3. bölüm · SİYAH VEZİR

3. Bölüm

Merve Metin

***

Ömer Karahan'ın pikabına koyduğum ilk plak, annemin pazar sabahları evi temizlerken dinlediği Yeni Türkü plağıydı.
“Şimdi bir müzik de ben açayım mı?” diye sormuştum.
Ömer, karşısındaki koltukta otururken merakla bana baktı, içinde ne olduğu hakkında hiçbir fikrim olmayan bardağını dizinin üzerine bıraktı. “Aç.”
İzin istemem gerekmiyormuş gibi söylemişti. Ben yine de plak rafının önünde çömelirken, başkasının evinde bir şeye dokunmanın o ince rahatsızlığını hissettim. Raf alfabetik değildi. Türlere göre de ayrılmamıştı. Debussy'nin yanında Cesária Évora, onun altında Fazıl Say, iki sıra ötede Bill Evans ve Bach'ın Glenn Gould kayıtları duruyordu. İlk bakışta dağınık görünen düzenin başka bir mantığı vardı: Ömer plakları günün saatlerine göre sıralamıştı. Sabahın sessiz parçaları solda, gecenin ağır müzikleri sağdaydı.
İnsanları kitaplıklarından sonra müzik arşivlerinden de okuyabilirdiniz. Ömer'in seçimleri, duygularını herkese göstermeyen ama onlardan kaçmayan bir adama aitti. Hüzünlü müziği yalnızken dinliyor, neşeyi başkalarıyla paylaşmak için saklıyordu. Bunu ona söylemedim. Bir insanı fazla doğru çözmek, bazen odasına izinsiz girmekten daha kabaydı.
Yeni Türkü'yü bulunca şaşırdım.
“Bunu sen mi aldın?” diye sordum.
Kelime ağzımdan çıktıktan sonra ikimiz de fark ettik.
Sen.
Bütün gün ona sürekli, dikkatle sen demiştim. Sanki aramızdaki mesafe bir hitap kelimesine bağlanmış, yanlış kelimeyi seçersem anlaşmanın maddeleri duvardan dökülecekmiş gibi. Ömer'in bakışları yüzümde bir an durdu. Beni düzeltmedi.
“Annemindi,” dedi. “Bazı plaklar ondan kaldı.”
Plağın köşesinde küçük, soluk bir tarih vardı: 1991. Annemin kendi plağının arkasına da tarihle birlikte nereden aldığını yazdığını hatırladım. Birkaç saniye boyunca iki kadının, birbirlerini hiç tanımadan aynı yıllarda aynı şarkıları dinlemiş olabileceklerini düşündüm.
İçimdeki ilk ses, bunu romantikleştirme, dedi.
İkincisi, her şeyi mahkeme tutanağına çevirmeyi bırak, bazı tesadüfler yalnızca güzel olabilir, diye karşılık verdi.
Plağı döndürdüm. İğne ince bir cızırtıyla yüzeye değdi. İlk notalar salona yayıldığında annem, elinde toz beziyle çocukluğumun koridorundan geçer gibi oldu. Babam birazdan mutfaktan seslenecek, annem müziği duymadığı için cevap vermeyecek, ben ikisinin arasında haber taşıyacaktım.
Ömer konuşmadı.
Bazen bir insanın size verebileceği en zarif şey, sessizliğini doğru yerde tutmasıydı.
O gece plağın iki yüzünü de dinledik. Ben annemin sevdiği parçaları anlattım; Ömer yalnızca sorduğumda konuştu. Annesinin çello dinlediğini, babasının arabada cazdan başka müziğe tahammül etmediğini söyledi. Son şarkı bittiğinde saat gece yarısını geçmişti.
“Yarın bu plağı tekrar açabilir miyim?” dedim.
“Sormana gerek yok. Buradaki her şey emrine amade.”

Ertesi sabah gözlerimi açtığımda okula gitmek için diretmeyeceğimi biliyordum.
Bu, Ömer'in kazandığı anlamına gelmiyordu. En azından ilk sesim böyle söyledi. İkinci sesim ise, insan yenilgisine yeni bir isim verince sonucun değişmediğini hatırlattı. İnsanın kafasında iki sese birden tahammül etmesi zordu.
Kampüsteki iki adamın kimliği henüz bulunmamıştı. Onur ders kayıtlarını bilgisayarıma aktarmış, Kerem notlarımı göndermişti. Cihan da hocanın tahtaya çizdiği şemayı fotoğraflayıp yollamıştı. Fotoğrafın altına “Benim yazım benden başka herkese karşı şiddet içeriyor, anlayamazsan ara,” yazmıştı.
Mesajı okurken gülümsediğimi Onur gördü. Mutfak adasının diğer tarafında üç ayrı dizüstü bilgisayarı yan yana açmıştı. Birinde güvenlik kameraları, birinde siyah vezirin içinden çıkan dosyaların kodları, üçüncüsünde de benim medeni usul dersim vardı.
“Cihan mı?” diye sordu.
“Bu evde insanların mesaj ekranlarına denk gelme hastalığı var.”
“Ben ekrana bakmadım. Yüzüne baktım.”
“Yüzümde gönderenin adı mı yazıyor?”
“Hayır. Ama Ömer yazınca böyle gülmüyorsun.”
“Ömer bana genellikle güvenlik talimatı gönderiyor. ‘Arka kapıyı kullanma’ mesajına kalp koymamı mı bekliyorsun?”
Onur elindeki elmayı ısırdı. “Bir gün koyarsan ekran görüntüsünü alırım.”
Ömer mutfağa tam o sırada girdi. Koyu gri takım elbisesi üzerinde kusursuz duruyordu; saçları duştan çıktığı için hafif nemliydi. Bir elinde telefon, diğerinde dosya vardı. Onur'un son cümlesini duyduğu belliydi ama sormadı.
“Toplantım çalışma odasında,” dedi. “On birden ikiye kadar bu katta kalmanız daha güvenli.”
“Kalmanız mı?” dedim.
Ömer kravatını düzeltirken bana baktı.
“Kalmamız,” diye düzeltti.
Onur iki eliyle kalbini tuttu. “Tarihi an. Kurumsal hitap politikasında devrim.”
Ömer dosyayı onun bilgisayarının üzerine bıraktı. “On dakika içinde araç listesini çıkar.”
“Devrimler hep emekçiyi eziyor.”
Ömer kahvesini aldı. Benim önümdeki boş fincana baktı, hiçbir şey söylemeden dolaptan ikinci fincanı çıkardı. Kahve makinesine yerleştirirken sordu: “Dersin kaç saat?”
“İki.”
“Ara veriyor musun?”
“Hoca vermiyor.”
“Hoca burada değil.”
“Bunu eğitim sistemime müdahale sayabilirim.”
“Kahvaltı yapmadın.”
“İki dilim ekmek yedim.”
“Üzerine ne koydun?”
“İkinci dilimi.”
Onur kahkahayı bastı. Ömer'in yüzü ciddi kaldı; fakat kahvemin yanına küçük bir tabakta peynirli tost koydu.
“Bunu da müdahale say,” dedi.
Çalışma odasına giderken telefonuna cevap verdi. Ses tonu üç adım içinde değişti; mutfakta kahvaltımı takip eden adam gitti, yerine yüz milyonluk bir anlaşmanın şartlarını tek cümleyle değiştiren Karahan geldi. Onu seyrettiğimi fark eden Onur, sesini alçalttı. “İki gündür dokuzdaki toplantılarını buraya alıyor.”
“Güvenlik yüzünden.”
“Tabii.”
“O ‘tabii’yi normal söylemedin.”
“Ben her şeyi normal söylerim. İnsanlar derinlik katıyor.”
Önümdeki tostu ona doğru uzattım. “Susman için yarısı.”
“Karahan tarafında ilk rüşvetini aldın.”
“Veriyorum.”
“Daha kötü. Hızlı öğreniyorsun.”

