18. bölüm · Siyah Kapüşonlu Kız
17-GEÇMİŞTEN BİR PAFTA
Papatyalar tüm güzelliğiyle selamlıyordu güneşi. Kuş sesleri kulağımda çınlarken bu bahar neşesinin tadını çıkarıyordum.
"Evet, sonunda kantindeki sırayı atlatıp geldim," dedi on beş yaşındaki delikanlı. Yanımdaki boşluğu doldururken elime bir kutu kola tutuşturdu. Ben ondan kibarca kolayı alırken parmaklarım parmaklarına değince içimdeki kelebekler uçuştu. Mavi gözleriyle içimdeki serin suları dalgalandıran bu delikanlı benim sevgilimdi.
Ben kolamı açıp kafama diktiğimde cebinden bir çikolatalı gofret çıkardı. Onu alırken tekrar parmak uçlarına dokununca yanaklarım alev aldı. Gözlerimi hafif kaçırarak, narin bir gülümseme sergileyerek önüme döndüm. Yeşilliği, yeşilliği taçlandıran çiçekleri, rengarenk çiçeklere konan böcekleri izlerken başımı Doğan'ın omzuna koydum. Başıma içten bir öpücük koyduktan sonra yanağını başıma yasladı.
"Sıla, annen nasıl oldu?" dediğinde gözlerime gölge oturdu.
"Annem her gün kötü, daha da kötü, " dediğimde bir damla şıp diye aktı sol gözümden.
"Bu konu seni rahatsız ediyorsa konuşmayalım," dedi. Cevabım sessizlik oldu.
Doğan oturduğu yükseltinin kenarından iki papatya koparıp önüme uzattı. "Bak ne buldum, sen seversin," dedi sevecen sesiyle. Başımı omzundan kaldırıp onun sevincinin bana bulaşmasına izin verdim. Elinden papatyaları alıp avucumun içine bir emanetmiş gibi yerleştirdikten sonra gülümsememi Doğan'a sergiledim. Onun gözlerinden bir ışık çıkıp benim gözlerime bulaşıyor gibiydi.
Okul çıkışı etrafı Kara bulutlar kaplamıştı. Okul evime yakın olduğu için yürüyerek gidiyordum. Ayaklarımı sürüye sürüye ilerlerken yağmur damlaları hücum etti birden. İnsanlar ıslanmamak için koşturuyor, otobüs durağında herkes birbirini ittirerek otobüse bir an önce binmeye çalışıyordu. Bir sis perdesinin arkasında onları izlerken üstün sırılsıklam oldu. Umursamadan, bakışlarım yerde, ağır adımlarla eve girdim.
Kapının gıcırtısı evin sessizliğini bozarken ayakkabılarımı çıkarıp girdim içeriye. Kapatınca çıkan tak sesi ise annemi bu yöne baktırmaya yetmemişti. Tunç öldü öleli o camın önüne bakıyor, sabahtan akşama kadar başını kaldırmadan dışarıyı izliyordu.
"Anne, ben geldim," dedim umutla ama o benim sırılsıklam olduğumu anlamayacak kadar kendi ile meşguldü. Bundan altı ay önce olsa beni azarlayacak kadın şimdi beni görmüyordu.
Üstüme yapışan kıyafetleri zorla çıkarıp makineye attıktan sonra ılık duşa girdim. Duş başlığından serpilen su vücuduma değerken kasılmış omzumun ve çenemin gevşediğini fark ettim. Tadını çıkarmak istesem de benim yüzümden fazla gelecek bir su faturasını göze alamadığım için hızla kendimi tabiri caizse çitileyip banyodan çıktım. Su faturası ödemek zor olduğu için korkutmuyordu beni. Bu evde olmaması gereken biriymişim gibiydi. Her adımın fazla gürültülü, her lokmam fazla eğretiydi.
