamıştı. Muhtemel bir katille paylaşmak istediğinden emin değildi.
Zihninin en karanlık köşesinden soğuk, zehirli bir ses yükseldi o an: Sen de bir katilsin.
Arkasında bıraktığı o kadının gölgesi, vicdanına sertçe çarptı. Kendisi insanları bizzat değil, ihanetle ve yalnızlıkla öldürüyordu. İçindeki ses tekrar fısıldadı. Bu adamı yargılayacak en son kişi sensin.
İçindeki hesaplaşmaya rağmen kalan su damlalarını adamın dudaklarının arasından akıttı. Adamın ağzının hafifçe kıpırdanmasını ve yutkunmaya çalışmasını izledi. "Tamam," dedi Kael."Kalk bakalım. Yürüyebilir misin?"
Yabancı, gözlerini tekrar araladı. Gözleri Kael'in çillerle dolu yüzüne odaklanmaya çalıştı. Dudaklarından tek bir kelime dökülmedi; ne bir minnet ne de bir tehdit. Sadece donuk, ruhu çekilmiş bir ifadeyle kızın çehresine baktı. Hiçbir şey söylemedi, sadece baktı. Kael iç çekerek adamın ayağa kalkmasına yardım etmek için onun güçlü koluna omzuna attı. "Yürü!" diye patladı kız. Adamın ağırlığının altında eziliyordu ama dişlerini sıkarak dayanmaya çalıştı."Seni uzun süre taşıyamam."
Kızla çocuk güçlükle yürürken Kael'in aklında hesaplar dönmeye devam etti.
Kız, genç adamı neredeyse tüm gücüyle sürükleyerek sonunda kayalık bir tepenin eteğine ulaştırdı. Burası doğal bir taş oyuğun içinde, göçebelerin yıllardır kullanıp sır gibi sakladığı bir mola noktasıydı.
Burası elbette kalıcı bir yerleşim yeri değildi. Sand el Clock halkı hiçbir zaman hiçbir yere kök salmazdı, bu onların hem hayatta kalma stratejisiydi hem de kimlikleriydi ama çölün bazı noktaları bir tür yazısız durak haline gelmişti. Taşların arasına saklanmış bu gizli delikler bir miktar içilebilir su, serinlemek için birer gölge, biraz da güvenlik sunan yerlerdi.
"Burada kalabiliriz," dedi Kael. Genç adamı yavaşça kayanın gölgesine bıraktı. Kan ter içinde kalmış alnını eşarbıyla kuruladı. "Sen burada dur, ben yiyecek bir şeyler bulacağım."
Yemek bulmak için taşın altından yer sınırının içine doğru açılan kileri kurcalamaya başladı. Biraz kurutulmuş meyve ve kuruyemiş bulduğunda şansına şükretti. Birkaç fıstık tanesini aceleyle ağzına attı ve elleri dolu bir şekilde adamın yanına döndü.
Kendi hareketlerinin tuhaflığının farkındaydı. Daha birkaç saat önce birinin canını aldığını anladığı bu tehlikeli yabancı için neden suyunu ve vaktini harcıyordu ki? Neden onu o ölüm patikasında Legio devriyelerine bırakıp gitmemişti?
Gece bir kefen çöküp kızı ve çocuğu sarmaladığında hem ısınmak hem de olası tehlikeleri görebilmek için duman yapmayan cılız bir ateş yaktı. Genç adam alevlerin aydınlığın yüzüne vurmasıyla artık daha net görünüyordu. Adamın uykusunda bile kaşları çatıktı, silinmeyen bir gerginlik ifadesi yüzüne yayılmıştı. Kael, yanan ateşin tam karşısında oturdu ve dizlerini göğsüne çekip kollarını bacaklarına doladı. Uzunca bir süre çatırdayan odunların sesini dinledi.
Sadece bir gece diye kendine söz verdi. Yarın iyileşirse, yoluna devam eder. Ben de kendi yoluma giderim.
Kuru çırpılar ve odunlar daha yüksek sesle çatırdadı. Etrafta başka tek bir canlının sesi yoktu. Kael, bu sessizliğe o kadar alışkındı ki artık fark etmiyordu bile. Yıllardır gecelerini hep böyle yalnızlıkla kamçılanarak geçirmişti.
Çöl yollarında çok nadiren bir kervanla karşılaşırdı, birkaç günlüğüne onlarla yürürdü. Ticaret yapardı, hikayeler dinlerdi ama sonunda her zaman ayrılırdı, çünkü kalmak bir yere ait olmak demekti ve Kael hiçbir yere ait olamazdı.
Yalnızlık, benim kendi tercihim. Kendine bunu defalarca tekrarlamıştı. O kadar çok tekrarlamıştı ki artık gerçek gibi hissettiriyordu. Ama bu gece, yanında hiç tanımadığı bir adamın huzursuz uyuyuşunu izlerken bu gerçeklik hiç olmadığı kadar kırılgan hissediyordu.
Ne zamandır bir insana bu kadar yakın durmamıştı? Ne zamandır birinin sıcak nefesini, birinin varlığını bu kadar yakından hissetmemişti? Potansiyel bir alıcı olarak değil, sadece bir insan olarak? Bu düşünce Kael'i içini rahatsız edici bir sızıyla doldurdu. Kendi zihninin bu yöne kaymasından hoşlanmadı. O sadece bir bilgi kaynağı olabilir diye hatırlattı kendine.
Kael, bu yabancıyla ilgilenmemek için kendi geçmişinin tozlu sayfalarını düşünmeye karar verdi. Annesini ve babasını hiç tanıma fırsatı bulamamıştı ya da tanıdıysa bile çöl fırtınaları o anıları çoktan yutup küle çevirmişti.
Kael, göçebe bir kadının yanında büyümüştü. On beşli yaşlarına geldiğinde kadınla yollarını ayırmıştı. Şimdiyse onun nerede olduğundan tamamen bihaberdi. İnsanları okumayı ve bilgi tüccarlığını Kael'e bu sert kadın öğretmişti.
İnsanların ihtiyaç duyduğu tek şey güven değil, faydaydı ve kız faydalı olmayı, güvenilir olmaktan çok daha kolay bulmuştu.
Bu düşünce ona hiç acı vermedi.
