27. bölüm · Siyah Kapüşonlu Kız
26-LİYAKAT VE CESARET
Kendimi Yağmurdede yollarını adımlarımla ezerken bulmuştum ama yalnız değildim. Fikri amca sert otoriter tavrından ya da Can'a genetik olarak aktardığı zevzek halinden uzaktı. Oğlunu korumaya çalışan bir baba gibi sakin, düşüne düşüne konuşuyordu benimle.
"Bak Sıla, bu acı dolu hayatta biz birbirimize sığındık Can'la. Hayat onu hırpaladı. Hem de defalarca, sürekli hırpaladı. Üvey anneler, zorba arkadaşlar, kötü geçen okul hayatı, uyum problemleri... Ben siz birbirinize yoldaş olun, sırdaş olun istedim. Ama onun kendine oluşturduğu bu yeni hayatta en çok sen tekmeledin kızım."
Söz hakkını bana verdiğinde hemen konuşamadım. Başım yerde onun dediklerini düşündükten sonra bir şeyler geveledim ağzımda. "Amacım onu üzmek değil, aksine ben, o mutlu olsun istiyorum."
Yürümeyi durdurup yüzümü inceledi. "Onu istemeyerek mi?" dediğinde sıkıntıyla iç çektim.
"Fikri amca, o beni sevdiğini iddia ediyor. Ben de Can'ı seviyorum ama onun düşündüğü ya da istediği gibi değil. Hevesini, hayallerini benimle harcamasın diyorum sadece."
"İddia ediyor derken? Sıla, ben oğlumu tanıyorum. Onunki iddia etmekten daha fazlası. Gerçekten tutulmuş sana." derken adımları sertleşmişti.
Derin bir iç çekip derdimi anlatmaya çalıştım."Fikri amca açıkçası ben aşka da sevdaya da inanmıyorum."
Benim bu sözlerim üzerine sarsılmış olacak ki durdu ve yüzüme baktı. "Senin gibi annesiyle babası birbirini çok seven bir ailede sen nasıl böyle bir umutsuzluğa kapıldın?"
Konunun geldiği yer kalbimi bir mengene gibi sıkarken içimdeki düğümleri çözmek ister gibi tane tane anlattım;
"Açık konuşayım o zaman. Madem babam annemi çok seviyordu da ona en çok ihtiyaç duyduğu dönem babam neredeydi? Babamın aklına sevmek deyince; kadınına şiir okumak, saçını okşamak gibi şeyler geliyor. Ya da eve ekmek getirdiği için koca olmanın yeterli geleceğini sanıyor. Ama annemin ne kadar yalnız kaldığını görerek büyüdüm ben. Akşam yediden önce eve gelmez, gelince alna bir öpücük 'aşkım, sultanım' bitti. 'Ya hanım, ne yaptın bugün, günün nasıl geçti' demezdi. Ya da 'bana ihtiyacı var, ben öğretmensem aile reisiyim de, ailemle de vakit geçirmeliyim' demedi. Sevdiğini söylediği kadının içten içe tükendiğini göremedi. Ben nasıl aşka inanayım?"
Anlattıklarım üzerine adımları hareketlenmiş ve yüzüne beklemediklerini duymanın ağırlığı inmişti. "Ben hiç öyle düşünmemiştim." dedi havaya karışan, hayal kırıklığı barındıran sesiyle.
Ben ise aklıma gelenler yüzünden iyice sinirlenmiştim. Yürüyüşlerim onun aksine sert, sesim umutsuzluk doluydu.
"Düşünmezsin tabii. Tüm bu sistemler, kurallar, aile yapısı erkeklerin eliyle kurulmuş. Kimse kadınına sen mutlu musun dememiş. Can'ın yaptığı farklı mı? Ben aşığım sen aşık değilsen çeker giderim, oyunu benim kurallarıma göre oyna demiyor mu? Aşk yaşamadan da birbirimizin hayatında kalamıyor muyuz?"
