17. bölüm · Siyah Kapüşonlu Kız

16-AYNI ACIDA ÇALIŞMAK

Sena Zek

"Siyah Kapüşonlu Kız’ın bu gizemli virajına benimle birlikte dönen sevgili okur; sonraki bölüme geçmeden önce sol alttaki o küçük yıldıza dokunarak kalbimi aydınlatmayı unutma. Keyifli okumalar..."

Koridorda toplanmış kalabalığı yara yara müdürün odasına ilerlerken kalbimin çarpıntısı kulaklarımda patlıyordu. Can'ın yanımdaki o güven veren varlığı bile telaşımı dindirmeye yetmiyordu. Kapının kulbunu tuttuktan sonra cesaret almak için Can'ın yüzüne baktığımda onun da hissettiği panikle göz bebeklerinin titrediğini gördüm. Ama buna rağmen zoraki yerleştirdiği gülümsemesiyle beni rahatlatmaya çalışıyordu. Derin bir nefes alarak kulbu indirdiğimde odaya girdik. Müdürün gözündeki gözlükler burnunun üstüne düşmüş, önündeki ekran ile meşguldü. Biz korkak adımlarla biraz ilerleyip kapıyı kapattığımızda yüzümüze bakarak "Geçsenize," dedi.
Önündeki sandalyelere otururken kaskımı önümdeki sehpada görmem üzerine yüzüm mümkünmüş gibi daha da asıldı. Müdür başını bilgisayardan kaldırıp bize döndü ve ellerini masanın üstünde kavuşturdu.
"Gençler, siz yetişkin insanlarsınız, özel hayatınıza karışamayız ama ben şirketimde dedikodudan hoşlanmam. Daha önce kulağıma gelenleri duymazdan geldim ama şimdi her şey düpedüz karşımda. Sıla özel eşyalarını Can'ın odasında bırakmış, üstüne şirketten beraber çıkıp gelmemişsiniz, kask Sıla'nın kendi aracını değil Can'ın aracını kullandığını gösterirken sabah da beraber gelince neler konuşulduğunu siz tahmin edin. Dediğim gibi işten çıkınca ne yaparsanız yapın, buraya hiçbir şey taşımayın. Evlenmediğiniz müddetçe böyle şeyler istemiyorum, anlaşıldı mı?"
Sözü bittiğinde Can ile birbirimize baktıktan sonra aynı anda "Anlaşıldı efendim," dedik. Kaskımı hasretle kucakladıktan sonra ayaklandığımızda "Bir daha kulağıma bir şeyler gelirse kim gidecek diye aranızda kura çekersiniz artık," dedi ve işine geri döndü. Kaskımın vizöründen yansımama bakarken yüzümdeki ifadenin sarsılmadığını gördüm.
Odadan çıktığımızda ilk sözü Can aldı. " Niye aramızda bir şey yok demedin müdüre? Ben senden o çıkışı bekliyordum," derken neşesi yerindeydi. Müdürün restinden etkilenmemiş gibiydi.
"Laf kalabalığına gerek yok. Anlatsam anlamayacaktı. Seni benim erkek arkadaşım sanmasında bir problem görmüyorum." diye yanıtladım. Bir adım arkamda yürürken sıcak nefesini ensemde hissettim ve her zamanki o topraksı portakal kokusunu da. Bir turunç bahçesi istila ediyordu her yeri.
Koridorun dar alanından geniş alana geçtiğimizde kalabalığın yavaş yavaş dağıldığını görüyordum.
Pelin masasında oturmuş bilgisayarda bir şeyler karıştırırken Serap onun başında dikilmiş, müşteri ile konuşuyordu. Ben odamın önüne geldiğimde Can da kendi odasına doğru yöneldi ki Serap parmağını kaldırarak onu durdurdu. Ne olduğuyla ilgilenmeyerek odama girdim ama bir yandan da ne konuşacaklarını merak ediyordum. Kaskımı masaya bırakıp kapıya kulağımı dayadım. Uzaklaşan ayak seslerinden Serap'ın odasına gittiklerini anladım. Kapıyı açıp koridorda beni görecek olan var mı diye baktığımda Pelin'i masada görünce moralim bozuldu. Kapıyı kapatıp tekrar odama girip volta atmaya başladım. Şu anda meraktan kanım kaynıyordu. Ne yapıp edip onların ne konuştuğunu dinlemeliydim.