***
Genç adamın göz kapakları önce ince bir çizgi halinde aralandı. Çölün kayalara çarpan keskin güneşi, Wald Hutan’ın gölgelerine alışkın olan yüzüne vurduğunda, yabancının kaşları çatılarek gelen ışığı eliyle engellemeye çalıştı.
Kael, birkaç adım öteden onun uyanışını pür dikkat izliyordu. Kız, çocuğun bomboş gözlerle etrafını incelemesinden hiçbir şey hatırlamadığını fark etti. Ama çok kısa bir süre sonra çocuğun hafızasının geri geldiğini hem de parçalar halde değil, tamamının üzerine yıkıldığını gördü.
Kael, onun yüzündeki değişimi çok rahat okuyabiliyordu. Adamın göz bebekleri dehşetle büyüdü, hemen ardından kendi ellerinden tiksinişini izledi. Kız, tam da tahmin ettiği gibi onun birini öldürdüğünü anladı.
Yabancı, üzerine yattığı muşambadan sertçe doğrularak başını dizlerinin arasına aldı, sanki zihnini durdurmaya çalışıyordu. Göğsü yaralı bir ceylan gibi hızla inip kalkıyordu.
O esnada çocuk, kızı gördü.
Kael, birkaç adım ötesinde bir iğne ve iplikle kucağında duran kumaşı dikiyordu. Kael, çocuğun uyandığını fark ettiğinde dahi kafasını uğraştığı işten kaldırmadı. Son düğümü atarak dikişini bitirdi. İpliği dişleriyle kopardı ve ancak o zaman başını kaldırdı. "Sonunda uyandın." Çocuğun toprak rengi gözlerinde hala bir anlam arayışı hakimdi. Kael mesafesini korumaya çalışarak ona baktı. Fazla ilgi göstermek, çocuğun zaten karmakarışık olan aklını daha çok korkutabilirdi. Kael, bu dengeyi tutturabileceğine inanıyordu. İnsanlarla iş yaparken öğrendiği ilk şeylerden biriydi.
"Neredeyim ve sen de kimsin?" Genç adamın tahmin ettiğinden daha kalın bir sesi vardı. Yeni uyandığı için kurduğunu tahmin ettiği boğazını temizlemesi için Kael, çocuğa bir tas su uzattı. Çocuğun temkinle tası almasını bekledi. "Ben Kael."
Bir sessizlik oldu. Sessizlik o kadar zaman aldı ki Kael hiç cevap alamayacağını düşünmeye başlamıştı. Sonra çocuk tasa uzanırken ismini kıza bahşetmeye karar verdi. "Fen." Kael, bir bilgiyi kaydediyor gibi başını salladı. Tam nerede olduklarını söyleyecekti ki Fen, Kael'in lafını böldü. "Sen bir Sand el Clock göçebesisin, değil mi?"
Kael, kaşlarını hafifçe kaldırdı. Giysilerine bulanmış kum tozundan bunu anlamak pek de zor olmasa gerekti. "Vay," dedi. Dudağının kenarı eğlendiğini belli edercesine yukarı kıvrılmıştı. "Birilerinin gözlem yeteneği iyi gelişmiş."
Kael, Fen'in yüzündeki ifadeyi dikkatle izledi ancak Fen'n yüzünde tek bir tepki yoktu, ne bir gülümseme kırıntısı, ne bir rahatsızlık. Bu, Kael'i bir an durdurdu. Genelde insanlar ya ona gülerdi ya da ona kızarlardı. Bu çocuk ise hiçbirini yapmıyordu; gözlerinde kapkara bir boşlukla, sadece dümdüz, ruhsuz bir duvar gibi bakıyordu. Kael, bir anlığına çocuğun neler yaşadığını çok merak etti.
"Neyse," dedi kız. Bakışlarını ondan kaçırarak çocuğun ilk sorusunu yanıtladı."Wald Hutan sınırındayız, burası göçebelerin kullandığı bir mola noktası. Seni patikada buldum, yarı ölü haldeydin, ki bu arada rica etsen de etmesen de bedava kurtarma hizmeti vermem, bu seferlik bir istisnaydı."
Bir kaşını kaldırarak çocuğun vereceği tepkiyi bekledi. Hiçbir şey gelmedi. En sonunda Kael dayanamadı ve öfkeyle patladı. "Peki o halde, madem konuşmayacaksın, ben de sonsuza kadar susabilirim. Bilgin olması için söylüyorum gerçekten susarım." Eliyle dudaklarına bir fermuar çeker gibi yaptı.
Fen, bir süre daha hiçbir şey söylemedi. Toprak rengi gözleri, Kael'in üzerinden kayarak taşın girişine, orman ağaçlarıyla kumun sınırına takıldı. Sonunda derinden gelen düşünceli bir ifadeyle sordu."Neden beni kurtardın?"
Kael, bu soruyu beklemiyordu. Bir an durdu, elindeki kumaşı katlarken parmakları yavaşladı. "Sorun bu mu şimdi? Teşekkür etmek yerine sebep mi soruyorsun?" Kız, omuz silkti."Ama ben de bilmiyorum." Kendinden rahatsız olarak toparlandı. "Belki yalnız yürümekten sıkılmışımdır. Belki senin gibi acınası bir manzara son zamanlarda gördüğüm en ilginç şeydi."
"Beni orada bırakmalıydın. Neden ölmemi beklemedin?" dedi Fen hırıltıyla. Kael, bu cevaba bakakaldı. Çocuğun ne demek istediğini anladı ama ne cevap vereceğini bilemediği için konuyu değiştirdi. "Wald Hutan savaşında mıydın?"
Çocuğun vücudundan bir titreme geçti. Kız, adamın kaskatı kesilen bedenini anında fark etti. Doğru kelimeleri seçmek istercesine bir süre düşündü ama bu durumu hafifletmenin yersiz olduğunu kabul ederek direkt konuya girdi. "Oradaydım." Kael sertçe yutkundu. "Seni bulduğum patikadaki cesetleri gördüm. Hepsi katledilmişti. Ve aralarında tek bir gerçek savaşçı bile yoktu. Hepsi ya küçük çocuklardı ya da yaşlılar."
