30. bölüm · Siyah Kapüşonlu Kız
29-ONUNLA VE ONSUZ
Can beni arabaya atar atmaz kapıları kilitledikten sonra motorumun kontağındaki anahtarı ve kaskımı alarak arabaya binmek için kapısını açtı. İki kapı da aynı anda açıldı ve diğerini ben inmek için kullandım. Tek ayağını sokmuştu ki çıkmamla kaskı rastgele koltuğa fırlatıp sertçe kapıyı kapattı.
Yanına gidip yakasını çekiştirmeye başladım. O benim çevikliğime hayret ederken ben onun sarsılmazlığına şaşırıyordum. O kadar kuvvetli yakasını çekiştirdim ki ceketinin kumaşı elimin altında buruştu ve sıkmamın kuvvetiyle ellerim bembeyaz oldu. Ne kadar silkelesem de bir milim oynatamadım onu. Adeta ağır bir kayayı ittirmeye çalışıyormuş gibi hissediyordum. Omzuna kuvvetli bir yumruk atıp geri çekildim. Ama acıyan onun omzu değil benim ellerim olmuştu.
"Sen beni nasıl kucaklarsın?" diye bağırdığımda başını umursamazca yana çevirdi. Onun tepkisizliği benim tepemdeki alevli kazanı biraz daha kaynattı.
"Bana rızam olmadan nasıl dokunursun?" diyerek bu sefer arabasını tekmelemeye başladım. Ayaklarımın ayakkabının sertliğiyle beraber acımasına aldırmadan kah jantlara kah çamurluklara vuruyordum. Jantları acımasızca ayaklarımın hışmıyla iterken beni çirkin bir resimmişim gibi izledi.
Sokaktan geçen insanlar ayıplarcasına ellerini ağızlarına kapatıp bize bakıyordu. "Ne bakıyorsunuz? Dönün işinize, gücünüze!" diye bağırdığımda cıklayarak hızla yanımızdan uzaklaştılar.
Can bana bakmayı bırakıp şoför koltuğuna yöneldi. Oturduktan sonra kapıyı kapatmasına engel oldum.
"Anahtarımı ver!" diyerek elimi uzattığımda kaşlarını kaldırarak elime baktı. "Ver hadi!" derken sesimdeki kızgın tonun içinde umut serpintileri vardı.
Can "Beni öylece bırakıp gitmene izin vermeyeceğim" diyerek önüne döndü. Anahtarı cebine koyduğunu görmüştüm ama oturduğu için oradan almam imkansızdı.
İnsanlara dokunma derdi olmasa otobüse binerek giderdim ama bunu yapacak kuvveti de kendimde bulamıyordum. Can zafer kazanmış edayla gülerken son kozumu oynadım ve yüzüne tükürdüm.
Evet, bildiğin tükürdüm.
Önce hayretle kalkan kaşlarına ek gözlerini yumdu. Ardından önüne dönerek ve benimle göz temasını sıfırlayarak hemen el freninin arkasındaki bölmeden istifini bozmadan peçete alıp yüzünü sildi. Ağır hareketlerle yüzünü bana döndürdüğünde gözlerinde gördüğüm kor ateş beni baştan ayağa titretti.
"Biz bu mikrop transferi işini dün hallettik. O yüzden mesele yok Sıla." derken yüz kasları gergindi. Bu bakışlar, bu ifade; fırtına önceki sessizliğin habercisi gibiydi. Bana her böyle baktığında bir atak yaptığı için geri çekildim.
Benim geri çekilmemle kapısını kapatması bir oldu. Aynı hızla kapısını kilitlerken cama vurarak "Ne yapıyorsun?" diye haykırdım.
Start düğmesine basarak çalıştırdığında araba gürültüyle titredi. Yüzüme bile bakmadan ileri vitese geçip arabayı hareket ettirdiğinde kanımın damarlarımı yaktığını hissediyordum.
Neyse ki iki adım ilerleyip durmuştu. Arabanın burnu sokağa çıkmışken aldırmayıp indi arabadan ve kapıyı sertçe kapattı. Yanıma gelirken savaşa gidiyor gibiydi. Şişkin göğsünden ve hızlı soluklarından bedeninin savaş modunda olduğu belliydi.
