5. bölüm · Siyah Kapüşonlu Kız
4-YILDIZLARDAN EL SALLAMAK
Ben onları gördüğümde içten içe panik olsam da hiçbir tepki vermedim. Oturduğum yerden misafirlerimizi(!) kısaca süzüp kaşlarımı çatmamaya çalışarak bakışlarımı kucağıma indirdim. Ama Can benim kadar soğukkanlı değildi. "Sıla, sen burada ne arıyorsun?" dediğinde gözbebeklerinin büyüdüğünü ve dili damağına yapışmış, öylece bakakaldığını gördüm.
Babamın "Demek tanıştınız," demesiyle hayretle ona baktım. "Bu işte parmağım var deme sakın!" dedim sakince. "Geçsenize, ayakta kaldınız," dedi babam gelenlere. Can meraklı gözlerle beni süzerken karşıma oturduğunda ben ona bakmıyordum bile. İçimde babamla hesaplaşıyordum.
Herkes yerini bulduğunda babam mahcup bakışlarını üstüme kilitleyip anlatmaya başladı: "Sıla, Fikri amcanı hatırlarsın. Can onun oğlu," dediğinde onlara kısa bir bakış atıp babama döndüm. Fikri amcayı elbette hatırlıyordum, babamın çocukluk arkadaşı ve en eski dostuydu. Bir oğlu olduğunu da biliyordum ama birkaç kez çocukken karşılaşmıştık, dahası yoktu.
"Pekala, sizin erkek muhabbetinizi hiç çekemeyeceğim, size iyi oturmalar," diyerek ayaklandığımda babam beni engelledi. " Konu seninle alakalı," dediğinde geriye dönüp Fikri amca ve Can'a baktım. Can'ın benim gibi bir şeylerden habersiz olduğu sürekli üçümüzün arasında gezen bakışlarından belliydi.
"Saçmalardan seçmeler yok, değil mi Fikri amca?" dedim alayla.
Sakin ve utangaç bir tavırla "Babanı dinle kızım!" dediğinde geriye dönüp az önce oturduğum yere kibarca oturup bacak bacak üstüne attım.
Babam "Ben çayları koyayım, ağzımız ıslansın," diyerek ayaklandı. Ona kızsam da ev sahibi olarak yardım etmeye kalktım. Çay ve yanına biraz bisküvi ve çerez koyup tekrar oturduk yerimize.
"Evet baba, anlat bize, ne bu benimle alakalı olan şey?"
Babam boğazını temizlemek ister gibi bir öksürüğün ardından tedirgin bakışlarıyla Can ve Fikri amcayı süzdü. Fikri amcanın onaylar gibi baş sallaması üzerine cesaretlenip bana döndü. "Sıla, siz Can ile tanışıyorsunuz belli ki, buna sebep olan biziz. Can senden bir yaş küçük, bir yıl sonra mezun olunca biz onun tuttuğu evin senin yan dairen olmasını sağladık, amacımız biz müdahale etmeden tanışmanız," dediğinde ben hayretler içinde bu iki oyuncu ihtiyara bakıyordum.
Tepki veren ise Can oldu. "Sebebi ne ki? Arkadaş mı olalım istediniz yoksa çöpçatanlık mı peşindesiniz?" Ona baktığımda onun da en az benim kadar kızgın olduğu alnındaki damarın kızarmasından belli oluyordu, ateş fışkıran gözlerinden bahsetmiyorum bile. Ama beni asıl meraklandıran şey; onu öfkelendiren babasının oyun kurması mı yoksa o oyun içinde benim olmam mıydı.
Fikri amca oğluna karşı ellerini azar dinlemeye hazır bir çocuk gibi birleştirerek "Bunu nasıl anlatırız, bilmiyorum," dedi. Gergin bakışlarıyla o da babamdan destek alıp anlatmaya devam etti; " Biz 50 yıllık arkadaşız, doğduğumuzdan beri beraberiz. Bu kısmı zaten biliyorsunuz. 20 yaşlarında delikanlılar olduğumuzda ailelerimizin isteğiyle evlendik."
