Bölüm 3- 7 Kişilik Masa

Vaveyla Yazarı: İlknur Acar

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: Bölüm 3- 7 Kişilik Masa

Lalin Veyra — Birinci Ağızdan Anlatım
Hani bir insanı ilk gördüğünde içinde tuhaf bir ürperti hissedersin ya… Aren’i ilk gördüğümde tam olarak böyle hissetmiştim. Garip olan, bu ürpertinin yalnızca korkudan kaynaklanmamasıydı. Bunu kendime itiraf etmek istemesem de onda beni kendine çeken bir şey vardı.
Tabii, şu an bunları düşünecek durumda değildim. Çünkü kendimi yine gizli bir dosyayı incelerken yakalanmış hâlde bulmuştum.
Aren kapının önünde durmuş, gözlerini bana dikmişti.
“Ne işin var burada?”
“Asıl sen bana açıklamak ister misin, Aren? Bana neden yalan söyledin?”
“Soruya soruyla karşılık verme, Lalin. Ne işin var burada?”
Gözlerimi devirdim.
“Gördüğün üzere kayıp kardeşimin dosyasını inceliyorum.”
Aren’in yüzündeki ifade değişti. Birkaç saniye boyunca bana baktıktan sonra iç çekti.
“Anlatacaktım sana. Yanımızda Demir vardı, o yüzden anlatmak istemedim.”
“Bana yalan söylemeyi kes, Aren!”
Elimdeki dosyayı hışımla ona doğru kaldırdım. Aren bana yaklaşmaya başlayınca olduğum yerde geriledim. İçimde biriken öfke, hayal kırıklığı ve çaresizlik artık içime sığmıyordu.
“Yaklaşma, Aren…”
Sesim titrek çıkmıştı. Bunu fark etmek bile canımı sıkıyordu. Gözlerim dolmuş, kendime hâkim olmakta zorlanmaya başlamıştım.
Aren duraksadı ama yüzündeki ifade değişmedi. Sanki bana ne söyleyeceğini bilemiyor gibiydi.
“Lalin, bir dinle…”
“Hayır! Artık seni dinlemek istemiyorum!”
Elimdeki dosyayı hışımla ona fırlattım. Dosya göğsüne çarpıp yere düştü. Ardından kendimi tutamadım ve ağlamaya başladım.
Aren’in yüzündeki sert ifade bir anda kayboldu. Birkaç saniye boyunca bana baktıktan sonra yanıma geldi.
Bu kez onu durdurmadım.
Bana sarıldığında ilk başta onu itmeye çalıştım. Ona kızgındım. Bana yalan söylemişti ve konu, kayıp kardeşim Miran’dı. Benden ne sakladığını bile bilmiyordum.
Ama bir süre sonra kollarımı iki yanımda bıraktım ve öylece kaldım.
Birkaç dakika sonra yavaşça ondan ayrıldım. Yüzümü başka tarafa çevirdim.
“Şey… Beni böyle gördüğünü kimseye söylemezsin.”
Aren hafifçe gülümsedi.
“Söylemem, merak etme. Özür dilerim.”
“Özür dilemen hiçbir şeyi değiştirmiyor. Sana hâlâ güvenmiyorum, haberin olsun.”
“Bunun farkındayım.”
Gözlerimin içine baktı. Sanki söylemek isteyip de söyleyemediği bir şey vardı. Bakışlarında tanımlayamadığım bir his vardı ama ne olduğunu anlayamıyordum.
Bir süre sessiz kaldıktan sonra sabrım tükendi.
“Bana ne olduğunu anlatacak mısın artık?”
Aren kapıya doğru baktı.
“Aşağıda bizi bekliyorlar. Yeterince geciktik zaten. Her şeyi sonra anlatacağım, tamam mı?”
“Yine erteliyorsun.”
“Lalin, burada anlatabileceğim bir şey değil.”
“Umarım bunun için pişman olmam.”
Aren cevap vermedi.
“Peki,” dedim sonunda. “Ama bu konuşma burada bitmedi.”
“Biliyorum.”
Odadan çıkıp onu takip ettim. Koridor boyunca tek kelime etmedik. Aklımda yüzlerce soru vardı ama hangisini önce sormam gerektiğini bile bilmiyordum.
