10. bölüm · Siyah Kapüşonlu Kız
9-AYI VE İNEK
Ağır adımlarla koridorda ilerlerken Pelin'in klavye sesleri, Serap'ın telefondaki yapay neşesi kulaklarımda çınladı. Onlar beni görmezken ofise göz gezdirdim. Önce Mert'in kapısı dikkatimi çekti. Benden mutlu bir haber bekliyordu ama o haber bende değildi. Mühendisle konuşmaya onunla gitsem halledebileceğini sanmıyordum, sosyal konularda pek becerikli olduğu söylenemezdi. Serap teknik detayları bilmezdi, ben zaten kimseye dil dökemezdim. Bakışlarım Can'ın kapısına kaydı. Şimdi o odaya girip, az önce inek ve ayı çizmekle suçladığım adamdan, benim mesleki onurumu bir akşam yemeğinde kurtarmasını isteyecektim. Bu, binanın yıkılmasından daha ağır bir enkazdı üzerimde.
Kapıyı çalmadan odasına girdiğimde başını kaldırıp gelenin kim olduğuna baktı. Karşısında beni görünce istifini bozmadan tabletiyle çizim yapmaya devam etti. Masası renk paletleri, kalemler, postişlerle dolu ve kalabalıktı. Dosyayı önüne attığımda tablet dosyanın altında kalmıştı. Başını kaldırıp alaylı bir ifadeyle sakince "Ne yapıyorsun?" diye sordu.
"Yardımın lazım, yapı denetimin mühendisi yanlış hesap yapmış, hata bende değil," deyip sandalyelerden birine oturdum.
Dosyayı yavaşça kenara koyarken "İyi,ne güzel işte. Problemi bulmuşsun, çözersin de," dedi
"O iş o kadar kolay değil, müdür 'adamla yemek ye, huyuna git, ikna et, imzasını geri çeksin' diyor," dediğimde o umursamaz ifade yüzünden silindi. Doğru söylediğime emin olmak ister gibi yüzüme baktığımda gözlerimi gözlerine dikerek onayladım. Gözlerini yumduğunda alnındaki damarlar belirginleşmişti. Dişlerinin arasından tıslayarak "Bir kadına elin adamıyla baş başa yemek yiyerek ikna et ne demek?" dedi.
Yüzümü önüme dönüp parmaklarımla oynamaya başladım. "Bunun için geldim ya yanına, beraber konuşalım. Teknik detaylar bende, sosyal beceriler sende," Sesim yaramazlık yapmış çocuklar gibi kısık çıkıyordu.
"Ben ayı ve inek çizmekten başka bir işe yaramam Sıla, adamla baş başa kalmak istemiyorsan bunun için bir sürü insan var," dedi gözlüklerini sertçe masaya atarak.
Hayretle kaşlarım kalkmış ona bakarken acı dolu bakışlarını gördüm. Bana çok kırılmıştı. "Senden başka kimse halledemez," dedim yüksek ritimli bir sesle. "Mert konuşmayı bilmez, Serap sadece konuşmayı bilir, ikisini de ancak sen halledebilirsin,"
Masasının üstündeki ellerini tutmak ile tutmamak arasında gidip geldim, neredeyse yalvaracak haldeydim. "Ben iç mimarım Sıla, kolon kiriş aks donatı vs. bilmem, sen dikersin binayı, ben süslerim. Ne diyeceğim adama?"
"Asıl işin süs püs de olsa adı üstünde iç mimarsın, bir pazarlamacıya göre detaylara daha hakimsin. Seninle ortak alanlarımız da var" derken can paralıyordum resmen. O ise sadece mesafeli bakışlar atıyordu.
"Bak, ben kaba bir insanım, geçinmeyi bilmem belki ama o proje benim bebeğim, hepsi öyle. Beton mikserleri devam emrini bekliyor, beton içinde donarsa sahipleriyle papaz oluruz, imzanın hemen çekilmesi lazım. Piyasada yeni bir ekiple anlaşmak da hemen olmuyor, şirket zarar eder. Ben o adamla konuşamam, hemen boğazını sıkmaya kalkabilirim," derken ne kadar çok konuştuğuma kendim de hayret ediyordum. O ise geriye yaslanmış sadece dinliyordu. Onun bu kayıtsız tavrı çaresizliğimi artırıyordu.