Olayın nereye varacağını merakla dinlerken Can ile göz göze geldik. Göz devirip babasına dönmesiyle onun bu tavırlarına anlam veremediğim gerçeğini bir kenara atıp dinlemeye devam ettim.
" Fakat aradan 7 yıl geçmesine rağmen ikimiz de evlat sahibi olamadık. Tüm çabalarımıza rağmen baba olamamıştık. Durumdan o kadar sıkılmıştım ki; bir gün laf arası babana 'Benim oğlum olur senin de kızın olursa kızını oğluma alacağım' dedim. Baban da aynısını dedi. Nasip ya babanın karısı başka bir adama kaçtı ve baban annenle evlendi. İkimiz de evlat sahibi olduk, adadığımız gibi Selami'nin kızı benim de oğlum oldu," demesi üzerine yerimde fırladım.
"Elli yaşında okumuş adamlarsınız, beşik kertmesi yaptık diyemezsiniz. Ben bu saçmalığı dinlemeyeceğim," dedim ve odadan bir hışımla çıkıp montumu aldım. Tüm o soğuğa rağmen dışarıya çıktım.
Sert esen rüzgar dudaklarımı kurutsa da, rüzgar gözlerimi yakıp saçlarımı yüzüme yapıştırsa da içimdeki ateşi hissetmemek için yürüdüm. Beni en çok yakan babamın kimseyle bağ kuramadığımı bilmesine rağmen tanımadığım biriyle evlenmemi isteyecek kadar çığırından çıkmış olmasıydı. Buna kendini inandırmış ve üstüne üstlük arkadaşını da arkasından sürüklemişti.
Ayaklarım yerden kalkıp tekrar zeminle buluşurken yerleri delemiyordum bile. O kadar güçsüz hissediyordum ki kendimi taşıyamıyordum. İlk bulduğum büyükçe bir taşın üstüne oturup köyün sessizliğini bozan rüzgarın ıslığını, gecelerin hakimi benim dercesine uğuldayan baykuşların sesini, köpeklerin havlamalarını ve kesik çıkan nefesimi dinledim. Bakışlarımı göğe çevirdiğimde şehirdekinin aksine daha canlı gözüken yıldızlara bakıp gülümsedim. Köye gelince en sevdiğim şey bu oluyordu. Çocukken yazları köye geldiğimizde annemle çatıya çıkıp izlerdik yıldızları. Beş yaşında bir çocukken "Ben astronot olacağım," derdim. O da "Sen gittiğin yerlerden el sallasan ben buradan görürüm," derdi. Ne ironi ki oralardan el sallayan ben değildim, oydu, eğer bu mümkünse tabii.
Bu leş kokulu, kalabalık, alçakların kol gezdiği dünyaya hapsolan bendim. Bu alçaklara kendi öz annem ve babam da dahildi ama bunları düşünmek istemiyordum. Nemlendiğini hissettiğim gözlerimi kırpıştırıp önüme döndüm. Ağlamak istemesem de engel olamayacağım belliydi. Bakışlarımı gökten alıp yere sabitlediğimde ilk damlalar süzülüyordu bile.
Duyduğum adım seslerine karşı toparlanmaya bile vaktim olmadan Can yanıma oturdu. "Sıla, ben bu saçmalığa ait değilim, bilseydim kapını çalmazdım bile," dediğinde ona bakmadım, ne hissediyordu ne yapıyordu bilmiyordum, zaten karanlıktı, hareketlerini görmem pek mümkün değildi. Onun da benim gözyaşlarımı gördüğünü sanmıyordum.
"Umurumda değil," dedim soğuk bir sesle.
"Sen gerçekten iki kelime edilip konuşulacak biri değilsin," dedi ama oturmaya devam etti.
"Defol o zaman," derken nettim.
