7. bölüm · Suskun

7.Bölüm

SİSU ✨

Suç, bulaşıcı bir hastalıktır. Bir kere temas ettiğinizde, artık onu taşırsınız. Belirtilerini hemen göstermez belki; ateşiniz çıkmaz, öksürmezsiniz. Ama ruhunuzun derinliklerinde bir şeyler çürümeye başlar.

Defne, sabah uyandığında parmak uçlarına baktı. Dün gece o kağıdın kenarına not düşen, o yasa dışı alışverişe hukuki kılıf uyduran parmaklarına... Temiz görünüyorlardı. Ama Defne, derisinin altında dolaşan o görünmez mürekkebi hissedebiliyordu.

Artık sadece susan biri değildi. Artık "onlardan" biriydi.

Okula gitmek için hazırlandı. Aynada kendine bakarken, yüzündeki maskeyi düzeltti. Hukuk Fakültesi öğrencisi Defne. İdealist, çalışkan, sessiz. Oysa aynanın arkasındaki gerçek Defne, bir suç örgütünün danışmanlığını yapmaya başlamıştı bile.

Evden çıkarken Baran’ı görmedi. Ama varlığı, koridordaki sigara dumanında asılıydı.

Fakülteye vardığında adımları geri geri gidiyordu. Amfiye girdi. Ders: Ceza Hukuku Özel Hükümler. Konu: İştirak.

Profesör kürsüde volta atarak anlatıyordu: "Suça iştirak etmek için illa tetiği çekmeniz gerekmez arkadaşlar. Gözcülük yapan, fikir veren, yol gösteren de o suçun bir parçasıdır. Hatta bazen, suçun işlenmesini kolaylaştıran o 'küçük' yardımlar, asıl faili cesaretlendirir."

Defne, sırasına gömüldü. Profesör sanki doğrudan ona bakıyor, parmağını ona doğrultuyordu.

Fikir veren. Yol gösteren.

Dün geceki o senet... O düzeltme... Vedat’ın o kağıtla birinin canını yakacağını biliyordu. Belki bir ailenin evini alacaklardı, belki bir babayı borç batağına sürükleyeceklerdi. Ve Defne, o kağıdın "hukuken sağlam" olmasını sağlamıştı.

Midesi kasıldı. Nefes alamadığını hissetti.

Dersin ortasında çantasını kaptığı gibi amfiden çıktı. Tuvalete koştu. Yüzüne defalarca soğuk su çarptı.

"Sakin ol," dedi aynadaki yansımasına. "Mecburdun. Başka şansın yoktu."

Ama vicdan, mecburiyet dinlemiyordu.

Koridora çıktığında, kalabalığın arasında o tanıdık yüzü gördü. Kerem.

Arkadaşlarıyla gülüşüyordu. Elinde kahve, sırtında gri bir kazak vardı. O kadar... temiz görünüyordu ki. Sanki dünyadaki hiçbir kötülük ona dokunmamış, üzerine sıçramamıştı.

Kerem başını çevirdi ve Defne’yi gördü. Gülümsemesi yüzünde asılı kaldı. Bir adım atmaya yeltendi.

Defne, Kerem’in gözlerindeki o ışığı gördü. O ışık, Defne’nin karanlığını aydınlatmıyor, aksine ne kadar zifiri olduğunu ortaya çıkarıyordu.

Hızla başını çevirdi ve ters istikamete yürüdü. Kerem’in peşinden gelmeyeceğini biliyordu. Dünkü konuşmaları, araya ördüğü o duvar, Kerem’i durdurmuştu. Ama Defne, o duvarın arkasında tek başına kalmanın soğukluğunu şimdi iliklerine kadar hissediyordu.

Eve dönüş, bir mahkumun hücreye dönüşü gibiydi.
Kapıyı açtığında içeriden neşeli sesler geliyordu. Televizyonun sesi açıktı, annesi bir şeye gülüyordu.

Salona girdiğinde Baran’ı annesinin yanındaki koltukta otururken buldu. Baran’ın keyfi yerindeydi. Bacak bacak üstüne atmış, elindeki elmayı soyuyordu.

