32. bölüm / 33
Siyah Kapüşonlu Kız31-KOŞTURMACA
Bölümler 33Şu an: 31-KOŞTURMACA
- 1 1-KARANLIK KORİDORLAR2.027 kelime
- 2 2-KIRMIZI GÖZLÜK2.042 kelime
- 3 3-GÜNEŞ YERİNDE2.152 kelime
- 4 4-YILDIZLARDAN EL SALLAMAK2.131 kelime
- 5 5-ZEVZEK VE DOBRA2.222 kelime
- 6 6-TURUNCU PENCERE2.198 kelime
- 7 7-STATİK VE ESTETİK2.066 kelime
- 8 8-KUŞATILAN KALE2.178 kelime
- 9 9-AYI VE İNEK2.051 kelime
- 10 10-TEK ÖRÜK2.127 kelime
- 11 11-KIZILGERDAN2.069 kelime
- 12 12-KARABASAN2.032 kelime
- 13 13-ANLASANA1.903 kelime
- 14 14-GÜN BATIMI1.859 kelime
- 15 15-ZEVZEKÇE BİR GÜVEN2.168 kelime
- 16 16-AYNI ACIDA ÇALIŞMAK2.093 kelime
- 17 17-GEÇMİŞTEN BİR PAFTA1.145 kelime
- 18 18-MAVİ, SİYAH VE KAHVE +162.213 kelime
- 19 19-YALNIZ DEĞİLSİN2.177 kelime
- 20 20-HAYALLERİN HAPİSHANESİ2.038 kelime
- 21 21-KABUĞUN ALTINDAKİ KİŞİ2.012 kelime
- 22 22-HAK ETTİM2.389 kelime
- 23 23-AŞKIN NEFESİ +152.465 kelime
- 24 24-FIRTINA +162.137 kelime
- 25 25-DUYGULARIN MİMARİSİ2.125 kelime
- 26 26-LİYAKAT VE CESARET2.186 kelime
- 27 27-PLANLAR VE KADER2.147 kelime
- 28 28-DUAYEN KADIN PROFESÖR2.109 kelime
- 29 29-ONUNLA VE ONSUZ2.064 kelime
- 30 30-MİMARİ İKİLEM2.064 kelime
- 31 31-KOŞTURMACA2.132 kelime · Okuduğun bölüm
- 32 32-ÇEŞİTLİ YOLLAR2.329 kelime
- 33 33-FARKLI BİR CAN2.091 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Tamam," dedim adeta püsküren bir sesle. "Tamam, malzeme getirin de, nasıl olursa olsun."
Öndeki adam telefonunu tekrar eline alıp birisini ararken adamların göz hapsine rağmen etrafı taramaya devam ettim. "Bu Sıla bayan, mimarlık malzemesi istiyor. Ne getirebilirsin?" demesiyle dikkatimi adama verdim. "Bayan," diyerek bana seslendi. "Takometre olmaz diyor arkadaş. Lazermetre olur diyor. Bir de ne demiştin?"
"Rölöve ve restitüsyon belgeleri de lazım." diyerek gözlerimi devirdim. Bu işten sıyrılmazsam hiç iyi olmayacaktı. Ve sadece tutsaklık değil koku da iğrençti.
"Belgeler olmaz diyor arkadaş, başka ne lazım?"
"Madem takometre getiremiyorsunuz, binanın düşey eğriliğini ve katlar arasındaki kot farkını (yükseklik farkını) ölçmek için bana en azından bir nivo ve şakul bulmak zorundasınız. Yoksa zemin eğriliklerini rapora yanlış işlerim, bakanlık ilk incelemede patlatır."
Adam iç çekerek başımı kaşıdı ve "Ya bayan ne eğriliği gözünü seveyim. Yaz çiziktir bir şeyler," dedi.