"Defolmayacağım, konuşacağım. Çünkü sindirmek için konuşmam lazım, senden başka konuşacak kimsem yok,"
Onun bu davranışlarına anlam veremesem de tekrar bir eğlence çıkma ihtimali olduğu için kalkıp gitmedim. "Ne kadar iyi bir dert ortağı seçtin kendine, seçimlerin harika," dedim sadece ama sesimin alaycı olduğu belliydi. o da bu oyunu sürdürmeye kararlıydı ki "Evet, tam bir yaslanacak omuz, güvenli bir limansın," dedi ama birden ciddileşti. "Babamın beni layık gördüğü insana bakar mısın? Ben gayet sosyal, biraz çapkın biriyim. Hayatı dolu dolu yaşamayı severim. Anneler oğullarına iş bilen, biraz da cilveli kızlar bulurlar. Babam erkek olduğu için mi güzel bir kız bulmadı da ta memleketin en nemrut, en karanlık, en kaba ve ukala kızını buldu, ne dersin?" dediğinde bakışlarını üstümde hissettim.
"Sen de çok kibar değilsin ama anladığım kadarıyla seni kızdıran babanın böyle çağdışı şeylerin peşinden gitmesi değil, kötü kız bulması herhalde" derken ben de ona baktım. Kırmızı gözlükleri karanlıkta parlıyordu.
" O dediğine de kızdım ama bari dengim bir kız bulsaydı," dediğinde keyifle dudağımı dişledim. Benim dedikodumu benimle yapması onun tamamen bir zırdeli olduğunu gösteriyordu ve beklediğim eğlence beni bulmuştu.
"Ben damat adayıyla ilgilenmedim bile, teklif berbattı. Selami bey kızını tanımamış dedim sadece," derken rüzgarın biraz dindiğini hissettim. O kadar saçmaydı ki gülmemek elde değildi.
"Damat iyidir belki," derken gülüyordu. Bize ağır gelen bu durumu dalgaya alarak hafifletiyorduk. "Şöyle bir düşündüm de damat adayı da fazla hafif, bırak koca diye yanımda taşımayı, yüzüne tükürmem bile," derken sesimdeki samimiyete ben bile inanamıyordum.
"İnsan kocasının yüzüne niye tükürsün ki, bu nasıl benzetme?" dedi şaşkınlık içeren bir gülüşle.
"Benim evlilikle alakam bu kadar işte, yani kızı beğenmemekte haklısın," dediğimde gülüşlerimiz solmuş ve üstümüze rüzgarın uğultusunun sesi çökmüştü.
Can birden ayaklanıp davetkar bir sesle "Hadi seni evine bırakayım," diyerek elini uzattı. Benim ters bakışlarımdan dolayı tedirgin halde elini çekmek zorunda kaldı. "Ne münasebet!" diyerek karşı çıkıp ayaklandım. Yüzüme yapışan saçları silkelemek için başımı sallayarak "Ben senin centilmenlik yapacağın biri değilim," dedim.
"Doğru söylüyorsun. Ben koruma içgüdüsüyle öyle bir teklifte bulundum ama kimse bir karabasana zarar veremez," diyerek elleri cebinde adımlarını ilerletmeye başladı.
"Elma şekeri konuştu," derken ona omuz atıp önüne geçtim ve yerleri delen kendime has yürüyüşümle kendi yoluma koyuldum.
Eve girdiğimde Fikri amca ile babam hararetli bir konuşma içindeydi. Salona girip onları incelediğimde Fikri amca ile göz göze geldiğim an ben gözlerimi kaçırırken o ise benden özür diledi. "Bir anda söylememiz olmadı. Seni ürküttüğümüz için özür dilerim,"
"Ben evlenmem onunla," dedim kesik kesik. "Mesele oğlun değil, ben kimseyle evlenmem , hele ki babamın ben doğmadan önce çok duygusal anında verdiği bir söz yüzünden alakam olmayan biriyle asla evlenmem"
"Kızım tanışmışsınız işte, alakan var," diye araya girdi babam. İstemsizce göz devirdiğimde ayaklandı babam. "Zaten evlenirken uzun uzadıya tanışmaya gerek var mı? Bizler babanız olarak uygun gördük," diyerek ikna çalışmalarına başladığında Fikri amca da ayaklandı. "Selami çocukların üstüne gitmeyelim, bakalım. Baksana Can da ağzına geleni sıraladı. Her şeyin bir zamanı vardır," derken onay almak ister gibi yüzüme baktı. Ben sert bakışlarımla cevaplayınca "Ben gideyim artık, geç oldu," diyerek evden ayrıldı. Onun gitmesiyle ben de odama kapattım kendimi.
