Sonra Sen Geldin kitap kapağı

1. bölüm / 9

Sonra Sen Geldin

1.BÖLÜM “KADER ANI”

Vaveyla Yazarı: Esra Alkan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: 1.BÖLÜM “KADER ANI”

Her bölüm sonunda o bölümün sayfa sayısı ve tüm bölümlerin sayfa sayısı yer alacaktır.
İyi okumalar :)
Wattpad'den taşınmıştır.
--------------------------------------------------------------

Evden erkenden çıkmama rağmen yine de trafikten kaçamamıştım. Her zaman bomboş olan yol bile bugün alabildiğine araba ile doluydu. Kalbim küt küt atıyor bütün bedenim zangır zangır titriyordu. Bugün hayatımın en önemli sınavını vermeye gidiyordum. Neyse ki korktuğum başıma gelmemiş ve sınav yerine tam saatinde varmıştım. Bir şekilde sınav salonuna girdim. Yerim duvardan tarafın en ön sırasıydı. Gülümseyerek yerime oturdum. Tamda istediğim yerdi. O kadar heyecanlıydım ki elimi kolumu nereye koyacağımı bilemedim. Benden sonra da diğerleri bir bir sınıfa girdi ve az sonra da görevli geldi. Görevliyi elinde sınav kağıtlarıyla görünce heyecanım katlanarak arttı.
Şimdi sınav kağıdı önündeydi. Yavaşça ilk sayfayı açtım derin bir nefes aldım ve ilk soruyu çözmeye başladım. Soruları hiç zorlanmadan çözüyordum ama zihnim derinliklerinde tek bir şey vardı o da keşke babam da yanımda olsaydı da beni destekleseydi bu düşünce beynimi kurcalıyor ve benim kendimi boğuluyormuş gibi hissetmeme neden oluyordu.
Görevli kötü gözüktüğümü fark etmiş olacak ki yanıma gelerek hafifçe omzuma dokundu ve sessizce “İyi misiniz?” dedi. Aslında iyi değildim ama ona iyi olduğumu söyledim. Görevli kız masada ki suyu açarak “İç lütfen” dedi. Su buz gibiydi. İçimdeki yangınımı söndürmüştü sanki. Daha iyi hissettiğimde görevli kıza teşekkür ettim ve bana zarardan başka bir şey getirmeyen düşüncelerimden zor da olsa uzaklaştım. Neyse ki sınavımın yarısından fazlasını bitirmiştim üstüne bir de sınavımı kontrol edecek kadar zamanım bile vardı. Son soruyu çözünce derin bir nefes aldım ve yavaşça verdim. Sınavımı kontrol ettiğimde daha onbeş dakikam olduğunu fark ettim. Optiği görevliye vererek yerime geçtim. Başımın deli gibi ağrıdığı yetmiyormuş gibi bir de dönüyordu. 15 dakikanın sonunda herkes çıkmış bir ben birde bana iyi olup olmadığımı soran görevli kalmıştık. Görevli kız yanıma geldi.
“İyi olduğunuza emin misiniz hiç iyi gözükmüyorsunuz size eşlik etmemi ister misiniz?” dedi. Çok nazik ve bir o kadarda şirin ve alımlı bir kızdı. Bu teklifi geri çevirmeyerek
“Lütfen.” Diyerek bizimkilere telaş etmesinler diye bir mesaj attım “Arkadaşımla karşılaştım onunla biraz sohbet edip sonra eve döneceğim. Siz beni beklemeyin. Ayrıca sınavım çok iyi geçti merak etmeyin sonra görüşürüz.”
Neyse ki fazla kurcalamadı “Tamam evde görüşürüz” diye mesaj attı. Kızın adını sormayı unutmuşum. “Sormayı unuttum adın ne?” dedim merakla.
“Benim adım Meyra. Emin olmak için iki kez sorulup teyit edilen isimlerden. Senin adın ne?” samimiyetle sorusunu yanıtladım.
“Bende Ayliz.” Hayatımda belki de ilk kez bu kadar cana yakın, sevecen ve içten birini görüyordum. Ona bakarak içtenlikle gülümsedim. O da aynı içtenlikle gülümsedi.