Ben kendimden emin bir şekilde yerimde gerindim. "Tablet ve bilgisayara izin vermiyorsanız, mevcut taşıyıcı sistem analizini ve kolon kesitlerini (kalınlıklarını) milimetrik çıkarmam için bana kumpas ve el çizimi yapabileceğim büyük boy aydınger kağıtları ile rapido kalemleri bulacaksınız. Yoksa çıplak elle bu projenin aks hatlarını oturtamam."
Adamın alnından akan ter gözünün yanından ilerlerken arkasını dönüp iki adım uzaklaştı ama diğer ikisinin gözü üstümdeydi. Azıcık bakışlarını çekseler 112'yi arayacaktım ama ne yazık ki pür dikkat her bir hareketimi ve mimiğimi ezber yapar gibi izliyorlardı. Telefonumu almadıklarına şükrederek plan yapmaya çalışıyordum. Ankara bugün güzel bir havayla etrafı selamlarken ben içimde Aralık ayazını taşıyordum.
Telefon görüşmesi yapan adam yanımıza gelip "Tamam, on beş dakikaya gelir." dediğinde ben yine etrafı inceliyordum. Bulunduğum odada gereğinden fazla olan bir kolon dikkatimi çekti. Zaten iki tane kolon vardı, birisinin fazla olduğu belliydi. Hangisi olduğunu anlamak için baştan aşağıya süzdüğümde birinin diğerine göre biraz daha eski durduğunu fark ettim. Belli ki anlaşılmaması için fazla eskitme uygulamışlardı. Hedefe odaklanmış şahin gibi kolona yaklaştığımda ağır adımlar işitmem bir oldu. Kolona kabaca bir şaplak attığımda tahminimde yanılmadığımı anladım fakat arkamdan bir ses yükseldi. "Öyle her yeri kurcalama," diyen adama baktığımda belindeki tabancayı gösterdiğini görerek yutkundum.
Saçlarımın topuzu her geçen dakika, her bir harekette aşağıya inerken saçlarım önüme düşmeye başladı. Rahatsız bir tavırla kulağımın arkasına yerleştirirken derin bir nefes aldım.
"Ben lavaboya gitmeliyim." dedim sevecen olmaya çalışarak.
"Gitme!" dedi adamlardan biri.
"Ya malzemeler gelesiye hallederim." dediğimde birbirlerine baktılar.
"Telefonunu almadık, onu ver, öyle." dedi öndeki adam. İçimdeki tek umut da kırılıp parçaları yere dökülürken mecburen elimi cebime sokup telefonumu çıkardım. Adamın eline sertçe çarptığımda şlack sesi yankılandı.
Adamların "Eğer kaçmaya kalkarsan ya da sıkıntılı herhangi bir iş, tahmin et gerisini." tehdidi üzerinde Ocak ayında Sıhhiye'de otobüs bekler gibi içim üşüdü. Fakat o soğuğa kendimi teslim etmeye niyetim yoktu.
"Size bir şey sormak istiyorum. Mafyanın avukatı oluyor, doktoru oluyor da neden mimarı yok." dediğimde öndeki adamın kaşları havalandı.
"Sen varsın ya," dedi keyifle.
Başımı hafif büktüm. "Ben öyle kast etmedim. Ben gönüllü değilim, silah zoruyla duruyorum ya. Gönüllü mimar yok muydu?"
Sadece cıkladı, yok, sinir bozucu bir cıklama.
Beni yönlendirdikleri yerde tuvalete girdim. Binanın kasvetli kokusuna eklenen pis tuvalet kokusuyla istifra etmemek için kendimi zor tuttum. Etrafa göz gezdirdiğimde yukarıda olan camları görerek elimi alnıma vurdum. Çaresizlik bir battaniye gibi sardı üstümü.
Yukarıya uzanmak için üstüne çıkabilecek bir şeyler bulma umuduyla her yeri talan ettim ve sonuç elde edemedim. Ellerim boş halde vazgeçmemek için büyük bir çaba sarf ettim.