"Sana aslında çok kızgınım," derken sesi yüksekti ama birden durdu. Beklenmedik bir yumuşamayla devam etti. "Ama geri çekilemiyorum. Arkamı dönmemle o karanlığına geri kapılıyorsun. Bana geri çekilme hakkı tanımıyorsun." derken sesinde patlayan bir öfke değil derin bir sızı vardı.
"Karanlık derken... Kendime sunduğum yalnızlığım sana niye batıyor? Birlikte olmak zorunda mıyız?" derken yanan gözlerimi gözlerine dikmiştim.
"Kimi kandırıyorsun Sıla? Ben sana ilanı aşk ettim. Utanmadım, çekinmedim. Göğsümü gere gere sana aşığım dedim. Sen de az önce seni seviyorum dedin. Ne bizim önümüzdeki engel?" derken benim alevim ona çoktan sıçramıştı. Ama söyledikleri yüzünden öfkeme değil yenilgime sarıldım. Başımı başka yöne çevirdiğimde eliyle çenemi tuttu ve kibarca kendine çevirdi. "Ben seni terk etmeyeceğim Sıla. Terk edilme korkunu anlamam zor olmadı. Ben insanlardaki duyguların kokusunu alırım. Bu kadar baskın, istilacı bir şerefsiz gibi davranma sebebim de bu. Seni terk etmeyeceğimi anla artık!" dediğinde nefesi yüzümü yalıyor, kokusu ciğerimi dolduruyordu. Gözlerimin içini bir arkeolog gibi narin bir kazıyla ortaya çıkaracak gibi işliyordu. Fakat gözlerimden kalbime inen yol uzundu. İğne ile kuyu kazmak kolay iş değildi. Zorla indirdiğim soğuk maskeyi geri taktım yüzüme.
"Bunu evlenerek mi ispat edeceksin yani?" derken bakışlarımın buz gibi olduğuna emindim.
Yaptığım yoruma sinirli bir gülüşle karşılık verdi. Burnundan sesli soluk verdikten sonra "Bak bu nikah gününü alalım. İstersen nikah masasında hayır dersin ama bugün elimi bırakma. Bana yanımda olduğunu hissettir. Her şeye rağmen beni bırakmayacağını hissettir." dedi.
Açık alnını, yerinde sabit kaşlarını, umutlu parıltılar barındıran gözlerini inceledim. O derin kahveleri ne kadar sevdiğimi daha derinden hissettim. Korktuğum cennetin o gözlerin arkasından bana el uzattığını hissettim. Aynı Arif Bey'le yediğimiz akşam yemeğinden sonra ya da çatıdaki dertleşmemiz sırasında baktığı gibi bakıyordu bana. O bakışları unutmak mümkün değildi. Uzun zaman sonra kendimi en güvende, en sıcak, en teslim etmeye hazır hissettiğim iki zamandı. Belki de o gözden kalbe olan yolu biraz kısaltmak iyi olabilirdi ama biraz... Basit bir balyoz darbesi ve tadilat yeterli olurdu.
"Seninle geleceğim ama benden eşlik, kadınlık bekleme Can. Ben seninle aynı evde yaşamam, yaşayamam. Ben senin gönlünü, o ilgi bekleyen erkekliğini besleyemem. Bu nikah imzanın ötesine hiçbir zaman geçemeyebilir. Bunlara razı mısın?" derken gözlerim nemlendi. Yüreğimin bir el tarafından sıkıldığını ve o sıkışmışlık hissinin yakıcılığının bütün bedenimde gezdiği keşfettim.
Yaşlarım yanaklarıma inmediği için silemedi ama sözleriyle yüreğimin mengenelerini kırdı. "Sen Can'ın Sıla'sı ol yeter. Adın böyle olsun yeter. İmzanın vereceği de bunu resmen ispatlaması. Evet, bir erkek eşiyle sarmaş dolaş uyanmak ister. Saçlarının kokusuyla uyumak ister. Sevdiğinin kollarının altında kıkırdadığını görmek ister. Ama ben iki yıldan beri seni her camdan izlediğimde bu işin kolay olmayacağını bilerek kazıdım içime sevgini." dedikten sonra anahtarı cebinden çıkarıp avucunu bana uzattı. Gözlerinin içine ona inanmak isteyen titrek bakışlar atarak aldım anahtarı.