Hızlıca giyindikten sonra ödev olan yaklaşık altı kitabı masamın üstüne koydum. Hepsinin üstünde parmaklarımı gezdirirken onları ihmal ettiğim için utandığımı hissettim. Parmak uçlarım gergin, çıktığım gezintiden sonra mutfağa girdim. Buzdolabını açtım. Dün yemeklerin bittiğini bilmeme rağmen annemin bugün bir farklılık yapmış olma umuduyla buzdolabının içini gözlerimle kolaçan ettim ama yemek yoktu. Aynı umudu taşıyan ışıltılı gözlerimle ocağa baktığımda aynı boşluğu orada da gördüm.
Önceki akşam babamın yıkadığı bulaşıklardan lazım olan tencereyi elime alıp çorba pişirmeye koyuldum.
Babam gelesiye mutfaktaki işim bitmişti. Camın önünde öylece süzülen ve artık kemikleri sayılacak kadar zayıflayan annemi izledim. Kapı pervazına dayanmıştım. Gözlerini de kırpmasa heykel zannedecek kadar hareketsiz ve beyazdı. Tam anlamıyla kireç gibi beyazdı. Yaklaşmaya korkuyordum çünkü her yaklaştığımda bu sükuneti gidiyor yerine vahşi bir kaplan geliyordu. Beni görmeye tahammülü olmadığını biliyordum. Evin içi karanlıktı. Sokak lambalarının ışığı camlardan sızsa bile karanlıktı. Babam gelince benim cesaret edemediğim o anahtarlara dokunduğunda ve lambalar sarı ışıklarını saldığında bile ev karanlıktı.
Kapının anahtar sesiyle yerimde doğrulduğumda babam girdi içeriye. Sesi çıkmadan yanıma gelip ışığı açtı. Kollarını açıp bana sarıldı. Saçlarıma sıcaklıktan uzak, alelade bir öpücük kondurup annemin dizinin dibine kadar gidip oturdu. Annem nihayet gözlerini boşluktan çekip babama döndü ama bakışları buz gibiydi. Babam "Semra ne yapıyorsun burada yine?" diye sordu. Sesi hesap sormaktan çok yalvarıyor gibiydi. Annem "Bilmiyorum," deyip tekrar boşluğa daldı bakışları.
Babam geldiğinde ki canlılığı annemin dizlerinin dibine gömüp ayaklandı. Bana yönelerek "Sınav var mıydı bugün?" diye sordu. Başımı hayır anlamında salladığımda "Peki" diyerek yanımdan geçti ve mutfağa yöneldi.
Her gün olduğu gibi annemi zorla mutfağa getirdik yemek için. O bakışları masanın ortasında elindeki kaşığı yemeğe daldırıp boşalttığı için şapırt sesleri çıkarıyordu. Babam arada bir dürtünce iki kaşık yiyip kalkıyor ve aldığımız yere oturuyordu tekrar. O gidince şapırtı sesi gidiyor yerine lambanın o gıcık cızırtı sesi, etrafa yaydığı o gıcık sarı ışık huzmesi geliyordu. Babamla ikimizin kaşığının tabağa sürtme sesi de yankılanıyordu boş odada. Birbirimize bakmadan geçen keyifsiz akşamlardan biriydi işte.
Yemek bitince telaşla tabakları toplamaya başladığımda "Hadi sen derse, ben toplarım, "dedi babam. Tabakları öylece bırakırken arkamdan basitçe "Ellerine sağlık," diye seslendi. Sesi mutfaktan odama uzanan koridorda yok olurken nihayet dersime odaklanacağım için yarım yamalak bir gülüşle kitapların başına geçtim.
Gece yarısı olduğunda ben hala derslerle boğuşurken babamın ağlamaklı sesleri doldu kulağıma. "Semra böyle yapma, gel gidelim tedavini ol,"
Bu senaryoya çok aşinaydım. Korkudan titreyen gözlerimle kapıya baktım. Birazdan kavga edeceklerine emin olduğum için sesleri duymamaya çalıştım. Kulaklarımı elimle kapayıp ders notlarımı seslice okumaya başladım.