Elime rastgele bir dosya alıp hızla çıktım odadan. Pelin başını kaldırıp nereye gittiğime baktıktan sonra dudağını ısırıp başını öne eğdi. Çıkma ihtimali olan kaosu şimdiden sezmiş gibi heyecanlanmıştı.
Serap'ın kapısına gidip konuşmaları dinlemeye başladım.
" Sen ne yere bakan yürek yakanmışsın Can, iki kızı aynı anda mı idare ettin yani," dedi Serap.
"Bizim aramızda bir şey olmadı Serap. Bana hesap soramazsın,"derken Can'ın sesindeki öfke duvarları aşıyordu.
"Beraber yemeğe gittik, sinemaya gittik, basbayağı flört ettin benimle, şimdi de o çirkin, bakımsız, bencil, ukala kızla geceyi birlikte geçirdin. Söylesene kaç kızı aynı anda idare ediyorsun?" dediğinde dişlerimi sıktım. Odaya dalıp kafasını duvarlara sürtmemek için kendimi zor tuttum.
"Sana nasıl anlatayım Serap, bilmiyorum. Belki flört etmiş olabiliriz ama kafa dengi olmadığımızı anladım, daha ileriye gitmedim. Aksine sen boğdukça boğdun beni. Darladıkça darladın. Ayrıca Sıla'ya çirkin diyen çarpılır. Taş gibi kız ama geceyi beraber geçirmedik. Sıla benim eskiden beri arkadaşım, sadece arkadaşım. Yani iki kızı aynı anda idare etmedim," derken sesi öfkeliden çok açıklayıcıydı.
Can’ın 'Taş gibi kız' dediği an, kapı arkasında tuttuğum nefesim boğazıma kaçtı. Kalbim müdürün odasındaki telaştan değil, Can’ın o öfkeli ama dürüst hayranlığından dolayı ritim kaçırdı. Bir yanı bakımsız, bencil diyen Serap’a kin kusarken; diğer yanım Can’ın sesindeki o 'arkadaşım' kelimesinin altındaki tonu deşifre etmeye çalışıyordu.
Yaklaşan topuk sesiyle geri bir adım attım ki Serap kapıyı hışımla açtığında karşı karşıya geldik. Can ona temas etmeden yandan yandan odadan çıkarken Serap kızgın bakışlarını benim üstümde sabitleyerek kapıyı suratıma çarptı.
Ne olduğunu anlamaya çalışan Can'ın kucağına dosyayı çarpıp Serap'ın odasına daldım. Derli toplu masasına yenice otururken beni görmesiyle sorgular bakışları üstümde gezindi. Şekerli parfüm kokusu midemi bayarken içimdeki fırtınayı boşaltırcasına "O kapı öyle değil, böyle çarpılır," diyerek kapıyı sertçe çarptım ve beni inceleyen Can'ın kucağından dosyayı alıp tek kelime etmeden odama yöneldim.
Masama geçip dünden kalan projeyi elime almıştım ki şak diye kapım açıldı. Can elinde tabletiyle hiç istifini bozmadan masamın önündeki sandalyeye oturup bacak bacak üstüne attı. Yüzünde hiçbir şey yaşanmamış gibi duran basit bir gülümsemeyle tabletini açtıktan sonra eline tabletin kalemini alırken "O rest neydi öyle, yeri göğü inlettin maşallah," dedi.
Önümdeki bilgisayarın başlat düğmesine basarken ona bakmadım. "Bana kapı çarpacak adam annesinin karnından doğmadı daha, ayrıca şerefsiz olma potansiyelin hala var Can,"
Sesli bir nefes aldıktan sonra odağını bana yöneltti. "Bunu başkalarının kapılarını dinleyen biri söyledi, senin etik değerlerini de konuşmayalım," derken benim gibi soğuk görünmeye çalıştığını fark ettim.
"Kızla flört ettin ha, arkadaşım," dedim aynı soğuklukla.