Üç saat boyunca evin üst katında kalmamız gerekiyordu. Ben kırk yedi dakika dayanabildim.
Ders kaydını bir buçuk hızda dinledim, hocanın üç kez tekrarladığı yeri not aldım ve bilgisayarı kapattım. Sonra odamı topladım. Ardından zaten toplu olduğu için yeniden dağıttım. Annemin fincanlarını kutudan çıkarıp banyodaki havluların üzerine dizdim; mutfağa indirmek güvenlik kuralını ihlal edebilirdi, porselenlerin üst katta tutulmasına dair bir kural bulunmadığı için kendimi hukuken güvende hissettim.
Koridorun sonunda küçük bir kış bahçesi keşfettim. Cam tavanlı, üç tarafı ormana bakan bu oda, belli ki uzun zamandır kullanılmıyordu. Hasır koltukların üzeri beyaz örtülerle kapatılmış, duvar dibindeki saksılarda yalnızca kuru toprak kalmıştı. Bir köşede ahşap ayaklı eski bir dikiş kutusu, diğerinde kapağı kapalı bir piyano vardı.
İçimdeki ilk ses, sana ait olmayan hiçbir şeye dokunma, dedi.
İkincisi, yirmi bir gün burada yaşayacaksan oksijene hakkın var, diye cevap verdi.
Örtüleri kaldırdım. Yirmi dakika sonra Onur'u üstü başı toz içinde, elinde elektrik süpürgesiyle buldum. Beni suçlamadı. Hatta bu fikrin güvenlik açısından gerekli olduğunu iddia eden üç maddelik bir rapor yazabileceğini söyledi.
“Birincisi?” diye sordum.
“Toz görüş alanını düşürüyor.”
“İkincisi?”
“Akarlar biyolojik tehdit.”
“Üçüncüsü?”
“Ömer seni durdurmaya çalışırsa ben burada değildim.”
Piyanonun kapağını açtım. Tuşlar fildişi rengindeydi; bazıları diğerlerinden daha sarıydı. Nota sehpasında kurumuş bir beyaz çiçek yaprağı sıkışmıştı. Çalamıyordum. Annem çocukken iki yıl kursa göndermiş, ben sol elle sağ eli aynı anda yönetemediğim için öğretmenimi sinir krizinin eşiğine taşımıştım.
Tek parmakla bildiğim tek melodiyi çaldım.
Onur süpürgeyi kapattı. “Bu ne?”
“Babamın bana öğrettiği bir çocuk şarkısı.”
“Biraz tekinsiz.”
“Ben çaldığım için.”
“Bunu kaydedip zil sesi yapacağım.”
“Yaparsan telefonunu göle atarım.”
“Selim telefonu kurtarır.”
“Seni atarım.”
Onur düşündü. “O zaman Ömer beni kurtarmadan önce sana mı kızar , bana mı, emin olamadım.”
Saat on bire geldiğinde kış bahçesinin camlarını silmiş, saksıları verandaya taşımış, mutfaktan bulduğum üç küçük fesleğeni pencere önüne dizmiş ve kitaplıktan seçtiğim altı kitabı hasır sehpanın üzerine bırakmıştım. Kendi odamdan yeşil battaniyeyi getirdim. Annemin fincanlarından birine kalemlerimi koydum; diğerini kahve için ayırdım.
Evin bir köşesi, istemeden bana benzemeye başlamıştı.
İnsan bir yere yerleşmeyeceğini düşündüğünde eşyalarını valizinde tutardı. Ben ise daha üçüncü sabah, başka bir adamın kış bahçesinde kitapların yerini değiştiriyordum. İlk sesim bunun geçici olduğunu söyledi. İkinci sesim, geçici insanların saksı toprağını havalandırmadığını belirtti.
On bir buçukta bizimkilerle görüntülü arama yaptım.
Telefonu pencereye dayayıp yalnızca düz, krem rengi duvarı gösterecek bir açı seçtim. Seda ilk saniyede itiraz etti.
“Evi göster.”
“Hayır.”
“En azından yatak odasını.”
“Seda.”
“Ne var? Arkadaşımız ülkenin en zengin adamlarından birinin evine taşındı. Bize hala hastane nöbet odası duvarı gösteriyor.”
Ece ekrana hastane koridorundan bağlanmıştı. Saçları topuz, boynunda stetoskop vardı. “Yatak odası görmek istemiyorum. Kapı kilitleniyor mu, onu söyle.”
“İçeriden kilitleniyor.”
“Konum?”
“Sende açık.”
“Akşam araması?”
“Yaptım.”
Ece başını salladı. Daha fazla üstelemedi. Onun korumacılığı, Duru'nunki gibi paniğe benzemezdi. Önce bilgiyi toplar, sonra gerektiği kadar hareket ederdi. Bu yüzden ona yalan söylemek daha zordu. Neyse ki gerçeğin hiçbir parçasını bilmiyordu; yalnızca çocukluk arkadaşının akla uygun olmayan bir hızla bir adama taşındığını sanıyordu.
Baran ekrana bir ameliyathane bonesiyle girdi. “Ömer arkada mı?”
“Hayır.”
“Çağır.”
“Neden?”
“Aşkınızın tıbbi olarak açıklanabilir olup olmadığını değerlendireceğim.”
Seda, “Önce ben stilini değerlendireceğim,” dedi. “Leyla, bugün ne giydin?”
Telefonu biraz geriye çektim. Üzerimde yüksek belli açık mavi kot, beyaz gömlek ve ince bordo hırka vardı. Saçlarımı tepede dağınık bir topuz yapmış, annemin küpelerini takmıştım.
Seda ıslık çaldı. “Bir insan ev hapsinde neden bu kadar güzel görünür?”
“Ev hapsi değil.”
Ece'nin gözleri daraldı. “Kim ev hapsi dedi?”
“Seda mecaz yaptı.”
“Ben her zaman mecaz yaparım,” dedi Seda, ilk kez işe yarayarak.
Cihan aramaya sonradan katıldı. Ekranda yalnızca yüzünün yarısı, arkasında okulun taş koridoru görünüyordu. “Dünkü kaydı dinledin mi?”
“Dinledim. Hoca on dördüncü dakikada yanlış madde söyledi.”
“Ben de fark ettim.”
“Fark etseydin notun kenarına soru işareti koyardın.”
“Yazımı çözebildiğine göre seni hafife almışım.”
Onunla konuşmak kolaydı. Cümlelerimizin geçmişi vardı; nerede şaka yaptığını, ne zaman konuyu değiştirdiğini biliyordum. Tam ona yarın kampüse gelmeye çalışacağımı söyleyecekken arkamda bir kapı açıldı.
Ömer kış bahçesinin girişinde durdu.
Toplantısı bitmişti. Ceketini çıkarmış, kravatını gevşetmişti. Odaya değil, sanki yanlışlıkla başka bir eve girmiş gibi etrafa baktı. Beyaz örtülerin altından çıkan hasır koltuklara, pencere önündeki fesleğenlere, kitap yığınına, sehpanın kenarında bıraktığım saç tokasına ve fincandaki kalemlere tek tek göz gezdirdi.
“Bir dakika,” dedi Seda telefondan. “O mu?”
Ömer bakışını bana çevirdi. “Rahatsız ettim.”
“Hayır.”
Telefon ekranında beş kişi aynı anda sustu.
“Arkadaşlarıma merhaba de,” dedim. Bu biraz intikamdı. Sabah beni toplantı saatleriyle üst kata hapsetmişti; şimdi kendisi toplu sorguya girebilirdi.
Ömer yanıma geldi, kameranın görüş alanına tam girmeyecek kadar geride durdu. “Merhaba.”
Seda nefesini tuttu. Baran boğazını temizledi. Ece yalnızca baktı. Cihan'ın yüzündeki gülümseme bir derece azaldı.
“Leyla'ya iyi davranıyor musunuz?” diye sordu Ece.
Ömer'in cevabı hiç gecikmedi. “Elimden geleni yapıyorum.”
“Onun elinden gelene güvenebilirsiniz,” dedim. “Sorun, elinden çok şey gelmesi.”
Onur arka kapıdan başını uzattı. “Bunu tişörte basalım.”
“Sen kimsin?” dedi Baran.
“Karahan tarafının halkla ilişkiler felaketi.”
Grup aynı anda konuşmaya başladı. Onur kameraya girip kendisini tanıttı; Seda ona Ömer'in evinde kaç oda olduğunu sordu, Baran güvenlik sistemini merak etti, Ece benim akşam arama saatimi yeniden hatırlattı. Ömer, bu gürültünün ortasında sehpanın kenarındaki tokamı aldı. Bir şey söylemeden, düşmeyeceği biçimde fincanın yanına bıraktı.
Sonra çıktı.
Onun yüzüne bakmadığım için bu küçük hareketin taşıdığı şeyi fark etmedim. Fakat koridora çıktığında Selim gördü: Ömer, üç yıldır kimsenin kullanmadığı odaya açılan kapıyı kapatmadı. Evin düzenini korumak için görevlilere her sabah talimat veren adam, o gün beyaz örtüleri toplatmadı, kitapları eski yerine koydurmadı, halının üzerindeki küçük toprak izlerini bile sildirmedi.
Öğleden sonra çalışma odasının kapısını açık bıraktı.
Piyanoda tek parmakla çaldığım bozuk melodiyi duymak için.

