13. bölüm · Suskun

12.Bölüm

SİSU ✨

Gaziosmanpaşa Adliyesi’nin üçüncü katındaki makam odasında zaman, duvardaki saatin tik takları arasında sıkışıp kalmıştı.

Başkomiser Ömer Yalçın içeri girdiğinde, Defne masasının başında değil, pencerenin önündeydi. Elleri arkasında birleşmiş, aşağıdaki kaotik caddeyi izliyordu. Cübbesi üzerindeydi. Omuzlarındaki o siyah kumaş, onu olduğundan daha heybetli, daha ulaşılmaz gösteriyordu.

"Beni çağırtmışsınız Sayın Savcım," dedi Ömer. Sesinde resmiyetin arkasına gizlenmiş bir samimiyet, ama aynı zamanda tetikte bekleyen bir şüphe vardı. "Hususi bir mesele demiştiniz."

Defne yavaşça döndü. Yüzünde, yıllardır taktığı o maskelerin hiçbiri yoktu. Ne korkak kız kardeş, ne masum öğrenci ne de stajyer. Sadece buz gibi bir kararlılık vardı.

Masanın üzerindeki siyah, deri kaplı dosyayı Ömer’e doğru itti.

"Otopsi raporu değil," dedi Defne. "Bir ölüm fermanı."

Ömer kaşlarını çatarak masaya yaklaştı. Dosyayı açtı.

İlk sayfada bir adres vardı: **Sultangazi, Taşocakları Mevkii, Eski Tekstil Fabrikası.**
Altında detaylı bir kroki. Nöbetçilerin yerleri, kaçış tünelleri, zula duvarlarının planı.
Ve en önemlisi, içerideki kasada saklananların listesi: *Baran Karayel ve Vedat Öz’ün, şehirdeki tüm kara para trafiğini, rüşvet çarkını ve faili meçhul cinayet emirlerini içeren ana kayıt defteri.*

Ömer başını kaldırdı. Gözlerinde şaşkınlık ve hayranlık karışımı bir ifade vardı.

"Bu..." dedi Ömer, kelimeleri seçerek. "Bu bilgileri içeriden biri olmadan kimse bilemez. Nemesis yine mi konuştu?"

Defne masasına oturdu. Gözlerini Ömer’in gözlerine dikti.

"Nemesis bir hayalet değil Başkomiserim," dedi. "Nemesis, adaletin ta kendisi. Bu dosyadaki bilgiler sağlam. Arama ve el koyma kararını bizzat imzaladım. Gecikmesinde sakınca bulunan hal kapsamında."

Ömer dosyayı kapattı. "Baran Karayel..." dedi, Defne’yi tartarak. "Abiniz. Bu operasyon onun sonu olur Savcım. Farkındasınız değil mi?"

"Benim abim yok Başkomiserim," dedi Defne. Sesi titrermedi. "Benim karşımda sadece bir suçlu var. Ve Türk Ceza Kanunu, kan bağı tanımaz."

Ömer gülümsedi. Bu seferki gülümsemesi, bir meslektaşa duyulan saygının en üst seviyesiydi.

"Ekibi topluyorum. Bir saate oradayız."

Ömer kapıya yöneldi. Tam çıkacakken Defne seslendi.

"Ömer."

Başkomiser durdu. İlk defa resmi unvan kullanmamıştı.

"O defter..." dedi Defne, sesi hafifçe kısılarak. "O defterde sadece para kayıtları yok. 2019 yılına ait... eski bir dosyanın cevabı da olabilir. Dikkatli ol. Baran köşeye sıkıştığında ısırmaz, parçalar."

Ömer başını salladı. "Merak etme Savcım. Bizim derimiz kalındır."

---

**OPERASYON: SAAT 21:45**

Sultangazi’nin karanlık, izbe sokakları, Özel Harekat polislerinin postalları altında titriyordu.

Yağmur çiseliyor, sokak lambaları yanıp sönüyordu. Eski tekstil fabrikası, terk edilmiş bir canavar gibi karanlığın içinde yatıyordu. Ama içeride hayat vardı. Baran, Vedat’ın tutuklanmasından sonra kalan malları ve parayı buraya taşımıştı. Son bir sevkiyat yapıp yurt dışına kaçma planları yapıyordu.