"Ooo, prensesimiz teşrif etmiş," dedi Baran, elindeki bıçağın ucundaki elma dilimini ağzına atarken.

Sema, Defne’ye döndü. Yüzü pırıl pırıldı.

"Hoş geldin kızım. Bak abin ne almış!"

Annesi, kucağındaki poşeti açtı ve içinden yepyeni, bej rengi bir kaban çıkardı. Kumaşı kaliteliydi, pahalı duruyordu.
"Eskisi çok yıpranmıştı," dedi Sema, kabanı severek. "Baran, 'Kardeşim hukuk okuyor, öyle eski püskü şeylerle gezmesin, şanına yakışmaz' dedi. Gitmiş en iyisini almış."

Defne, kabana baktı. O bej rengi kumaş, Defne’nin gözünde kan kırmızıya dönüştü.

O para... O kabanın alındığı para... Dün gece düzelttiği o senedin parasıydı. Vedat’ın kirli işlerinden gelen paydı.

"İstemiyorum," dedi Defne, sesi buz gibi çıkarak.

Sema’nın sevinci kursağında kaldı. "Niye kızım? Çok güzel, hem de tam senin bedenin."

Baran, elmayı soymayı bıraktı. Bıçağı yavaşça sehpaya koydu.
"Giy şunu Defne," dedi. Sesi sakindi ama emrediciydi. "Annem sevindi, hevesini kursağında bırakma."

"İhtiyacım yok," dedi Defne. "Eskisi gayet iyi."

"Eskisi bir çöp," dedi Baran sertçe. "Sen benim kardeşimsin. Ve benim kardeşim sokaktaki dilenci gibi gezemez. O okula gidiyorsan, o züppelerin arasında ezilmeyeceksin. Benim paramla krallar gibi yaşayacaksın."

Benim paramla.

Defne, o paranın kaynağını haykırmak istedi. Hırsızlık parası bu! Gasp parası! Kan parası! demek istedi.

Ama annesine baktı. Sema, elindeki kabana hüzünle bakıyordu. Oğlunun bir jest yaptığını, aileyi düşündüğünü sanıyordu. Bu hayali yıkmak, annesini o gerçeğin enkazı altında bırakmak demekti.

Defne derin bir nefes aldı. Zehirli bir nefes.

"Tamam," dedi fısıltıyla. "Sağ ol."

Kabanı annesinin elinden aldı. Kumaş yumuşaktı ama Defne’nin tenine değdiğinde zımpara kağıdı gibi hissettirdi.

Odasına gitti. Kabanı yatağın üzerine fırlattı.

Kapı açıldı. Baran içeri girdi. Kapıyı kapattı.

Cebinden bir zarf çıkardı ve Defne’nin çalışma masasının üzerine, hukuk kitaplarının tam ortasına bıraktı.
"Bu da," dedi Baran, "danışmanlık ücretin."

Defne zarfa baktı.

"İstemiyorum dedim Baran! Beni bu işe karıştırma!"

Baran güldü. Defne’nin yanına geldi, omzunu sıktı.

"Karıştın bile güzelim. Dün gece o kalemi eline aldığında karıştın. Vedat Abi çok memnun kaldı. 'Kız zehir gibi, açığı hemen buldu' dedi. Bundan sonra evrak işleri sende."

Defne geri çekildi, omzunu kurtardı.

"Yapmayacağım. Bir daha asla."

"Yapacaksın," dedi Baran. Yüzünü Defne’nin yüzüne yaklaştırdı. "Çünkü o okulun taksitlerini, evin kirasını, annemin ilaçlarını bu para ödüyor. Sen o temiz amfide oturup adaletçilik oynarken, ben dışarıda bu parayı kazanmak için neleri göze alıyorum biliyor musun?"

Masanın üzerindeki zarfı işaret etti.

"O parayı al Defne. Git kendine kitap mı alıyorsun, o temiz yüzlü çocuğa kahve mi ısmarlıyorsun, ne yaparsan yap. Ama sakın bana masumiyet taslama. Çünkü aynı gemideyiz. Ve bu gemi batarsa, önce o çok sevdiğin kitapların ıslanır."