"Sen bir Ankara erkeğisin, beni öylece yollayacaksan yolla, ona göre bilelim rahatlığını," diyerek ayaklandım ve dosyayı hızla önünden çekip aldım. Dosyanın altında yazan mühendis adını alıp Pelin'in yanına gittim. O da iş saati bittiği için gitmeye hazırlanıyordu. "Baksana, Arif Kanca'nın numarası şirkette kayıtlı mı?" dedim. Çekingen bakışlarını gizlemeye çalışarak telefon defterini açtı. "Varmış Sıla Hanım,"
"Tamam, hemen söyle," diyerek telefonu çıkardım ve söylediği numarayı tuşladım. Telefonu kulağıma dayayıp çaldığını anlayınca odama gidip kaskımı ve eldivenlerimi aldım. "Buyurun " sesiyle telefonun açıldığını anladım.
"Arif bey,ben Mimar Sıla Nahmi, ret verdiğiniz projenin mimarıyım, görüşmemiz mümkün mü?" dedim soğuk bir sesle.
"Elbette Sıla Hanım, mesaim bitti. Gaziosmanpaşa’da, Arjantin Caddesi’nin hemen paralelindeki o meşhur restorandayım. Biraz gürültülüdür ama teknik tartışmaları bastıracak kadar iyidir. Sizi bekliyorum." demesi üzerine dişimi sıktım. "Pekala" diyerek kapattım telefonu. Hızla şirketi terk ederken Can'a da içten içe sövüyordum. Motorla adamın tarif ettiği yere geldiğimde motoru uygun bir yere park edip mekanı süzdüm. Resepsiyona kaskımı bırakırken ceketimin kolundaki gri lekeye takıldı gözüm. Buradaki herkes porselen gibi pürüzsüz görünürken, ben az önce savaştan çıkmış gibiydim. Ama bu kir, benim haklılığımın nişanıydı.
Arif Bey jilet gibi bir takım elbise içinde yaklaşık kırklarında bir adamdı.
Beni görünce gözleri parlayarak ayağa kalktı. Tokalaşmak için elini uzattığında eline bakakaldım. Temas sevmeyen bir insan için bu zorlayıcıydı ama projem için göz yummalıydım. Tam elimi kaldıracakken havadaki eli başka bir el karşıladı. Koyu mavi ceketin kolunun sahibine baktığımda gözlerimin ışıldadığına emindim.
"Arif bey, ben Can. Sıla Hanım'ın şirketinde iç mimarım." dedi sevecen bir sesle. Gülümseyip yerine oturduğumda Can da tam yanımdaki sandalyeyi çekip oturdu. Minnet dolu bakışlarımı ona yönlendirdiğimde samimiyetle gözlerini kırptı. İçime dolan sevince engel olamıyordum, dudaklarım kıvrılmış düzelmiyordu. Önüme döndüğümde Arif Bey'in bakışlarıyla bizi ezmeye çalıştığını fark ettim ama Can'ın dik omuzları bu bakışları savurup geçiyordu.
Bizim oturmamızla birlikte garsonun gelmesi üzerine sipariş vermemiz gerekiyordu. Arif Bey ev sahibi gibi gerinerek "Ben bir kuzu sırt ve kırmızı şarap alayım, Sıla Hanım siz ne alırdınız?" dedi. Gerginlikten boğazımdan bir şey geçmez gibi geliyordu.
"Ben soda alayım sadece, Can sen ne alırsın?" dedim sevecen bir sesle. "Ben deniz mahsüllü makarna alabilirim," derken Arif Bey atıldı. "Sıla Hanım, hesaplar benden,ev sahibiyim ben, söyle bir şeyler,"
Adamın bu otoriter ve ezici tavrı karşısında içimi kurtlar kemiriyordu ama Can'ın varlığı bana güç veriyordu.