Benim bu isyanım üzerine sessiz kalmayı tercih etti. Adımlarının toprağa sürtme sesi dışında bir ses yoktu. Onun sessizliği benim için düşünme fırsatı olmuştu. Hayat Can'ı hırpalamıştı, en çok da üvey anneler sebebiyle. Ben de annesi ölen bir çocuk olarak teyzemle büyümüştüm. Bunun üzerine merakla Fikri amcaya baktım.
"Peki sana soru, bu çocuk üvey annenin eline kalasıya yok muydu anneanne, babaanne, teyze, hala. Neden kendin büyüttün onu?" dediğimde duraksadı ve yüzümü inceledikten sonra boşluğa daldı.
"Akrabalar insanı sırtından bıcaklamaktan başka ne işe yarar ki... Annem yaşlıydı. Anneannesi kızını sevmezdi ki torununa sahip çıksın. Ninelerinin bakmadığı çocuğa teyze ve hala da bakmadı haliyle. "dedikten sonra sustu ve yine kendi içine gömüldü. Her adımda omuzları daha fazla çökerken saçlarının akı artıyor gibiydi.
"Fikri amca, Can otuz yaşında adam. Oğlunun arkasından çocuğu pışpışlansın ister gibi davranan bir baba olma. Bırak kendi sorunlarıyla kendi uğraşsın!" dediğimde yürüyüşünü durdurup bütün vücuduyla bana döndü.
"Amacım oğlumun arkasını toplamak değil. Senin ne düşündüğünü de anlıyorum. Genelde kız babaları damadı kenara çeker, kızımı üzme der. Bizde işler ters oldu. Ama beni de anla. Ben onun gözyaşlarıyla yaşlandım. Daha fazla üzülmesin istiyorum. Hepsi bu. Artık o yalnız evde bir nefes daha olsun, mutlu olsun istiyorum. "
Onun bu tiradı üzerine kaşlarımı kaldırıp yüzüne baktım. Kırışmış alnının altındaki kısılmış gözlerinde yalvaran bir ifade vardı. Kendi hayatını oğluna zincirlemiş gibiydi. Onu azat etmemi bekliyordu.
"Fikri amca, hayat biraz da üzülmek demek. Herkesin bir felsefesi ya da öğreneceği hayat dersi farklı. Acılar da parmak izi gibi kişiye özgü. Sana diyebileceğim sadece şu; artık damat, gelin yakıştırmalarını, düğün umutlarını kesin. Can'a da üzülme. Kendi kozasından çıkmış, özgürlüğe uçmuş bir kelebek gibi. Mutluluk da sadece evini biriyle paylaşmakla olmaz. Ruhsal doyum olmayan bir birlikteliktense onurlu bir yalnızlık daha iyidir her zaman. Ben Can'ın kalbini doyuramam." dedikten sonra yerinde dediklerimi düşünen Fikri amcaya baktım. O bütün bunları sindirmeye çalışırken yanından ayrıldım ve sarı eve doğru yürümeye başladım.
Çatlak ve çukurları olan yolları dikkatlice geçtikten sonra hedefimin yanına vardım. Evi şöylece bir süzdükten sonra gücümü toplamak ister gibi derin bir nefes aldım ve pek de kibar olmayan bir yumrukla kapıyı tıklattım.
İlk tıklatmamdan sonra sıkışan kalbimi hissetmemeye çalışarak nefeslerimi saydım. Onuncu nefeste tekrar kapıya vurdum, daha sesli. Kulak kabartıp bir hareket sesi duymaya ümitlendim. Bir kere daha vurmaya karar verdim ama daha kuvvetli. Ardından bağırdım. "Kapıyı açmazsan kırarım."
Bir kaç saniye sonra kapı hafif aralandı. Can'ın solgun gözleri o küçük aralıktan gözüktü. "Niye geldin Sıla?" dedi bezmiş bir sesle.
"Aç konuşalım," dedim net sesimle.