Ben bu arama işine son derece odaklanmışken kapının çalınmasıyla yerimden sıçradım. "Bayan çok durdun içeride." diye seslendiklerinde diş sıkarak ayağımı yere sertçe vurdum. "Kadınsal işler ağabeyciğim. Bir kadını böyle gözetlemek çok ayıp." diye seslendikten sonra belki bir şeyleri kırmama yarar diye düşünerek musluğun vidasını gevşettim.
Musluğu çıkarıp elime alınca kolumun içine koymaya karar verdim ama ne yazık ki bluzun içinden belli oluyordu. El yordamıyla üstümü taradığımda tekrar ayağımı yere vurdum. "Al mimara,plaza kadınına benzemenin bedeli. Nerede benim ceketim, nerede paraşüt pantolonum. Onlara dünyayı saklardım. " diye söylendikten sonra musluğu lavabonun üstüne bırakıp girdiğimde olduğundan daha çökmüş omuzlarla tuvaletten ayrıldım. Adamlar beni önlerine almış, avluya getirmişlerdi.
"Bayan, üstünü ara. Biz ellemeyelim şimdi." dedi öndeki adam. Yapılan teklifin absürtlüğü karşısında gözlerim büyürken el boğumlarım kireç kesilmişti. "Ne münasebet!"
Adamlardan biri "Üstünde bizi ifşalayacak bir şeyler olmadığına emin olmalıyız." diyerek bana doğru bir adım attı.
Adamların artık mimik oynamadığı için oturan yüz hatlarına baktıktan sonra oflayarak ceplerime dokundum. Öndeki adam ellerini eğreti tutarak kendi göğsünü gösterdi. "O araya da bak," dediğinde yerimde dikleşip adama baktım ama ciddi olduğuna emin olunca üç adamın gözü önünde göğüs boşluğumu dikleştirdiğim elimle kontrol ettim. Adamlar tatmin olunca "Belinde, arkanda falan bir şey kaldı mı?" dedi biri. Ellerimi havaya kaldırıp kendi etrafımda kabaca bir tur döndüm. "Kıyafetim bol değil, bir şey olsa görürdünüz." dedim çatallaşan sesimle.
"Alt bölgen ?" dedi öndeki. Gözlerim büyürken etrafın kırmızıya büründüğünü fark ettim. "Edepsiz herif ," diye elimi sallayarak adamın üstüne yürümüştüm ki bileğimi tutup hızlı hareketlerle ters çevirdi beni. "Bayan, kendine gel. Duyuyoruz orasında silah taşıyan kadınları. İşimizi sağlama alıyoruz." dedi kulağımın dibinde. O iğrenç sesi başımdan aşağıya kayıp bütün tüylerimi dikenleştirdi.
"Bana bak dağ ayısı herif. Böyle şeyler yapacağına öldür beni. Kendimi taciz ettirmem" diye bağırdım. Tam o sırada aklıma gelen fikirle elimi silahı almak için adamın beline götürdüm ama adam niyetimi anlayarak tek hareketle yere attı beni. Yere düşense sadece vücudum değil gururumdu. İçimdeki o duvarlara balyoz indiren deli mimar bir köşeye sinmiş, kurtarılmayı bekliyordu. Ellerimle yeri tutsam da burnumun ve kolumun sürtülmesini engelleyemedim. Ağzımdan kesik bir inleme kaçarken beni atan adam yanıma eğilip saçımı tutarak geriye çekti. "Buradan tek parça çıkmak istiyorsan, kendine hakim olacaksın." dediğinde acıyan gözlerimi yummaktan başka bir çare bulamadım. Gözümden yaş yerine kırgınlık, paçalarımdan çaresizlik ve dudaklarımdan umutsuzluk akıyordu. Şu an beni Allah'tan başka kimsenin kurtaramayacağına iyice emin olup teslim oldum. Adam da saçımı bırakıp ayağa kalktı.
Yerimden doğrulmadan önce nefretin harladığı bakışlarımı adamlara diktikten sonra hızlı hamlelerle ayaklandım ve üstümü silkeledim. Tam o sırada dışarıdan bir gürültü koptu. Yanımdaki üç herif dışarıdaki ekibine güveniyordu belli ki, çünkü hiç sesin olduğu yöne bakmadılar. Gerçi Ulus gibi insan kaynayan bir yerde her şeyden ötürü sesler gelebilirdi.
