21. bölüm · Suskun

20.Bölüm

SİSU ✨

Sabahın kör ışıkları Maslak’taki cam kulelere vururken, 24. kattan aşağıya inen asansörde sessizlik değil, elektrik vardı.

Ömer, aynadan kravatını düzeltirken gözleri yanındaki kadına kaydı. Defne, lacivert, vücuduna oturan bir kalem etek ve ipek bir gömlek giymişti. Saçlarını sıkıca toplamış, o "dokunulmaz savcı" maskesini takmıştı. Ama Ömer, o maskenin altındaki kadını, dün gece yağmurun altında titreyen o kızı biliyordu.

"O etek..." dedi Ömer, bakışlarını aynadan ayırmadan. Sesi kısık ve tehlikeliydi. "Suç oranını artırır Savcım. İnsanların dikkatini dağıtıyorsun."

Defne, dosya çantasını sıkıca tuttu ama dudaklarının kenarındaki gülümsemeyi saklayamadı.
"Benim işim suçla savaşmak Başkomiserim, suçlu yaratmak değil. Ayrıca..." Ömer’e doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe tehlikeli bir sınıra indi. "Senin dikkatin bu kadar kolay dağılıyorsa, belki de rozetini masaya bırakmalısın."

Ömer güldü. Defne’nin belindeki boşluğa elini koyup onu kendine çekti.
"Benim dikkatim sadece tek bir hedefe kilitli," dedi fısıltıyla.

Asansör durmadan önce, Defne parmak uçlarında yükseldi. Dudakları birleştiğinde zaman durdu. Bu, sabah kahvesinden daha uyandırıcı, daha keskin bir öpücüktü. Hızlı, yasak ve tutkulu.

*Ding.*

Asansör kapısı açılmadan saniyesinde ayrıldılar. Ömer boğazını temizledi, Defne gömleğini düzeltti.

Kapı açıldığında içeride bambaşka iki insan vardı: Sayın Savcı ve Başkomiser.
Ama birbirlerine attıkları o kaçamak bakış, bütün gün sürecek bir oyunun başlangıcıydı.

---

Defne’nin odası savaş alanına dönmüştü. Masanın karşısında, İstanbul’un en pahalı, en yırtıcı üç avukatı oturuyordu. Bunlar, Topal Ziya’nın hukuk ordusuydu.

"Sayın Savcım," dedi en yaşlı olan avukat, kibirli bir tavırla. "Liman baskınında ele geçirilen gemi, Panama bandıralıdır. Uluslararası sularda müdahale yetkiniz tartışmalı. Ayrıca arama iznindeki 'gecikmesinde sakınca bulunan hal' ibaresi, müvekkilimiz Ziya Bey'in ticari itibarını zedelemiştir. Malların iadesini ve müvekkilimizin tahliyesini talep ediyoruz."

Ömer, odanın köşesinde, kollarını göğsünde kavuşturmuş izliyordu. Müdahale etmiyor, sadece Defne’nin şovunu bekliyordu.

Defne, önündeki dosyayı yavaşça kapattı. Gözlüğünü çıkardı. Avukatlara, bir öğretmenin yaramaz öğrencilere baktığı gibi baktı.

"Avukat Bey," dedi Defne, sesi buz gibiydi. "Dersinize iyi çalışmamışsınız. Deniz Hukuku, Madde 105: *'Uyuşturucu madde kaçakçılığı şüphesi, bayrak devletinin rızası olmaksızın dahi müdahale hakkı doğurur.'* Ama asıl sürpriz bu değil."

Defne çekmeceden bir USB bellek çıkardı.

"Müvekkiliniz Topal Ziya, geminin Panama şirketi üzerine kayıtlı olduğunu sanıyor. Ama o paravan şirketin, aslında Ziya Bey'in yeğeni üzerine, sahte evrakla Cayman Adaları'nda kurulduğunu kanıtladık. Yani gemi teknik olarak Türk malı. Ve içindeki 2 ton kokain de öyle."

Avukatların yüzü kireç gibi oldu.

"Ayrıca," diye devam etti Defne, ayağa kalkarak. "Ticari itibardan bahsettiniz. Hangi itibar? Topal Ziya'nın uyuşturucu parasıyla finanse ettiği o 12 hayali inşaat şirketi mi? Hepsine bu sabah kayyum atadım."

Masadaki tahliye dilekçesini aldı ve yavaşça yırttı.

"Müvekkilinize söyleyin, çıkmayı beklemesin. Aksine, yanına gelecek arkadaşlar için ranza hazırlasın. Toplantı bitmiştir."