“Bir şeyler yemek ister misin?” Sanki içimi okumuştu.
“Ben de sana soracaktım. Ben kurt gibi açım.”
Arabam annemde olduğu için Meyra’nın arabasıyla güzel bir çay bahçesine gittik. Arabadan hızlı inmiş olmalıyım ki ilk adımımda sendeledim. Bir elimle Meyra’dan destek alırken diğer elimle başımı tuttum. Meyra korkmuş olacak ki beni hemen oturttu.

“Ayliz iyi misin, Ayliz!” elimi başımdan çekmeden “İyiyim merak etme.” Dedim. Meyra daha fazla dayanamayıp beni hastaneye götürdü. Hastaneye varana kadar başım dönmeye devam etti. Hastaneye gelir gelmez arabadan inip yardım istedi.
“Buraya acil sedye getirin.” Gözlerin de bariz bir korku vardı. İki saat önce tanıştığı birisi için fazla endişeliydi. Başımın dönmesi daha da artınca daha fazla dayanamayıp bayılmıştım. Uyandığımda hasta yatağında yatıyordum. Kafamı hafifçe sola çevirdim. Yanımda Meyra vardı. Elimi sıkıca tutmuş ve muhtemelen yorgun düşerek uyuyakalmıştı. Diğer elimle yavaşça saçlarını okşadım. Saçları ipek gibiydi. Saçları kahvenin en güzel tonuydu. Yüzü melek gibiydi. Başında haresi de olsaydı onun melek olduğuna yemin edebilirdim. Gözünden yaşlar aktığını fark ettim. Elimi sıkıyor ve yapmayın diyordu. Dokunmayın onlara. Yalvarırım yapmayın götürmeyin onu diyordu. Onu uyandırmaya çalışıyordum ama uyanmıyordu. Sonunda “Hayır!” diye bağırarak uyandı.
“Meyra, iyi misin?” Boynuma sarıldı.
“Geçti canım korkma. Sadece kötü bir rüyaydı. Ben yanındayım merak etme.”
Sözlerim üzerinde pek etkili olmamış olacak ki daha sıkı sarıldı. “Çok korktum Ayliz çok korktum.”
“Tamam canım korkma bak ben yanındayım.” Derken göz yaşlarını sildim. Kim bilir neler yaşamıştı. Dışardan mükemmel gözüküyordu ama içi öyle değildi. İçi darmadağındı. Bunu ilk gördüğümde anlamıştım. Hala sarılmayı sürdürürken yavaşça saçlarını okşadım. Kendine gelmeye başladığında yeni aklına gelmiş olacak ki iyi olup olmadığımı sordu. Ona iyi olduğumu söylediğim de başını onaylamazca iki yana sallamış ve iyi olmadığımı doğru düzgün hiçbir şey yemediğim için bayıldığımı söylemişti. Doğruydu hiç bir şey yemiyordum belki de bu şekilde kendimi cezalandırıyordum. Kendimi şu an öyle zavallı hissediyorum ki. Meyra pişman olduğumu anlamış olacak ki ellerimi tuttu.
“Ayliz, canım benim bak niye yaptın bilmiyorum ama kendini bu kadar değersiz hissetmemelisin. Çünkü sen tahmin ettiğinden bile değerli ve güçlüsün. Kendini aç bırakmak ancak bedenine zarar verir. Böyle şeyleri ancak zavallılar yapar ve sen hiçte zavallı değilsin bunu görebiliyorum. Lütfen bir daha asla böyle bir şey yapma.”
Başımı haklı olduğunu belirtircesine aşağı yukarı salladım. Pişmanlığımdan ama en çokta böyle bir şey yaptığım için utancımdan başımı kaldıramamıştım. Pişman olduğumu anlayıp ellerime uzandı ve içtenlikle gülümsedi. “Ayliz kaç yaşındasın?”
“28 yaşındayım. Sen?”
“Ben de 26 yaşındayım.”