Bir anda ağır adımlar avluda çınlarken gelenlerin gölgesi düştü önümüze. Ardından iki zebellat gibi herif birini sürükleyerek önümüze attılar. Sürükledikleri kişi ise Can'dı. Yüzünde yer yer morluklar olan Can'ı görünce ağzımdan tiz bir çığlık kaçtı. Güvenli limanım Can bile buradaysa halimiz Cinnah yokuşu çıkmıştan beterdi.
Yanına hızla çöküp yüzünü ellerimin arasına aldım. "Ne oldu sana?" diye çığlık attığımda "İyiyim" dedi kısık sesiyle. Onu tutan adamların bir anda bırakmasıyla yere yığıldı. "Çevrede dolanıp duruyordu, içeri sızmaya çalışırken yakaladık patron, indirelim mi?" dedi yanındaki heriflerden biri. Yerde Can'ın yanına çökmüş vaziyetteyken çaresiz kıpraşmalarla aralarında söz sahibi olduğuna inandığım adama baktım.
Yanımdaki adamın gözlerini yummasıyla Can'ın önüne atladım. "Ona dokunmayın." diye bağırdığımda Can yerinde doğrulup arkamdan kocaman sarıldı. Kalbinin gümbürtüsünü sırtımda hissederken ciğerimi dolduran portakal kokusu değdiği yeri temizliyor gibiydi. Az önceki çaresiz çırpınan kuş kanatları yerini yaz sabahı huzuruna bırakmıştı. Nefeslerimiz senkronize olmuşken titreyen sesimle "Can ne yapıyorsun?" diye fısıldadım.
Can kollarını bedenimden ayırıp ayaklandı ve önüme geçti. "Beyler, sizin benim hatunumla ne alıp veremediğiniz var. Burada biri bu restorasyonu yapacaksa o benim. Onu bırakın, beni alın."
Can'a tutunarak ayağa kalktım ve hemen yanına geçtim. Onun varlığının verdiği güvenle tuttuğum nefesi saldım. Ellerimin titremesini durduramıyordum. Can arkadan sakin bir hareketle elimi tutup sakinleşmem için sıktırdı. Onun sıcak avuçları kalbimin çırpınışlarını bir nebze de olsa dindirmeye yetti.
Adamların biri burnundan nefes çıkararak kesik şekilde güldü. "Seni biliyoruz. İç mimarsın yani senin imza yetkin yok. Ama madem geldin, beraber halledin."
Can gözlerindeki adrenalin dolu hare solmuş halde bana baktı. Beni kurtarma ümidiyle geldiğini anlamak zor değildi. Başımı omzuna yaslayıp sadece onun duyacağı sesle "Sen cengaver bir adamsın. Hakkını ödeyemem." dedim.
Adamların biri "Konuşmayın, kendi aranızda." diye seslenince gözlerimiz buluştu. Titreyen göz bebeklerine rağmen omuzları dikti. Başımı yana hafif büküp gözlerimi iç ısıtan bir ifadeyle kıstım ve elini tuttum. O birleşen ellerimize parlayan gözlerle baktıktan sonra elini kaldırıp elime hafif ama derin bir öpücük bıraktı. Sonra da yere sürten burnuma parmağının ucuyla bir vazoya dokunur gibi dokundu. Bakışları anında alev aldı ve adamlara yöneldi. Gözleriyle ortalığı yangın yerine çevirecek gibiydi. Kendini tehlikeye atacağından korkarak ellerimle yüzümü tutup kendime çevirdim. Gözlerimiz buluştuğunda bakışlarındaki hırçın dalgalar durulmaya başladı. Adamlar ise bu halimize can çekişen bir fareye bakar gibi bakıyorlardı.