İpek beni akşamüstü dörtte aldı.
Ömer gitmemize itiraz etmedi. Yalnızca güzergahı Selim'e verdi, İpek'in aracına küçük bir takip cihazı koydurdu ve “Sekizden önce dönün,” dedi.
“Bana on yedi yaşımdan beri saat söylemiyorsun,” dedi İpek.
“Sana söylemedim.” Ömer bana baktı. “Leyla'ya söyledim.”
“Leyla yirmi dört yaşında.”
“Biliyorum.”
“Ben de yirmi yedi.”
“Ondan bazen şüphe ediyorum.”
İpek arabanın anahtarını havada yakaladı. “Seni eve dokuzda getiririm.”
“Sekiz.”
“Sekiz buçuk.”
“Sekiz.”
Ben aralarına girdim. “Sekizde gelirim.”
İpek yüzünü buruşturdu. “Daha üç günde onun tarafına geçtin.”
“Hayır. Pazarlığı bitirdim.”
Ömer'in gözlerinde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. İpek bunu gördü; ben çantamı aradığım için görmedim.
Kuzguncuk'a gittiğimizi söyledi. Reşadiye'den çıktığımızda hava, yağmur öncesi o soluk mavi renge dönmüştü. Çamlıca'nın eteklerinden Üsküdar'a inerken şehir yeniden sıklaştı; duvarların arkasında köşk bahçeleri, yokuşlarda eski apartmanlar belirdi. İpek arabayı İcadiye Caddesi'nin kalabalığına sokmadan, Abdullahağa Caddesi'nden kıyıya yakın dar bir sokağa çevirdi.
Gittiğimiz yer, iki apartmanın arasında saklanan eski bir Rum eviydi. Dış cephesi adaçayı yeşiline boyanmış, pencere pervazları kırık beyaz bırakılmıştı. Kapının üstünde küçük pirinç harflerle Kırk Pencere yazıyordu. İçeri girince dar bir koridor, mavi çinilerle kaplı avluya açıldı. Avlunun üstü ince demir profilli cam bir tavanla kapanmıştı; yağmurun ilk damlaları cama düşüyor, içerideki limon ağaçlarının yaprakları sarı lambaların altında parlıyordu. Masalar birbirine sokulmamıştı. Her köşede başka bir koltuk, eski bir abajur ve içi gerçekten okunmuş kitaplarla dolu raf vardı.
“Burası çok güzel,” dedim.
“Ömer sevmez.”
“Neden?”
“Sandalyeler birbirini tutmuyor.”
“O kadar kontrolcü mü?”
İpek montunu çıkarırken güldü. “Hayır. Sırtı kapıya dönük oturamıyor. Burada bütün iyi masalar öyle.”
Bunu aklımın bir köşesine kaydettim. Ömer girdiği her yerde çıkışları kontrol ediyordu. İlk gün ofiste pencerenin önünde durmuş, restoranda duvarı arkasına almış, göl evinde masanın kapıyı gören ucuna oturmuştu. Davranış bir zevk değil, alışkanlıktı. Alışkanlıklar da çoğu zaman geçmişte bir kez işe yaramış korkulardı.
İpek, limon ağacının altındaki masayı seçti. Kahvelerimizi söyledikten sonra çantasından ince siyah bir defter çıkardı. İçinde yıkılma tehlikesi olan eski sinemaların çizimleri vardı. Her binanın cephesini, çatlağını, kayıp süslemesini ayrıntısıyla çizmişti.
“Neden sinemalar?” diye sordum.
“Çünkü bir şehrin neye güldüğünü ve neye ağladığını en iyi onlar hatırlıyor.”
“Ömer de böyle mi düşünüyor?”
“Ömer, hafızanın korunmadığında başkaları tarafından yeniden yazılacağını düşünür.”
“Sen?”
“Ben bazı şeylerin yıkılmasına izin vermek gerektiğini.” İpek kahvesini karıştırdı. “Ama önce neyi kaybettiğimizi bilmeliyiz.”
Onu neden sevdiğimi o an anladım. Neşeli görünüyordu ama hafif değildi. Abisinin ya da ailesinin gücünün arkasına saklanmıyor, onunla her konuda aynı düşünmüyordu. İnsanları kendine yaklaştırmak için sır vermiyor, yalnızca kendi fikrini açıyordu.
“Abim seni korkutuyor mu?” diye sordu.
Hazırlanmadığım bir soruydu. Fincanımı tabağına bıraktım.
“Bazen.”
“Korktuğun için mi onun evindesin?”
Gerçeği yalnızca Duru ile Kerem biliyordu. İpek'in bakışlarında beni yakalama çabası yoktu; yalnızca cevabın ne kadarını vereceğime kendim karar vereyim diye bekliyordu.
“Hayır,” dedim. Bu tam bir yalan değildi. “Ömer'in yanında olmam gereken bir süre var.”
“Onu seviyor musun?”
Bu, arkadaşlarıma verdiğim cevabın aynısını gerektiriyordu. Yine de İpek'e söylerken kelimeler daha ağır geldi.
“Öyle görünmesi gerekiyor.”
İpek'in kaşı hafifçe kalktı. Bir şey anlamış mıydı, emin olamadım. Üstelemedi.
“Abim birini yanında tutmak isterse,” dedi, “ona duvar örmez. Gidebileceği bütün yolları güvenli hale getirir. Sonra hangisini seçeceğini bekler.”
“Bu daha az kontrolcü bir davranış değil.”
“Değil.” İpek gülümsedi. “Ama duvarı yıkmak kolaydır. Kendin seçtiğin yoldan dönmek daha zor.”
Telefonu o sırada çaldı. Ekranda Ömer'in adı vardı.
İpek açıp hoparlöre aldı. “Saat daha yedi buçuk.”
“Neredesiniz?”
“Sana konum gönderdik.”
“Konumunuz on dakika önce hareket etti.”
İpek pencereye baktı. Yağmur hızlanmış, sokağın başında su birikmişti. “Vale arabayı yukarı almış.”
“Ben geliyorum.”
“Gerek yok.”
“Yol kapanıyor.”
“Selim gelebilir.”
“Ben daha yakınım.”
İpek telefonu kapatıp bana baktı. “Beş dakika önce Levent'teydi.”
“Belki gerçekten yakındır.”
“Leyla, abim trafiği kişisel hakaret sayar. Seni almak için Levent'ten Kuzguncuk'a geliyorsa yakınlık coğrafi değildir.”
Ne demek istediğini sormadım.
Ömer on sekiz dakika sonra kapıda belirdi.