Ömer, telsizinin mandalına bastı.
"Kartallar yerini aldı mı?"

*"Kartal 1 hazır. Çatıdayız."*
*"Kartal 2 hazır. Arka çıkış tutuldu."*

"Operasyon başlıyor. Koçbaşı!"

Büyük bir gürültüyle demir kapı sarsıldı.
*GÜM!*

İçeriden bağırışlar ve hemen ardından silah sesleri duyuldu.
*TAK! TAK! TAK!*

Çatışma başlamıştı.

Baran, fabrikanın üst katındaki ofisindeydi. Önündeki masada yığınla para ve o kara kaplı defter duruyordu. Silah seslerini duyunca camdan aşağı baktı. Mavi çakarları gördü.

"Sattılar!" diye bağırdı. "Yine sattılar!"

Silahını çekti. Yanındaki adama döndü.
"Defteri al! Yakın! Şömineye atın!"

Adam deftere uzandı ama cam patladı. Dışarıdan atılan gaz bombası içeri doldu. Göz gözü görmüyordu.

Ömer ve ekibi alt kattan içeri sızmıştı. Koridorlarda mermiler havada uçuşuyordu.

"Yat! Yat! Polis!"

Ömer, merdivenleri ikişer üçer çıktı. Üst kattaki ofise yöneldi. Hedefi belliydi: Baran ve o defter.

Odaya daldığında Baran camdan yangın merdivenine atlamak üzereydi. Defteri yakmaya vakit bulamamıştı, çantasına tıkıştırmaya çalışıyordu.

"Dur Baran!" diye bağırdı Ömer, silahını doğrultarak. "Kaçacak yerin kalmadı!"

Baran döndü. Gözleri kan çanağıydı. Bir elinde silah, diğer elinde çanta.

"Sen..." dedi nefes nefese. "Siz... O yaptı değil mi? O küçük yılan yaptı!"

Tetiğe bastı.
Ömer kendini yana attı. Kurşun duvara saplandı.

Baran, o kargaşadan yararlanıp kendini yangın merdiveninden boşluğa bıraktı. Aşağıdaki çöp konteynerinin üzerine düştü, yuvarlandı. Bacağı ters dönmüştü ama acıyı hissetmiyordu. Adrenalini, acısını bastırıyordu.

Karanlık sokağa doğru topallayarak koşmaya başladı.

Ömer pencereye koştu. Aşağı ateş etti Baran'ı bacağından vurmuştu. Baran buna rağmen köşeyi dönüp gözden kayboldu.

"Şüpheli kaçıyor! Kuzey yönüne! Bacağından yaralı olabilir! Defter onda!"

---

**EV: SAAT 22:15**

Defne, adliyeden çıkıp eve geldiğinde apartman sessizdi.

Ama bu sessizlik huzurlu değil, tekinsizdi.

Elini beline attı. Ruhsatlı beylik tabancası, Glock 19, kılıfındaydı. Savcı olduğu gün aldığı ilk şey bu silahtı. Ve onu kullanmayı, staj döneminde gittiği poligonda, Ömer'in attığından daha iyi öğrenmişti.

Anahtarı çevirdi. Kapıyı açtı.

"Anne?"

Ses yok.

Salona girdi. Annesi koltukta oturuyordu. Ama yalnız değildi.

Sema'nın ağzı bantlanmış, elleri arkadan bağlanmıştı. Gözleri korkudan büyümüştü. Başında ise Baran'ın en sadık adamlarından biri, "Kasap" lakaplı bir adam dikiliyordu. Elinde susturucu takılmış bir silah vardı ve namlusu Sema'nın şakağına dayalıydı.

Defne dondu. Eli silahına gitmedi. Giderse annesi ölürdü.

"Hoş geldin Savcı Hanım," dedi Kasap sırıtarak. "Abinin selamı var."

Defne derin bir nefes aldı. Nabzı kulaklarında atıyordu ama sesi sakindi.

"Bırak onu," dedi. "Senin derdin benimle."

"Baran Abi çok kızgın," dedi Kasap. "Çok kırgın. 'Kardeşim beni sattı' dedi. 'Evimi yıktı' dedi. Şimdi biz de senin evini yıkacağız."

Defne’nin telefonu çaldı. Ekranda "Bilinmeyen Numara" yazıyordu.