Çalan kornayla yerimizde sıçrarken iki arabanın karşılıklı geçmeye çalıştıklarını gördük. Bizden yana olan adam sinirle elini havaya kaldırdığında Can kıpır kıpır bir çocuk gibi arabasına gitti. Ben ise gözleri yaşlı ama dudakları kıvrık halde olanları seyrettim.
___
Şu anda basit bir resmi prosedürü halletmiş ve işime gitmiştim. Ben Kara Mücevherimle o Allı Turna'sıyla kendi hayatlarına akarken içimin burulduğunu hissettim. İş yerimdeki varlığına çok alışmıştım. Şu anda o binanın önünde kendimi ait olduğum bir yerde değil eski bir anının mekanına bakıyor gibi hissediyordum. Başımı yana büküp dudaklarımı büzdüm. Hayatım da bu iş yeri gibi raydan çıkmıştı.
Kaskımı çıkarıp motorun üstüne koyduktan sonra dağılan topuzunu çözüp tekrar topladım. Tam kaskımı alacaktım ki motorun tekerine sırtını yaslayan kedi dikkatimi çekti.
Yavaşça yanına çöküp titrek ellerimi sırtına uzattım. Benim tenine değmemle kendini bana yaklaştırdı. Ondan aldığım cesaretle başından kuyruğuna doğru okşamaya başladım. Ben okşadıkça o yaklaştı, o yaklaştıkça ben yaklaştım. Artık yere tamamen oturdum ve kucağıma çıkmasına da ses çıkarmadım. O kucağıma yayılırken ben onun mırlamasıyla üstümdeki yükleri indiriyor gibi hissettim. En son kendimi kaybedip kocaman sarıldım kediye. Başı kalbimin üstüne geldiğinde kendimi başka bir dünyada buldum.
Yumuşacık bir yatağa gömülmüş gibiydi. Gözlerimi kapattığımda kendimi beyaz saten çarşafların arasında ve aynı pürüzsüzlükteki pijamaların içinde buldum. Yüzümdeki gülümseme hiç olmadığı kadar genişti. Kapalı gözlerimde huzur melekleri geziyordu.
"Seni yıllar sonra vahşi gördüm ama o papatya seven kız içinde hala."
Bu huzuru makas gibi delen cümlelerden sonra kedi bile huzursuzlaşıp kıpırdandı kucağımda. Gözlerimi açtığımda üstüme düşen gölgenin sahibiyle karşılaştım. Adeta ışık saçan gökkubbenin altındaki tek karanlık nokta burası gibiydi.
"Senin burada ne işin var?" derken kediyi nazikçe kucağımdan indirdim. Tutmam için elini uzattığında elimi hayır anlamında kaldırdım ve motoruma tutunarak ayağa kalktım.
Elini cebine sokmuş, kayıtsızca karşımda dikilen kişi Doğan'dan başkası değildi. "Sana geldim Sıla"
Üstümü silkeledikten sonra yerimde anaç tavuk gibi kabardım. "Bu cümlenin her bir kelimesi bir soru işareti. Neden bana? Neden geldin? Neden şimdi?" derken o buz kraliçesi maskemi takmayı ihmal etmedim.
"Böyle ayak üstü mü konuşacağız? Bir çay ısmarla odanda. Koca mimar olmuşsun. Namın varmış, odan da vardır" dediğinde göz devirdim.
"Vaktim yok, işim çok." diyerek şirkete yöneldiğimde hemen arkamda adımlarını hissettim. Tam kolumu tutacaktı ki önceki görüşmemizde olanları hatırlamış olacak ki bir anda frenledi. Onun bu refleksine ben de bakmadan alıkoyamadım kendimi.
"Sıla, kendimi anlatmama izin ver." dediğinde süzdüm onu. Ağrısı varmış da belli etmiyormuş gibi bir hali vardı. Ona konuşma izni vermek hiç istemesem de meraklı tarafımı da durduramıyordum.