Miran neredeydi?
Neden herkes onun hiç var olmadığını söylüyordu?
Ve en önemlisi, Aren benim hatırlamadığım neyi biliyordu?
Yemek salonuna girdiğimizde ilk dikkatimi çeken şey masaydı. Yedi kişilik yer hazırlanmıştı. Demir de masadaydı. Beni görünce kısa bir an göz göze geldik. Önceki karşılaşmamızda olduğu gibi yüzündeki ifadeyi çözmek kolay değildi.
Masadakileri incelerken içimde tuhaf bir huzursuzluk hissettim.
Sol tarafımdaki melek hemen konuştu.
“Bunlar ne be? Şeytan daha tatlı kalır.”
Sağ tarafımdaki melek hiç beklemeden karşılık verdi.
“Senden tatlıdır, o kesin.”
“Sen kimin tarafındasın?”
“Akıl sağlığının. Gerçi onun da pek kalmadı.”
İçimden ikisine de susmalarını söyledim. İnsan kendi kendine konuşmaya ne zaman başlar, onu da bilmiyordum. Ama benim iç seslerim resmen ayrı bir hayat yaşıyordu.
Masaya yaklaştığımızda kızıl saçlı bir kız gözlerini üzerime dikti. Koyu yeşil gözleriyle beni baştan aşağı süzdü. Üzerindeki şık takım elbise ona oldukça kendinden emin bir hava veriyordu.
“Sonunda gelebildiniz,” dedi. “Sizi beklemekten sıkıldım.”
Bakışlarını Aren’e çevirdi.
“Özellikle de seni beklemekten.”
Aren sandalyesini çekerek oturdu.
“Daha oturur oturmaz suçlu ilan edildim. Harika.”
Kız gözlerini devirdi.
“Senin suçsuz olduğun bir gün görebilecek miyim acaba?”
Demir araya girerek sırıttı.
“Zor, Vera. Biz de yıllardır bekliyoruz.”
Aren ona ters ters baktı.
“Sen de başlama, Demir.”
Demir’in yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.
“Ne oldu, kibirciğim? Gerçekler zoruna mı gitti?”
Aren gözlerini devirdi.
“Bir gün seni susturacağım.”
Demir kahkaha attı.
“Önce egonu sustur da görelim, kibirciğim.”
“Beni kıskandığını bu kadar belli etmesen mi acaba?”
“Kıskanmak mı? Senden mi? Güzel şakaydı.”
İkisini izlerken istemsizce gülümsedim. Demir’in Aren’le böyle atışması, ortamdaki gerginliği bir nebze olsun azaltmıştı.
Kızıl saçlı kız masaya yaslandı.
“Madem herkes konuşmaya başladı, kendimizi tanıtalım bari. Ben Vera Saye. Şehvetin koruyucusu ve tanrıçasıyım. Uzun konuşmalardan hoşlanmam, o yüzden kısa keseceğim.”
Ardından bakışlarını masadakilere çevirdi.
“E hadi, sıra sizde. Yoksa bütün gece Aren’in kendini övmesini mi dinleyeceğiz?”
“Beni dinlemek bir ayrıcalıktır,” diye karşılık verdi Aren.
“İşte tam olarak bundan bahsediyorum,” dedi Vera.
Demir başını iki yana salladı.
“Buna alışıyorsun bir süre sonra.”
Aren ona baktı.
“Sen alıştın diye herkes alışacak değil.”
“Ben alışmadım. Sadece seni susturmaktan yoruldum.”
Vera gülerek araya girdi.
“Tamam, ikiniz de susun artık. Demir, kendini tanıt.”
Demir arkasına yaslandı. Demiri inceleyince ela gözleri ve kumral saçları olduğunu fark ettim. Buğdayımsı bir teni vardı.
“Demir Koral. Öfkenin koruyucusu ve tanrısıyım. Beni sinirlendirmediğiniz sürece anlaşabiliriz.”
“Yani hiçbirimiz anlaşamayacağız,” diye mırıldandı Vera.
Demir güldü.
“Beni tanımaya başlamışsın.”