Kasap başıyla işaret etti. "Aç. Hoparlöre ver."

Defne telefonu açtı.

"Alo?"

Baran’ın sesi geldi. Nefes nefeseydi, acı çekiyordu. Rüzgar sesi geliyordu.

"Bunu sen yaptın..." dedi Baran. Sesi hırıltılıydı. "Beni bitirdin Defne. Polisi üzerime saldın. O defteri istiyorsun değil mi? O defterde yazanları..."

"Teslim ol abi," dedi Defne. "Yaralısın. Kaçamazsın. Bırak annemi."

"Annem mi?" Baran acı bir kahkaha attı. "O kadın benim annem değil artık. O bir hain doğurdu. Sen benim hayatımı aldın Defne. Ben de senin canını alacağım. Kasap!"

Telefondan gelen emir netti.
"Bitir işini. Önce anasını, sonra savcıyı."

Telefon kapandı.

Zaman yavaşladı.

Kasap, tetiği çekmek için parmağını sıktı.

Defne, mantığını devre dışı bıraktı ve saf refleksle hareket etti.

Çantasını, Kasap'ın yüzüne fırlattı.

Kasap bir anlık refleksle başını çevirdi. O salise, Defne’ye yetti.

Etekliğinin altındaki kılıftan silahını çekti.
Emniyet açık, mermi namludaydı.

"Yat anne!" diye bağırdı.

Sema kendini yana, koltuğun üzerine attı.

Kasap silahını Defne’ye doğrulttu.

*GÜM!*

Adliyenin atış poligonunda attığı binlerce merminin hafızası devreye girdi. Defne, tetiği iki kez ezdi.

İlk kurşun Kasap'ın omzuna, silah tutan koluna isabet etti.
Adamın eli yana savruldu. Silahı yere düştü.
İkinci kurşun, adamın diz kapağına.

Kasap, acı bir çığlıkla yere yığıldı.

Defne durmadı. Silahı iki eliyle tutarak, namluyu yerde kıvranan adamın üzerine doğrultarak yaklaştı. Barut kokusu salonu doldurmuştu.

"Kıpırdama!" diye bağırdı. Sesi, bir savcının değil, bir infazcının sesiydi. "Kıpırdarsan kafana sıkarım! Yemin ederim sıkarım!"

Adam acıdan inliyordu. Defne ayağıyla adamın silahını uzağa itti.

Hemen annesinin yanına koştu. Tek eliyle silahı adama doğrultmaya devam ederken, diğer eliyle annesinin ağzındaki bandı çözdü.

"Defne... Defne..." Sema şoktaydı.

"Kalk anne," dedi Defne. "Hemen kalk. Gidiyoruz."

O sırada kapı tekrar kırılırcasına çalındı.

"POLİS! AÇIN!"

Defne silahını indirmedi. Namlu, yerde kanlar içinde kıvranan Kasap'ın alnına kilitliydi.
"İçerideyim! Silahlıyım! Kimliğini söyle!"

"Başkomiser Ömer! Defne, benim!"

Defne derin bir nefes verdi. Omuzlarındaki o görünmez zırh bir anlığına gevşedi ama düşmedi. Kapıya koştu, kilidi açtı.

Ömer, elinde silahı, arkasında çelik yelekli ekibiyle içeri daldı.

Gördüğü manzara, bir savcının evinden çok, bir savaş alanını andırıyordu. Devrilmiş sehpalar, kırık vazolar, duvara sinmiş ve titreyen yaşlı bir kadın... Ve salonun ortasında, elinde hala dumanı tüten bir Glock ile dikilen Cumhuriyet Savcısı.

Ömer, yerde yatan adama baktı. İki mermi. Biri omuza, biri dize. Öldürmek için değil, etkisiz hale getirmek için atılmış, cerrah titizliğinde iki atış.

Ömer bakışlarını Defne'ye çevirdi. Gözlerinde korku aradı. Panik aradı. Ama bulduğu tek şey, buzulların soğukluğu ve saf bir öfkeydi.

"İyi misiniz?" diye sordu Ömer, silahını kılıfına koyup yerdeki adama kelepçe takarken. "Ambulans çağırın!" diye bağırdı ekibine.