"Hayır Arif Bey, sadece soda alacağım," dedim net bir sesle. Bunun üzerine Arif Bey garsonu başıyla onaylayıp yolladı.
Arif Bey gerinerek "Evet Sıla Hanım, ne konuşacaktık?" dedi. Tavırlarından Can'ın varlığını yok saydığını hissediyordum. Tepkisini merak ederek Can'a baktığımda elini çenesine dayamıştı ve gergindi. Sol bacağını vücudundan biraz ayırmıştı ve her an ayağını yere vuracak gibiydi. Elimi Can'ın sağ bacağının üstüne çok hafif koyup gözlerine rahatlatıcı bir tavırla baktım ve tekrar Arif Bey'e döndüm. "Projede hata yapmışsınız," dedim sakince.
"Yapmışım" dedi bastırarak. Kibri dağları delecek gibiydi, hatayı kendinde görmediği belliydi.
"Evet, siz tam olarak on cm lik bir hata yapmışsınız," diyerek araya girdi Can. Bakışlarındaki titrekliğe rağmen jestleri sakindi ya da öyle olmak için uğraşıyordu.
Arif Bey "Can Bey, iç mimarsınız, değil mi? Siz teknik bilgileri ne kadar okuyabiliyorsunuz," derken küçümseyici bakışlar atıyordu.
"Ben bir iç mimarım ama zeki bir iç mimarım. Sıla Hanım da mesleğinde çok iyidir, daha hiç hatası çıkmış biri değil, beraber çalışıyoruz, kaptım bir şeyler" diyerek bana göz kırptı. "Sisteme bilgileri yanlış girmişsiniz, nasıl yapalım bu işi? Nasıl düzeltelim?"
Arif Bey Can'ın kıvraklığı karşısında nefes alıp yemekleri merak eder gibi etrafı kolaçan ettikten sonra öne eğilip kolunu masaya koydu. "Bakın Can Bey, yönetmelikler (TBDY 2018) asgari sınırları belirler. Ben 10 cm küçük girmiş olabilirim ama bu binanın güvenliği için benim koyduğum bir 'ekstra denetim' kriteridir. Mimar hanım projeyi çok sınırda çizmiş."
Elbette hemen kabullenmesini beklemiyordum ama adamın her hareketi içten içe geriyordu beni. "Sınırda değil, tam kıvamında Arif Bey. O 10 cm yüzünden bina şu an 'yetersiz' görünüyor ve beton mikserleri yolda. Sizin 'ekstra denetim' dediğiniz şey, projenin ruhsatını tehlikeye atıyor." diye tane tane anlattım.
"Ben şirketlerin değil binaların selametini düşünürüm, yarın bir gün deprem olsa ve bina yıkılsa kim suçlu olur? Her şeyi sınırda çizdiğini iddia eden bir mimar mı, küçücük bir hata diye görmezden gelen yapı denetim mi?" dedikten sonra Can'a döndü " Ya da işime çomak sokmaya çalışan bir dekorasyoncu mu?"
"Arif Bey, ben arkadaşımı siz ezin diye değil, adam akıllı konuşabilelim diye getirdim, üslubunuza dikkat edin" diye çıkıştım.
Arif Bey geriye yaslanıp gergindi. "Kaderiniz benim elimdeyken bu kadar parlamayın bence,"
Adamın bu astığım astık tavrı karşısında her an bir fenalık yapacak gibiydim ki Can araya girdi "Arif Bey, projede 60x60 olan kolonu sisteme 50x50 girmek bir 'hata' değil, resmi belgede tahrifattır. Yarın bir bilirkişi gelse ve yerinde ölçüm yapsa, sizin kariyeriniz o 10 cm'lik boşluğa düşer. Biz bunu aramızda çözelim diyoruz, siz ne dersiniz?"