Aren parmaklarını masaya vurdu. Areni de yakından inceleyince koyu lacivert gözleri ve siyah saçlarıyla bir vampire benzediğini düşündüm. Aslında birbirimize benziyorduk. Benim de koyu siyah saçlarım ve koyu lacivert gözlerim vardı. Aren konuşmaya başladı:
“Ben de kendimi tanıtayım bari. Aren Vardar. Kibrin koruyucusu ve tanrısıyım. Beni genellikle kendini beğenmiş Vardar diye anarlar ama ben evrenin imparatoru unvanını daha çok seviyorum.”
“Kimse sana öyle demiyor,” dedi Demir.
“Sen diyorsun ya, yeter.”
İçimden derin bir nefes aldım.
Allah’ım, bunlar hep böyleyse ben buradan nasıl sağ çıkacağım?
Tam o sırada masanın diğer ucundaki çocuk esnedi.
“Ben de kendimi tanıtayım mı artık, yoksa yarına mı bırakalım?”
Koyu kahverengi saçları ve aynı renkte gözleri vardı. Esmer teniyle birlikte oldukça hoş bir görünüşe sahipti ama yüzündeki uykulu ifadeden gözlerini açık tutmakta bile zorlandığı anlaşılıyordu.
Demir başını ona çevirdi.
“Konuş bakalım, koala.”
Çocuk gözlerini güçlükle açtı.
“Ege Noyan. Tembelliğin koruyucusu ve tanrısıyım. Bana Koala Ege de derler. Şu an tek istediğim uyumak. Başka sorunuz varsa yarın cevaplarım.”
“Senin için her şey yarına kalabilir zaten,” dedi karşısındaki çocuk.
Sarı saçları, amber gözleri ve yüzündeki çillerle dikkat çekiyordu. Kendinden emin tavırları vardı. Önündeki tabağa bakıp iç çekti.
“Kuzey Alkan. Açgözlülüğün koruyucusu ve tanrısıyım. Doyumsuz da diyebilirsiniz. Ama şu an beni en çok ilgilendiren şey, bu kadar insanı neden aynı masaya topladığımız ve yemeklerin neden hâlâ gelmediği.”
Vera ona baktı.
“Biraz sabret, Kuzey. Dünyanın sonu gelmiyor.”
“Bunu nereden biliyorsun?”
Vera cevap vermeyince Kuzey omuz silkti.
“İşte bu yüzden soruyorum.”
Kuzey’in yanında oturan sarı saçlı, mavi gözlü kız hafifçe gülümsedi.
“Nehir Soral. Oburluğun koruyucusu ve tanrıçasıyım. Obur kraliçe de derler, obur tanrıça da. Ama merak etmeyin, bütün gün yemek düşünmüyorum.”
Kuzey kaşlarını kaldırdı.
“Gerçekten mi?”
Nehir ona döndü.
“Senin gibi değilim en azından.”
“Ben yalnızca aç olduğumu kabul ediyorum.”
“Senin açlığın hiçbir zaman bitmiyor ki!”
Masada kısa bir kahkaha yükseldi. Herkes kendi arasında konuşmaya devam ederken ben sessizce onları izliyordum.
Hepsi birbirinden farklıydı. Kimi sürekli şaka yapıyor, kimi uykusundan vazgeçemiyor, kimi de en ufak şeyde tartışmaya hazır görünüyordu.
Fakat hepsinin ortak bir yanı vardı.
Hiçbiri buraya neden geldiğimizi gerçekten bilmiyormuş gibi davranıyordu.
Ya da ben öyle sanıyordum.
Vera parmaklarını masaya vurdu.
“Pekâlâ. Herkes kendini tanıttığına göre sıra sende, Lalin.”
Bütün bakışlar üzerime çevrildi.
İçimde bir huzursuzluk hissettim. Buraya geliş nedenimi söylemek istemiyordum. Fakat herkes kendisi hakkında bir şeyler anlatmışken susmak daha fazla dikkat çekecekti.
“Lalin Veyra. Hasetin koruyucusu ve tanrıçasıyım.”
Bir an duraksadım.
“Buraya geliş nedenim de ikiz kardeşim Miran’ı bulmak.”