Fen, bu sözlerin ardından Kael'i süzerken içinde bulundukları durumu kafasında tarttı. Sand el Clock göçebelerine güven olmazdı. Kael'de aynı adam gibi karşısındakinin zihninden geçen hesapları sezdi. Fen bu bilgiyi paylaşmakta bir sorun olmadığına karar vermiş olacak ki acı dolu sesini bastırmaya çalışarak dudaklarını araladı. "Patikadaki grubun arkasındaydım. Her şey çok saniyeler içinde gerçekleşti. Legio'nun makinelerini gördüğümde bir şansımız olmadığını zaten anlamıştım."
Çocuk yumruğunu farkında olmadan sert taş zemine vurdu. Fen, dişlerini o kadar sıkı sıkıyordu ki en sonunda Kael dayanamadı, ortamı yumuşatmak isteyerek "Ağlayabilirsin, kimseye söylemem. Sır tutma konusunda iyiyimdir." dedi usulca.
Fen, göçebe kızın dilinden dökülen sözlerin bir yalan olduğunu bilse de kıza inanmayı seçti. Kael, genç adamın darmadağın ruhunu kalbinin tam ortasında hissetti. Karşısında duran bu yabancının kırılganlığını bir para birimine dönüştürmeyecekti. En azından şimdilik.
Kael, çocuğun gözünden damlayan tek damla yaşın yavaşça yere düşmesini izledi. Kız, bu acıya çırılçıplak şahit olduğunda huzursuzlanarak boynunu kaşıdı. Ağlayan insanlarla nasıl teselli vermesi gerektiğini bilmiyordu. O yüzden yapabileceği en iyi şeyi yaptı. Çocuğun yas tutma ihtiyacına ve yalnız kalma kararına saygı gösterdi. Az önce elinde tuttuğu kumaşla ilgilenmeye geri döndü.
***
Akşamın karanlığı çökmeye başladığında Fen'in boş midesi gürültüyle guruldadığında Kael, sırıtarak çocuğa baktı. "Sanırım acıktın." Fen'in yüzünün utança kızarmasını keyifle izledi. Çocuğun cüssesine rağmen bir çocuk gibi utanması hoşuna gitmişti."Ben de açım. yiyeceğimiz kalmadı. Ormana gidip bir şeyler bulacağım. Endişelenme çok derinlere ilerlemeyeceğim."
Kız, ağzından çıkanlara anında pişman olup bir lanet savurdu. Sadece bir gündür tanıdığı yabancının endişesini hafifletmek istiyordu ki? Ayrıca çocuk onu neden merak etsindi ki?
"Legio askerleri varken ormana mı gitmek istiyorsun?" Çocuğun gözlerindeki korku capcanlıydı. Kızın Legio askerleri oradayken bu riski almak istemesine şaşırdı ama karşı çıkamadı çünkü gerçekten yiyecek bir şeyler bulmaları gerekiyordu. Fen, ayağa kalktı ve üstünü başını silkeledi. Çocuğun omuzları yaşadıklarının ağırlığıyla içeri doğru kapanmıştı."Tek başına gitmene izin vermem. Ayrıca senin avlanmayı bildiğinden şüpheliyim."
Kael, sahte bir öfkeyle ona baktı, dudaklarını çocuksu bir tavırla büzdü. "Açıkça hakaret mi ediyorsun bana?"
"Gerçeği söylüyorum sadece. Akşam saatlerinde orman tehlikeli olur." Fen'in sesi kırılır gibi oldu ama hemen toparladı. Kaelse karşısında duran çocuğun hem yakışıklı olmasına hem de çok bilmiş gibi konuşmasına kıl olmuştu. "Bana baksana sen! Sen yokken de kendimi gayet iyi idare ediyordum."
"İstersen gidebilirim." Kael, donakaldı. Çocuğun blöf yapmadığını biliyordu, Fen arkasına bakmadan çekip gidebilirdi. "Tamam, tamam. Lanet olsun!" Kael elini teslim olur gibi havaya kaldırdı."Sinirlenme, ceylan. Beraber gideriz, olur mu? Ama uyarayım, ben senin gibi bir orman uzmanı değilim, o yüzden bana neyin yenip neyin yenmeyeceğini göstermek zorundasın."
"Zaten öyle yapacaktım." Fen'in yüzünde ilk kez çok hafif, belli belirsiz bir tebessüm kıvılcımı belirdi ve bu ufak masum değişim Kael'in içinde beklenmedik bir sıcaklık yarattı. Çocuğun gülümsemesi o kadar nadirdi ki.
İçinde konakladıkları taş oyuk, tam olarak orman ve çöl sınırındaydı. Pek fazla yürümelerine gerek kalmadan ağaçlara ulaştılar. Fen, ormana adım atar atmaz adeta kendi yuvasına dönmüş gibi hafifçe rahatladı; önden ilerleyerek çalıları sessizce aralayıp Kael'e yol açıyor ve birazdan yakalayacakları avın izlerini sürüyordu.
"Şurada," diye fısıldadı Fen, elini kaldırarak Kael'i durdurdu. Birkaç metre ötede yabani bir tavşan, çalılıkların arasında sessizce otluyordu. Fen eğildi; yerdeki çamurların arasından tam avcuna oturan ağır, sivri kenarlı bir taş seçti ve hedefine kilitlendi.
Kael, çocuğun arkasında nefesini tutarak çıtını çıkarmadan izledi. Fen'in hareketleri hızlı ve kesindi, hep gördüğü o donuk, kararsız gençten çok farklı bir insan gibiydi. Taş, havada süzüldü ve tam hedefine ulaştı. Tavşan anında hareketsiz kaldı.
"Vay canına." Kael'in sesinde gerçek bir hayranlık vardı. Çocuğun bir oku ve yayı olmadan bir hayvanı avlamış olmasına çok şaşırdı."Bunu nasıl yaptın?"
Fen eğilip taşvanı yerden aldı. Omuzlarını hafifçe silkti ama gözlerinde kendini kanıtlamanın verdiği bir gurur kıpırtısı olduğu belli oluyordu. "Bu ormanda aç kalmak istemiyorsan, hayatta kalmak için ne gerekiyorsa onu yaparsın. Küçükken babam öğretmişti." Çocuğun babasını anması, bir an için ikisinin arasına bir gölge düşürdü.
Fen, elinden geldiğince hislerini içine gömerek yanlarındaki çalılığa yaklaştı, meyvelerini dikkatle inceledi. "Bak, dikkatli olmalısın. Bu bitkiye benzeyen zehirli olan bir tür var ama yapraklarının şekli farklı. Oradan ayırt edebilirsin. Bunlar güvenli."