Okudum.
Daha sesli okudum.
Daha sesli okudum.
Tekrar okudum.
Bir daha okudum.
Biraz böyle okudum ki biri ellerimi kulaklarımdan hızla çekti. Kendi dünyamdan çıktığımda bağırmaktan sesimin kısıldığını fark ettim. Odamdaki beyaz ışık gözümü acıtırken hafifçe kıstım. Babamla göz göze geldiğimde "Kızım, iyi misin? Neden bağırıyorsun?" diyerek önümde ağırca çömeldi ve göz yaşlarıyla birlikte benden akan yaşları sildi. Eli kibarca yüzümü okşuyor gibiydi. Birden beni kendine çekip sımsıkı sarıldı. "Özür dilerim Sıla, anneni ikna edemiyorum, bir yandan de sen boşluğa düşme diye elimden bir şey gelmiyor,"
O benim omuzlarımda, ben onun omuzlarında gözlerimizin selini akıtırken annemden hiç ses çıkmıyordu. Pankreas kanseriydi ve 3. Evreydi. Tabi bu tedaviyi reddettiği dönemde 4. Evre olmadıysa...
Herkes yattıktan sonra gizlice salondaki bilgisayarın başına geçtim. Dün biraz annemin cüzdanını, fotoğraflarını karıştırmıştım. Babamın da ağzını arayarak gerçek anne ve babamın ismini öğrenmiştim. Annem Selma Dündar, babam Azmi Dündar'dı. İnternete girip isimlerini arama motoruna yazdım. Sesi duyulmasın diye klavyeye kibarca basıyordum. Selma Dündar yazınca pek bir şey çıkmadı. Onun ismini yazarken yüzümde ne bir sevecenlik ne bir nefret beliriyordu. Bilgisayar ışığının aydınlattığı sadece ifadesiz bir yüzdü.
Ama Azmi Dündar yazınca Bürokrat olduğunu öğrendim. Resimlerdeki adamın biraz daha yaşlı haliydi. Kara kaşları, kara gözleriyle ve sert bakışlarıyla hem yakışıklı hem korkunç biriydi. Dinç olduğu her halinden belliydi. Bakışlarının keskinliğini ve kaşlarının kavisini kendime benzettim. Hatta teni beyaz ve gözleri kehribar olsa benim birebir aynım olacak gibiydi. Aynalara bakmak istemeyeceğim bir benzerlikti. Birden bilgisayara düşen yansımama bakum. Gözlerim tekrar o adamın gözlerine kayınca üşür gibi titremeye başladım. Bakışlarım dondu ama onun gözleri alev alev parlıyordu. Bir sürü fotoğrafı vardı, hepsine teker teker baktığımda içimde bir tiksinti oluştu. Bilgisayarın fanı kalbimin atışıyla yarışıyor gibi ses çıkarıyordu.Bu adama gerçekten kanım ısınmamıştı. Faredeki elim yavaşlarken yüzümün buruştuğuna emindim. Bilgisayar ışığının aydınlattığı burun kıvırmış olan yüz ifademdi.Daha fazla görmek istemeyerek bilgisayarı kapattım. Çöken omuzlarım ve sürüklenen ayaklarımla kendimi yatağa attım.
Ellerimi başıma geçirip karanlık tavana baktım. Parmaklarım uyuşuyor, gözlerimden yaşlar akıyordu. Ruhum çekilircesine bacaklarım ve kollarım atıyordu. Damarlarımda onun kanının gezdiğini bilmek her yerimi karıncalaştırıyordu. Selami Nahmi işkolik olsa bile daha babacandı, en azından beni birine terk etmezdi değil mi? Annem Semra öldüğünde o da Azmi gibi bırakmazdı beni değil mi? Selami babamın o alelade öpücüğü bu Azmi denen adamdan çıkamayacak gibiydi, fazla sert, fazla mesafeli. Biyolojik babamı değiştirmek için neler vermezdim.