"Derdini şimdi anladım Sıla Hanım, " derken elini masama sertçe koydu. "Sen kardeşim derken iyiydi. Ne deseydim uzatmalı sözlüm mü deseydim," dediğinde ona doğru iyice yaklaştım. Aramızdaki masa yaklaşmamızı engellerken gözlerimiz birbirine ateş atıyordu. "Bir daha uzatmalı sözlü, beşik kertmesi deme, biri duyarsa Allı Turna'nı parçalarım," dedim dişlerimin arasında tıslayarak.
"Az önce bizi sevgili sanmalarında problem yok diyordun," dedi aynı tıslamayla.
"Sevgili sanmalarıyla, babamın saçmalıklarını duymaları aynı şey değil, arkadaşım," dedikten sonra geri çekildim.
Can da geri çekilirken gözlerindeki yangın sönmüştü. "Allı Turnama dokunursan Kara mücevherine dokunurum, ona göre," derken tabletine geri döndü.
"Sen de bir daha saçma sözler söyleme Can Efendi, şirket şirket değil dedikodu kazanı mübarek, değişiklikten nefret etmesem direkt basardım istifayı," derken klavyemde gerekli dosyaları arattım.
Can başını kaldırmadan "İyi bari, tekrar adımız çıkarsa kimin gideceği belli oldu," dedi.
"Buraya benim için geldiğini sanıyordum," derken parmaklarım klavyeden kalkmıyordu, hızlı hızlı tuşluyordum.
"Evet ama ortamı sevdim. Herkes çok sıcakkanlı, senin aksine."
" Sen de gıybet kazanı cadısıysan seversin tabi, yakında kısır günü de yaparsınız," dediğimde güldü. "Harika fikir, yanında poğaça, patates salatası bir de pasta ama pasta poğaçaya değecek," derken konunun aksine çok ciddiydi.
"Kadınlar matinesine gittiğini hiç düşünmezdim, pek aşinasın maşallah,"
"Senden daha aşina olduğum kesin," derken çizim yapıyordu. Kalemin tabletin camında oluşturduğu sürtme sesiyle benim hunharca kullandığım klavyemin sesi birbirine karışıyordu.
"Odana el mi koydular?" dedim.
"Odam çok Güneş alıyor bu saatte, arkam dönük bile olsa rahatsız ediyor, senin odanın loşluğu bana ilham veriyor," derken ona bakış attım. İstifini bozmadan hem işini yapıyor hem bana laf yetiştiriyordu.
"Bence Fikri amca haklı, sana kara mamba bulaşmış," dediğimde ben de onun gibi iki işi aynı anda idare edebiliyordum.
"Sen ne benim Gölbaşı'ndaki ne köydeki evime geldin. Ben senin dünyana hakimken sen hiç oralı değilsin. Bir ara gel, sana da elma şekeri bulaşsın, biraz tatlanırsın, iyi gelir,"
"Müşterilerini yıpratma Can. Onlar senin kırmızı halılarına, canlı vintage-eclectik tarzlarına alışmışlardır, birden brütalist tarza geçersen ağlarlar,"
Can, kalemini tabletin üzerinde bir anlığına durdurdu ve sarı camlarının üzerinden bana baktı. "Brütalizm, dürüstlüktür Sıla. Betonu saklamaz, olduğu gibi gösterir," dedi sesi bu kez daha alçak bir perdeden çıkarken. "Belki de müşterilerim ağlamaz, aksine ilk kez maskesiz bir binayla karşılaştıkları için huzur bulurlar. Ne dersin?"
Sandalyemi geriye atıp ayaklandığımda gözleriyle beni süzdü. Zaten azıcık Güneş gören odamı daha da karartan ahşap jaluziyi çekerek yukarı kaldırdığında oda biraz daha aydınlandı.
"Al sana brütalist, karanlıkta hiçbiri görünmezdi sonuçta," diyerek yerime geçtim.
"Sonunda iki deliyi bir potada eritecek hamleyi yaptın," dedikten sonra işine gömüldü. Ciddi ciddi benim odamda çalışıyordu. Onun bu haline göz devirdikten sonra işime döndüm.