"İyiyiz," dedi Defne. Sesinde tek bir titreme yoktu. Silahının emniyetini kapattı. Soğukkanlı bir hareketle belindeki kılıfa yerleştirdi. "Baran nerede?"

Ömer başını iki yana salladı. Yüzünde başarısızlığın gölgesi vardı.

"Kaçtı," dedi. "Fabrikanın arkasındaki dere yatağından kaçtı. Bacağından vurdum ama durmadı. Kan izleri bir noktada kesiliyor. Muhtemelen bir araç çaldı. Ve defter onda."

Defne annesinin yanına koştu. Sema şoktaydı. Gözleri Defne’nin ellerine takılı kalmıştı. O eller, yıllarca Baran’ın getirdiği parayı sayan, evi temizleyen eller değildi artık. O eller tetiği çekmişti.

"Defne..." dedi Sema fısıltıyla. "Sen... Sen vurdun..."

"Seni korumak içindi anne," dedi Defne, annesinin yüzünü avuçlarının arasına alarak. "Başka çarem yoktu."

"Abin..." Sema hıçkırmaya başladı. "Abin bunu nasıl yapar? Bize nasıl kıyar?"

"O senin oğlun değil artık anne," dedi Defne sertçe. "O sadece bir suçlu. Ve bu gece bu iş bitecek."

Sağlık ekipleri içeri girdi. Sema'yı sedyeye aldılar.

Defne, annesinin kulağına eğildi.
"Seni güvenli bir yere götürecekler. Korkma. Ben işimi bitirip geleceğim."

"Gitme," dedi Sema, kızının koluna yapışarak. "O seni öldürür Defne. Gözü dönmüş onun."

Defne, annesinin elini nazikçe indirdi ve öptü.
"Beni öldüremez anne. Çünkü ben onun korktuğu tek şeyim. Ben gerçeğim."

Sema götürülürken Defne cübbesini düzeltti. Üzerindeki barut kokusu, pahalı parfümünden daha baskındı. Aynaya kısa bir bakış attı. Yüzündeki ifade kendine bile yabancıydı.

Ömer yanına geldi.
"Savcım," dedi. "Burada kalmalısınız. Ev güvenli değil ama sizi koruma evine alabiliriz. Baran dışarıda ve sizi hedef alacaktır."

Defne güldü. Kısa, ruhsuz bir gülüş.
"Beni aramayacak Ömer. Kaçacak. Ama kaçarken de yanına o defteri ve... vicdanını rahatlatacak bir şeyi almak isteyecek."

"Nereye gidebilir? Havaalanları tutuldu, yollar kesildi."

"Geçmişe gidecek," dedi Defne. "Her şeyin başladığı yere. O patikaya."

Ömer kaşlarını çattı. "Patika mı? Hangi patika?"

"Araba hazırla Başkomiserim. Yolda anlatacağım. Kaybedecek vaktimiz yok. Kan kaybediyor, bilinci kapanmadan onu bulmalıyız."

---

**YOLCULUK: SAAT 23:00**

Polis aracı, sağanak yağmurun altında otobanda bir mermi gibi ilerliyordu. Silecekler, cama vuran yağmura yetişemiyordu.

Arka koltukta değil, ön koltukta, Ömer’in yanında oturuyordu Defne. Telsizden gelen anonsları dinliyordu.

"Neresi bu patika?" diye sordu Ömer, direksiyonu sıkıca kavrayarak. "Ve Baran neden oraya gitsin?"

Defne camdan dışarı, karanlığa bakıyordu.
"Lisenin arkası," dedi. "Şehitler Ormanı'na çıkan eski yol."

Ömer bir an duraksadı. Zihni hızla çalıştı. Dosyaları, eski olayları taradı. Ve bir yapboz parçası yerine oturdu.

"Emre..." dedi Ömer fısıltıyla. "Bir yıl önce cesedi bulunan çocuk. O patikada bulunmuştu."

Defne cevap vermedi. Sessizliği, bir itiraf niteliğindeydi.

"Baran mı yaptı?" diye sordu Ömer. Sesi sertleşmişti. "Ve sen... sen bunu biliyordun."

Defne başını çevirip Ömer’e baktı. Gözlerinde pişmanlık yoktu, sadece yorgunluk vardı.

