1. bölüm · SÖYLEYEMEDİKLERİM

İçimde Kalanlar

Halil Uçaş

Bazı cümleler vardır…
İnsan onları sadece bir kez düşünmez.
Defalarca kurar zihninde.
Aynı cümleyi farklı tonlarda söyler kendi kendine…
Bazen daha sakin, bazen daha kırgın, bazen de içinde biriken her şeyi döker gibi.
Ben de çok düşündüm.
Sana ne söylemem gerektiğini,
hangi anda söylemem gerektiğini…
Hatta nasıl bakmam gerektiğini bile.
Ama insan ne kadar hazır hissederse hissetsin,
gerçek an geldiğinde hiçbir şey planladığı gibi olmuyor.
Benim de olmadı.
Sana söylemek istediğim onca şey,
daha dudaklarıma gelmeden sustu.
Çünkü bir noktadan sonra şunu fark ettim…
Ben konuşmaktan değil,
anlaşılmamaktan korkuyordum.
İnsan en çok,
içindekileri anlatamadığında yalnız hissediyor.
Kalabalıkların ortasında bile…
Ben senin yanındayken bile yalnızdım bazen.
Çünkü sana anlatamadığım şeyler vardı.
İçimde büyüyen,
ama sana ulaşamayan duygular…
Sana bakıp susmak,
içimde kopan fırtınaları saklamak…
Kolay değildi.
Ama yine de sustum.
Çünkü bazı duygular vardır…
yanlış anlaşıldığında tamamen yok olur.
Ben seni kaybetmekten değil…
bizdeki o ihtimali kaybetmekten korktum.
Belki de bu yüzden,
en çok söyleyemediklerim kaldı içimde.
Çünkü söylenenler zamanla unutuluyor.
Ama söylenmeyenler…
İnsanın içinde yaşamaya devam ediyor.
Büyüyor,
derinleşiyor,
ve bir noktadan sonra artık sadece bir duygu olmaktan çıkıyor…
Bir yük oluyor.
Benim içimde de öyle oldu.
Sana söyleyemediklerim,
zamanla bana ait bir hikâyeye dönüştü.
Senin hiç bilmediğin…
ama benim her gün yaşadığım bir hikâyeye.
Ve en garip olanı şu ki, sen o hikâyenin kahramanıydın… ama hiçbir zaman içinde yaşamadın.
Ben seni hep iki farklı yerde sevdim aslında; bir senin olduğun gerçek dünyada, bir de benim kurduğum, söyleyemediklerimden oluşan dünyada. Gerçekte sana sustum, ama içimde sana sayfalarca konuştum.
Bazen geceleri, herkes uyuduğunda, ben içimde sana uzun uzun anlatıyordum her şeyi. Ne hissettiğimi, neden sustuğumu, neden bazı anlarda gözlerimin dolduğunu… Ama sabah olduğunda, yine aynı sessizliğe uyanıyordum.
İnsan bazen kendi içinde ikiye bölünüyor. Bir tarafı “söyle” diyor, diğer tarafı “sus, her şey bozulur” diye fısıldıyor. Ben hep o ikinci sesi dinledim. Belki de en büyük hatam buydu.
Çünkü sustukça, içimdeki duygular azalmadı… aksine daha da büyüdü. Biriken her şey, zamanla ağırlaşmaya başladı. Öyle ki, artık sadece seni düşünmek bile yoruyordu beni.
Ve bir gün fark ettim… Ben aslında seni değil, sana söyleyemediklerimi taşıyordum içimde.
İnsan bazen birini kaybetmeden de kaybedebiliyor. Aynı ortamda, aynı anda, aynı bakışların içinde… Ama farklı dünyalarda yaşıyor gibi.
Ben de seni öyle kaybettim. Hiç başlamamış bir şeyin bitişini yaşadım. Ne bir kavga oldu, ne bir veda… Sadece içimde sessizce bitti.
Ama bitmek, unutmak demek değil. Bazı insanlar hayatından çıkar, ama içinden çıkmaz. Sen de öyle kaldın bende.
Bazen bir şarkıda, bazen bir sokakta, bazen hiç beklemediğim bir anda… Aklıma düşüyorsun.
Ve ben hâlâ, o söyleyemediklerimin arasında dolaşıyorum. Sanki yarım kalmış bir cümlenin içinde yaşıyorum gibi.
Belki bir gün, her şeyi baştan yaşayabilme şansım olsaydı… Bu kadar susmazdım. Bu kadar ertelemezdim. Bu kadar korkmazdım anlaşılmamaktan.
Çünkü şimdi biliyorum… İnsan en çok, içinde kalan kelimeler yüzünden yoruluyor.
Ve ben, en çok da bu yüzden yorgunum.
Ama yine de… Her şeye rağmen, şunu inkâr edemem:
Sana söyleyemediklerim, beni ben yapan en gerçek şey oldu.
Belki de bazı hikâyeler, anlatılmak için değil… içinde yaşanmak için vardır.