Baran odadan çıktı.
Defne, masanın üzerindeki zarfa baktı. Beyaz, lekesiz bir zarf. Ama içinde karanlık vardı.

Hukuk kitabının kapağındaki "ADALET" yazısı, zarfın gölgesinde kalmıştı.

Defne, titreyen eliyle zarfı aldı. Yırtmak, parçalamak, camdan aşağı atmak istedi.

Ama yapamadı.

Çünkü biliyordu; ev sahibi kirayı bekliyordu. Annesinin tansiyon ilacı bitmişti. Faturalar ödenmemişti...

Zarfı, "Ceza Hukuku" kitabının arasına koydu.

Adalet, suçun arasına gizlenmişti.
Yatağın üzerindeki yeni kabana baktı. Onu giyecekti. O maskeyi takacaktı. Ama o kabanın içinde ne kadar üşüyeceğini sadece kendisi bilecekti.

Dışarıda rüzgar uğulduyordu. Tıpkı ruhunun içindeki fırtına gibi. Ve Defne, o fırtınada savrulmamak için, abisinin uzattığı o kirli dala tutunmak zorunda kalmıştı.
Şimdilik.
Gece ilerledikçe, odadaki sessizlik Defne’nin kulaklarını sağır ediyordu. Masanın üzerinde duran Ceza Hukuku kitabı, sanki içinde radyoaktif bir madde taşıyormuş gibi parlıyordu.

Defne dayanamadı. Yatağından kalktı. Kitabı açtı ve o beyaz zarfı içinden çıkardı.

Zarfı açmadı, paraları saymadı. Miktarın bir önemi yoktu. O paranın her kuruşunda, Vedat’ın tehditkar sırıtışı ve Baran’ın o küçümseyici bakışı vardı. O parayı harcamak, ruhunu parça parça onlara satmak demekti.

Çekmecesini açtı. En arkada, kışlık çoraplarının olduğu kutuyu çıkardı. Zarfı kutunun dibine, en alta sakladı. O paraya dokunmayacaktı. O para orada, bir utanç anıtı olarak çürüyecekti.

Sonra yatağın üzerindeki bej kabana döndü.

Annesinin gözlerindeki o parıltıyı hatırladı. "Abin almış, şanına yakışır."

Bu kabanı giymek zorundaydı. Eğer giymezse Baran şüphelenir, annesi üzülürdü. Ama bu kabanı giymek, her gün üzerine bir suç mahallini giymek gibi olacaktı.

Defne kabanın yakasındaki etikete baktı. Markasını, model kodunu, bedenini zihnine kazıdı. Telefonunu çıkardı, etiketin fotoğrafını çekti.

Bu kabanın aynısını, kendi kazandığı helal parayla alacaktı. O güne kadar bu "kirli" kabanı giyecek, rolünü oynayacaktı. Ama kendi kabanını aldığı gün, bu kabanı götürüp bir çöp konteynerine atacak ya da yakacaktı. Annesi ve abisi üzerindekini Baran’ın hediyesi sanacaktı ama Defne, tenine değen kumaşın kendi alın teri olduğunu bilecekti.

Bu, onun sessiz isyanıydı.

Ertesi gün, okul çıkışında eve gitmedi. Kütüphaneye de gitmedi.

Şehrin kalabalık caddelerine daldı. Vitrinlere bakmıyordu; camlardaki küçük, el yazısıyla yazılmış kağıtları arıyordu.

“Eleman Aranıyor.” “Part-time Garson.” “Bulaşıkçı.”

Okul saatlerine uyan, kampüse yakın ama Baran’ın "dünyasının" uğramayacağı kadar sıradan bir yer olmalıydı. Lüks bir mekan olamazdı; orada tanıdık birileriyle karşılaşma riski vardı.

Arka sokaklarda, öğrencilerin yoğun olduğu bir fotokopi merkezinin önünde durdu. İçerisi ana baba günüydü. Fotokopi makinelerinin ritmik sesi, sıcak kağıt kokusu...

Cama yapıştırılmış kağıdı gördü: "Yarı zamanlı çalışma arkadaşı aranıyor."