"Hukuk fakültesinde bize ne öğretirler bilir misin Ömer? 'Suçu bildirmemek suçtur.' Ama hayatta kalmak bir refleksidir. O gün ben sadece bir çocuktum. Korkmuş, sindirilmiş bir çocuk."

"Ve sustun," dedi Ömer. Yargılayan bir tonla değil, bir tespitle.

"Sustum," dedi Defne. "Ama o suskunluk beni büyüttü. Beni biledi. Bugün giydiğim cübbe, o suskunluğun kefaretidir."

Ömer yola döndü. Vites küçülttü.
"Peki şimdi? Şimdi neden oraya gidiyor?"

"Çünkü orası onun mezarlığı," dedi Defne. "Baran ne zaman köşeye sıkışsa, ne zaman korksa oraya giderdi. Orayı güvenli bölgesi sanıyor. Cesedin üzerini örttüğü gibi, kendi suçlarının üzerini de örtebileceğini sanıyor. Ama yanılıyor."

Defne elini cebine attı. Glock’un soğuk kabzasını hissetti.

"Bu gece o patikada sadece bir hayalet olmayacak Ömer. Bu gece orada adalet olacak."

---

**BARAN'IN KAÇIŞI**

Baran, çalıntı bir taksinin direksiyonundaydı. Bacağı alev alev yanıyordu. Ömer’in kurşunu baldırını delip geçmişti. Gömleğini yırtıp turnike yapmıştı ama kan kaybı başını döndürüyordu.

Gözleri kararıyor, yol çizgileri birbirine giriyordu.

Yan koltukta, o lanet olası kara kaplı defter duruyordu. İçinde Vedat’ın, kendisinin ve iş yaptıkları herkesin adı vardı. Bu defter onun sigortasıydı. Ama şimdi boynundaki ilmek olmuştu.

"O yaptı..." diye sayıkladı kendi kendine. Dişlerini sıkıyordu. "Defne... Kardeşim... Yılan..."

Nereye gidecekti? Yurt dışı hayal olmuştu. Depolar basılmıştı. Vedat içerideydi. Annesi... Annesini öldürtememişti bile. O Kasap beceriksizi yüzünden her şey mahvolmuştu.

Zihninde bir görüntü belirdi.
Orman. Islak toprak kokusu. Ve o çocuğun, Emre’nin son bakışı.

Nedenini bilmiyordu ama direksiyonu oraya kırdı. Sanki orası bir mıknatıs gibi onu çekiyordu. Belki de defteri oraya, cesedin bulunduğu o çukura gömmeliydi. Belki de polis oraya bir daha bakmazdı.

"Oraya..." dedi hırıltıyla. "Her şeyin bittiği yere."

Araba tekleyerek lisenin olduğu tepeye tırmandı.

---

** PATİKA**

Polis aracı, okulun demir kapısının önünde durdu. Etraf zifiri karanlıktı. Sadece şimşek çaktığında ağaçların gölgeleri dev canavarlar gibi beliriyordu.

"Burada bekle," dedi Defne, kapıyı açarak.

"Saçmalama!" Ömer de indi. "O adam silahlı ve yaralı. Seni tek başına göndermem."

"Bu benim davam Ömer," dedi Defne. "Aile meselesi."

"Bu bir cinayet dosyası Savcım!" diye gürledi Ömer. "Ve ben de polis memuruyum. Benimle geliyorsun. Arkamdan."

Defne itiraz etmedi. Birlikte, yağmurun çamurlaştırdığı patikaya girdiler.

Fenerlerini yakmadılar. Gözleri karanlığa alıştıkça ilerlediler.

Rüzgar uğulduyordu. Yapraklar hışırdıyordu.
*Çıt.*
Defne irkildi. Bir yıl önceki o ses. Aynı yerde, aynı ses.

İleride, eski bir meşe ağacının altında bir karartı gördüler.
Baran.

Yere çökmüş, sırtını ağaca yaslamıştı. Elinde o kara kaplı defter vardı. Diğer elinde ise silahı sarkıyordu.

"Baran!" diye bağırdı Ömer, silahını doğrultarak. "Polis! Silahını bırak!"

Baran başını yavaşça kaldırdı. Yüzü kireç gibiydi, dudakları mordu. Fenerin ışığı yüzüne vurunca gözlerini kıstı.