Birkaç zorlayıcı hesabı bitirdikten sonra Can'a baktığımda kendini işe kaptırdığını gördüm. Sarı camları pencereden gelen cılız ışığın etkisiyle parlarken siyah çerçeveleri, siyah gömlek ve pantolonuyla ciddi bir iş adamı profili çiziyordu. Onu inceleyen bakışlarım kendime döndüğünde işe değil de ringe çıkar gibi olan tarzımı içten içe eleştirdim. Bu kadar aykırı olmak ne derece normaldi diye düşünmeden edemedim.
İkimizi yan yana gören ona plaza adamı bana sokak dövüşçüsü diyebilirdi. İlk defa giyimimi beğenmedim. Evet, şantiyede iyiydi ama daha mimar gibi gözükmek kötü bir fikir olmayabilirdi.
"Eryaman'daki evi teslim ettin mi?" dedim merakla.
" Müşteri çizimleri beğendi, şu anda restorasyon yapılıyor, önümüz hafta ev, anahtar teslim," derken başını dahi kaldırmıyordu.
"Şimdi ne çiziyorsun?" diyerek tablete eğildim. Başını kaldırıp gölgeli gözlerini dikti gözlerime."Dünkü evi," dediğinde yüreğimde ince bir sızı hissettim. Benden güç almak için, dağılmamak için yanımdaydı. Bu farkındalık beni yerime mıhlarken ne kadar da birbirimize muhtaç olduğumuzu anladım. Kanayan aynı yarayken yara bandı birbirimizdik.
"Senin bir şaheser çıkaracağına eminim. Proje bitince bana da gösterir misin? Merak ettim," derken bilgisayara döndüm. Zihnindeki bulutları dağıtmaya kararlıydım.
Birden odadaki telefonun çalmasıyla irkildim. Sandalyemle kayıp telefonu açtığımda müdürün gür sesi yankılandı odada. "Can Bey niye odasında değil, neden orada ulaşamıyorum, ne dedim ben size?"
"Efendim, beraber çalışıyoruz, dün gittiğimiz proje üzerine detayları paylaşıyorduk. Bu da mı problem yani?"diye karşı çıktığımda Can'ın ışıldayan bakışlarını üstümde hissettim. Müdürün sesi yumuşayarak "Peki o halde, ver bakalım erkek arkadaşına," derken öksürdü, "yani Can Bey'e "
Onun kırdığı pota gülmemek için dudaklarımı bastırırken telefonu Can'a uzattım.
"Efendim müdür bey, ben yarın halledeyim orayı olur mu? Bugün elimdeki iş bitsin, tamam , teşekkür ederim, iyi günler," diyerek kapattı telefonu.
"Çay, kahve bir şeyler ısmarlasana, dilim damağım kurudu," dediğinde tekrar telefonu elime aldım. Onun bıraktığı sıcaklığa dokunduktan sonra gerekli tuşlamayı yaptım. "Odama iki çay lütfen, biri demli ,diğeri için şeker koymayı unutmayın,"
Ben telefonu yerine koyarken Can beni izliyordu. Hem müdüre karşı olan savunmam hem de çayını nasıl içtiğini söylemem üzerine "Biz gerçekten karı kocadan farksızız, ayrıca müdürün kırdığı potu fark ettin mi?" derken gözleri parlıyordu. Kollarımı masaya dayarken sahte bir gülümseme koydum ortaya."Ne diyorum biliyor musun? Hadi nikah dairesine gidelim,"
"Hızlısın Mimar Hanım, barok dönemden bohem döneme birden atladın maşallah. Bu bir evlilik teklifi mi?" derken Can da bana daha çok yaklaştı. Arada yine masa vardı ama gözlerindeki tutku derimi yakmaya yetiyordu.
"Evet, babamlar, müdür derken herkes evlenin diyor ayrıca bence zaten evli gibiyiz, sürekli dip dibe. Arabada da dedim ya evli olsak daha az görüşürüz," dediğimde olayı alaya aldığımdan emin görünüyordu ve benim oyunumu devam ettiriyordu. Bu sırada ise oldukça eğleniyordu.