Sözlerim biter bitmez masadaki hava değişti.
Demir’in yüzündeki gülümseme kayboldu. Nehir’in bakışları bir anlığına dondu. Ege, sanki karşısında bir hayalet görmüş gibi bana bakıyordu. Kuzey doğrulup oturdu. Vera’nın yüzündeki rahat ifade silinmişti.
Aren ise hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam ediyordu.
İşte bu, beni en çok şüphelendiren şeydi.
Hepsinin tepkisi birbirinden farklıydı ama hepsinde aynı şeyi görmüştüm: Miran’ın adını duyduklarında bir şey hatırlamışlardı.
“Ne oldu?” diye sordum. “Neden hepiniz bir anda sustunuz?”
Kimse cevap vermedi.
Bakışlarımı önce Ege’ye, sonra Vera’ya çevirdim.
“Siz ikiniz, bildiğiniz bir şey mi var?”
Vera arkasına yaslandı.
“İşimiz gücümüz yok, senin var olmamış kardeşini araştıracağız, değil mi?”
Sözleri canımı sıkmıştı. Ellerimi masanın üzerinde birleştirdim.
“Miran benim kardeşim. Onu hatırlayamıyor olmam, hiç var olmadığı anlamına gelmiyor.”
Ege huzursuzca kıpırdandı.
“Benim bu konuyla ne alakam olabilir ki?”
“Bilmiyorum. Belki sen söylersin.”
Ege sustu.
Vera da gözlerini kaçırdı. İkisi de öfkeli görünüyordu ama bu öfkenin bana mı, sorularıma mı yoksa başka bir şeye mi yönelik olduğunu anlayamıyordum.
Demir’in de az önceki rahat tavrını kaybettiğini fark ettim. Parmaklarıyla masaya vuruyor, sanki bir karar vermeye çalışıyordu.
Ona bakınca göz göze geldik.
Bakışlarını ilk kaçıran o oldu.
Bunu da aklımın bir köşesine yazdım.
Aren aniden ellerini birbirine vurdu.
“Pekâlâ! Hepimiz acıktık. Bence yemek yemeye başlayalım.”
“Konuyu değiştirmekte üstüne yok,” dedim.
Aren bana baktı.
“Ne yapmamı bekliyorsun? Herkesin birbirini sorguya çekmesini mi?”
“En azından birileri dürüst davranmış olurdu.”
Yüzündeki gülümseme biraz soldu ama bir şey söylemedi.
Kısa süre sonra hizmetliler masaya yemekler getirdi. Herkes önündeki tabağa yöneldi. Sohbet yeniden başladı fakat ben artık hiçbir konuşmaya tam olarak odaklanamıyordum.
Miran’ın adını duyduklarında verdikleri tepkiler gözümün önünden gitmiyordu.
Bir süre sonra hepsine buraya neden toplandığımızı sordum. Aldığım cevaplar birbirine benziyordu. Kimisi yalnızca davet edildiğini söyledi, kimisi de diğerleri gibi kendisinin de gerçeği öğrenmek istediğini belirtti.
İnanmış gibi yaptım.
Çünkü onlara inanmak için hiçbir nedenim yoktu.
Tam o sırada Daniel masaya yaklaştı ve eğilerek kulağıma fısıldadı.
“Hanımefendi, sizin için bir zarf geldi. Arabaya bıraktım.”
Kaşlarımı çattım.
“Kim getirmiş?”
“Bilmiyorum, hanımefendi. Geldiğimde araçtaydı.”
Bu cevap hiç hoşuma gitmemişti. Yine de daha fazla soru sormadım. Herkesten müsaade isteyerek masadan kalktım.
Arabaya ulaştığımda koltuğun üzerinde siyah bir zarf gördüm. Üzerinde ne bir isim ne de bir adres vardı.
Zarfı açtım.
İçinden eski bir belge çıktı. Kâğıdın kenarları yıpranmıştı ve üzerindeki yazılar solmaya başlamıştı. Ancak ortasında yer alan tarih hâlâ okunabiliyordu.
17 Ekim 2010.
O gece.