"Doğan, ben evlenme arefesindeyim. Bu, anlatacağın şeyleri etkiler mi?" derken sadece başım dönüktü ona.
"Hem evet, hem hayır. Ama dinlemekten zarar gelmez." derken elleri titrekti. Yüzüne baktığımda tedirgin ifadesi gözlerinden okunuyordu. On beş yıl önceki Sıla'nın içten içe acıdığını hissederek gözlerimi yumdum. O Sıla'nın temeli çökmüştü. Şimdiki yeni bina o enkazın üstüne inşa edilmemeliydi.
Ellerimi boşlukta savurduktan sonra "Peki, öğle molasında görüşürüz." dedim ve bir şey demesine müsaade etmeden yerleri delen adımlarımla şirkete giriş yaptım.
Katıma çıktığımda sekreter masasındaki yeni kız karşıladı beni. "Sıla hanımdı, değil mi?" dediğinde telaşlı adımlarla masasının başına dikildim.
"Evet"
"Müdür bey odasına çağırıyor," dediğinde verdiğim söz aklıma geldi. Elim masadan düşerken omuzlarım da çöktü. 'Dekorasyoncunuzu getireceğim' demiştim ama eli boş geldim. Kalbimin çarpıntısını kulaklarımda hissederek odaya doğru yürüdüm.
Tıklayarak içeriye girdiğimde müdürü inceledim. Yüzü ne aydınlıktı ne çökük. Ya çok büyük bir olay olmuş, belli etmemeye çalışıyordu ya da her şey yolundaydı.
Ayaklarımın zeminde çıkardığı ses odada yankılanırken sandalyeye doğru ilerledim ve oturdum.
"Can nerede?" derken kaşları havalanmış, gözleri sorgu memuru edasıyla büyümüştü.
"Başka bir iş teklifi aldı. Maaşının bir buçuk katı..." dediğimde kalkık kaşları indi.
"Yapma ya, neredeyse senden daha çok alacak o zaman. Erkeğin paralısı makbul tabii. Senden fazla alması sizin açınızdan iyi ama benim açımdan kötü. Başka bir iç mimar bulmam gerekecek." dediğinde araya sıkıştırdığı dedikodu yorumuna göz devirdim.
"Gelelim seni asıl ilgilendiren meseleye. İncek projesine başka şirket kondu." dedi tek seferde. Evet, beklediğim büyük olay olmuştu. "İyi de ihale kazanıldıktan sonra devredildiği nerede görülmüş?" dedim kaşlarımı çatarak.
"Bunlar büyük Ağa babaları Sıla. Kaba kuvvetle çözdüler. Ben canımın bedenimde olduğuna şükrediyorum." derken ellerini masanın üstünde birleştirdi. Yüzündeki bezgin ifadeyi görmemek imkansızdı.
Ellerimi şakaklarıma götürerek geriye yaslandım. "O projeye çok heveslenmiştim. Uykuya dalarken bile hayallerini kurdum ama..." dedikten sonra sesli bir nefes verdim. "Canımız daha kıymetli değil mi?"
Müdür bu lafımın üstüne bir şey demeden bilgisayarına döndü. Ben ne yapacak diye onu pürdikkat izlerken başını kaldırmadan "Sen Ulus'taki Pirinç Hanı ile ilgileneceksin." dedi.
"Nasıl yani?"
"Basbaya restorasyon yapacaksın?" dediğinde duyduğumu sindirmeye çalışarak başımı çevirdim ve dudaklarımı birbirine bastırdım.
"İyi de şirkette iç mimar yok. Statik tamam ama ben o dokuyu, renkleri ayarlamakta çok iyi sayılmam. Estetikten hiç anlamam." dediğimde müdür yüzüme bile bakmadan cevaplandırdı.
"Sen gerekli ölçümleri, hesapları, çizimleri hallederken bir iç mimar ayarlanır."
Başımı yana bükerek kıtlattım ve tekrar döndüm müdüre. Her şey yolundaymış gibi olan tavrı yüzünden kan beynime sıçramıştı. Elimi havada yumruk yapıp hafifçe sandalyenin kolçağına vurdum.