"Evli olsak her sabah uyandığıma şükrederdim herhalde, bu gece de beni boğmadı diye düşünürdüm,"
"Elin, ayağın rahat durursa neden boğayım ki," dediğimde tek kaşını kaldırdı.
"Sıla, seninle bu konuları konuşan olmamış olabilir, ben biraz anlatayım, evlilikte olay biraz da elinin, ayağının durmaması ya," dediğinde verdiği rahatsızlıktan son derece memnun görünüyordu. Omzuna vurup sandalyemi geri çektim. Kalbimde parlamaya başlayıp tüm vücuduna yayılan ateşi zaptetmeye çalışırken derince yutkundum. O benim halime gülerken "Sapık " diye bağırdım.
"Can gerçekten çok fenasın, elini, ayağını tutsan dilini tutamıyorsun," dedikten sonra elimle yüzümü havalandırmaya çalıştım. "Ayrıca merak etme , babam o konuda annemi aratmıyor, her türlü konuyu konuşmaya müsait ," diyerek başımı bilgisayara adeta gömüp çayın gelmesini bekledim.
Can tabletin kalemini dudağına yaslayıp gülümsedi. "Selami Amca... Beklemezdim," diye mırıldandı. "O zaman hazırlıklı olmam lazım, baban beni bir gün kenara çekip aile planlaması dersi vermeden önce senin şu el-ayak mesafesini bir netleştirsek mi?"
Onun bu meseleyi bana inat devam ettirmesi üzerine sertçe ayaklanıp Can'ın yanına geçtim. O gözlerindeki hayran ışıltıyla beni izlerken üzerine eğildim. "Bana bak Can Efendi, susmayı bilmezsen ben sustururum seni," dedikten sonra gözlüğünü kibarca gözünden çıkarıp masaya koydum ve kaskımı kafasına bir hamlede geçiriverdim. Tam o sırada kapı çalınıp içeriye hademe abla girdiğinde yerimde doğruldum ama kadının garip bakışlarından komik göründüğümüzü anladım. Oturan, elinde tablet ve kalem olan adamın kafasında alakasız bir kask, tam yanı başında sıkıntıyla bekleyen bir kadın bence de garip görünüyordu.
Kadın çayların ikisini de masaya koyup "Afiyet Olsun" dedi ve zombi görmüş gibi kaçarak odadan ayrıldı.
Kadının çıkmasıyla Can başındaki kaskı hızlıca kafasından çıkarıp sehpaya bıraktı. Ayaklandığında bir adım geri atsam da burun buruna geldik. Dudaklarıma kısa bir bakış atıp "Beni başka türlü susturduğun günler de gelecek sert kız," dedi ve masama oturup çayı önüne çekti. Onun bu yakınlığı ve cümleleri içimdeki alevi büyütürken yutkunamadım. Böylesi bir yakınlığa alışık olmayan bana bu kadarı fazlaydı. Kendime gelmek için başımı silkeledikten sonra masadan demli çayımı kaydırarak aldım ve Can'ın az önce oturduğu değil öbür sandalyeye oturarak Can'ın çayını karıştırışını izledim. O az önce yaptığı münasebetsizlikler hiç var olmamış gibi sakince etrafı izleye izleye çayını yudumlarken bu evlilik lafını tekrar açmamaya karar verdim. Ben de bir yudum almıştım ki tekrar kapı çalındı. "Gir" dememle Pelin elinde koca bir buketle içeriye girdi. "Sıla hanım , bunlar sizeymiş," dediğinde şaşırarak ayaklandım ve kucağındaki yükü ondan aldım. Papatya ve kasımpatıların olduğu buket beni lise yıllarına götürürken üzerindeki notu okumayı akıl edebildim. Pelin odadan çıkarken Can merakla yanıma geldi.
Güzeller güzeli Sıla'ya
Mesajıma cevap vermediğin için kendimi böyle göstermek istedim. Yıllar sana yaramış, afeti devran olmuşsun. Seni adım adım gözetliyorum çünkü her geçen gün aşkım daha da alevleniyor ama korkma, sen hazır olmadan karşına çıkmaya niyetim yok. Mutlu ve güzel günler geçirmen dileğiyle.....