52. bölüm · Sonsuz Ve Bir Anlık
****Küllerin Ardında ****
Gece, yeniden doğmuş bir dünyanın sessizliğini taşıyordu. Gök, bir zamanlar parçalanmış yaralarının izlerini hâlâ gizlemeye çalışıyor, gri bulutların arasında ağır ağır süzülen ay ışığı, sanki utangaç bir tanık gibi yeryüzüne düşüyordu.
Emre ve Asel, fabrikanın önünde yavaş adımlarla yürüyordu. Zaman yeniden akmaya başlamıştı, ama havada hâlâ bir şeylerin eksik olduğu hissi vardı. Her nefes alışta soğuk bir yankı, her adımda geçmişin gölgesi hissediliyordu.
Asel’in saçları rüzgârla dalgalanırken, gözleri uzaklara dalmıştı. “Her şey bitti mi sanıyorsun?” diye sordu, sesi yorgun ama bir o kadar da dikkatliydi.
Emre’nin bakışları gökyüzüne kaydı. Yıldızların arasında bir çatlak, belli belirsiz bir ışıltı hâlâ titreşiyordu.
“Hayır…” dedi derin bir nefes alarak. “Bir şey var. Zaman tamir oldu, ama kalbi—bizim içimizde. Onlar bunu biliyorlar.”
Asel başını eğdi. “Yani… artık bizi durdurmak için değil, bizi ele geçirmek için gelecekler.”
Bir anlık sessizlik çöktü aralarına. Fabrikanın harabelerinde yankılanan bir metal sesi, bu sessizliği parçaladı. Ardından soğuk bir rüzgâr esti; taş duvarların arasında ince bir uğultu dolandı.
Emre bir adım attı. “Gitmemiz gerek.”
Asel onun koluna tutundu. “Nereye?”
“Gizli geçitlere. Zamanın kırık damarlarını bulmalıyız. Onlar hâlâ aktif. Eğer bizi bulurlarsa…”
Cümlesini tamamlayamadı. Çünkü o anda, yer altından gelen bir titreşim ayaklarının altını sarstı.
Fabrikanın duvarları birer birer çatladı. Zeminden siyah ışık sızmaya başladı. Duman değil, sanki canlı bir gölgeydi bu — kıvrılıyor, duvarlara tırmanıyor, havayı yutuyordu.
“Asel!” diye bağırdı Emre, onu arkasına aldı.
Gölge, fısıltılarla konuşuyordu:
“Kaçış yok… Zamanın çocukları…”
Bir anda binanın tavanı gürültüyle çöktü. Yukarıdan süzülen ışık parçaları, gölgenin içinde kayboldu. Emre, Asel’i siper aldı, ama gölge artık şekil alıyordu — insan formuna bürünüyordu. Uzun pelerinli, yüzü maskeyle kaplı bir figür beliriverdi. Gözlerinde siyah alevler yanıyordu.
“Asel Yıldız,” dedi kalın bir ses. “Zamanın kalbini teslim et.”
Asel’in kalbi hızla atmaya başladı. O an her şeyin neye dönüştüğünü anladı: Onlar sadece zamanın koruyucusu değil, aynı zamanda birer tehdit olarak görülüyordu.
Emre öne atıldı, sesi gür ama öfkeli:
“O kalbi senin gibilerden koruyacağız.”
Adam elini kaldırdı, karanlık dalgalar havayı yararak Emre’ye doğru savruldu. Emre refleksle Asel’i kenara itti, kendi ellerinden beyaz bir ışık yükseldi. İki güç çarpıştığında etraflarındaki dünya sarsıldı. Taşlar havaya kalktı, hava büküldü, gökyüzü bir anlığına yırtıldı.
Asel, geriye doğru düşerken gözlerini kapadı, kulaklarında yankılanan ses sadece Emre’nindi.
“Asel! Beni duyuyorsan sakın—”
Sonu gelmedi. Çünkü o an, karanlık figürün arkasında ikinci bir kapı belirdi. Zamanın içinden açılmış bir yarık…
Ve Asel, o yarığın çekim gücüyle savruldu.
Emre haykırdı, sesi gökyüzünü titretti:
“ASEEEEL!”
Eliyle havayı yırttı, ışıkla karanlık arasında bir çizgi oluştu ama yetişemedi. Asel’in gözleri, karanlığın içine çekilmeden hemen önce son kez ona baktı. Dudakları kıpırdadı, ama sesi artık duyulmadı.
Sonra sessizlik.
Fabrika çöktü. Zaman bir kez daha kırıldı.
Rüzgâr kesildiğinde, Emre dizlerinin üzerinde kaldı. Elleriyle zemini kavradı; taşlar sıcaktı, ama onun elleri buz gibiydi.
Bir an için gökyüzü kıpırdadı. Gözlerini yukarı kaldırdığında, orada gördüğü şey onu paramparça etti:
Asel’in silueti, farklı çağların içinde yanıp sönüyordu.
Birinde Roma sokaklarında bir prenses, birinde yanan gemide bir esir, birinde 1920 Paris’inde bir dansçı… Her defasında ölüyordu.
Her defasında Emre yetişemiyordu.
Emre çığlık attı, sesi zamanın damarlarında yankılandı.
Gökyüzü yeniden yırtıldı. Fakat bu kez o karanlığa adım atmaya kararlıydı.
“Elinden aldıklarını geri alacağım,” dedi kendi kendine. “Sonsuzluğun bile beni durduramayacağı bir ana kadar seni bulacağım.”
O an, zemindeki küller kıpırdadı. Gözlerinin önünde eski zaman makinesi — Kronotrop’un kalıntıları — bir araya gelmeye başladı. Parçalar, sanki onu çağırıyormuş gibi yerlerinden kalkıyor, metalik bir uğultuyla birleşiyordu.
Emre ayağa kalktı. Gözlerinde beyaz bir parıltı, damarlarında zamanı eğip büken bir güç vardı.
Asel’in yokluğunda artık başka hiçbir gerçekliğin önemi yoktu.
Yalnızca bir amaç vardı: Onu bulmak. Hangi çağda, hangi ölümün kıyısında olursa olsun.
Ve o an, makine harekete geçti.
Zaman yeniden kırıldı.
Gökyüzü kan kırmızısına döndü.
Emre, Asel’in adını son kez fısıldadı.
“Bu kez seni ben kurtaracağım.”
Ve ışık, onu yuttu.