İpek'i kendi aracına kadar götürdü. Ben kayıkhanede gördüğüm koyu yeşil Mercedes'in önünde bekledim. Yağmur durmuş, kaldırım taşlarının üzerinde sarı ışıklar birikmişti. Sokağın üst ucundan kızarmış kestane kokusu geliyor, kıyıda vapur düdüğü duyuluyordu.
Ömer sürücü kapısını açmadan önce bana baktı. “Üşüdün mü?”
“Hayır.”
Boynumdaki atkıyı biraz daha sıkı bağladım.
Ömer ceketini çıkarmadı. Yalnızca yolcu kapısını açıp kaloriferi çalıştırdı.
İkimiz de bindiğimizde, aramızdaki kutuyu gördüm. Üzerinde beyaz kurdele ve beyaz şakayık yapıştırılmış ahşap kutu koltuğun üzerinde duruyordu. Üzerinde Leyla yazıyordu. Kaşlarımı çattım. Ömer de beni dikkatle izliyordu.
“Kutuda ne var?”
“Geçen restoranda uğruna adam vurabileceğini söylediğin kurabiye.”
O gün restoranda Onur, bana bu kurabiyenin, yani Beyaz Trüf Mantarlı ve Yaldızlı İtalyan Pignoli'nin —ben ona dümdüz vanilyalı kurabiye diyordum— vanilyasının özel bir çiftlikte sınırlı rekolteyle üretilen, dikey hasat vanilya çubuklarının özünden yapıldığını ve yılın yalnızca belli zamanlarında Ömer için hazırlandığını anlatmıştı. Anlatmasaydı da ben yine de bu kurabiyelere bayılırdım. Zaten ne kadar beğendiğimi görünce kendisinin yiyeceği kurabiyeleri de bana vermişti.
Aytaç da bu kurabiyeleri Louis XIII de Rémy Martin denilen bir konyakla birlikte yersem dünya üzerindeki hiçbir şeyi bir daha yemek istemeyeceğimi iddia etmişti. Bu konyağın yalnızca Ömer ve ailesi için Fransa'nın Grande Champagne bölgesindeki en seçkin üzümlerinden üretildiğini ve içerisindeki bazı damıtılmış içkilerin, yani eaux-de-vie'lerin, olgunlaşmasının yüz yılı bulduğunu anlatmıştı. Bense tüm bunları dinledikten sonra bir bardak çay rica etmiş ve kurabiyelerimi çayımla yemiştim. Onur o gün güldüğü kadar hiç gülmediğini söylemişti ama bence komik bir şey yoktu.
Kurabiye çayla yenilen bir şeydi.
Kutunun üzerindeki beyaz şakayığa dokundum. Gerçek değildi; ince porselenden yapılmıştı. Yapraklarının kenarları elle boyanmış, ortasına küçük altın noktalar konmuştu.
“Bunu sen mi seçtin?”
Ömer, hitabımı fark etti. Bu kez gözlerindeki gülümsemeyi saklamadı. “Kutuyu evet. Çiçek kutunun üzerindeydi.”
Tesadüf.
Babamın Assos pazarında annem için aradığı beyaz şakayığı düşündüm. Aynı çiçeğin şimdi, beni hiç tanımaması gereken bir adamın arabasında, adım yazılı bir kutunun üzerinde durmasını kader saymadım. Kader kelimesi, insanın henüz açıklayamadığı şeylere erken verilmiş bir hükümdü.
Yine de çiçeği kutudan ayırmadım.
“Bunlar yılda belli zamanlarda yapılıyordu,” dedim. “Mevsimi değilse nereden buldun?”
“Ustasını aradım.”
“Senin için mi yaptı?”
“Senin için.”
Aramızdaki küçük boşluğa baktım. Ömer bunu söylerken gösteriş yapmıyordu. Sanki bir telefon açmış, bir kutu kurabiye istemiş, sonra başka işine dönmüştü. Fakat insanın arzusunu bu kadar kolay yerine getiren birinin yanında arzularına dikkat etmesi gerekiyordu.
“Bir kurabiye için insanları rahatsız etmene gerek yoktu.”
“Rahatsız olmadılar.”
“Çünkü sen Ömer Karahan'sın.”
“Çünkü ücretlerini ödedim.”
“Aynı şeyin daha kapitalist ifadesi.”
Arabayı çalıştırdı. Kasette bu kez Chet Baker vardı. Trompetin yumuşak sesi yağmurdan sonra temizlenmiş sokağa karıştı.
Kutuyu dizlerimin üzerine aldım. “Bir tane yiyebilir miyim?”
“Kutu senin.”
“Arabada kırıntı olur.”
“Olsun.”
“Bu arabayı babandan kaldığı için bu kadar dikkatli kullanıyorsun.”
“Doğru.”
“Yine de kurabiye yememe izin veriyorsun.”
Ömer aynadan yola baktı. “Kırıntı temizlenir.”
Cümle basitti. Ben kapağı açmakla uğraşırken o, bir anlığına yüzüme baktı. Kurabiyeyi ilk ısırdığımda gözlerimin nasıl büyüdüğünü, sonra tadını uzatmak istermiş gibi daha yavaş çiğnediğimi izledi. Kendi payına ayrılan küçük paketi de kutuya koymuştu.
Ben bunun o gün farkına varmadım.
Ömer, sevdiği şeyleri kolay paylaşan bir adam değildi. Fakat benim sevdiğim bir şey karşısında kendine pay ayırmayı unutmuştu.
“Çay olsa daha güzel olurdu,” dedim.
“Termosta var.”
Ayaklarımın önündeki küçük deri çantayı gösterdi. İçinde iki ince belli bardak, sıcak çay ve limon vardı.
Kahkahayı tutamadım. “Sen gerçekten sorunlu bir adamsın.”
“Bunu daha önce daha ağır kelimelerle söyledin.”
“Bu kez iltifat olabilir.”
“Karahan tarafında kabul edildi.”
Onur'un cümlesini kullanmıştı.
“Artık birbirimize sen mi diyoruz?” diye sordum.
“Dün geceden beri diyorsun.”
“Bir kez yanlışlıkla söyledim.”
“Bu akşam dört oldu.”
“Sayıyor musun?”
“Bazı şeyleri.”
Yüzü yola dönüktü. Ben, “Peki,” deyip kurabiyemden bir parça daha aldım.
“Peki ne?”
“Sen.”
Ömer'in elleri direksiyonda aynı yerde kaldı. Yalnızca başparmağı, ahşap çerçevenin üzerinde bir kez hareket etti. Bir insanın sevinci bazen yüzüne değil, en çok kontrol ettiği yerine sızıyordu.

Eve döndüğümüzde Onur mutfak adasının başında oturmuş, Aytaç'la görüntülü konuşuyordu. Kutuyu görür görmez ayağa kalktı.
“Bunlar o kurabiyeler mi?”
Kutuyu göğsüme bastırdım. “Hayır.”
“Kutunun üzerinde Leyla yazıyor, kurabiyelerin üzerinde benim adım görünmüyor. Bu ayrımcılık.”
“Senin için Fransa'dan konyak getirsinler.”
Ekrandaki Aytaç güldü. “Onur onu kolonyayla içer.”
“Ben kültürlü bir insanım.”
“Geçen ay tek malt viskiye vişne suyu koydun.”
“Yaratıcılık cezalandırılıyor.”
Ömer ceketini sandalyeye bıraktı. “Kutuyu rahat bırak.”
Onur bana eğildi. “Gördün mü? Daha üçüncü günde evde özel mülkiyet başladı.”
“Benim odam, benim fincanım ve benim kurabiyem.”
“Kış bahçesi?”
“Henüz müzakere ediyoruz.”
Ömer su içerken bakışını benden kaçırdı. “Kış bahçesi senin.”
“Ne?”
“Yirmi bir gün boyunca.”
“Sonra eski haline mi getireceksiniz?”
Ömer cevap vermeden önce Onur'a baktı. Onur bir şey söylememesi gerektiğini anlayıp ağzına kurabiye attı. Bunun benim kutumdan bir kurabiye olduğunu iki saniye sonra fark ettim.
“Onur!”
Kaçmaya başladı. Ben de peşinden koştum. Mutfaktan salona, salondan koridora döndük. Onur elindeki yarım kurabiyeyi havaya kaldırmış, “Delil imhası!” diye bağırıyordu. Çorabımla parke üzerinde kaydım; düşmeden önce kapı pervazına tutundum. Ömer bir adım öne çıktı ama bana dokunmadı. Dengemi bulduğumu görünce durdu.
“O kurabiye yıllık sınırlı üretim!” dedim.
“Ben de sınırlı üretimim!” diye bağırdı Onur.
“Ne yazık ki,” dedi Ömer.
Aytaç'ın kahkahası bilgisayarın hoparlöründen bütün eve yayıldı.
Onur sonunda kalan parçayı bana teslim etti. Ben yemeyeceğimi söyleyince kendisi yedi; bu anlaşmanın hangi tarafında benim kazandığım belirsizdi. Kutuyu üst rafa sakladım. Annemin fincanlarından birini indirdim, çayı ona doldurdum. Beyaz şakayığı da fincanın yanına bıraktım.
Sonra pikabın başına geçtim.
“Bu akşam ne dinliyoruz?” diye sordu Ömer.
Soru bana yönelmişti. Evdeki herkes cevabı bekliyordu.
“Babamın sevdiği bir şeyi.”
Fikret Kızılok plağını çıkardım. Babam uzun yola çıkarken onu dinler, en sevdiği şarkı geldiğinde sesi biraz açardı. Plağı yerleştirip iğneyi indirdim. Müzik mutfağa, açık bırakılmış çalışma odasına, benim dağıttığım kış bahçesine ve göle bakan salona yayıldı.
Onur tezgâha ritim tuttu. Aytaç görüntülü aramayı kapatmadı. Ömer, gömleğinin kollarını kıvırıp masadaki bardakları topladı. Ben şarkının ortasında, elimde kurabiyeyle mutfak adasının çevresinde gereksiz bir dönüş yaptım. Onur da bana katıldı. İkimiz, dans etmekle dengesini kaybetmek arasında bir yerde hareket ediyorduk.
“Bunu yapmayın,” dedi Ömer.
“Neyi?”
“Leyla düşecek.”
“Dans ediyoruz.”
“Onur etmiyor.”
Onur dönerken sandalyeye çarptı. “Sanat zamanında anlaşılmaz.”
Ömer başını iki yana salladı. Fakat müziği kısmadı.
O gece kış bahçesindeki lambayı açık unuttum. Tokam salondaki sehpanın üzerinde kaldı. Kitabımı mutfak sandalyesine, hırkamı merdiven korkuluğuna bıraktım. Beyaz şakayık annemin fincanının yanındaydı. Evin normalde kusursuz duran yüzeylerinde benden küçük izler vardı.
Gece herkes odasına çekildikten sonra Ömer salondan geçti.
Tokamı aldı; cebine koymadı, odama da getirmedi. Sabah yeniden arayacağımı bildiği için aynen bıraktı. Hırkamı düşmesin diye korkuluğun daha geniş yerine aldı. Açık kitabın arasına, masadaki boş kağıtlardan birini ayraç yaptı. Kış bahçesinin ışığını söndürmeden önce kapıda durup içeri baktı.
Üç gündür evin içinde ilk kez bir şeyler yerli yerinde değildi.
Ve Ömer Karahan, hayatında ilk kez dağınıklığın eksilmesini istemedi.
Çünkü ev, Leyla'nın bıraktığı her küçük izle biraz daha yaşanılan bir yere dönüşüyordu.
Ömer bunu ona söylemedi.
Yalnızca ertesi sabah, Leyla uyanmadan önce pikabın yanına annesinden kalan Yeni Türkü plağını bıraktı.
Müziği yine onun seçmesini bekledi.