Avukatlar kuyruklarını kıstırıp çıkarken, Ömer kapıyı kapattı ve alkışlamaya başladı.

"Vay canına," dedi Ömer, masaya yaklaşıp Defne’nin sandalyesinin arkasına geçerek. "Seni böyle izlemek... Adrenalinimi yükseltiyor Savcım."

Defne arkasına yaslandı, başını geriye, Ömer’e doğru attı.
"Zeka da bir silahtır Ömer. Ve ben mermiyi asla boşa harcamam."

Ömer eğildi, Defne’nin şakağına, saçlarının arasına kokulu bir öpücük kondurdu.
"Tehlikelisin," diye fısıldadı. "Ve bu çok hoşuma gidiyor."

O sırada kapı çaldı. Ömer hemen geri çekildi, ciddileşti.
"Gir!"

İçeri giren komiser yardımcısıydı.
"Amirim, Savcım... Topal Ziya'nın sağ kolu, 'Kurye' lakaplı adamın yerini tespit ettik. Kapalıçarşı'da. Elmaslarla kaçmaya çalışıyor."

Defne cübbesini askıdan kaptığı gibi giydi.
"Gidiyoruz."

---

**KAPALIÇARŞI: KOVALAMACA - SAAT 14:00**

Kapalıçarşı’nın labirent gibi sokakları turist kaynıyordu. Kalabalık, operasyonu zorlaştırıyordu.

Defne ve Ömer, sivil kıyafetlerle (Defne cübbesini ofiste bırakmış, spor ayakkabılarını giymişti) kalabalığın arasına karışmıştı.

"Hedef saat 12 yönünde," dedi Ömer kulaklığına. "Siyah deri ceketli, elinde metal çanta var."

Kurye, onları fark etti. Panikle kalabalığı yarıp koşmaya başladı.

"Dur! Polis!"

Kovalamaca başladı. Kurye, tezgahlara çarparak, turistleri iterek kaçıyordu. Ömer peşindeydi. Defne ise zekasını kullandı; kuryenin gideceği tek çıkışın Nuruosmaniye kapısı olduğunu kestirdi ve ara sokaktan kestirme yaptı.

Kurye, çıkışa yaklaştığını sanıp sırıtırken, köşeyi döndüğü an karşısında Defne’yi buldu.

Defne, elindeki silahı iki eliyle kavramış, nişan almıştı.
"Bir adım daha atarsan, o çantayı cesedinle birlikte taşırlar!" diye bağırdı.

Kurye duraksadı. Kadın bir savcıyı hafife alma hatasına düştü. Elini beline, silahına attı.

Defne tetiği ezmedi ama hızlı bir hamle yaptı. Yanındaki manav tezgahının demir ayağına tekme attı. Tezgah devrildi ve kasalarca elma kuryenin ayaklarının altına saçıldı.

Adam kayıp düştü. Düşerken silahı elinden fırladı.

Ömer arkadan yetişti ve adamın üzerine atladı. Kelepçeyi takarken nefes nefeseydi.

"Meyve diyeti," dedi Ömer, yerdeki elmaları göstererek. "Sağlığa yararlıdır."

Kuryeyi kaldırdı ve Defne’ye baktı. Gözlerinde saf bir hayranlık vardı.
"Ateş etmeden etkisiz hale getirmek... Yaratıcıydı."

Defne silahını beline taktı, saçlarını düzeltti.
"Her zaman kan dökmeye gerek yok Başkomiserim. Bazen yerçekimi yeterlidir."

---

Günün yorgunluğu, adrenalini ve başarısı onları yine Maslak’taki o eve getirmişti. Defne, annesini dairesinde kontrol edip "İşim uzayacak" diyerek Ömer’in yanına çıkmıştı.

Ömer duştan çıkmış, altında sadece bir eşofmanla salonun ortasında duruyordu. Defne ise elinde iki kadeh şarapla mutfaktan geliyordu.

"Kurye konuşuyor," dedi Ömer, şarabı alırken. "Topal Ziya'nın sakladığı bütün kirli paranın, elmasların yerini söyledi. Onu bitirdin Defne. Resmen imparatorluğu yıktın."

"Biz yıktık," dedi Defne, kadehini Ömer’inkine hafifçe vurarak.

Şaraplarını içerken koltukta yan yana oturdular. Aralarındaki çekim artık kaçınılmazdı.