“Ben aslında şimdi çoktan uzman doktor olacaktım.” Söyleyeceklerim bir bir boğazımda düğümleniyor ve konuşmamı zorlaştırıyordu. Derin bir nefes aldım ve anlatmaya devam ettim.
“Babam benim onun gibi hukuk okuyarak avukat olmamı istiyordu. Oysa ben insanlara yardım etmek, bebeklerin dünyaya gözlerini ilk açıklarında beni görmelerini istiyordum. Liseden mezun olduğum yıl sınava girdim. Tıp fakültesini kazandım. Babam bunu duyunca tıpı değil hukuku seçmemi söyledi. Ben ilk tercihimi tıptan yana kullandım. İçim rahattı istediğim bölümü okuyacaktım. Kısa bir süre sonra hangi şehirde tıp kazandığıma bakmak için heyecanla bilgisayarı açtım. Açtığımda neye uğradığıma şaşırdım. Babam benden habersiz tercihlerimi değiştirmişti. Üstelik birde benim onun yaşadığı ildeki hukuk fakültesine gitmemi sağlamıştı. Ben asla onunla aynı şehirde yaşayamazdım. Yanında karısı ve kızıyla birlikte sürekli dibimde olacaktı biliyordum. Bende bu yüzden o yıl tekrar sınava girdim. Şimdi uzman doktor olarak 2. Yılımdı. Şimdi TUS sınavına girdim artık açıklanır açıklanmaz uzman doktor olacağım.”
17 yaşımda yaşadığım olayın da etkisi yok değildi. O berbat olaydan sonra neredeyse 2 yıl kendime gelememiştim. İlk sınava girdiğimde de bana yeterince zarar vermemiş gibi tercihlerimi değiştirmişti. Gençliğimi de çocukluğumu da mahvetmişti. Son sözümden sonra her ne kadar ağlamak istemesem de gözümden bir damla yaş süzüldü. Onu bu yaptıkları yüzünden asla affetmeyecektim. Bir baba nasıl bu kadar kötü olabilir bir türlü anlayamıyordum. Meyra gözümden süzülen yaşları sildi ve beni teselli etmeye çalıştı.
“Böyle bir durumda ne denir gerçekten bilmiyorum. Sana baban haklı demeyeceğim. Size neler yaşattı bilemem ama şunu biliyorum ki ne olursa olsun sen asla boyun eğip vazgeçmiyorsun. Sen çok güçlüsün ben sana inanıyorum. Sen sakın pes etme.”
Sözleri o kadar etkileyiciydi ki bir süre bu sözleri sindirmeye çalıştım. O bile beni daha yeni tanımasına rağmen ne kadar güçlü olduğumu fark etmişti. Üstelik bunu beni sakinleştirmek için öylesine söylememişti. Gerçekten inanarak söylemişti.
“Çok teşekkür ederim Meyra. İyi ki sınavda yanıma gelip iyi olup olmadığımı sormuşsun.”
“İyi ki” dedi. “TUS’u kazanırsan görev yerini nereyi seçeceksin?”
“Ben Karadeniz tarafına gitmek istiyorum aslında küçükken hep hayalini kurduğum o Karadeniz’e gitmek. Ama henüz emin değilim.”
Meyra’nın gözleri bir anda parlamaya başladı “Ne oldu?” diye sordum.
Gülümseyerek “İnanmayacaksın ama benim de Karadeniz’e gitmek istiyordum.”
“Gerçekten mi? Bu nasıl olur?”
“Gerçekten hem de Ordu. Ayliz bir şey soracağım. Bak benim kimsem yok yalnızım. Ordu’ya da tek başıma gitmek istemiyorum. Benimle Ordu’ya gelir misin?”
Bu kadarı da tesadüf olamazdı. Bu olsa olsa ancak kader olurdu. O kadar şaşırmıştım ki ne diyeceğimi bilemedim. Meyra’nın bana seslenmesiyle kendime geldim.
“Ayliz! Cevap vermeyecek misin?”
“Düşünüyorum Meyra çok ani oldu.”
“Neyi düşünüyorsun bunda düşünecek ne var?”