Arkamızdan başka biri kucağı dolu geldiğinde gözüm aydınger kağıtlarına odaklandı. Can benden de hızlı bir tavırla adamdan kağıtları alıp yere serdiğinde başka bir adam başına dikildi. "Biz yazacağız." dediğinde Can güldü. Bu gülücüğün içinde o kadar çok anlam vardı ki... Halimize gülmekten başka çaremiz de yok gibiydi.
"Abi biz anlatana kadar, sen yazıp çizene kadar bir haftalık iş; olur sana iki ay." dediğinde adam emin olmak için bana baktı. Destekleyici bir ifadeyle başımı salladım. Bunun üzerine geri adım attı.
Ben de rapido kalemlerini adamdan alıp birini Can'a uzattım.
Can kağıdın yanına çöküp bana baktı. "Mimar hanım kaba taslak planı çıkarmışsındır." dediğinde yanına çöktüm. "Elbette, alt katta toplam on kolon tespit ettim."
"Tamam, ilk taslakları hazırlayalım." diyerek çizim yapmaya başladı. Adamın getirdiği malzemeler arasında lazermetreyi alıp en yakınımdaki kolonun yer tespiti için ayarlama yaptım. Ölçebildiğim yerleri ölçtükten sonra elime kumpas alıp geri kalanı onunla hallettim.
İşimi yaparken Can'a laf attım. "Bir önceki projede statikteki kaymayı nasıl anladın?"
Can rapido kalemini aydınger kağıdının üzerinde sertçe yürütürken adamlara döndü. "Bu kolonların aks aralıkları tutmuyor abi, birbirimize danışarak çizmeliyiz," dedi sesini biraz yükselterek. Adamlar onaylarca kafasını sallayınca bana doğru eğildi."İlk taslakta bana verdiğin otuz santimlik ölçü kafamı karıştırmıştı Sıla," dedi kalemi kağıda vurarak. Gözlerindeki o zevzek ifadenin arkasındaki deha pırıltısını gördüm, ne demek istediğimi anlamıştı.
Aslında telefondaki konuşmamızdan şüphelendiğini söylüyordu. "Durumu netleştirmek için merkez aksa(şirkete) geri döndüm. Ama senin T-cetvelini(kaskını) , gönyenin(motorunun) üstünde kapıda görünce doğrudan bu koordinata geldim."Gözlerimin içine baktı, bakışlarındaki o hırçın dalgalar bu kez çaresizlikle kıpırdadı. "Aslında projeyi durdurup büyük bir ölçüm ekibi(polis) çağıracaktım ama kolon kalıpları(adamlar) üzerime çökünce kendimi içeride, bu çizimin başında buldum."
Avluyu çizdikten sonra "Hadi odaları çizelim." dediğimde kağıtları alıp ayaklandık. Yukarıda sahte olduğunu tespit ettiğim kolonun alt kata denk geldiği yere gittim. Aydınger kağıdını yere serip aksı ilk saniyede ölçmeden çizim yaptığımda Can bir terslik olduğunu anladı. Can önce yanlışlık yapmadığıma emin olmak için yüzüme baktı. Sonrasında benim bakışlarımdan bir mesaj vermeye çalıştığımı anlayarak o kolonun yanına gitti.
"Sıla, kolon aksları sıkıntılı," dedi adamlara sesini duyurarak. "Binayı başımıza yıkmasın," derken kolonu inceler gibi yaptı.
Adam yanımıza gelerek bizi ittirdi. " Gerçek kolon değil, yıkılmaz. Her şeyi kurcalamayın." derken sesiyle bile ölüm vaadediyordu. Ama adamın bu hareketi benim içimdeki o ince damarı yırttı ve hızla çakma kolona kuvvetli bir tekme attım.
Gürültüyle vurduğum yer parçalanırken adamlar belindeki silahı çıkardı. Birden burnuma dolan kokuyla kolonun dibine baktığımda ayağımın üstüne yasaklı madde torbalarının döküldüğünü gördüm.