Kael, Fen'in parmağıyla işaret ettiği kırmızı meyvelerden birini ağzına attı. Kız, çok uzun süredir bu kadar tatlı ve lezzetli bir şey yememişti. "Bu güzelmiş! Tamam, seni affediyorum. Orman konusunda gerçekten bir şeyler biliyormuşsun."
"Sana söylemiştim." Fen, elinin tersiyle kıvırcık saçlarını geriye attı. Kael’in koyu gözleri, cılız orman ışığında çocuğun güçlü hatlarını baştan aşağı sessizce süzdü. "O ukala tavrını bir daha takınma bence, tüm o yabani çekiciliğini bir anda kaybediyorsun," diyerek hafifçe göz kırptı Kael; ama elleri bir yandan hararetle meyve toplamaya devam ediyordu. Aslında çocuğun çekiciliğini kaybettiği falan yoktu ve Kael'de bunu gayet iyi biliyordu. İşin kötü yanı ise Fen de kızın üzerindeki bu bariz etkisini yavaş yavaş fark etmeye başlıyordu.
Sessizce toplamayı sürdürdüler ama Kael sessizliğe uzun süre dayanamayan biriydi. Tam ağzını açıp bir şaka yapacaktı ki Fen, ondan önce davrandı ve kıza döndü. "Hiç şehir gördün mü? Gerçek bir şehir, yıkılmadan önceki gibi?"
"Hayır. Sadece harabeleri." Kael, yerden söktüğü sert bir bitki kökünü inceleyerek dürüstçe cevap verdi.
"Göçebelerin her yeri gezdiğini sanıyordum."
"Harabelerinden başka bir şey yok zaten, hiçbirimiz gerçek olanını görmedik." Kael, güldü ama bu gülüşte hafif bir hüzün vardı. Fen, de kızla aynı duyguları paylaşıyordu. "Bazen deliler gibi merak ediyorum, nasıl bir şeydi acaba, eski dünya?"
"Çok yer gezdim, Fen. Her yerde farklı bir hikaye var." dedi Kael, elini geniş bir hareketle havada sallayarak. "Chuma la Rev Naahash'a tapıyor, denizin derinliklerinden bir korku. Unterra Grunde, Ereshui'nin fısıltılarına inanıyor. Siz, Verduhn'un mezarına dua ediyorsunuz. Herkes kendi inandığının en gerçek olduğunu düşünüyor." Omuz silkti, kayıtsızca başını salladı. "Bana kalırsa, hepsi aynı korkunun farklı yüzleri. Ya da belki hiçbiri gerçek değil, sadece insanların acısını anlamlandırma yolu."
Fen, kızın bu saygısız ama rasyonel bakış açısını sindirmeye çalıştı. Yüce Verduhn, onun halkı, ataları için en kutsal olandı; dolayısıyla ormanın dilinden zerre anlamayan bu göçebe kızın bu şekilde fütursuzca konuşmasından rahatsızlık duydu ama yine de içinde bu kıza karşı bir merak da uyanmıştı. "Peki sen neye inanıyorsun?"
Kael, soruyla birlikte düşünceli bir ruh haline bürünmüştü. "Kendime. Bugüne." dedi kararlılıkla. "Yarın ne olacağını kimse bilmiyor. O yüzden ben, elimdeki şeye odaklanıyorum. Bugünkü yemeğime, bugünkü yola, bugün yanımda kim varsa ona." Bakışları bir an Fen'in dudaklarının üzerinde kaldı, sonra hızla kaçırdı.
Fen, kızın aniden geri kaçışının üzerine gitmedi. "Bu yalnız bir yaşam biçimi gibi geliyor."
"Belki de öyledir." Kael, tekrar yürümeye başladı. Konuyu kapattığını belli etti. "Ama en azından kimse beni hayal kırıklığına uğratamaz. Bir tanrıya inanmazsan, o tanrı seni terk ettiğinde acı çekmezsin."
Bu son cümle havada asılı kaldı ve Fen, bunun sadece tanrılar hakkında olmadığını hissetti. Kael'in çok daha kişisel bir şeyden bahsettiğini anladı.
"Bugün için teşekkürler, sayende oyuğu terk etmeden önce bizden sonra gelenler için biraz erzak bırakabileceğiz." dedi Kael birden. Tüm ciddiyetiyle ve samimiyetiyle söylemişti. Fen, şaşkınlıkla kıza baktı. "Sen de beni kurtarmıştın. O halde ödeşmiş oluyoruz, göçebe." Fen, Kael'in yüzüne baktı. Fen, Kael’in yüzüne bu yakınlıkta ilk kez dikkatle baktığında; kızın burnunun ve yanaklarının üzerinde, çöl güneşinin armağanı olan hafif çillerin ne kadar güzel göründüğünü fark etti.
"Hayır, hayatım, yanılıyorsun." Kael, Fen'in yanaklarını sıktı ama çocuk kızın bu ani temasından rahatsız olmadı. "Ödeşmedik, seni kurtarmak bir tavşan yakalamaktan çok daha meşakatliydi."
"Bana bir sığınak verdin ve arkadaşlık." Fen, son kelimeyi söylerken boğazı düğümlendi. Aklına eski bir dostun geldiğini belli edercesine yutkundu. "Haklısın, henüz ödeşmedik."
Kız, bu teklifi alçak sesle kabul etti. "Arkadaşlık," diye içinden kelimeyi tekrarladı Kael. Sanki sözcüğün tadına bakıyormuş gibi söylemişti.
Aralarındaki fiziksel mesafe gittikçe azaldı. İkisi de farkında olmadan birbirlerine yakınlaşmışlardı. Kız, çocuğun sıcak ve heyecanlı nefesini kendi yüzünde hissetti, neredeyse çocuğun atan kalbinin sesini duyabilecek kadar yakınındaydı. Ormanın sesleri azaldı. Kuş cıvıltıları, rüzgarın yapraklardaki hışırtısı, hepsi geri plana çekildi. Geriye ikisinin arasındaki o daralan boşluk kaldı.
Kael'in parmakları hala Fen'in yanağındaydı, ama artık şaka yapan bir dokunuş gibi değildi. "Bu kesinlikle hiç mantıklı bir fikir değil." diye fısıldadı Kael, sesi aralarındaki daracık boşlukta adeta eriyip giderken. Eli ayağı birbirine dolaşmıştı ve daha önce hiç bu kadar heyecanlandığını hatırlamıyordu.