***

Ömer, beni şirketine götüreceğini sabah sekizi on iki geçe söyledi.
Bunu söylerken mutfak masasının başında, önündeki tabletten gece yarısı kapanmış üç ayrı piyasanın sonuçlarına bakıyor; diğer eliyle çayına limon sıkıyordu. İnsan, Karahan Holding'in yönetim kurulu başkanının güne dünyadaki para hareketlerini izleyerek başladığını görünce etkilenebilirdi. Ben, limon çekirdeğini kaşığın ucuyla bardaktan çıkarışına takıldım.
“Şirkete gidiyoruz,” dedi.
“Biz mi?”
“Biz.”
“Bu evde çoğul şahıslar genellikle benim adıma alınmış kararları bildiriyor.”
Ömer tabletin ekranını kapattı. “Murat saat onda Cenevre'ye uçuyor. Bir tahkim dosyasının imza süreci bugün tamamlanmalı. Dosyanın bazı eklerini hukuk birimine teslim edecek.”
“Bunun benimle ilgisi?”
“Murat senin incelemeni istedi.”
Murat istemiş olabilirdi. Fakat cümlenin Ömer tarafından bu kadar rahat kullanılmasına bakılırsa, Murat'ın bu isteği ne zaman ve ne ölçüde kendi iradesiyle geliştirdiği tartışmalıydı.
“Ben öğrenciyim.”
“Son sınıftasın.”
“Bu ikisi arasında diploma var.”
“Dosyayı imzalamayacaksın. Okuyacaksın.”
“Karahan Holding'in avukatları okumayı bilmiyor mu?”
Onur mutfağa girerken cevap verdi. “Çoğu biliyor. İşe alımda aranan özelliklerden biri.”
Üzerinde siyah gömlek, koyu pantolon ve boynunda çalışan kartı vardı. Saçlarını ilk kez düzgün görüyordum. Bu hâliyle teknoloji şirketi kurup iki yıl sonra yatırımcılarla kavga ederek satabilecek birine benziyordu.
“Sen de mi geliyorsun?” diye sordum.
“Ben orada çalışıyorum.”
“Şaşırdım.”
“İnsanlar beni evde görünce aileden sanıyor. Ömer Bey bu söylentiyi maaş artışına dönüşmesin diye özellikle yalanlıyor.”
Ömer ayağa kalktı. “Dokuzda çıkıyoruz.”
“Ne giyeceğim?”
Soruyu söyler söylemez pişman oldum. Ömer'in yüzünde hiçbir şey değişmedi ama Onur'un gözleri parladı.
“İşte asıl kriz,” dedi. “Hukuk, güvenlik ve moda aynı masada.”
“Ne istersen onu giy,” dedi Ömer.
“Şirkette herkes takım elbiseliyse kotla gitmem.”
“Herkes takım elbiseli değil.”
Onur araya girdi. “Ama kotla gidersen yönetim katında yeni bir dönem başlatırsın. İnsan kaynakları buna ‘kültürel dönüşüm’ der, Aytaç bütçe ister.”
Ömer kahve fincanını tezgaha bıraktı. “Leyla ne giyerse giysin kimse bir şey söyleyemez.”
Bu cümle, ilk bakışta bana güveniyormuş gibi geliyordu. İkinci bakışta, koca şirkette kimsenin bana bir şey söylemeye cesaret edemeyeceğini bildiriyordu. Ömer'in kudreti çoğu zaman sesini yükseltmeden cümlenin arkasında beliriyordu.
“Ben yine de uygun giyineceğim,” dedim.
“Biliyorum.”
“Nereden?”
Bakışı üzerimde bir saniye kaldı. Üç gündür ne giydiğimi gerçekten fark etmiş olduğunu düşünmek istemedim.
“Her şeyi ciddiye alışından.”
Bu cevap içimdeki iki sesi de susturdu.
Odama çıkıp valizin önünde durdum. Şirket gezisine giden sevgili gibi görünmek istemiyordum. Güvenlik gerekçesiyle yanında taşınan şüpheli gibi de görünemezdim. Annem sağ olsaydı dolabın karşısında benimle birlikte durur, “İnsan ne olduğunu kıyafetiyle kanıtlamaz ama kim olduğunu unutmayacak şekilde giyinir,” derdi. Siyah yüksek belli kumaş pantolonumu, fildişi rengi ipek gömleğimi ve ince topuklu bordo ayakkabılarımı seçtim. Saçlarımı ensede sıkı bir topuz yaptım; yüzümün iki yanına düşen kısa tutamları düzeltip annemin altın küpelerini taktım. Dudaklarıma koyu gül kurusu bir ruj sürdüm. Aynada, gece yarısına kadar kurabiye kutusunu Onur'dan saklayan kadından daha ciddi biri duruyordu.
İlk sesim, profesyonel görünüyorsun, dedi.
İkincisi, profesyonel değilsin; diplomana altı ay var, diye cevap verdi.
Çantama üç farklı renk kalem koydum. İkinci ses sustu.
Aşağı indiğimde Ömer girişte telefonla konuşuyordu. Beni görünce cümlesinin ortasında durmadı; karşı tarafa İngilizce, teslim tarihinin değişmeyeceğini ve gerekirse yönetim kurulunu kendisinin arayacağını söyledi. Fakat bakışları bir an saçlarımdan ayakkabılarıma indi, sonra yeniden yüzüme döndü.
“On dakika içinde oradayım,” deyip telefonu kapattı.
“Bir şey mi olmuş?” diye sordum.
“Hayır.”
Onur arkamdan fısıldadı. “Olmuş gibi baktı ama.”
Dirseğimle ona vurdum. Ömer önümüzde yürüdüğü için görmediğini sandım.
Arabanın kapısını açarken gülümsüyordu.