Defne derin bir nefes aldı. İçeri girdi.

Tezgahın arkasındaki orta yaşlı, gözlüklü adam terini siliyordu.

"Kolay gelsin," dedi Defne. "İlan için gelmiştim."

Adam başını kaldırdı, Defne’yi süzdü. Kılık kıyafeti düzgündü, yüzü güven veriyordu.

"Öğrenci misin?"

"Evet. Hukuk fakültesindeyim."

Adam memnuniyetle başını salladı. "İyi, eli yüzü düzgün, okumuş insan lazım. Notları düzenlersin, ciltleme yaparsın. Hafta içi öğleden sonraları, cumartesi tam gün. Saati asgari ücretten. Uyar mı?"

Defne hiç düşünmedi. O paranın azlığı ya da çokluğu önemli değildi. O paranın "temiz" olması önemliydi.

"Uyar," dedi.

"Ne zaman başlarsın?"

"Şimdi."

Adam şaşırdı ama itiraz etmedi. "Geç şu makinenin başına. Zaten eleman hasta, işler yığıldı."

Defne çantasını ve Baran’ın aldığı o bej kabanı bir köşeye bıraktı. Kaban orada, bir kenarda dururken, Defne gömleğinin kollarını sıvadı.

İlk iş olarak yüzlerce sayfalık ders notunu tasnif etmeye başladı. Kağıtlar parmaklarını kesiyordu. Fotokopi makinesinin ışığı gözlerini alıyordu. Ayakta durmaktan beli ağrımaya başlamıştı.

Ama Defne gülümsüyordu.

Bu yorgunluk, gerçekti. Bu ağrı, onundu. Kimsenin canını yakarak, kimseyi tehdit ederek kazanılmamıştı.

Akşam olduğunda, adam eline o günkü yevmiyesini nakit olarak verdi.

Defne parayı avucunda sıktı. Kağıt para sıcaktı. Terliydi.

Dükkandan çıktığında hava kararmıştı. Telefonuna baktı. Annesinden iki cevapsız arama vardı.

Hemen geri döndü.

"Efendim anne?"

"Kızım nerede kaldın? Merak ettim."

"Kütüphanedeydim anne," dedi Defne. Yalan söylüyordu ama bu yalan, diğerlerini temizlemek içindi. İlerde işe başladığını söylerdi. "Dersler çok ağır. Bir süre böyle geç kalabilirim. Çalışma grubumuz var."

"Aman geç kalma, buralar tekin değil. Abin de sordu zaten."

"Geliyorum anne. Merak etme."

Telefonu kapattı.

Baran’ın aldığı kabanı üzerine geçirdi. Kumaş yine ağır, yine soğuk geldi. Ama cebindeki o buruşuk banknotlar, Defne’nin içini ısıtıyordu.

O gece eve giderken, bir mağazanın vitrininde aynı kabanı gördü. Fiyat etiketine baktı.

Hesapladı.

Eğer haftanın altı günü çalışırsa, yemez içmezse, bir buçuk ayda o kabanı alabilirdi.

"Bir buçuk ay," dedi kendi kendine fısıldayarak. "Dayan Defne. Bir buçuk ay sonra, o kaban senin zırhın olacak."

Eve girdiğinde Baran kapıdaydı.

"Neredesin?" diye sordu hesap sorar gibi.

Defne, yorgun ama dik bir ifadeyle abisine baktı.

"Ders çalıştım abi. Sınavlar yaklaşıyor."

Baran, Defne’nin üzerindeki kabana baktı. Memnuniyetle gülümsedi.

"Yakışmış," dedi. "İnsan içine çıkacak hale gelmişsin."

Defne içinden acı bir kahkaha attı.

Senin paranla aldığın bu kılıf beni insan yapmıyor Baran, diye düşündü. Beni insan yapan şey, şu an cebimde sakladığım, alın terimle kazandığım o para.

"Sağ ol," dedi sadece.

Odasına geçtiğinde, kazandığı parayı yastığının kılıfının içine sakladı.

O gece başını yastığa koyduğunda, kağıt paranın hışırtısını duydu. Bu ses, hayatında duyduğu en güzel ninniydi.