"Biliyorum." Fen'in sesi de aynı derecede belirsiz, derin bir fısıltıdan ibaretti ama bakışları kızın dudaklarında asılı kalmıştı.
Kael, içindeki dizginlenemez heyecanı maskelemek istercesine gerginlikle güldü. "Ama şu an benim pek umrumda olduğu söylenemez." Aralarındaki mesafe, son birkaç santime kadar indi, nefesleri karıştı. Fen, yavaşça ve ürkekçe uzanıp kızın ince belini kavradı, onu kendine doğru çekmek istedi. Dudakları birbirine değmek üzereydi.
Fakat tam o salisede, Kael çocuğun gözlerinde çakan yıkıcı değişimi fark etti. Az önceki kıvılcım bir anda söndü, yerini dipsiz uçurumuna bıraktı. Fen’in parmakları Kael’in belinde aniden kaskatı kesildi; ardından sanki kor bir ateşe değmiş gibi elini büyük bir suçlulukla hızla geri çekti. Genç adam nefes nefese kalmış bir halde bir adım geri attı, başını iki yana sallayarak yüzünü ellerinin arasına gömdü.
"Olmaz." dedi Fen, bir el boğazını sıkıyor gibi kıyafetinin yakasını değiştirdi. "Saçmaladım."
Kael, bir adım geriye giderek kendini çocuktan uzaklaştırdı. Tek kelime bile edemeden reddedilmenin etkisiyle utançla ayaklarına baktı.
Tam da o anda ormanın derinliklerinden bir dal parçasının kırılma sesi duyuldu.
Bu gürültü ikisini de andan koparıp gerçekliğe sürükledi. Fen, refleksle Kael'i arkasına çekmişti. Çocuğun gözleri hızla ormanın derinliklerini taradı. Görünürde bir şey yoktu ama ses ikisini de germeye yetmişti. "Muhtemelen bir geyiktir." Fen, sesi hala biraz temkinliydi ama dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi.
Kael, kendini çocuktan biraz daha uzaklaştırdı, üzerindeki tülleri düzeltti; ama Fen, kızın kaskatı duruşuna rağmen bedeninin ayazın etkisiyle hafifçe titrediğini net bir şekilde fark etti. "Karanlık iyice çökmeden kampa dönmeliyiz."
Genç kız, başını sallayarak önden yürümeye başladı ama içinde o yarım kalan anın izi hala duruyordu. Bu saçma hislere derhal bir son vermesi gerektiğini fısıldadı kendi kendine. Bağ kurmak yok.
Ama bir yandan da, hala belinde Fen'in elininin sıcaklığını hissedebiliyordu, hayali de olsa bu his içini tuhaf bir şekilde karıncalanıyordu. Arkasından, Fen'in toprağa ezen adımları duyuluyordu. O, da bir şeyler düşünüyor olmalıydı.
Taş oyuğa vardıklarında, güneş tamamen ufukta batmıştı ve gökyüzü tamamen karanlığa bürünmüştü. Yıldızlar taş oyuğun girişini aydınlatıyordu. Kael, ormanda topladıkları kırmızı meyveleri sessizce yere bıraktı ve ellerini meşgul tutarak aklındaki o karmaşık düşünceleri dağıtmak amacıyla sönmeye yüz tutmuş ateşi yeniden canlandırmaya koyuldu. Fen de sessizce avladığı tavşanı akşam yemeği için hazırlamaya başladı ama ara sıra Kael'in ateşin turuncu ışığında parıldayan yüzüne doğru kaçamak bakışlar fırlatmaktan kendini alamıyordu.
Kael ve Fen sessizce yemeklerin yerlerken, taş oyuğun girişinde bir gölge belirdiğinde Fen, anında gerginleşti, elini yeni yonttuğu mızrağına götürdü ama Kael sakince onu bir el hareketiyle durdurdu. "Rahatla," dedi Kael. "Bu bizden biri."
Gölge, alevlerin aydınlığına doğru yaklaştığında, sırtında eski ve ağır bir deri çanta taşıyan yaşlıca bir adam ortaya çıktı. Adamın yüzü derin kırışıklıklarla kaplıydı. "Kael." Adam, başını hafifçe eğerek selam verdi. "Uzun zaman oldu."
"Toma." Kael, ayağa kalktı ve yaşlı göçebe adamın elini sıktı. "Bu duraktan geçeceğini tahmin etmiyordum."
"Rota değişti. Güneydeki küçük kasabalara uğradım, pek ihtiyacım olanları bulamadım. bu yüzden kuzeye kaydım." Yaşlı adamın keskin gözleri, ateşin başında elinde mızrakla bekleyen Fen'e kaydı. Merakla ve şüpheyle karşısındaki bu yabancı genci baştan aşağı süzdü. "Yanında biri var."
"Fen. Yolda bulduğum biri." çıklamayı alabildiğine kısa ve yüzeysel tuttu; daha fazla detay vermemeye, çocuğun Wald Hutan klanından olduğunu gizlemeye özen gösterdi. Fen, bu ketum tavrın bilinçli bir seçim olduğunu anladı, kız onun kimliğini korumaya devam ediyordu. Adam daha fazla soru sormadı, Sand el Clock kültüründe sözsüz kurallardan biriydi. Gereksiz merak yoktu. Adam oturma daveti beklemeden çantasını yere bıraktı ve kendine bir yer buldu. "Ateşinizi paylaşabilir miyim?" diye sordu.
"Her zaman," dedi Kael, Adam çantasından kendi yiyeceğini çıkardı. Biraz kurutulmuş et ve birkaç ezilmiş olgun meyveden ibaretti ama adam cömertçe kendi yiyeceğini Fen'e ve Kael'e ikram etti. "Ateş paylaşılır, yemek de paylaşılır, biz kum saati göçebelerinin ilk kuralı budur, evlat."
Kael, gözlerini kıstı. Adamın Fen'in bir göçebe olmadığını anlamasından rahatsız oldu ama çocuğun bir göçebe olmadığı zaten çok barizdi. O yüzden üstünde durmadı. Fen ise bu göçebe geleneklerini ilginç bulmuş olacak ki konuştu. "Peki ya ikinci kural nedir?"