Adamlar bize doğru silah tutunca önceki incelememde mahzen kapısının içinde olduğuna şüphelendiğim odaya doğru koştum. Can da beni takip ederken kalbimin gürültüsü kulağımda patlıyordu. Koşuşturma sesleri boş avluda yankılanmaya başladı.
Kapıyı arkamızdan kapatırken bize doğru yaklaşan adım seslerinin verdiği tedirginlikle kaçış noktası ararken yerde ufak bir yükselti farkı dikkatimi çekti. Yerdeki halıyı kaldırdığımızda ortaya çıkan ağır kapağı zorla da olsa hızla kaldırıp aşağıya atladık.
Tahmin ettiğim gibi burası bir sığınaktı. Ve az önce bir kısmını parçaladığımız kolonun hizasına geldiğimizde daha bir sürü torba olduğunu da gördük. Kolona yaptıkları gizli cebe atarak maddeyi saklıyor, sevkiyatı sığınaktan yapıyorlardı. Arkamızda yankılanan ayak seslerinden dolayı daha da hızlanırken başka kapı var mı diye de etrafı kolaçan ediyorduk. Küçük bir ışık huzmesi görmemizle oraya yöneldik ve umut kapısı bizim için açıldı. Cılız ışığın olduğu kapağı birbirimize destek olarak açtığımızda köhne bir sokakta bulduk kendimizi.
Çıktığımız kapak rögar kapağına benziyordu. Kapattıktan sonra üstüne koyacak ağır bir şeyler aradık. Can kenarda duran büyükçe taşı kucaklarken kapak oynamaya başladı. Kapağın üstüne çıkıp Can'ın taşı sürüklemesini bekledim. Dik durduğum için baskı yüksek geliyordu ve açamıyorlardı.
Can taşı koyar koymaz koşmaya başladık. Sokağı bitirmemizle Ulus'un eski konak manzaralı ara sokakları tüm kalabalığıyla bizi karşıladı. Ulus Meydanı'na doğru koşmaya başladık. Ama yerler taştan olduğu için işimiz zordu.Bu kadar insanın içinde bizi hem kolay kaybederlerdi, hem de ateş edemezlerdi diye ummaktan başka çaremiz yoktu.
Koşarken insanları rahatsız etmemeye çalışsak da arkamızdan çoktan çıkmış olan herifler bizim gibi değillerdi. Kalabalığı yara yara ilerliyorlardı.
Yol kenarlarındaki tezgahlara çarpmamaya uğraşırken vakit kaybediyorduk. Belli bir zaman sonra insanlara da çarpmaya başladık. Memnuniyetsiz homurtular yükselirken tüm gücümüzü ayaklarımıza veriyorduk.
Ayağım ayakkabılardan dolayı şişmeye başlamış, bu durum beni hantallaştırmıştı. Topuzum iyice çözülmüş saçlarım yüzümü kapatıyordu. Can bana göre daha iyi koşuyordu ama bana ayak uydurabilmek için arada kolumdan tutup hızlandırıyordu beni. Yediği onca dayağa rağmen daha atik olması ise beni şaşırtıyordu.
Arazinin eğiminden dolayı yer yer zıplamak zorunda kalıyorduk ve ne yazık ki kafamı tezgahın birine vurmaktan kurtulamadım. Aldırmadan ayaklanmaya çalışırken Can başımda bekledi ama titreyen ayaklarının, hızla inip kalkan göğüs kafesinin pek sabırlı olduğu söylenemezdi. Zar zor ayaklanmamla koşmaya başlamam bir oldu. Ama şişen ayaklarım ayakkabıya vururken, başım acıyla zonklarken çok canlı göründüğüm söylenemezdi.
Mümkün mertebe ana akımın olduğu yerlerde koşuyorduk. Bu bizi yavaşlatsa da tahmin ettiğimiz gibi adamların saldırmasını önlüyordu ama arkamızdan duyduğumuz çığlıklar ya da güçlü homurdanmalar sebebiyle bize yetiştiklerini anladık. Bir plan yapıp onları atlatmalıydık ama nasıl?
Bölüm etkileşimi