"Geldi..." dedi gülerek. Delice bir gülüştü bu. "Azrailim geldi."

Bakışlarını Ömer’den Defne’ye çevirdi. Defne, Ömer’in omzunun üzerinden ona bakıyordu.

"Hoş geldin savcı kardeşim," dedi Baran. "Bak, yine buradayız. Üçümüz. Sen, ben... ve hayaletler."

"Bitti Baran," dedi Defne. Sesi, rüzgarı bile bastıracak kadar güçlüydü. "Defteri ver. Silahı bırak."

Baran, elindeki defteri havaya kaldırdı.

"Bu defter..." dedi. "Bu defterde sadece benim suçlarım yok Defne. Bu şehri yönetenlerin de suçları var. Eğer bunu polise verirsen... Seni yaşatmazlar."

"Ben zaten yaşamıyorum Baran," dedi Defne, bir adım öne çıkarak. Ömer onu durdurmak istedi ama Defne elini kaldırdı. "Ben o gün, burada, bu ağacın altında öldüm. O çocuğun kanı toprağa akarken, benim de ruhum aktı."

Baran’ın yüzündeki gülümseme soldu.

"Seni korudum," dedi. "Seni o pislikten uzak tuttum. Okuttum. Savcı yaptım."

"Beni korumadın!" diye bağırdı Defne. "Beni suç ortağın yaptın! Beni vicdan azabıyla zehirledin! Ama bitti. O zehri kustum ben."

Baran, silahını yavaşça kaldırdı. Namlu Defne’ye döndü.

"Teslim olmayacağım Defne," dedi. "Hapiste çürümeyeceğim."

Ömer tetiği ezdi. "Silahı at Baran! Vururum!"

Baran, Defne’nin gözlerinin içine baktı. O gözlerde artık korku yoktu. Sadece acıyan bir ifade vardı.

"Madem savcı oldun," dedi Baran. "İlk idam kararını ver bakalım."

Baran tetiği çekmek için hamle yaptı.

*GÜM!*

Silah patladı.

Kuşlar ağaçlardan havalandı.

Baran’ın eli yana düştü. Göğsünde kırmızı bir gül açtı.

Ama ateş eden Ömer değildi.

Ömer şaşkınlıkla yanına baktı.

Defne, iki eliyle tuttuğu silahını Baran’a doğrultmuştu. Namludan ince bir duman yükseliyordu.

Baran, ağaca yaslanmış halde, yüzünde donmuş bir şaşkınlıkla Defne’ye bakıyordu. Sonra başı yavaşça öne düştü.

Kara kaplı defter elinden kaydı ve çamurlu toprağa düştü.

Sessizlik.

Sadece yağmurun sesi.

Defne silahını yavaşça indirdi.

Ömer, hemen Baran’ın yanına koştu. Nabzına baktı. Sonra Defne’ye döndü.

"Öldü."

Defne olduğu yerde duruyordu. Yağmur yüzündeki barut izlerini ve gözyaşlarını yıkıyordu.

"Nefsi müdafaa," dedi Defne, sesi mekanik bir şekilde. "Silahını doğrulttu. Atış yetkisi. Kanun maddesi 25."

Ömer ayağa kalktı. Defne’ye yaklaştı. Elindeki silahı nazikçe aldı.

"Evet Savcım," dedi Ömer. "Tutanaklara öyle geçecek. Nefsi müdafaa."

Defne, yerde yatan abisine son kez baktı.
Sonra toprağa.
Oraya, Emre'nin düştüğü yere.

"Huzur içinde uyu çocuk," diye fısıldadı. "Hesap kapandı."

Ömer telsizine uzandı.
"Merkez... Şüpheli etkisiz hale getirildi. Olay yeri savcısı ve ambulans sevk edin. Konum bildiriyorum."

Defne arkasını döndü. Karanlık patikadan, okulun ışıklarına doğru yürümeye başladı.

Yürürken sendeledi ama düşmedi.
Çünkü artık taşıyacağı bir sır, korkacağı bir abi yoktu.
Sadece omuzlarında ağır bir cübbe ve önünde temizlenmesi gereken koca bir şehir vardı.

Nemesis görevini tamamlamıştı.
Ama Savcı Defne Karayel’in işi daha yeni başlıyordu.