“Annemi düşünüyorum Meyra, o hemşire ben nasıl bırakıp giderim.” Onu öylece bırakamazdım. Yapamazdım bunu ona.
“Anneni de alırız yanımıza olmaz mı? Hem zaten benim annem de yok.”
Ne zor bir şeydi karar vermek. Tek bir çözümüm vardı o da annemdi. “Pekala o zaman önce hastaneden çıkalım sonra annemin çalıştığı hastaneye gidip durumu ona anlatırız. Eğer o da isterse Ordu’da bir hastanede çalışırım olur mu?”
Meyra sevinçle söylediklerimi onayladı ve doktor da bir sorun görmeyince serumum biter bitmez hastaneden çıktık. Meyra önce beni yemek yemeye götürdü.
“Ne yemeyi seversin bilemedim. Bende seni buraya getirdim. Küçükken her Pazar buraya gelip yemek yerdik. Annem burayı çok severdi. Babamla burada tanışmışlar. Buraya annemi ve babamı ne zaman özlesem gelirim.”
“Ne kadar güzel. İnşallah sen de tıpkı baban gibi bir adamla karşılaşırsın.” Garsonun geldiğini görünce ikimizde menüye odaklandık.
“Hmm sanırım burada sevdiğim bir şeyler bulabilirim.” Az sonra garson geldi ve siparişleri alıp gitti. Şimdi yalnızdık. Bana tekrar iyi olup olmadığımı sorduğunda cinnet geçirmek üzereydim.
“Aa yeter artık bana iyi misin deyip durma. Vallahi daraldım. Bir kez daha sorarsan gerçekten kötü olabilirim.” Ellerini tuttum. “ Ben iyiyim gerçekten, beni merak etme.”
Şimdi yemeklerimizi yedik ve garsondan iki çay istedik. O da benim gibi kahveyi sevmiyordu. Hayatta bu kadar acı varken bir de kahvenin acısını istemiyorduk ikimizde. Sonunda dayanamayıp sordum
“Meyra hani hastanede hayır diye bağırarak uyandın ya. Ne gördün rüyanda?” bir anda yüzünün şekli değişti. Yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. Yanlış bir şey sormuş olmalıydım.
“Anlatmak istemiyorsan anlatmak zorunda değilsin.” Gözleri doldu. Belli ki tahmin ettiğimden bile kötüydü rüyası. Bu sıradan bir rüya değildi. Bu rüyanın altında tahmin bile edemeyeceğim bir hikaye yatıyordu buna emindim.
“Ben anne babamı trafik kazasında kaybettim. Beş yıl önce üniversite sınavına girdiğim gün. Sınav çıkışı bir şeyler yemeye gidiyorduk. Annemle babam şarkılarını söylüyordu. Biliyor musun birbirlerine öyle aşkla bakıyorlardı ki aşka inanmayan biri bile onları görünce aşka inanırdı. Ama sonra aniden önümüze bir araba çıktı. Babam çarpmamak için direksiyonu kırdı ama nafileydi. Çarpmanın etkisiyle araba kilometrelerce sürüklendi. Durduğunda etrafa bir anda sessizlik çöktü. Son duyduğum söz kadın ölmüş oldu. Gözümü açtığımda hastanedeydim. Yataktan kalkıp anne ve babamın nerede olduğunu sordum. Hemşire hiç bir şey söylemiyor bana acıyan gözlerle bakıyordu. Sonunda çok üzgünüm dedi ikisini de kaybettik.” Daha fazla konuşamadığında ellerine uzandım. Sıkıca tuttum ben senin yanındayım dercesine. Ne diyeceğimi bilmiyordum böyle bir durumda ne denirdi ki zaten.
“Başın sağ olsun. Sana ağlama güçlü olmak zorundasın demeyeceğim. Şimdi ağla ki ileride güçlü durabilesin. Hem artık yalnız değilsin. Bak ben varım yanında.” Oturduğum yerden kalkıp Meyra’nın yanına geçtim. Yavaşça kollarımı açtım. “Ne zaman istersen yanındayım. Ben ve omzum emrine amade.” Sanki dakikalardır bunu bekliyormuş gibi hemen boynuma sarıldı.