Nefesimi tutarak belgeyi okumaya başladım. Yazılanlar, o tarihte gerçekleştirilen bir ritüelle ilgiliydi. Bazı isimler ve kısa notlar sıralanmıştı.
Gözlerim satırlarda ilerlerken bir anda durdum.
Kendi adımı görmüştüm.
Lalin Veyra.
Kalbim hızla çarpmaya başladı. Belgeyi biraz daha yaklaştırdım. Hemen altında başka bir isim vardı.
Demir Koral.
Bir süre öylece kaldım.
Demir’in adı neden benimkiyle birlikte yazılmıştı?
Bu, Miran’ın kaybolmasıyla ilgili olabilir miydi?
Yoksa kardeşimin başına gelenlerde bizim de bir payımız mı vardı?
Aklımdaki sorular çoğaldıkça nefes almakta zorlanıyordum. Belgeyi tekrar okudum ama cevap bulamadım. Yalnızca yeni sorularla baş başa kalmıştım.
Tam o sırada arkamdan bir ses geldi.
“Burada ne yapıyorsun?”
Hızla döndüm. Aren birkaç adım uzağımda duruyordu. Belgeyi hemen arkamda sakladım.
“Biraz hava almaya çıktım.”
Aren gözlerini üzerimde gezdirdi.
“Bir kâğıdı sakladığını gördüm, Lalin.”
“Gözlerin fazla iyi görüyor olmalı.”
“Sen de fazla kötü yalan söylüyorsun.”
Gözlerimi devirdim.
“Her şeyi öğrenmek zorunda değilsin, Aren.”
Bana birkaç saniye baktı. Ardından konuyu değiştirmek yerine bir adım daha yaklaştı.
“Bir şey buldun, değil mi?”
Cevap vermedim.
Aren iç çekti.
“Peki. Şimdilik sormayacağım.”
Ona şaşkınlıkla baktım. Bu kadar kolay vazgeçmesini beklemiyordum.
“Aren, numaranı alabilir miyim?”
Kaşlarını kaldırdı.
“Ne için?”
“Buradaki ekibin yakın zamanda tekrar toplanması gerekiyor. Bir şeyler öğrenmek istiyorsak birbirimizle iletişim kurmamız lazım.”
“Bir şeyler öğrenmek mi, yoksa birilerini sorguya çekmek mi?”
“İkisi arasında pek fark yok.”
Aren güldü ve telefonunu uzattı. Numarasını kaydettikten sonra telefonu geri verdim.
“Zamanı gelince ne bulduğunu bana da anlatacaksın, değil mi?” diye sordu.
“Zamanı gelince öğrenirsin.”
Yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Benden hâlâ şüpheleniyorsun.”
“Yalnızca senden değil.”
Bunu söyledikten sonra arabama doğru yürüdüm. Aren arkamdan bir şey söylemedi.
Arabaya bindiğimde Daniel bana endişeyle baktı.
“İyi misiniz, hanımefendi?”
Bir an cevap veremedim. Sonra elimdeki fotoğrafı çıkarıp Miran’ın yüzüne baktım.
“İyiyim, Daniel. Daha iyi olacağım. Kardeşime ne olduğunu öğrendikten sonra.”
Daniel’in yüzündeki ifade değişti. Gözlerinde öyle bir hüzün vardı ki sanki söylemek istediği çok şey vardı. Fakat yine sustu.
Herkes bir şeyler biliyordu.
Aren, Vera, Ege, Demir… Belki de Daniel bile.
Peki, neden hiçbiri bana gerçeği anlatmıyordu?
Fotoğrafı avucumun içinde sıktım. Miran’ın yüzünü hâlâ hatırlayamıyordum. Sesini, gülüşünü, çocukken birlikte yaşadığımız hiçbir anı zihnimde canlandıramıyordum.
Ama bu, onu aramaktan vazgeçeceğim anlamına gelmiyordu.
O gece ne yaşandığını, neden unutulduğumu ve herkesin benden ne sakladığını öğrenecektim.
Gerekirse her birinin karşısına tek tek çıkacaktım.
Çünkü artık bir şeyden emindim.
Miran Veyra hiç var olmamış biri değildi.
Ve ben, onu bulana kadar durmayacaktım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

28okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.