Toma gülümsediğinde pek de bakımlı olmayan dişleri ortaya çıktı. Fen, bir anlığına rahatsız oldu ama yargılamamaya çalıştı. Her gün yolda olan insanların pek hijyenik olmasını beklemek zaten yersizdi. Toma bir sır verir gibi genç adama eğildi. "İkinci kural: sorma, sadece dinle. Herkesin bir geçmişi vardır, ve bu geçmiş, paylaşılmak istenene kadar kimsenin hakkı değildir." Gözleri iğneleyici bir ifadeyle Kael'e kaydı."Kael, bunu çok iyi bilir."
Kael, yaşlı adamın bu darbesine karşı soğukkanlılıkla elindeki eti çiğnemeyi bitirdi. Adama meydan okuyan bir şekilde gülümsedi. "Peki, hangi sen hangi haberleri taşıyorsun bu sefer, Toma? Yoksa bu sefer sen mi haber arıyorsun?"
"İkisi de biraz." Toma'nın sesi profesyonelleşti, iş moduna geçti. "Wald Hutan'daki saldırı hakkında ne duydun?" Toma'nın gözlerinde, sıradan insanların fark edemeyeceği sinsi parıltısı Kael’in gözünden kaçmadı.
Kael, yaşlı adamın bu darbesine karşı etini tamamen sıyırdığı kemiği umursamazca kenara attı. Yüzündeki kayıtsız maskeyi bozmamaya kararlıydı. "Birkaç söylenti," dedi. "Ormanın derinliklerinde bir kargaşa olduğunu ve Verduhn'ın mezarından Legio askerlerinin reçine çıkardığını biliyorum ama bunları zaten sen de biliyorsun, yanılıyor muyum?"
Toma sinir bozucu bir kahkaha attı ama bu gülüş bir bıçak gibi kesildi. "Kael, beni çoğu zaman iyi okuyorsun. Wald Hutan’ın kalbi sustu. Reisleri öldü. Hem de sıradan bir ecel ya da kaza değil, kendi halkını savunurken acımasız bir şekilde can verdi. Şimdiyse yerine geçecek kimse yok, oğlunun cesedinin bile nerede olduğu bilinmiyor. Hayatta kalmayı başarabilen herkes dört bir yana dağıldı."
Bu sözler mağaranın soğuk duvarlarında bir tokat misali yankılanırken, Fen’in bedeni aniden kaskatı kesildi. Elindeki mızrağı temizlemek için kullandığı bez, parmaklarının arasından gevşeyerek taş zemine kayıp düştü. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi irileşti, bakışları bir anlığına tamamen donuklaştı.
Kael, bu tepkiyi anında fark etti. Fen ve Wald Hutan'ın reisi arasında doğrudan bir kanbağı olduğunu anlamıştı. Karşısında sıradan bir orman çocuğu değil, Wald Hutan Reisi'nin oğlu duruyordu. Ancak Toma’nın bu durumu analiz etmesine fırsat vermemek için hemen araya girmeli ve yaşlı adamın dikkatini başka bir yöne çekmeliydi. Bu yaşlı adam, aslında farkında olmadan Kael'e en değerli bilgiyi vermişti.
Kael, arkasına yaslanıp kollarını kibirle göğsünde kavuşturdu. Ses tonunu daha da sertleştirerek ihtiyara baktı. "Reisin ölümü büyük bir haber, kabul ediyorum. Ama bu haberin modası yakında geçer, Toma. Herkes eninde sonunda bunu duyacak. Benim elimde ise, senin o küçük kasabalarda asla bulamayacağın, çok daha taze ve doğrudan kaynağından satabileceğim bir bilgi var. Senin sayende."
"Peki sen bana ne sunacaksın?" diye sordu Toma, gözlerindeki o açgözlü parıltıyla öne doğru eğilerek. Kael de adamın hareketini aynen kopyalayarak ihtiyara doğru eğildi. Yüzünde, Toma’nın tüm o tüccar tecrübesini aşağılayan buz gibi, küçümseyen soğuk bir tebessüm belirdi.
"Hiçbir şey," dedi Kael. Toma’nın sırıtışı yüzünde donakaldı. "En büyük haberi zaten az önce kendi ellerinle, bana bedavaya verdin, yaşlı dostum,"
Toma'nın yüzündeki sırıtış yavaşça eridi, yerini önce bir şaşkınlık, sonra da keskin bir öfke aldı. Yaşlı adam ellerini dizlerine vurarak öne eğildi. Kael, adamın incinmiş gururunu iplemedi. "Beni kullandın." Sesi alçaldı ama bu alçalış bir yumuşama değildi. "Kum fırtınasının ortasında seni büyüten kadını terk ederken de sana verdiği her şeyi karşılıksız mı bırakmıştın?"
"Bu konuşmanın bir parçası değil, Toma." Kael'in sesi düzdü ama altında bir gerilim vardı. Fen, duyduğu yeni bilgiyle birlikte oturduğu yerde hafifçe kımıldadı; bakışları bir anlığına Kael’in yan profiline kaydı. Göçebe kızın neden onu ölümden çekip alan, bir anne gibi büyüten o kadını sessizce terk ettiğini, bu maskenin ardında nasıl bir günahı sakladığını düşündü.
"Neden olmasın?" Toma'nın kahkahası bu sefer daha da kuru, daha da acımasızdı. "Sen işine yarayacak bilgiler topluyorsun, insanları kırıntılarına kadar okuyorsun, ama kendi geçmişin söz konusu olunca aniden konuyu değiştiriyorsun."
Kael sonunda oturduğu yerden bir hışımla kalktı, hareketleri her zamankinden daha sert, daha hırçın ve tehlikeliydi. "Herkesin bir sebebi vardır, Toma." Sesi artık fısıltıya yakındı ama her kelime bir ok gibi adama saplanmaya hazırdı.
"Başka bir şey söylemeyecek misin? O kadın seni kendi kanı gibi büyüttü ve sense onu sanki hiç var olmamış gibi arkanda bıraktın." diye üsteledi ihtiyar.
Kael, artık kendini dizginleyemiyordu, adama sertçe döndü ve bir engerek gibi tısladı. "Seni ilgilendiren şeylere burnunu sokma." Fen, kızı sakinleştirmek için bir elini Kael'in bacağına koydu. Fen, kızın geçirdiği krizi, bizzat gördü. Az önce onun gözlerinde yakaladığı o bir anlık kırılganlık, bir türlü zihninden çıkmıyordu; göçebe kız ince, kırılgan bir buz tabakasının üzerinde yürüyordu ve düşmek üzereydi.