“Teşekkür ederim” dedi. Kim derdi böyle bir şey yaşayacağını. Saçlarını okşuyordum. Nasıl baş etmişti böyle bir acıyla aklım almıyordu.
“Hadi toparlan daha çok işimiz var.” Dedim.
Gülümsedi. “Nasıl bu kadar güçlü kalabildin. Baban olmadan. Baban hiç tanımadığın bir kadınla evlendiğinde nasıl dayandın. Kucağında bir bebekle gelip bak bu senin kardeşin dediğinde nasıl dayandın. Nasıl dayandınız. Biliyor musun bunları düşününce bile annene hayran oluyorum. Ne kadar güçlü bir kadın.” Dedi.
“Güçlü olduğumu söyleye söyleye güçlü oldum, güçlü olduk.” Dedim. Ne garip değil mi herkes mutlu gözüküyordu ama kimse mutlu değildi. Şimdi gülüyor olmamız daha önce hıçkıra hıçkıra nefesimiz kesilene kadar ağladığımız gerçeğini değiştirmiyordu ve hayat kimseye gülmüyordu. Önce yerle bir ediyor sonra yeniden eski haline getiriyor. Kırık bir vazoyu birleştirdiğinde asla kırılmadan önceki halini almazdı. Hayat önce karmaşık bir yapbozu yaptırıp sonra o yapbozun en önemli parçasını sizden alıyordu. İşte tamda böyle bir şeydi eksik olmak. Zoraki bir şeyler yiyip çay bahçesinden çıktık. Yürümek istiyordum. Sadece yürümek dakikalarca saatlerce aylarca ve hatta yıllarca öylece yürümek istiyordum. Daha fazla dayanamayıp sordum. “Biraz yürüyelim mi?”
Başıyla onayladığında yürümeye başladık. Derin bir nefes aldım keza buna çok ihtiyacım vardı. Bugün hava rüzgarlıydı. Tam da sevdiğim gibi. Bugün fazlasıyla yorulmuştum. Adım atacak halim kalmadığında bulduğum ilk boş banka oturdum. Meyra’da hemen yanıma oturdu. Bugün çok fazla şey yaşamıştık. Meyra’da bir şey vardı. Sanki kırk yıllık arkadaşımmış gibi her şeyimi ona anlatmıştım keza o da aynı şeyi yapmıştı.
“Ayliz sence annen Ordu’ya gitmeyi kabul eder mi?”
“Bilmiyorum muhtemelen önce abimle konuşacaktır.”
“Abin mi var?” Doğru ya ben abimin olduğunu söylemeyi unutmuştum. “ Evet abim şimdi avukat. Babamın istediği gibi avukat oldu.”
“Anladığım kadarıyla abin avukat olmayı istemiyor. “
“Evet aslında o mimar olmak istiyordu. Ama olmadı. Babam onun da hayatına yön vermeye çalıştı. Başardı da. Abim babama karşı çıkamadı ve hukuk fakültesine gitti. Ne olursa olsun o bizim babamız derdi. Şimdi çok başarılı tanınmış bir avukat ama hala içten içe mimar olmak istiyor bunu biliyorum.”
“Sen babanı seviyor musun peki?” Belki de cevaplamak istediğim son soruyu sormuştu. Hiç düşünmeden cevap verdim.” Doğrusunu söylemek gerekirse ben onunla vakit geçirdiğimi hiç hatırlamıyorum. Ben ona hiç içtenlikle baba dediğimi bile hatırlamıyorum ki. Söylesene insan sevgi görmeden de sevebilir mi? Cidden hiç anlamıyorum kendilerine bile yetiremedikleri sevgilerini nasıl olur da bir başkasına da yetirebileceklerine inanırlar aklım almıyor.”
“Belki de buna inanmak istiyorlardır. Belkide hayat olmasını istediğine inandığında daha kolay geçiyordur. Asla gerçekleşmeyecek diye hayalde mi kurmasınlar. Bazı insanlar olmayacağını bile bile yine de o hayalleri kurup onların bir gün gerçek olacağına inanarak yaşarlar.”