Karahan Holding'in merkezi Levent'te, Büyükdere Caddesi'nin Zincirlikuyu'ya yaklaşan bölümünde yükseliyordu. Cam kulelerin gökyüzünü birbirinden çaldığı caddede, Karahan binası en yüksek yapı değildi. Buna ihtiyacı da yoktu. Koyu taşla kaplanmış geniş bir tabanın üzerinde yükselen kırk iki katlı kule, gümüş renkli dikey çizgileri ve geri çekilmiş cam yüzeyiyle çevresindeki yapılardan daha sessiz görünüyordu. Gösterişli logolar yerine girişin üzerinde yalnızca iki kelime vardı: KARAHAN HOLDİNG.
Aracımız kapalı otoparka değil, taş saçakla korunan ana girişe yanaştı. Ömer'in bunu benim için yaptığını, Selim'in arkasındaki araçtan inip çevreyi kontrol etmesinden anladım. Beni yer altındaki güvenli girişten sokmak daha kolay olurdu; Ömer, ilk gelişimde şirkete saklanarak girmemi istememişti.
Kapılar açıldığında lobinin yüksekliği insanın başını istemsizce kaldırmasına neden oluyordu. Tavandan, birbirine değmeden asılı duran yüzlerce ince cam parçası sarkıyor; güneş vurdukça zemindeki açık renk taşa su yansımaları düşürüyordu. Sağ duvar boyunca Karahanların ilk dokuma atölyesinden bugünkü enerji, lojistik, teknoloji ve inşaat şirketlerine uzanan tarih, siyah beyaz fotoğraflarla anlatılmıştı. Sol tarafta büyük bir dijital ekranda İstanbul, Rotterdam, Bakü, Doha ve Singapur'daki operasyon merkezleri görünüyordu.
Rakamlar sessizce akıyordu: yirmi üç ülkede faaliyet, on sekiz binden fazla çalışan, altı ana sektör.
Ömer'in zengin olduğunu biliyordum. Zenginlik, dergi kapaklarında kolay görünen bir bilgiydi. Fakat on sekiz bin insanın her sabah onun imzasıyla kurulmuş bir düzenin içine girmesi başka bir şeydi. Para biriktirilebilirdi. Sistem kurmak, insanların emeğini, hatasını ve geleceğini omuzlamak demekti.
İçimdeki ilk ses etkilenme, dedi.
İkincisi, etkilenmek delil değildir, yalnızca gözlem, diye karşılık verdi.
Resepsiyon görevlisi ayağa kalktı. Ömer onu adıyla selamladı.
“Günaydın, Zeynep. Annenizin ameliyatı nasıl geçti?”
Kadının yüzündeki kurumsal gülümseme bir anlığına gerçek bir ifadeye dönüştü. “İyi geçti Ömer Bey. Dün eve çıktı.”
“Geçmiş olsun. İnsan kaynaklarına izin konusunda bilgi verildi. Bu hafta erken çıkın.”
“Teşekkür ederim.”
Yürümeye devam etti. Zeynep arkasından şaşkınlıkla değil, alışkanlıkla baktı. Demek Ömer, çalışanlarının hayatlarını yalnızca özel günlerde hatırlamıyordu.
Asansörlerin önünde yedi kişi bekliyordu. Bizi görünce yol açmaya çalıştılar. Ömer kenara çekilip önce onların binmesini işaret etti.
“Biz diğerini kullanırız.”
İçlerinden biri, “Ömer Bey, buyurun,” dedi.
“Toplantınız dokuzda, Cem.” Ömer saatine baktı. “Gecikmeyin.”
Kapılar kapandıktan sonra bana döndü. “Neden gülüyorsun?”
“İnsanları asansöre bindirirken bile emir veriyorsun.”
“Toplantıya geç kalacaktı.”
“Belki bahanesi olacaktı.”
“Artık yok.”
Onur kartını özel asansörün paneline okuttu. “Karahan Holding'in temel ilkesi: Çözülmemiş sorun yoktur, yalnızca Ömer Bey'in henüz görmediği sorun vardır.”
“Senin burada nasıl hala çalıştığını anlamıyorum,” dedim.
“İşimi çok iyi yapıyorum.”
Ömer, “Maalesef,” dedi.
Asansör otuz sekizinci kata otuz saniyeden kısa sürede çıktı. Kulaklarım basınçtan kapanırken Onur esnedi. Kapılar açıldığında gürültülü bir yönetim katı bekliyordum. Karşımızda açık meşe duvarlar, koyu gri halı ve şehrin iki yakasını aynı anda gösteren camlarla çevrili sakin bir alan vardı. Masalar kapalı odalara saklanmamış; hukuk, strateji ve yönetici asistanları geniş ama birbirinden akustik panellerle ayrılmış çalışma bölümlerinde oturuyordu.
İnsanlar Ömer'i görünce ayağa kalkmadı. Çalışmaya devam ettiler. Bu ayrıntı hoşuma gitti. Korkuyla yönetilen yerde patron görünce ekranlar kapanırdı; burada kimse yaptığı işi saklamıyordu.
Aytaç koridorun sonunda bizi bekliyordu. Üzerinde kömür rengi takım elbise, açık mavi gömlek ve cebinde vişne çürüğü bir mendil vardı. Beni görünce saate baktı.
“Dokuz otuz toplantısını dört dakika erteledin,” dedi Ömer'e.
“Dokuz otuz dörtte başlat.”
“Almanlar dört dakikayı kişisel trajedi sayıyor.”
“Beşinci dakikada anlaşmayı imzalarlarsa iyileşirler.”
Aytaç bana döndü. “Günaydın Leyla. Kurabiyeler nasıl?”
“Çayla mükemmel.”
“Bir gün seni Louis XIII konusunda ikna edeceğim.”
“Bir kurabiyenin yanında yüz yıllık konyak içmek, simidin yanına senfoni orkestrası çağırmak gibi.”
Aytaç birkaç saniye bana baktı, sonra Ömer'e döndü. “Onu yönetim kurulu yemeğine getir.”
“Konyakları kurtarmak için mi?”
“Bizi kurtarmak için.”

Murat, hukuk biriminin camla çevrili toplantı odasında valizini ayağının yanında tutmuş bekliyordu. Uçağa yetişecek birine göre fazlasıyla sakindi. Masanın üzerine üç kalın dosya, bir dizüstü bilgisayar ve üzerinde kırmızı “Gizli” damgası bulunan lacivert bir klasör koymuştu.
“Ben yalnızca okuyacaktım,” dedim.
“Okuyacaksın.” Murat lacivert klasörü diğerlerinden ayırdı. “Bunlara dokunmayacaksın.”
“Bir hukukçuya dokunma dediğiniz dosya, odadaki en ilgi çekici dosya olur.”
“O yüzden kilitli toplantı odasına bırakıyorum.”
Murat'ın önüne bıraktığı dosya, Karahan Lojistik ile İsviçre merkezli Nordstern AG arasında imzalanacak liman otomasyonu ve veri altyapısı sözleşmesiydi. Cenevre'deki tahkim duruşması başka bir dosyayla ilgiliydi; fakat bu sözleşmenin imza süreci Murat dönmeden tamamlanmalıydı.
“Hukuk biriminde yirmi iki kişi var,” dedi Murat. “Dosya incelendi. Senden istediğim, Türkçe ve İngilizce metinleri karşılaştırman. Üçüncü göz.”
“Neden ben?”
Murat gözlüğünü taktı. “Dün gece Ömer'e, kafede Duru'nun kabanına taşı ne zaman koyduğunu kamera saatlerinden çıkarabileceğini söylemişsin.”
“İki kayıtta saat farkı vardı.”
“Herkes görüntüye baktı. Sen zamana baktın.”
Ömer masanın başında ayakta duruyordu. Beni övdüğünü Murat'ın ağzından duyurmak istemiş gibi görünmüyordu; dosyanın ilk sayfasını açtı.
“Sorun olursa bana sor.”
“Murat'ın ekibine sorarım.”
“Bana sor.”
“Senin şirket yönetmen gerekmiyor mu?”
“Yönetiyorum.”
“Şu an benim önümde sözleşme açıyorsun.”
“Aynı anda iki şey yapabiliyorum.”
Onur kapının dışından geçti. “Üç. Bizi de dinliyor.”
Ömer kapıyı kapattı.
Murat saatine baktı. “Ben gidiyorum. Leyla, tereddüt ettiğin her yeri işaretle. Kimseyi memnun etmek zorunda değilsin.”
“Ömer'i bile mi?”
Murat valizinin sapını kaldırdı. “Özellikle onu.”
Ömer buna itiraz etmedi. Murat çıkarken ikisi yalnızca el sıkıştı; ne uzun talimatlar verildi ne de iş tekrar anlatıldı. Aralarındaki güven, söylenmesi gerekmeyen şeylerin çokluğundan anlaşılıyordu.
Dosyayla birlikte bana yönetim katının iç avluya bakan küçük çalışma odasını verdiler. Odanın bir duvarı cam, diğer duvarı tavana kadar hukuk kitaplarıyla kaplıydı. Masada iki ekran, sarı not kağıtları ve kullanılmamış kalemler vardı. Ben kendi üç kalemimi çıkardım. Sarıyı tanımlar, maviyi sorular, bordoyu tehlikeler için kullanıyordum.
İlk kırk dakika kimseyi rahatsız etmedim.
Kırk birinci dakikada Ömer'in odasına gittim.
Kapısı açıktı. İçeride altı kişilik bir toplantı vardı. Ekranda Frankfurt'tan bağlanan üç yönetici görünüyordu. Ömer masanın başında Almanca konuşuyor, önündeki finansal tabloyu kalem kullanmadan satır satır takip ediyordu. Ne dediğini anlamıyordum; fakat karşı taraftaki insanların cümleleri uzadıkça Ömer'inkiler kısalıyordu. Sonunda tek bir rakam söyledi. Ekrandaki üç kişi sustu.
Aytaç beni kapıda gördü. Bir sandalye gösterip beklememi işaret etti.
Ömer görüşmeyi İngilizce bir cümleyle bitirdi. “Riski bize bırakıyorsanız, getiriyi de bizim şartlarımızla paylaşırsınız.”
Ekran kapandı.
Odada bulunan finans direktörü, “Yüzde on ikiyi kabul ederler mi?” diye sordu.
“Ettiler.”
“Ama söylemediler.”
“Yarın yönetim kuruluna girmeyi kabul ettiler. Yüzde on ikiyi kabul etmeselerdi süre isterlerdi.”
Ömer insanların cümlelerinden çok, istemedikleri şeyi nasıl ertelediklerini okuyordu. Ben kişilerde nefes aralarını inceliyordum; o, şirketlerde zamanlamayı.
Herkes çıktıktan sonra dosyamı kaldırdım. “Bir şey soracağım.”
“Sor.”
“Ek yedideki veri ihlali tazminatını neden sabit tutmuşsunuz? Ana sözleşmede cironun yüzde dördü.”
Ömer önümdeki sayfayı aldı. “Nordstern sabit tutarı istedi. Sigorta sınırları.”
“Ama ek, ana sözleşmeye üstün. Sabit tutar yüzde dördün altında kalırsa sizin sorumluluğunuz sınırsız, onlarınki üç milyon avro oluyor.”
Ömer sayfaya ikinci kez baktı. Yüzünde şaşkınlık yoktu; dikkati bir anda keskinleşti.
“Maviyle işaretle. Hukuk ekibine gönder.”
“Bordoyla işaretledim.”
“Neden?”
“Bordo tehlike.”
“Mavi?”
“Soru.”
“Sarı?”
“Tanım.”
Ömer kalemlerime baktı. “Yeşil yok mu?”
“Henüz iyi bir şey bulamadım.”
Ağzının kenarı kıpırdadı. “Bulursan haber ver.”
Odama döndüm.
On üç dakika sonra yeniden gittim.
Bu kez Ömer, Singapur ofisiyle görüntülü konuşuyordu. Kapıda bekledim. Beni görünce karşı tarafa iki dakika ara verdiğini söyledi.
“Bir şey soracağım.”
“İkinci.”
“Sayıyor musun?”
“Bazı şeyleri.”
Kurabiye kutusunun yanında da aynı cevabı vermişti. Bunu hatırladığımı belli etmedim.
“Nordstern AG sözleşmenin tarafı ama ek dokuzda hizmet sağlayıcı Nordstern Logistics SA. Aynı şirket değiller.”
“Grup şirketi.”
“Hukuken insanın kardeşi olmak, insanın kendisi olmak anlamına gelmiyor. Şirketlerde de gelmez.”
“Devir maddesi?”
“Türkçe metinde önceden yazılı onay gerekiyor. İngilizce metinde beş iş günü cevap verilmezse onay verilmiş sayılıyor.”
Ömer telefonunu aldı. “Aytaç, imza sürecini durdur. Nordstern'in iştirak yapısını ve son altı aylık hisse değişimini çıkar.”
Karşı taraf bir şey sordu. Ömer, “Leyla fark etti,” dedi.
Sanki bu açıklama yeterliydi.
Telefonu kapattığında ona baktım. “Bütün süreci gerçekten durdurdun mu?”
“Evet.”
“Belki yalnızca çeviri hatasıdır.”
“Belki.”
“O zaman niye—”
“Üç yüz milyon avroluk sözleşmede ‘belki’ imza atmak için yeterli değildir.”
Gücünü ilk kez bu kadar yakından gördüm. Ömer için karar, yüksek sesle verilmiş bir gösteri değildi. Bir cümle kuruyor, başka ülkelerde çalışan yüzlerce insanın programı değişiyor, imza için bekleyen şirket duruyordu. Daha önemlisi, bunu kendi fikri olduğu için değil, benim sorum doğru olduğu için yapmıştı.
“Başka?” diye sordu.
“Şimdilik yok.”
“Şimdilik.”
Odasına dönerken Onur'u cam duvarın arkasında gördüm. İki başparmağını kaldırdı. Sonra mesaj gönderdi.
Onur: İkinci soruda 300 milyon avroyu durdurdun.
Onur: Altıncı soruda binayı üzerine yaparız.
Ben: Dokuzuncuda seni işten attıracağım.
Onur: Ömer Bey kabul etmez. İşimi çok iyi yapıyorum.
Ben: Maalesef.
Üç nokta belirdi. Sonra Onur, gururla ağlayan bir adam çıkartması gönderdi.

