25. bölüm · Sonsuz Ve Bir Anlık
* Karanlığın İkinci Darbesi*
Gece Paris’in kalbine çökmüştü. Ay, Seine Nehri’nin üzerinde solgun bir ışık gibi süzülüyor, rüzgâr suyun yüzeyini titrek bir aynaya dönüştürüyordu. Şehrin dar sokakları, gündüzün canlılığından uzak, gölgelerle boğulmuş birer labirent gibiydi. Işık, sadece ara sıra yanıp sönen gaz lambalarından geliyor, onların da titrek alevleri sanki yaklaşan felaketi önceden haber veriyordu.
Emre ve Asel, şehrin kenarındaki taş duvarlarla çevrili bir meydana ulaşmıştı. Adımlarının yankısı, boş taş sokaklarda ürkütücü bir şekilde çoğalarak geri dönüyordu. Emre, etrafı kolaçan ederken kalbinin hızlandığını hissediyordu; çünkü havadaki sessizlik, fırtınadan önceki o tanıdık gerginliği taşıyordu.
Asel, onun hemen yanında, siyah pelerinine sarılmış halde yürüyordu. Rüzgâr, saçlarının arasından geçerken ince altın teller gibi dalgalandırıyor, gözlerinde hem korku hem de Emre’ye duyduğu güven aynı anda parlıyordu. Emre bir an onun yüzüne baktı; zamanın defalarca çaldığı o yüzü, şimdi karşısında hâlâ canlı, hâlâ soluk alıyordu. O an, tüm evrenin sadece Asel’in varlığını ayakta tutmak için döndüğünü düşündü. Ama bu düşünceyi bozan bir şey oldu.
Derinden, boğuk bir uğultu yükseldi. Önce çok uzaktan geliyordu, bir geminin düdüğü kadar silik. Ama sonra uğultu büyüdü, çoğaldı, metalin dişlileri birbirine sürtüyormuş gibi tiz bir çığlığa dönüştü.
Emre’nin bakışları hızla karanlığı taradı. Gölgeler hareket ediyordu. Duvardaki çatlaklardan, köşe başlarından, sanki şehrin taşlarının arasından bile karanlık fışkırıyordu. Bu sıradan bir karanlık değildi; varlık kazanmış, bedenlenmiş bir boşluk gibiydi.
“Hazırlıklı ol, Asel.” dedi Emre, sesi boğazında düğümlenmesine rağmen sakin çıkmaya çalışarak.
Bir anda meydanın dört bir yanından siluetler belirmeye başladı. Yüzleri yoktu, gözleri sadece boşluktu. Sanki karanlığın kendisi insan kılığına bürünmüş, Asel’e ulaşmak için etraflarını sarmıştı. Her adımda taş zemine dokunmuyor, sadece süzülüyorlardı; arkalarında soğuk bir sis bırakıyorlardı.
Asel’in elleri titredi. “Yine onlar…” diye fısıldadı.
Emre hemen ceketinin altındaki küçük, mekanik saati çıkardı. Bu sıradan bir saat değil, Kronotrop’un taşınabilir parçasıydı; zamanı kırıp kısa süreli avantaj sağlayabiliyordu. Başparmağıyla dişlilere bastığında saatin içinden keskin bir “çıt” sesi geldi ve etraflarında birkaç saniyeliğine zaman büküldü. Sokak lambasının titrek ışığı birdenbire ağırlaştı, rüzgârın uğultusu dondu, gölgeler bir anlığına hareketsiz kaldı.
“Koş!” dedi Emre, Asel’in bileğini tutarak.
Birlikte meydanın taş merdivenlerine yöneldiler. Ancak bükülen zaman, Emre’nin tahmin ettiğinden kısa sürdü. Gölgeler yeniden hareket etmeye başladı, ama bu kez daha vahşi, daha öfkeli bir şekilde. Bir tanesi hızla önlerine atıldı, kollarını yarasa kanatları gibi iki yana açarak Emre’nin yolunu kesti.
Emre refleksle saati tekrar çevirdi, ama bu kez başka bir şey oldu: Gölgelerden biri mekanizmaya saldırdı, ince, siyah parmaklarını dişlilerin arasına soktu. Metalden çıkan o korkunç çığlık, meydanı yankıladı. Saatin içinden kıvılcımlar saçıldı. Zaman tamamen kontrolsüz bir şekilde dalgalandı; taş merdivenler aniden titredi, duvarların gölgeleri farklı yönlere kaydı.
Asel, Emre’nin elini sıkıca tutuyordu. Onun gözlerinde öyle bir korku vardı ki, bu korku Emre’nin damarlarına buz gibi yayıldı. Ama aynı gözlerde “vazgeçme” diyen bir ışık da vardı.
Emre, gölgeye doğru atıldı. Yumruğu boşluğa çarpmasına rağmen gölge geriye savruldu, çığlık benzeri bir uğultu çıkararak geri çekildi. Ancak hemen ardından üç gölge daha üzerlerine çöktü.
Meydan, artık tamamen bir savaş alanına dönüşmüştü. Her adımda taşlar çatlıyor, gaz lambaları birer birer sönüyor, karanlık büyüyordu. Asel’in nefesi hızlandı, ama o geri çekilmedi. Elindeki küçük hançeri çıkardı — Emre’nin ona “her zaman yanında tut” diye verdiği o gümüş hançeri. Karanlığa doğru savurdu. Bir gölgenin gövdesine saplandığında, kısa bir çığlık atarak duman gibi dağıldı.
Emre bunu görünce yüreğine bir umut düştü. “Yapabiliyoruz!” diye bağırdı.
Ama aynı anda, meydanın merkezinden devasa bir gölge yükseldi. Diğerlerinden daha iri, daha yoğun, daha şeytani. Sanki karanlığın kralı gibiydi. Üzerlerine doğru eğildiğinde taş zeminin yarıldığı duyuldu.
Emre’nin saati çatırdayarak elinde parçalara ayrıldı. Zamanı bükme şansı tükenmişti. Artık yalnızca cesaretleriyle savaşmaları gerekiyordu.
Gökyüzü aniden gök gürültüsüyle yarıldı. Yağmur şiddetle yağmaya başladı. Her damla taşlara çarparken, karanlıkla ışık arasında bir mücadele gibi parlıyordu. Emre, Asel’i arkasına alarak ileri atıldı, gözlerinde tek bir amaç vardı: Onu korumak.
Ve böylece Paris’in kalbinde, gölgelerle insanların değil, ışıkla karanlığın savaşı başladı…