Söylediklerinde çok haklıydı. Belki de olmayacağını bile bile yine de inanırdı insan. Yaşamak için bir amacı olmalıydı insanın. Belkide herkes kendince hayatı daha yaşanabilir hale getirmeye çalışıyordu.
“Haklısın.” Dedim. Başka ne diyebilirim ki zaten. Herkes bir şekilde yaşamaya devam ediyordu. Canı acıya acıya, içi kan ağlaya ağlaya bir şekilde yaşıyordu. Herkes hayattan nasibini almıştı.
***
Annemin ne tepki vereceğini merak ediyor biraz da korkuyordum. Burada kurulu bir düzeni, işi ve arkadaşları vardı. Birazdan ondan çok zor bir karar vermesini isteyecektim. Annemi ikna etsem bile abim bunu onaylamayacaktı. O da benim gibi annem yanında kalmasını isteyecektir. Boğulacak gibi hissettiğim de camı açtım ve derin bir nefes aldım. Şimdi hastanenin önündeydik. Anneme mesaj attım
“Anne ben arkadaşla hastanenin önündeyim neredesin?”
Birazdan annemden mesaj geldi. “Laboratuvardayım canım siz beni kantinde bekleyin işimi halledip gelirim.” Kantine doğru yol alırken bir yandan da Meyra’yı anneme bayıldığımı söylememe konusunda uyarmayı da ihmal etmemiştim. Annem yanıma gelince sarıldım. Çok yorgun gözüküyordu. Onu hemen Meyra ile aramıza oturttum ve onu Meyra ile tanıştırdım. Annem Meyra’yı sevmişti bunu görebiliyordum.
“Anneciğim biliyor musun Meyra Edebiyat öğretmeni.”
“Aaa öyle mi ne güzel çok sevindim.”
“Anne aslında biz seninle bir şey konuşmaya geldik.”
“İçimden bir ses iyi bir şey olmadığını söylüyor.” Sanki ne söyleyeceğimi biliyor gibiydi. Bu durum beni biraz korkutsa da yine de söyledim.
“Anne Ordu’yu sever misin?” diye sordum. Böyle mi girilirdi konuya. Ne saçma bir soruydu bu böyle niye sevmeyecekti ki. Bu saçma soruyu sorduğum için kendimi tebrik etmeyi de unutmayarak “Meyra orada çalışmayı düşünüyor da.” Diye ekledim.
“E ne güzel işte. Ama benim anlamadığım bir şey var bunun tam olarak benimle ne ilgisi var?” tam annemden beklediğim soruydu. Önce derin bir nefes aldım ve tek seferde söyledim. “Meyra benim de onunla gelip Ordu’da çalışmamı istiyor. Aslında ben de istiyorum ama tek başıma gitmek istemiyorum sende benimle Ordu’ya gelir misin?”
Annemin yüzene bakamadığımdan başımı önüme eğdim. Benden sonra Meyra söze girdi. “Aylin abla ben yalnızım annemi ve babamı trafik kazasında kaybettim. Burayı biliyorum ama Ordu’yu bilmiyorum orada kimseyi de tanımıyorum. O yüzden lütfen hayır demeden önce bir düşünün.”
Annem ağzını açıp tek kelime bile etmeden öylece duruyordu. Biliyordum aslında Meyra’yı yalnız bırakmak istemiyordu ama buradan ayrılmak da istemiyordu. Burada kurulu bir düzeni vardı ve doğal olarak bu düzeni bozmak istemiyordu.
“Biraz düşünmem lazım karar verince size söylerim. Şimdi gitmem lazım.”
Bizim gitmemizi beklemeden gitmişti. Hayır dememişti ama evet de dememişti. Son sözü annem söyleyecekti. Doğrusu vereceği cevaptan çok korkuyordum. Hayat bu kadar zor olmak zorunda mıydı sanki. Ne olurdu herkes mutlu olsaydı. Hayat bize hep aynı şeyi yapıyor. Önce alıp kaf dağına çıkarıyor sonra o dağı alıp başına geçiriyor. Sen de bir enkaz misali ruh gibi etrafta dolanıyorsun. Bir yaprak gibi oradan oraya savruluyorsun. Hayat işte ne mutluluktan nede mutsuzluktan öldürüyor. İnadına yaşatıyor. Dalgın ve düşünceli bir şekilde hastaneden çıktık. Meyra’da benden farksızdı. İkimizde düşüncelerimiz içinde adeta boğuluyorduk.