Fen'in içinde bir şey kıpırdandı, korumacı bir dürtüyle ayağa kalktı. "Sanırım gitme vaktin geldi," dedi Fen. Kael, çocuğun geniş omuzlarını açarak nasıl taş oyuğun içinde daha fazla yer kapladığını izledi.
Toma, şaşkınlıkla başını kaldırdı. "Ne?"
"Duydun işte." Fen'in gözleri şimdi doğrudan yaşlı adama kilitlenmişti, çenesi gerilmişti. "Ateşimizi paylaştın, yemeğimizi paylaştın, tamam. Her şey için teşekkürler ama onunla ne benim önümde ne de başka bir yerde, bu şekilde konuşamazsın."
Yaşlı adam, karşısında dikilen bu orman yabancısının cüretine inanamayarak çocuğu tiye alan, küçümseyici bir tavır takındı. "Evlat, bu Kael ve benim aramda."
"Hayır. Burada üçümüz varız, ve sen onu benim önümde küçük düşürdün. Bu kabul edilebilir değil." Fen, bir adım daha öne çıktı; elindeki mızrağına dokunmadı ama omuzlarının heybeti ve gerilen kasları niyetini yeterince açık bir şekilde ortaya koyuyordu. Geri adım atmayacaktı.
"Onun nasıl birisi olduğunu bilmiyorsun." Yaşlı adam tartışmaya girmeden çantasını toparlamaya başladı. "Onu tanısan yanında bir saniye bile durmazdın."
Fen'in artık sabrının son kırıntıları tükenmeye başlamıştı."Bu, benim için hiçbir şeyi değiştirmezdi." Kael şaşkın gözlerle çocuğun gerilen yüzüne baktı. Birisi tarafından korunulmanın nasıl güzel bir his olduğunu unutmuştu.
Toma taş oyuğun girişinden son kez Kael'in nefret dolu gözlerine baktı. Bir şey söyleyecekmiş gibi duraksadı ama sonra vazgeçti. Bunun yerine başını hafifçe eğdi. "Yolun açık olsun, Kael."
Kael cevap vermedi.
Toma, mağaranın girişine doğru yürüdü, gölgesi bir kez daha ateşin ışığında uzayıp gitti ve sonra tamamen karanlığa karıştı. Adımlarının sesi uzaklaşırken, mağarada yalnızca ateşin çıtırtısı kaldı.
"Bunu yapmana gerek yoktu," dedi Kael sonunda, sesi alçaktı. O soğuk maskesinin ardında, minnettarlığa çok benzeyen bir şey parladı.
"Biliyorum." dedi Fen. "Ama yaptım."
Kael konuşmadı. Sessizlik taş oyuğun içinde ağırlaştı, ateşin çıtırtısı ikisinin arasındaki boşluğu dolduruyordu. Kael, dizlerine çekmiş bacaklarının üzerinde çenesini dayamış, alevlere bakıyordu. "Adı Maveriy'di."
Kael, yıllardır bu ismi anmamıştı ama yanında oturan yabancıya en büyük günahını anlatmak istiyordu. "Beni bir çölün ortasında bulmuş," diye devam etti Kael. "Kaç yaşındaydım bilmiyorum. Dört, belki beş. Ailemden kimse yoktu, hiçbir iz yoktu. Beni aldı, kendi kızıymışım gibi büyüttü."
Ateş çatırdadı, bir kıvılcım havaya sıçrayıp söndü. "Peki neden gittin?" Fen'in sesi bu sefer çok yumuşaktı, sadece anlamak istiyordu.
"Kadın hastalandı." Kael'in parmakları kendi bileğini kavradı, sanki tutunacak bir şeye ihtiyacı vardı."Yavaş yavaş oldu, önce fark etmedim bile. Öksürük, sonra ateş geldi, sonra ayağa kalkamamaya başladı. Zamanının sınırlı olduğunu biliyordum. Kum saati göçebeleri için hastalık-" Başını salladı, boğazı düğümlenmiş gibiydi. "Hareket edemeyen biri, bir yük olur. Kervanlar onu geride bırakır, hiçbir yere gidemez."
"Yani sen-" Fen, şefkatle yavaşça göçebe kızı kendine doğru, göğsünün hizasına çekti. Kael bu kez kaçmadı, susmadı. Şimdi anlatmazsa asla bir daha bu yükü paylaşamayacağını biliyordu.
"Bir gece o uyurken, arkama bile bakmadan sessizce gittim. Çünkü kalsam da hiçbir şey değişmeyecekti. Ya da belki de gerçek sebep bu değildi. Belki de sadece korktum. Birinin beni bu kadar önemsemesinden korktum, çünkü bir gün onu kaybedeceğimi biliyordum. Herkesi kaybediyorum sonunda. Bari ben seçersem daha kolay olur, dedim kendime."
"Onu bir daha görmedin mi?" Kael, Fen'in gözlerine bakmaya dayanamadı. Çocuk sanki aklından geçen her şeyi okuyor gibiydi. O yüzden kafasını yavaşça uzattığı bacaklarına koydu. Fen, belli belirsiz kızın saçlarını okşamaya başladı.
"Hayır." Kael'in sesi bu sefer kesindi, kapıyı sıkıca kapattı. Ama sonra, beklenmedik bir şekilde ekledi: "ama bazenleri düşünüyorum, hala orada mı, beni bekliyor mu diye. Sonra bu düşünceyi kafamdan atıyorum. Çünkü eğer hala bekliyorsa, bu benim yaptığım şeyi daha da affedilmez kılıyor. Ama beklemediğini, bekleyemediğini biliyorum."
"Senin suçun değildi, kadının senin korkunu ve neden kaçtığını anladığına eminim." Kael'in gözünden bir damla yaş aktı ama silmeye tenezzül etmedi. Sonra Fen kendi sırrının paylaşma sırasının geldiğini hissederek başladı. "Benim de bir yerim vardı. Wald Hutan. Reis." Sözcük boğazında takıldı. "Reis benim babamdı, Kael."
Kael, başını çocuğun kucağından yavaşça kaldırıp ona doğru döndü amayüzünde en ufak bir şaşkınlık ifadesi yoktu. Bulmacanın son parçası yerine oturmuştu. "Biliyorum," dedi sakince.