Bulduğum kağıtlara rastgele çizimler yaptım bir süre. İki ev çizdim yan yana. Ama mesleğimden ötürü her zaman çizdiğim mekanik çizimler gibi değil, son derece samimi ve ressamca karaladım o evleri. Biri duvarlarına sarmaşıkların tırmandığı eski usul taş bir evdi, resimde gözüken camının önünde küçük çiçeklerin olduğu bir saksı ve saksının içinde küçük bir serçe vardı. O eve bakan nostaljik bir rüzgara kapılır ve içi ısınıverirdi bence. O evin yanında ise gri renkli ama çoğu yeri boydan boya cam olan resmi bir bina çizdim. Duvarlarında ne bir sarmaşık ne başka bir can vardı. Hayattan son derece uzak, buz gibi bir enerji veriyordu. Modern ama mesafeli olan bina benim genelde tasarladığım binalara da epeyce benziyordu.
Çizdiğim resme bir annenin yavrusuna bakarken gözlerinde canlanan merhameti gibi bir ışık çıkarak baktım. Resmin büyüsünden çıktıktan sonra babamın yanına gitmek istedim. Asıl konuşma onunla olacaktı.
Evi kısaca turladıktan sonra evde olmadığına karar verip montumu aldım. Evden çıkar çıkmaz onu kapının önündeki masada sessizce otururken buldum. Düşünceli olduğu her halinden belliydi. Uzaklara bakarken tırnaklarıyla oynuyordu. Ona kızgın olsam da bu haline dayanamayıp ben de bir sandalye çekip oturdum. Yüzüne bir şeyler görmek umuduyla baktığımda gözlerinin nemli olduğunu gördüm.
"Cahildim o zamanlar," dedi sessizliğini bozarak. "Gençlik ile çocuğum olsun diye her çareyi denemek istiyor insan. Halbuki biz adakta bulunduk diye mi oldunuz siz? Benim karımdan ötürü olmuyordu demek ki çocuğum. Annenden oldun işte. Annen benim için çok kıymetli çünkü bana seni verdi. Sadece seni vermekle kalmadı bana hayatı verdi. Beni o kadar güzel sevdi ki sana anlatamam. Ben ilk onunla kendimi değerli hissettim. " dedi ellerimi tuttuktan sonra. " O kadar çok annene benziyorsun ki, şu soğuk tavrın bile o. Sadece ailene sıcaklığını hissettiriyorsun. Anneni gören ne kadar nemrut derdi ama onu bir de gel bana sor. " dediğinde yavaşça ellerimi çektim. O ise hedefe kilitlenmiş halde anlatmaya devam etti. " Adakta bulunduk, söz verdik bir kere kızım. Sen o oğlanı tanımıyorsun ama o pırlanta gibi bir çocuk. Ben onu çok iyi tanıyorum. Emin ol bir adağım olmasa bile seni sadece ona verebilirdim. Babası da öyle mert bir adam ki... N'olur hemen evlenmem diye kestirip atma! Zaten senden uzaktayım. Orada neler yapıyorsun bilmiyorum. En azından birbirinize yaren olursunuz, birbirinizi kollarsınız. Benim de aklım sende kalmaz. "
Onun bu ısrarcı hali üzerine tam anlamıyla çileden çıkmak üzereydim. "Baba, kendini kandırma. Ben gerçekten senin kızın mıyım yani?" diyerek gözlerinin içine baktım. Doğruları konuşmayı umuyordum ama yumuşak çehresi bir anda sertleşti. "Kızım, sen ne söylüyorsun?" dediğinde bu konuyu açmanın zamanı olduğunu düşündüm.
"Ben her şeyi biliyorum baba, ben senin kızın değilim, adağın gerçekleşmedi. Kimseye bir söz borcun yok," dedim keskin ve soğuk bir ifadeyle. Yüzümden okuduğu ciddiyet üzerine geri çekilip ne söyleyeceğini düşünmeye başladı. Ben hesap soran bakışlarımı onun üstünden çekmemişken "Ne zamandır biliyorsun?" diye sordu.