Öğle yemeğini unuttum.
Saat ikiye doğru masamın üzerinde küçük bir tabak belirdi. Izgara sebzeli sandviç, bir elma ve çay vardı. Getiren görevliye sipariş vermediğimi söyledim.
“Ömer Bey gönderdi.”
“Ne yiyeceğimi nereden biliyor?”
Kadın bu sorunun görev tanımında olmadığını belli eden nazik bir gülümsemeyle çıktı.
Sandviçte soğan yoktu. Önceki gün restoranda, uydurma aşk hikayemizin gerçekçiliği için soğan yemediğimizi hatırladım. İnsanların en saçma cümlelerini bile saklayan bir hafızası vardı.
İçimdeki ilk ses, yalnızca misafirperverlik, dedi.
İkincisi, şirketinde on sekiz bin kişi var ve senin sandviçindeki soğanı düşünüyor, diye karşılık verdi.
İkinci sesi susturmak için sandviçi ısırdım.
Arkadaş grubunda otuz iki yeni mesaj vardı. Seda, şirketin önünde çekilmiş bir haber fotoğrafını gruba göndermişti. Ömer binaya girerken birkaç adım arkasında ben görünüyordum.
Seda: İlk iş günün mü, ilk evlilik yıl dönümünüz mü?
Baran: Karahan Holding çalışanlarına sağlık sigortası yapıyor mu? Konuya profesyonel yaklaşıyorum.
Ece: Leyla iyi misin?
Ben: İyiyim. Bir sözleşmeye bakıyorum.
Cihan: Hangi sözleşme?
Kerem, ben cevap vermeden yazdı.
Kerem: Özel hukuk dosyası. Ayrıntı paylaşamaz.
Duru grupta yine sessizdi. Özelden, Taşı buldular mı? diye sormuştu. Mesajı açıp cevap vermedim. Bütün bunların merkezinde onun yaptığının bulunması, Duru'ya duyduğum öfkeyi yeniden hatırlatıyordu. Onu korumayı seçmiştim. Affetmeyi değil.
Cihan özelden yazdı.
''Ömer Karahan'ın şirketinde ne işin var gerçekten?''
Parmaklarım ekranın üzerinde durdu.
İlişki rolümüzü sürdürmek için verilecek cevap kolaydı. Onunla olmak istedim, yazabilirdim. Fakat Cihan'a yalan söylemek, arkadaş grubuna yalan söylemekten daha ağır geliyordu.
''Sonra anlatırım,'' yazdım.
Cevabı hemen geldi.
''Ne zaman?''
Yirmi gün sonra demek istedim. Yazmadım.
Masamın önünde biri durdu. Başımı kaldırınca, hukuk direktör yardımcısı olduğunu kartından okuduğum Tolga Bey'i gördüm. Kırklı yaşlarının ortasında, dikkatli bağlanmış kravatı ve sabit gülümsemesiyle kendisini insanlardan önce unvanıyla tanıtan biriydi.
“Leyla Hanım, sanırım Nordstern dosyasını siz inceliyorsunuz.”
“Bir kısmını.”
“Bu katın belgeleri dış danışmanlarla paylaşılmaz.”
“Ben dış danışman değilim.”
“Henüz hukukçu da değilsiniz.”
Sesini alçak tutmuştu. İnsanları herkesin içinde aşağılayanlar kabaydı; yalnızken yapanlar hesaplı. Tolga Bey, kendisini şirketin düzenini koruyan kişi gibi göstererek beni yerime koymaya çalışıyordu.
İlk sesim, tartışma, dedi.
İkincisi, önce niyetini bul, diye karşılık verdi.
“Haklısınız,” dedim. “Bu nedenle dosyayı bana kimin verdiğini kendisine sorabilirsiniz.”
“Ömer Bey'in misafiri olmanız—”
“Dosyayı Murat Bey verdi.”
Bir an durdu. Murat'ın adı, beklediğinden daha sağlam bir zemindi.
“Yine de hukuk biriminin aylardır üzerinde çalıştığı metinde iki saatte sorun bulduğunuz izlenimi yaratmanız ekip açısından hoş değil.”
Demek mesele güvenlik değil, gururdu.
“Sorunu ben yaratmadım,” dedim. “Yalnızca buldum. İzlenimden rahatsızsanız sözleşmedeki hatayı düzeltince kendiliğinden geçer.”
Arkamızdan Ömer'in sesi geldi. “Geçmezse de sorun değil.”
Tolga Bey'in omuzları sertleşti. Ömer koridorun başında, yanında Aytaç ve iki yabancı yöneticiyle duruyordu. Ne kadarını duyduğunu bilmiyordum.
“Ömer Bey, ben yalnızca yetki sınırlarını—”
“Yetkiyi ben verdim.”
“Elbette. Ancak ekibin motivasyonu—”
“Bir öğrencinin bulduğu hatayı yirmi iki kişilik ekip bulamadıysa motivasyon konuşmayacağız. Süreci konuşacağız.” Sesi yükselmedi. “Saat beşte inceleme toplantısı yapın. Leyla da katılacak. Hata kimin diye değil, nasıl geçti diye bakacaksınız.”
Tolga Bey başını salladı. Ömer onu insanların önünde küçük düşürmedi; kişiliğine değil, yaptığı işe sınır koydu. Ardından yabancı yöneticilere dönerek yürümeye devam etti.
Yanımdan geçerken yalnızca, “Yemeğini ye,” dedi.
Aytaç bana göz kırptı.
O an Ömer'e hayran olmamak için elimdeki bütün gerekçeleri hatırladım. Duru'yla beni tehdit etmişti. Yirmi bir günümü kendi güvenlik planına bağlamıştı. Nereye gideceğime karar veriyor, arkadaşlarıma yalan söylememi istiyordu.
Ama gücünü kendinden zayıf olanı ezmek için kullanmıyordu. Bir odaya girdiğinde herkes susuyordu; çünkü bağıracağından değil, neyi kaçırdıklarını onlardan önce göreceğinden korkuyorlardı. Ve doğruyu kimin söylediğiyle değil, doğru olup olmadığıyla ilgileniyordu.
Bu çok daha tehlikeli bir çekicilikti.