"Bakın müdür bey, böyle büyük çapta bir şirketin bir anda iç mimarsız kalması sonra apar topar sadece bir iç mimarın işe alınması saçmalıklar zincirinin başıydı. Geçen yıl bu zamanlar üç iç mimar, dört mimar vardık. İç Mimar hiç kalmadı, mimar da benimle beraber alt kattaki Emir Bey. Ama ne hikmetse ona bir proje bana üç proje. Hem de aynı zaman içinde. Tamam, şimdiye kadar ses çıkarmadım. Evde de çalışıyordum. Çalışmayı seviyorum da. Ama bu saçmalığın artık bitmesi lazım." dedim tek çırpıda. Nefesimi tazelemek için susup elimi başıma dayadım. Göz ucuyla müdüre baktığımda istifini hiç bozmadığını görünce göz devirip sırtımı sandalyeden ayırdım. Müdüre dönerek yavrusunu azarlayan anne moduna geri döndüm.
"Mühendis Mert iki aydır yok. Bizim bir sürü mühendisimiz de vardı. Şirketin odalarının çoğu boşaldı. Şirket şirketlikten çıkalı çok oldu ama ben görmezden geldim."
"Seni zorla tutan yok Sıla. İstediğin zaman kapıyı çarpıp çıkabilirsin." dedi umursamaz bir ifadeyle. Onun bu omuz silkişi üzerine hızla ayaklandım ve yerdeki karoları titreterek odayı terk ettim.
Odama girip kapıyı sertçe kapattıktan sonra olanları gözden geçirmeye başladım. Can bu şirkete geldiğinden beri benim kafamı o kadar karıştırmıştı ki olan biten şimdi daha net canlanmıştı gözümde. Şirket batıyordu ya da kirli oyunlar dönüyordu. En belirgin olay İncek projesini kaybetmek ve iç mimarsız tarihi bir binanın restorasyonunu işletmekti. Sanki yukarıdan biri kuklanın iplerini oynatıyor gibi görünüyordu.
Öğle yemeğine kadar ofiste halletmek gereken evrak işleriyle ilgilendim. Öğle yemeğinde Doğan ile görüştükten sonra Pirinç Han'a gidecektim.
Saat 12.00'yi gösterdiğinde kapattığım dosyanın şlack sesi odada yankılandıktan sonra ayaklandığımda telefonum titredi. Zevzek Bey'den "Bensiz ilk öğle yemeğin, nasılsın?" mesajı geldi. Başımı sallayarak telefonu yerine koydum, cevaplamadan.
Dışarıya çıkar çıkmaz rüzgarlar yüzümü yakarken karşı duvara yaslanıp beni bekleyen Doğan'a burun kıvırarak baktım. Saatlerdir burada beklemediğini umarak ona doğru birkaç adım attım ve yaklaşık üç metre kala durdum. "Nereye gidelim?" derken gözleri parlıyordu. Bense yüreğimde huzursuz kanat çırpan kuşları duymamaya çalışıyordum.
"Bir yere gitmeye gerek yok," diyerek sağ çaprazımda duran bankı gözlerimle gösterdim. "Şurada konuşuruz."
Yerinde doğrulup yanıma biraz daha yaklaşırken kaşları alayla havalandı. " Ben beraber yemek yeriz diye düşünüyordum."
Boğazımı temizleyip ifadesiz çıkması için uğraştığım sesimle "Ben kimseyle yemek yemem." dedim.
Başını hafifçe büküp "Tamam" dedi ve gösterdiğim bankın bir köşesine bıraktı kendini. Öbür köşesine otururken adeta ondan kaçar gibi görünüyordum. Kaçtığım doğruydu ama korkudan değil, tiksintiden...
"Anlat!" dedim emreder tonda.
"Ben liseden beri seni unutamıyorum Sıla." dediğinde sıkıntıyla iç geçirdim. Devam etti ve dondum kaldım sözleriyle. Gözlerindeki yangını görmemek imkansızdı ama bu yangının körüğü ateş miydi, buz muydu kestiremiyordum. "Ama gördükten sonra daha başka vuruldum sana. Senden vazgeçemiyorum. Hatta o gün yanında gördüğüm o adamı öldüresim geliyor. Sence delirdim mi?"