"Kardeşimin ölümü üzerine annem kendisini ölüme, beni uçuruma sürükledi ve sen o kadar kendinle, öğrencilerinle meşguldün ki bizi göremedin baba, ben on beş yaşında o koca yükü sırtımda, kucağımda taşıdım, tüm ağırlığıyla tek başına mücadele ettim, annem ölüm döşeğindeydi, sen kendi halindeydin. Benim o günler yalnız olduğuma üzülmüyorsan, bugün de üzülme!" derken hiddetlenmiştim. Birden ayaklandığımı, ellerimle eşofmanımın yakasını çekiştirdiğimi bile sonradan fark ettim. Sesim yükselmemişti ama kan değerlerimin alt üst olduğuna, gözlerimin ateş saçtığına emindim.
Bu büyük konuşmanın ardından kendimi tekrar aynı sandalyeye bıraktığımda babam duyduklarını idrak etmeye çalışıyordu. "Ben bilmiyordum," dedi donuk bakışlarını yerden kaldırmadan.
"Sorun da bu ya, o kadar mesleğine odaklıydın ki, bütün veliler çocukları senin öğrencin olması için savaşırken biz evde başka bir yaşamın mücadelesini veriyorduk," dedikten sonra o ortamda daha fazla duramayacağıma inanarak odama çıktım. Fakat babam da arkamdan gelmişti. Kapıyı kapatıp kendimi yatağa attığımda çoktan kapıyı açmıştı bile. "Baba, konuşmak istemiyorum," dedim ama dinlemeyip içeriye girdi ve yatağıma oturdu.
"Neden bildiğini sakladın benden? Hem de yıllarca," dediğinde sesi isyankar çıksa da bakışları süzgündü.
Sorgulayan ve enerjisiz bakışlarla "Söylesem ne olacaktı baba? Ne değişecekti? Söyledim de ne oldu? Ne değişti?" dedim.
Önüne dönüp kısa bir süre düşüncelere dalsa da sıyrılmayı başardı. "Ne olursa olsun, benim kızımsın,"
"Öyle gördüğünü biliyorum," dedim soğuk tebessüm eşliğinde. Yatakta iyice benim olduğum yere doğru kayıp yüzümü avuçlarının arasına aldı. "Annen öldü, ikimiz kaldık bu dünyada. Ben senin varlığına sarılıp yıkılmadım. Uzakta da olsan, her zaman görüşemesek de, var olduğunu, nefes aldığını biliyorum ya, o yetiyor bana," derken yüzümü inceliyordu. Söylediklerini benimseyip benimsemediğimi merak ediyordu.
Ben ise, uzun zaman sonra içimin biraz olsun ısındığını hissettim, beni önemsediğini biliyordum ama ağzından duymak iyi gelmişti. Tüm mesafeleri, kızgınlıkları, olmamışlıkları bir kenara bırakıp sarıldım ona. Benim birden boynuna atılmama alışık olmadığı için bocalasa da sardı kollarını bedenime ve başını boynuma gömüp önce kokumu çekti içine, sonra da saçlarıma ufak öpücükler kondurup ayrıldı. Elleriyle gözlerimi sildiğinde anladım gözlerime yaşlar indiğini.
"Sana gözyaşı değil tebessüm yakışıyor kızım, ben sana belli ki gülünecek bir hayat bırakamadım ama hayatına giren insanlar inşallah güldürür seni," demesiyle üstümdeki sıcaklık yerini derin bir ayaza bıraktı. Konunun Can'a ya da evliliğe geleceği belliydi.
Sesimi tehditkar bir tona bürüyerek konuştum; "Amacını anladım ve sakın o toplara girme!"
Gülerek dizime hafifçe vurdu. "Tamam, mesaj alındı komutanım" dedi ve yanımdan ayrıldı.
Onu tanıyorsam bu konu kapanmayacaktı, aksine temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önüme koyacaktı. Beni zorlu bir mücadele bekliyordu.
