39. bölüm · Sonsuz Ve Bir Anlık
*** Karanlığın Kalbinde ***
Yeraltı tapınağı, zamanın bile unutmaya çalıştığı bir mezar gibiydi. Yüksek taş duvarlarda yılların nemi ve küfü sinmişti, derinlerden gelen uğursuz bir uğultu her adımda yankılanıyordu. Ortada yükselen dev kum saati, bu uğursuzluğun merkezinde, sanki evrenin kalbiymiş gibi çarpıyordu. Ama bu kalp, normal bir ritimde atmıyordu: kumlar tersine akıyordu. Yukarıya, göğe meydan okurcasına. Her tanesi geçmişin, geleceğin ve şimdinin kırık bir parçasıydı.
Emre, Asel’i arkasına almış, dikkatle ilerliyordu. Gözleri bir avcı gibi etrafı tarıyor, kalbi ise öfke ve korkunun keskin karışımıyla çarpıyordu. Tapınağın ortasında, uzun pelerini yere sürünen, yüzü gölgelerin ardında saklı bir figür onları bekliyordu. Her hareketiyle karanlık kıpırdıyor, sanki onun bir uzantısı gibi etrafa yayılıyordu.
“Sonunda,” dedi figür, sesi derin bir yankı gibi duvarlardan sekerek, “zamanın lanetli çocuğu ortaya çıktı.”
Emre’nin yumrukları sıkıldı. “Ben sizin oyuncağınız değilim.”
Gölgeler kabardı, tapınağın taşlarını yalayıp devasa siyah kollar gibi uzandı. Asel geri çekildi, ama Emre’nin gözlerinde bir ışık belirdi. İçinde kabaran güç bir yanardağ gibi patlamak üzereydi. Elini savurduğunda, beyaz bir ışık gölgeleri yardı, ama bu güç sadece düşmana değil, tapınağın kendisine de zarar verdi. Sütunlardan biri paramparça oldu, taşlar büyük bir gürültüyle yere düştü.
“Asel!” diye bağırdı Emre, gözleri öfkeyle yanarken. “Sakın korkma!”
Ama Asel zaten korkuyordu. Sadece düşmandan değil, Emre’nin giderek kontrolünü kaybeden gücünden de. Onun damarlarında dolaşan enerji, bir insan bedeninin taşıyamayacağı kadar yoğundu. Ellerinden taşan beyaz kıvılcımlar duvarları eritiyor, toprağı kökünden söküp havaya kaldırıyordu.
Gölgelerin lideri alayla güldü. “Bak işte… Güç seni yönetiyor. Sen sadece bir kabuksun, Emre. Bizim için bir araç.”
Emre’nin zihni o sözlerle çatladı. İstanbul’da kaybettiği Asel, tekrar tekrar gözlerinin önünde ölürken hissettiği o çaresizlik… Hepsi aynı anda beynini istila etti. Çığlığı bir insanın çığlığı değildi artık; yankısı tapınağı dolduran, binlerce sesin aynı anda haykırışıydı.
Zemin çatladı. Kum saatinin camı sarsıldı. Havaya saçılan kum taneleri farklı çağların kapılarını açtı: bir savaş meydanı, denizde yanan bir gemi, çiçeklerle dolu bir bahar sabahı… Hepsi birbirine karışıyor, zamanın dokusu parçalanıyordu.
Asel, çaresizlikle sürünerek ona yaklaştı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu, ama korkunun yanında kararlılık da vardı. Elleriyle Emre’nin titreyen kollarını tuttu. “Emre! Beni dinle! Sen sadece bu güçten ibaret değilsin. Sen sensin! Ve ben buradayım!”
Emre’nin gözleri beyaz ışıkla yanarken, Asel’in yüzünü gördü. Bir an için tüm uğultular, tüm çığlıklar sustu. Nefesi kesildi. O an fark etti: Asel olmadan gerçekten kaybolacaktı.
Işığın ortasında dizlerinin üzerine çöktü. Bedeni titreyerek kontrolsüz gücü dışarı saldı ama bu kez Asel’in dokunuşu onu sabitledi. Kum taneleri yavaş yavaş yere düşmeye başladı, çatlayan zaman yarıkları kapanıyor, tapınak yeniden ağır ağır nefes alıyordu.
Sessizlik çöktüğünde Emre hâlâ titriyordu. Kan ter içindeydi, gözlerinden yaşlar akıyordu. “Az kalsın… seni yok ediyordum,” diye fısıldadı.
Asel yüzünü onun alnına yasladı. “Ama etmedin. Çünkü biz bir bütünüz.”
Gölgelerin lideri geride, karanlığın içinde hâlâ dimdik ayakta bekliyordu. Onların zaafını görmüştü. Sesi, buz gibi bir alayla tapınağı doldurdu:
“Sevginiz güzel. Ama zaafınız ölümünüz olacak.”
Ve gölgeler yeniden dalgalandı.