Arif Bey'in bakışlarındaki hakimiyet dolu eda çökerken arkaya yaslanmak bana kalmıştı, kollarımı göğsümün altında birleştirip ezici bir bakış attım adama. Tam o sırada yemekler gelmişti. Adam önündeki etten bir parça koparıp hırsla ağzına attı. Ben bardağıma konan sodadan küçük bir yudum alırken Arif Bey'i göz hapsine almıştım.
"Buranın kuzu sırtı efsane, çok şey kaybettin Sıla Hanım," dedi Arif Bey konudan saparak.
Can'a baktığımda göz göze geldik, ağzı doluyken adamın tavrına göz devirerek gülüyordu.
"Soda gayet iyi, yemek istersem tekrar gelirim," dedim zafer gülüşümle.
Arif Bey şarabından bir yudum alıp, o ağır abi tavrıyla gülümsediğinde; masadaki peçeteye hızlıca o kolonun kesitini çizip adamın önüne ittim.
"Bakın Arif Bey," dedim kalemimi kağıda sertçe bastırarak. "Buradaki donatı hesabı bu kesite göre yapıldı. Sizin girdiğiniz kesit binayı kağıt üzerinde yıkıyor ama gerçekte o bina sapasağlam duruyor. Şimdi o imzayı geri mi çekiyorsunuz, yoksa biz yarın sabah bu lazer metre ölçümleriyle Bölge Şehircilik Müdürlüğü'ne mi gidiyoruz?"
Arif Bey bakışlarını ikimiz üzerinde gezdirdikten sonra bakışları yumuşadı. "Yazılım bazen verileri yuvarlıyor, sistemsel bir aksaklık olmuş olabilir. Yarın ofise geçince bir bakarım..."
Can sabırsızlık ederek benden önce davrandı "Yarın çok geç Arif Bey. Mikserler kapıda. Şimdi buradan şirketi arayıp o 'sistemsel hatayı' düzeltmelerini söyleseniz? Hatta biz de yardımcı oluruz, bir telefonunuza bakar."
Arif Bey kaçış olmayacağını anlayarak telefonunu çıkardı ve şirketini aradı. Onun konuşmalarını nefesimi tutmuş dinlerken heyecanla Can'a baktım. O da dirseklerini masaya dayamış müjdeli haberi bekliyordu. Telefonu kapattıktan sonra o sihirli kelimeler döküldü dudaklarından;
"Tamam gençler, mikseriniz işini yapabilir,"
Hızla müdürün ismine basıp aradım. Açıldığında müdürün mızmız sesi doldurdu kulaklarımı. "Çözmediysen bu saatte arama,"
"Müdür bey betonları dökebiliriz, Arif Bey imzayı çekecek," dedim mutluluktan titreyen sesimle. Şimdiden bekleyen mikserlerin inşaata girmesi, araçların çıkardığı ikaz sesleri, ustaların uğultuları canlandı zihnimde.
Yemeği bitince Arif Bey bozulmuş hevesiyle mekanı terk ederken Can ile baş başa kaldık. Ben minnet ve sevinç dolu halde Can'a baktığımda onun bakışlarındaki ışığa şahit oldum. "Çak" diyerek elini kaldırdığında ona uydum. Elimi yumruk yapıp yatay pozisyona getirerek uzattım. Kaşları kalkarak gülerken yumruklarımızı tokuşturduk. Nefesi göğsünde belirgin şekilde kıpraşırken bana bakıyordu. Beden dilinden sarılmak istediğini görsem de o yetkiyi ona vermedim. Elimi kaldırıp garsona seslendim. "Bana az pişimiş antrikot ve ızgara sebze getirir misiniz?" dediğimde Can hayretle bana bakıyordu. "Az önce canım istemiyordu ama şimdi acıktığımı hissettim, sabahtan beri açım," dediğimde tekrar göz yumdu. Benim siparişim geldiğinde o makarnasını çoktan bitirdiği için ben yemeğimi yerken o ya konuşuyor ya etrafı inceliyordu. Genelde de beni izliyordu ve ben şu anki zafer üstüne rahatsız bile olamıyordum. "Belki kuzu sırt değil ama etler harika," dediğimde bakışlarının gerçekten yumuşadığını hissettim. Uzun zaman sonra ilk defa belli sıfatlardan ayrılıp insan olarak yan yanaydık.