Ömer, şarap bardağını sehpaya bıraktı. Elini Defne’nin yüzüne götürdü.
"Biliyor musun," dedi. "Kapalıçarşı'da o adamın karşısına çıktığında... Korkmadım desem yalan olur. Ama bir yandan da... Gurur duydum."

"Neden?"

"Çünkü sen artık kurban değilsin. Sen avcısın. Ve benim partnerimsin."

Defne, Ömer’in avcunun içini öptü.
"Senin sayende Ömer. Bana o silahı tutmayı, korkmamayı sen öğrettin."

Ömer, Defne’yi belinden tutup kucağına çekti. Defne’nin elleri Ömer’in ıslak saçlarına gitti.

"Bu sabah..." dedi Ömer, burnunu Defne’nin boynuna sürterek. "Asansörde yarım kalan bir işimiz vardı sanki."

Defne kıkırdadı. "Öyle mi? Ben unuttun sanıyordum."

"Ben hiçbir şeyi unutmam Savcım," dedi Ömer ve dudakları Defne’ninkilerle buluştu.

Bu seferki öpücük, sabahki gibi aceleci değildi. Uzun, yoğun ve talepkardı. Ömer’in elleri Defne’nin sırtında geziniyor, Defne ise kendini tamamen o güvenli kollara bırakıyordu.

Dışarıda İstanbul ışıl ışıldı ama onların dünyası o koltuktan ibaretti. Öpüşmeleri tutkulu bir hal aldı, nefesleri birbirine karıştı. Ömer, Defne’yi koltuğa yatırdı, üzerine eğildi. Defne’nin gömleğinin ilk düğmesi çözüldü...

Ama tam o anda, Ömer durdu. Alnını Defne’nin alnına yasladı. Nefes nefeseydi.

"Durmalıyız," dedi zorlukla. "Yoksa... sınırı geçeceğiz."

Defne, Ömer’in dudaklarına hafif bir öpücük daha kondurdu.
"Sınırlar bazen geçilmek içindir Başkomiserim."

"Biliyorum," dedi Ömer, Defne’nin saçlarını okşayarak. "Ama sen benim için bir gecelik değilsin Defne. Sen benim ömrümsün. Bunu... aceleye getirmek istemiyorum. Seni hak ettiğin gibi, her şey bittiğinde, kafamız rahatken sevmek istiyorum."

Defne gülümsedi. Bu adamın bu korumacı, bu saygılı hali onu daha çok aşık ediyordu.
"Tamam," dedi. "Bekleyelim."

Ömer doğruldu, Defne’yi de kaldırdı.
"Hadi," dedi. "Sen aşağı in. Yoksa ben irademi kaybedip seni bu evden hiç bırakmayacağım."

---

Defne, evine indiğinde saat gece yarısını geçiyordu. Yüzünde aptal bir gülümseme, dudaklarında hala Ömer’in tadı vardı.

Dairesinin kapısını açtı. İçerisi sessizdi. Annesi ve bakıcı uyumuştu.

Telefonuna bir mesaj geldi. Ömerdendir diye heyecanla açtı.

Ama numara gizliydi.

Mesajı açtığında gülümsemesi dondu. Kanı çekildi.

Ekranda bir fotoğraf vardı.
Bu sabahki Kapalıçarşı operasyonundan çekilmiş, uzaktan, flu bir fotoğraf. Defne’nin kuryeyi düşürdüğü an.

Altında kısa bir not:
"Topal Ziya'nın selamı var Savcı Hanım. Elmasları aldın, gemiyi aldın. Ama en değerli şeyini koruyabilecek misin? Oyuna yeni başlıyoruz."

Ve hemen ardından ikinci bir fotoğraf geldi.
Bu fotoğraf, Defne'nin annesi Sema Hanım'ın, bakıcısı Fatma Hanım ile parkta otururken çekilmiş bir karesiydi. Bugün çekilmişti.

Defne duvara yaslandı. Eliyle ağzını kapattı.
Onu takip ediyorlardı. Annesini takip ediyorlardı. Ve en kötüsü, Ömer ile olan yakınlığını da biliyor olabilirlerdi.

Hemen Ömer'i aramak istedi ama durdu. Ömer bunu görürse çıldırırdı. Belki de fevri davranıp hata yapardı.

Defne derin bir nefes aldı.
Kapıyı kilitledi. Bir süre bekledi öylece.

Topal Ziya, sadece bir uyuşturucu baronu değildi; o, kaybetmeye tahammülü olmayan yaralı bir yırtıcıydı. Ve şimdi, Savcı Defne Karayel'in kalbini hedef almıştı.