“Ayliz benim halletmem gereken bazı işlerim var şimdi gitsem senin için sorun olur mu?”
“Hayır olmaz canım git sen benim de bir kaç işim var zaten.” Telefon numarasını da aldığım da artık yalnızdım. İstediğim tek şey deniz fenerinin oradaki taşlıktan sabaha kadar denizi seyretmekti. Öyle de oldu. Şimdi o çok sevdiğim kayalıktayım. Bir tek deniz sakinleştiriyordu, ateşimi döndürüyordu ve kendime getiriyordu. Buraya ilk kez en yakın arkadaşımla gelmiştim. Çocukluk arkadaşımla ne zaman kendimi kötü hissetsem hep onunla konuşur derdimi anlatırdım. Keza oda aynısını yapıyordu. Şimdi ona çok ihtiyacım vardı.
Mesaj attım “Kayalıktayım yanıma gelir misin pek iyi hissetmiyorum.” Sanki mesaj atmamı bekliyormuş gibi hemen cevap yazdı.
“Beş dakikaya oradayım.” Şimdi o gelene kadar denizin karşısında öylece oturdum. Bir kaç dakika sonra mesaj geldi. Annemdendi.
“Güzelim sizi öylece bırakıp gittiğim için kusura bakma. Çok düşündüm gerçekten. Beni biliyorsun değişikliklerden nefret ederim en çok da korkarım. Şimdi sen benden tüm hayatımı bırakıp seninle Ordu’ya gelmemi istiyorsun. Fakat ben sandığın kadar güçlü değilim. Üzgünüm yapamam ama senide tutamam eğer istersen senin için elimden geleni yaparım. Bunları sana bir mesajla söylediğim için beni affet. Bunları yüzüne söyleyecek cesaretim yok. Sen de kararını verdiğin de lütfen yanıma gelip bana söyle.”
Başımdan kaynar sular dökülmüştü sanki. Şimdi ne yapacaktım peki. Kime sırt çevirecektim. Düş artık yakamdan hayat çok yoruldum. Neden mutlu olmama izin vermiyorsun. Diye bağırmak istiyordum. İçimde fırtınalar kopuyordu.
Hayat bana sesleniyordu nasıl gözüktüğümü bilmiyordum ama iyi olmadığı kesindi. “Ayliz iyi misin?” korkan gözlerle bakıyordu bana.
“İyi değilim Hayat hiç iyi değilim kafam çok karışık.” Hayat yanıma oturup “Anlat güzelim belki bir çözüm yolu buluruz” diye hem derdimi anlamaya hem de çözüm üretmeye çalışıyordu. Başka bir yol olmadığı bilsem de yine de anlattım. Anlattığımda hayretler içinde bana bakıyordu.
“Ne ara oldu tüm bunlar?” ağzı beş karış açık hayretler içinde bana bakıyordu.
“Oldu işte var mı bir çözüm yolun ikisinden birini yüz üstü bırakmak dışında.” Düşünmekten delirmek üzereydim ama hala bir çözüm bulamamıştım. Hayat da çözüm bulamamış olacak ki boş boş bakıyordu gözlerime. Şuan deli gibi ağlamak istiyordum ve Hayat da bunun farkındaydı.
“Belki bir çözüm yolum yok ama istersen ağlayabileceğin bir omzum var.” Sarılıp ağlamaya başladım. Çevredeki tek tük insanlar da ne der umurumda değildi. Hayat beni teselli etmeye çalışıyordu. Ama pek işe yaradığı söylenemezdi. Yaklaşık yarım saat sonra o kadar yorgundum ki gözlerimi açamıyorum.

Bölüm sonu

(15 sayfa okudunuz :)
Roman boyutu (a5 sayfa boyunda)

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

45okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.