Üçüncü sorumu saat iki kırk yedide sordum.
Dördüncüyü iki elli dokuzda.
Beşinci için odasına gittiğimde kapıda durup kendimi tuttum. Ömer, Katar'daki bir enerji ihalesiyle ilgili konuşuyor; aynı anda önündeki sözleşmeye imza atıyordu. Beni gördü, sol eliyle beş işareti yaptı.
Saymayı gerçekten sürdürüyordu.
Toplantı bittiğinde dosyayı masasına bıraktım. “Bu bir soru değil.”
“O zaman saymıyorum.”
“Nordstern Logistics'in ticaret sicil numarası.”
“Ne olmuş?”
“Tanıdık geliyor.”
Ömer'in yüzündeki rahat ifade kayboldu. Kapıyı kapattı.
“Nereden?”
“Siyah vezirdeki ödeme listesinde gördüm. Tam numara değildi ama son altı hanesi aynıydı.”
“Emin misin?”
“Hayır.” Dosyayı açtım. “Bu yüzden soru demedim.”
Ömer telefonundan Onur'u aradı. “Otuz sekize gel. Siyah vezirin şirket sicil kayıtlarını aç.”
Onur iki dakika sonra, elinde bilgisayarla içeri girdi. Aytaç da arkasındaydı. Selim kapının dışında kaldı. Odanın camları tek tuşla matlaşınca şehir görüntüsü gri bir perdeye dönüştü.
Onur dosyayı ekrana yansıttı. Siyah vezirin içinden çıkan ödeme tablosunda şirket adları kısaltılmış, sicil numaralarının bazı rakamları silinmişti. Ben Nordstern belgesindeki numarayı okudum. Onur eşleşme programını çalıştırdı.
Yüzde doksan iki.
Aytaç'ın mizahı kayboldu. “Nordstern, Sencer'in para hattında.”
“Ya da biri öyle görünmesini istiyor,” dedim.
Ömer başını hafifçe çevirdi. “Neden?”
“Çünkü numaranın altı hanesini bırakıp diğerlerini silmek anonimleştirme değildir. Ekmek kırıntısıdır. Birinin bulmamızı istediği kadar bilgi var.”
Onur klavyesinde birkaç komut çalıştırdı. “Haklı. Dosyanın bu satırı diğerlerinden iki ay sonra eklenmiş. Zaman damgası taklit edilmiş ama sıkıştırma değeri farklı.”
Ömer masanın kenarına yaslandı. Bir dakikadan kısa sürede olasılıkları sıraladı. “İmza süreci bizi Nordstern'in sistemine sokacaktı. Ya veri almak istiyorlar ya da Karahan'ı para hattına bağlayacak sahte bir hareket hazırlıyorlar.”
Aytaç, “Yönetim kuruluna bildirelim mi?” dedi.
“Henüz değil. Sözleşme durmuş görünmeyecek. Karşı tarafa çeviri kontrolü gerekçesi verin.”
“İmza?”
“Yarın aynı saatte yapılacakmış gibi hazırlanın. Sistem erişimlerini Onur'un kopya ağına yönlendirin.”
“Tuzak kuruyorsun,” dedim.
Ömer bana baktı. “Bize açtıkları kapıdan kimin gireceğini göreceğiz.”
Korkması gereken tarafın neden biz olmadığımızı o an anladım. Ömer tehdidi engellemekle yetinmiyordu. Tehdidin geri çekileceği yolu da kapatıyor, onu görünür olmaya zorluyordu. Neden iki gündür yanında olduklarımla biz olmuştum ben de bilmiyordum.
Onur bilgisayarını toplarken başını bana çevirdi. “Altıncı soruda binayı üzerine yapacağımızı söylemiştim.”
“Bu soru değildi.”
“Daha kötü. Delil buldu.”
Ömer ciddi bir sesle, “Onur,” dedi.
Onur sustu. Kapıya ulaşınca geri döndü. “Yine de yönetim katına hoş geldin.”

Saat dört on üçte binanın güvenlik sistemi yedi saniyeliğine kesildi.
Işıklar sönmedi. Asansörler durmadı. Yalnızca cam kapıların üzerindeki kart okuyucular aynı anda kırmızıya döndü. Onur'un telefonu öttüğü anda Selim koridorda belirdi.
“Hukuk arşivi,” dedi Onur. “Yetkisiz erişim.”
Ömer çalışma masasından kalktı. Az önceki toplantının bütün sakinliği yüzündeydi; fakat hareketleri hızlandı.
“Katı kapatmayın. Kimseyi uyarmayın. Selim, kuzey merdiveni. Aytaç, toplantı odasında kal.”
Sonra bana döndü. “Sen burada kal.”
“Dosyalar hukuk arşivinde.”
“Bu yüzden burada kalıyorsun.”
“Az önce sözleşmedeki bağlantıyı ben buldum.”
“Bu, kurşun geçirmez olduğun anlamına gelmiyor.”
“Kurşun mu var?”
“Leyla.”
Sesindeki ton tartışmanın bittiğini söylüyordu. İçimdeki ilk ses, peşinden git, dedi. İkincisi, bu kez gerçekten burada kal, diye bağırdı.
Ömer kapıya yöneldi. Ben masadaki dosyalara baktım. Yetkisiz kişinin arşive neden girdiğini düşünmeye çalıştım. Nordstern dosyasını arıyorsa, bunun burada olduğunu bilmesi gerekiyordu. Dosya benim odamdaydı. Arşivde başka ne vardı?
Murat'ın götürmediği lacivert klasör.
Onu toplantı odasında bırakmıştı.
“Ömer.”
Durdu.
“Lacivert klasör arşivde değil. Murat'ın toplantı odasında.”
Bakışları koridorun diğer ucuna döndü. Camın arkasında Tolga Bey'in az önce çıktığı oda duruyordu.
Onur kulaklığından, “Toplantı odasının kamerası devre dışı,” dedi.
Ömer yön değiştirdi. Selim kuzey koridorunu kapattı. Ben yerimde kalmam gerekiyordu; kalmadım. Ömer'in üç adım arkasından ilerledim. Beni fark etti ama geri göndermek için durmadı. Yalnızca kendi bedenini benimle koridorun açık tarafı arasına aldı.
Toplantı odasının kapısı aralıktı.
İçeride kimse yoktu. Masanın üzerindeki lacivert klasör açılmış, sayfalar dağılmıştı. Pencere kapalıydı; ikinci kapı içeriden arşiv koridoruna açılıyordu. Selim o kapının önüne ulaştığında koridorda yalnızca temizlik arabası vardı.
Onur ekranlara geri erişti. “Kart kaydı Tolga'nın adına.”
“Kart bende,” dedi Tolga Bey arkamızdan. Yüzü bembeyazdı. Ceketinin iç cebinden kartını çıkardı.
“Kopyalanmış,” dedi Onur.
Ömer klasörün yanına gitti. Sayfalara dokunmadan eksik olanı sordu.
Aytaç kapıda belirdi. “Eski liman denetim raporu yok.”
“Hangi yıl?”
“On beş yıl önce.”
Odadaki herkes bunun siyah vezirle bağlantılı olduğunu anladı. Ben, masanın altına düşmüş tek sayfayı gördüm. Eğilip aldım.
Sayfanın üstünde Karahan Lojistik'in eski amblemi, altında “Arel Limanı Hukuki Risk Değerlendirmesi” yazıyordu. Tarih, annemle babamın öldüğü yıldan iki ay öncesiydi. Belgenin alt kısmında görüşü alınan kamu görevlileri sıralanmıştı. Üçüncü isimde nefesim durdu.
Cumhuriyet Savcısı Cemal Yalın.
Babam.
İçimdeki iki ses ilk kez aynı şeyi söyledi.
Ömer biliyordu.
Başımı kaldırdım. Ömer bana bakıyordu. Yüzündeki o kontrollü sakinlik, bir insanın vereceği cevabı önceden hazırladığını gösteriyordu.
Sayfayı kapatmadım. Ona doğru tuttum.
“Babamın adı senin şirketinin dosyasında ne arıyor?”
Ömer'in bakışları önce kâğıda, sonra yeniden yüzüme geldi.
Bu kez odadaki hiç kimse konuşmadı.
Çünkü vereceği cevap, yalnızca on beş yıl önce ne olduğunu değil, beni neden en başından beri koruduğunu da değiştirecekti.