Fen'in gözleri irileşti. "Nasıl?"
"Toma'nın haberini duyduğunda nasıl donakaldığını gördüm." Kael'in sesi bu sefer neredeyse şefkatliydi. "Sıradan biri, uzaktaki bir reisin ölüm haberine öyle tepki vermezdi, Fen. O an anladım ama sormadım."
"Saldırı sırasında," diye devam etti Fen. Gözlerini ateşe dikti. "Babam çok ağır yaralıydı, kanı ellerimdeydi, her yerdeydi, ona tutunmasını, gitmemesini söylüyordum ama o her şeyi kabullenmişti. Kucağımda son nefesini verdiğinde bir Legio askeri geldi. Ben de oradaydım, elimde mızrağım vardı ama daha önce ben hiç." Yutkundu. "Hiç kimseyi öldürmemiştim. Eğitim almıştım, avlanmayı bilirdim ama bu farklıydı." Kael çocuğun nefes alışverişlerini dinledi. "Bir insanı öldürdüğümü fark ettiğimde kötü hissetmedim. Tek düşündüğüm babam ve birkaç saat önce ölen annemdi."
"Bu yüzden mi kaçtın?" diye fısıldadı Kael. Sıkıca çocuğun elini tuttu. Hiç bırakmayacakmış gibi sıkı sıkı tuttu. "Babam son nefesiyle halkımızı korumam gerektiğini söyledi. Bense sadece o yükün altında ezildiğimi hissettim. Bir parçam, bu devasa sorumluluktan uzaklaşmak istedi. O ana dek kendimi hiç, bir lider olarak hayal etmemiştim. Ben sadece ormanı istiyordum, Kael. Ağaçları, sessizliği, en yakın arkadaşımla doyasıya gülüp eğlenmeyi istiyordum." dedi Fen dürüstlükle.
"Fen-"
"Hayır, bitirmeme izin ver." Fen, derin bir nefes aldı ve içindeki son düğümü çözdü."Ama ben kaçan birisi olmak istemiyorum. Kael. Senin gibi olmak istemiyorum." Sözler ağzından çıkar çıkmaz pişman oldu, gözleri irileşti. "Özür dilerim, öyle demek istemedim-"
"Hayır," dedi Kael, sesi yumuşaktı. Gerçekten kırılmamış ya da gücenmemişti. Aksine, bu yabani çocuğun onun yüzüne bu gerçeği bu kadar cesurca vurabilmesini, dürüstlüğünü takdir etmişti. Kendisi hayatı boyunca asla bu kadar cesur olamamıştı. "Haklısın. Ben kaçtım ve hala kaçıyorum." Dudaklarının kenarında hüzünlü, kırık bir gülümseme belirdi. "Ama sen kaçmayacaksın, değil mi?"
Fen kararlılıkla başını salladı; toprak rengi gözlerinde Wald Hutan’ın o eski kıvılcımı yeniden uyanmıştı, kararlılığı artık netti. "Klanımı bulmam lazım. Dağılanları toplamalıyım. Başka kimse kalmadı ve şimdi birinin bunu yapması gerekiyor."
"Yarın sabah şafak sökerken yola çıkacağım, Kael. Ve eğer senin için de bir anlamı varsa, eğer o çöl yollarında artık tek başına kaçmaktan yorulduysan. Benimle gelmeni, klanı toplarken yanımda olmanı isterim. Bana eşlik eder misin?"
Kael’in içindeki o göçebe ruhu, bu davet karşısında derin bir kararsızlıkla, büyük bir çalkantıyla sarsıldı. Yıllardır kervanları terk eden, bağ kurmaktan ve sorumluluktan deliler gibi kaçan o vahşi tilki, şimdi bir klanın, bir liderin peşine mi takılacaktı? Bu kızın hür kimliğine, özgürlüğüne tamamen aykırıydı. İçindeki o bağımsızlık kibri anında savunma duvarlarını ördü. Bir klana biat edemezdi, bir adamın emri altına giremezdi.
Kael derin bir nefes aldı. İçindeki o mantıklı ses ona derhal bu mağarayı terk etmesini, çölün güvenli yalnızlığına dönmesini haykırıyordu. Ama bir yandan da hayatında ilk kez, birinin yanında kalmanın cazibesine kapılmıştı. Yine de bu teslimiyeti kendine bile itiraf edemeyecek kadar gururluydu. O yüzden zihnine öyle bir yalan söyledi ki çocukla birlikte kalmaya devam etmeye karar verdi.
Fen, kızın bu ani kararsızlığını ve geri çekilişini gördü "Gelmek zorunda değilsin, seni zorlamak istemiyorum."
"Haklısın Fen. Ben kimseye, hiçbir klana bağlı kalamam," dedi Kael, üzerine bilgi taciri elbisesini yeniden giydirdi. Dudaklarında bir tebessüm peydahlandı. "Ama ihtiyar Toma az önce çok kıymetli bir şey söyledi. Wald Hutan klanının darmadağın olduğunu ve Legio'nun reçine çıkardığını belirtti. Bu demektir ki, ormanın derinliklerinde şu an diğer klanların servetler ödeyeceği sırlar dönüyor. Ve o sırları en yakından toplamanın tek yolu, klanı toplayacak olan o yeni reisin hemen yanında yürümek."
Fen, kızın bu kurnaz göçebe maskesinin altında sakladığı o tereddütü ve aslında kalmayı ne kadar çok istediğini onun titreyen nefesinden çok iyi sezmişti. Dudaklarının kenarı katıksız bir rahatlamayla yukarı doğru kıvrıldı. "Anlaştık." dedi Fen, sesi güven doluydu.
Kael, göz kırparak içindeki o büyük kararsızlığı ve heyecanı maskeledi. "Sadece birkaç gece daha seninle kalacağım. İyi fiyat edecek taze bilgiler toplayana kadar senin yoldaşın olacağım. Sonrasında, kumlar beni nereye çağırırsa oraya giderim. Anlaştık mı?"
"Yarın şafak sökerken yola çıkıyoruz o zaman," dedi Fen. Kız, yüzündeki gülümsemeyi silemiyordu. "Klanını bulacağız Fen. Birlikte."
Taş oyuğun ortasındaki cılız ateş, aralarında son bir kez çatırdadı.