Kasada kim ödeyecek kavgasından sonra hesabı ödeyip çıktık. Mekana ayrı girdiğimiz için ayrı çıkmak zorunda kaldık.
Kaskımı takıp motora atlarken yanıma yanaşan araca baktım. Can yine kendine yaraşır kırmızı bir arabanın sürücü koltuğundaydı. Ben kaskımın vizörünü açarken camını indirip "İyi geceler Sıla, kafanı yastığa koyunca rahatça uyursun artık," dedi.
"Uyuyacağım ama sen rahatça uyuma. Burada bir şeyleri hallettik diye bir şeylerin değişeceğini sanma. Ben hala kaba Sıla'yım." derken sesimi en ciddi perdede kullandım. Onun gülen yüzü benim ifadesiz yüzümle karşılaşınca solar gibi oldu ama çabuk toparladı, "Olsun, ben alışkınım. Sen kabaysan ben de zevzeğim" dedi ve camını kapattı. O gözümün önünden giderken gülümseyerek göz devirdim. O kadar kavgadan sonra ilk defa ekip olmuştuk ama şaşırtıcı olan bu değildi. Ben ilk defa biriyle ekip hissetmiştim, sanki tamamlanmış gibi. Bu his yüreğimi ürpertse de bedenimi kaplamasına izin verdim.
Motorumu sürerken arabaların arasından kayıp gittim. O arabalardan biri de Can'a aitti, benim yanından geçmem üzerine acımadan kornaya basmıştı. Ellerim gaz ve debriyaj kollarını kavrarken hayatımın direksiyonunu da tam doğru şekilde kavradığımı hissettim; ne çok sıkı ne çok gevşek.
Evime girince ilk işim duşa girmek oldu. Sıcak su tenimde gezerken sanki tüm derdim, tasam da kirlerle beraber akıp gidiyordu. Duştan çıktığımda aynaya bakarak saçlarımı taradığımda gözlerine baktığım kızın mutsuz olmadığını gördüm. Gözbebeklerindeki ifade tam anlamıyla baharın habercisi gibiydi.
Geceliklerimi giyip yatağa girdiğimde dün akşam olduğu gibi bir penanın gitar teline dokunma sesini işittim. Bu sefer ne dinleyeceğimi merak ederek başımı duvara yasladığımda Can da melodiye girmeye başladı.
Yumuşak başlayan seslerin ardından daha ritmik sesler doldurdu kulaklarımı. Bir iskambil falında ile başlayan sözlerle dudağımı dişleyip başımı geriye attım. Büyük bir zevkle çalanları dinlerken Can'ın pürüzsüz sesine hayran kalmıştım. Eminim ki bu gitar hikayesi kız tavlamak içindi. Kendisi için çapkın demişti zaten, gelir gelmez Serap ile flört bile etmişti.
O anlar aklıma gelince gülüşüm yüzümde soldu. Bağdaş yapıp yerimde dikleştim. Beni bu durum neden rahatsız ediyordu? İstediği kişiyle istediği iletişimi kurabilirdi, ben Can ile arkadaş bile değildim ki onun iyiliği ya da kötülüğü hakkında konuşayım. Hatta birbirimizden haz etmiyorduk. Sadece zor anımda ondan yardım istemiştim ve o da hemen olmasa bile elini uzatmıştı. Ona karşı şu an hissetmem gereken tek duygu minnetti, fazlası yük olurdu.
Ben yemeğimi yerken beni izlemesi geldi aklıma. Elini çenesinin altına koyup muhabbet etmeye çalışması ile köyde bileğimi tutup gözlerime çakmak çakmak bakması arasındaki devasa uçurum babamı haklı çıkarıyor gibiydi ama ben haklı olmasını istemiyordum. Onunla anlaşabilmek isterdim belki ama fazlası ağır gelirdi, hem ona hem bana. Ben mutluydum ama benim tekdüze hayatım onun yüreğini karartırdı.