Tuttuğu nefesi seslice bırakıp kapıyı çok açmadan bedenini dışarıya çıkardı. Tam o sırada açılarak gıcırdayan bahçe kapısına baktım. Fikri amca geldiğinde ben iki basamağı inmiştim, Can arkamdaydı.
"Nereye gençler?" diye seslendi Fikri amca.
Can "Gezip geleceğiz baba." diyerek kolumdan tuttu ve yön verdi bana.
"Sen ne vahşi çıktın, arabanın camını parçalıyorsun, evimin kapısını kırıyorsun." derken kolumu bırakmadığı için onun ruhunu bedenimde hissediyordum. Kokusunu içime çekerken onu ne kadar özlediğimi de fark ettim. Çekip sarılmak istiyordum ama bu ona yanlış bir umut verebilirdi.
"Ben senden önce vahşi değildim. Seni görünce kırıp dökesim geliyor." derken kolumu elinden kurtardım.
Benim birkaç adım öndeki yürüyüşümü gölgeli gözlerle izledikten sonra adımlarını hızlandırıp bana yetişti. Ama temas etmek şöyle dursun bir adım yandan yürüyordu.
"Niye geldin Sıla?" derken sesindeki hiddete rağmen yüzüme değil yere bakıyordu. Ayaklarının ucuyla denk gelen taşları fırlatıyordu.
Önüme gelen bir kaç tutam saçı geriye doğru silkeledim. "Ben sana sormalıyım, niye buraya geldin? Bu saatte işte olman gerekirdi."
Derin bir nefes alıp başını kaldırdı. "Ben hayatından çekilmeye karar verdim Sıla. Seni bunaltıyorum."
Kaşlarımı kaldırarak ona ciddi olup olmadığını anlamak ister gibi baktım . Bakışları net, sırtı dik halinden cevabımı aldım.
Aniden önüne geçip yürümesine engel oldum. "Ben varlığınla değil duygularınla bunalıyorum." derken gözlerinin içine baktım.
"Bu kadar yolu bunu söylemek için mi geldin?" derken sesi ufak titredi. Gözbebekleri ağlıyor gibiydi.
"Hayır, seni geri götürmeye geldim. Evine, işine..."
Gözlerindeki acı seke seke kalbime otururken devamını içimden geçirdim, hayatıma...
Ama o bunu duymamalıydı, hissetmemeliydi.
Çantamdan tabletini çıkarıp uzattım.
"Çizimlerin sana, senin tasarımlara ihtiyacın var." dediğimde elini yavaşça kaldırıp titreyen parmaklarıyla tableti tuttu.
"Ben başka şirketlerde de çizim yapabiliyorum."
Sesimi umut dolu bir parıltı ekleyerek "Ama sana taşıyıcı sistemleri benim gibi söyleyen olmaz." dedim.
Yarım ağız gülüşüyle "Ben taşıyıcı sistemleri vs. biliyorum. Seni başıma diken müdürün işgüzarlığı o. Yani sadece ayı ve inek çizmiyorum." dedi.
"Zaten olay da o değil mi? Kendine yettikten sonra yolda yürüyecek arkadaşlıklar edinmek, asıl doğru olan bu."
Can "Sıla, ben sana her baktığımda reddedilmenin yasını yaşıyorum, bana bunu reva görme!" dedikten sonra boynunu büktü.
Onu süzerken gözlerime bulutlar çökmüştü. Yağmur bulutu değil, sis bulutuydu. Onun bu derin yası bana geçmiş gibiydi.
"Can, tüm olanları unutamaz mıyız? Ben sensiz de yapamıyorum."
"Yani diyorsun ki sana dokunmayayım, sevgi sözcükleri söylemeyeyim. Saçını kulağının arkasına koymayayım. Misk notaları andıran eşsiz parfümünün teninle birleşip oluşturduğu baş döndürücü kokuyu ciğerime hapsetmeyeyim. Bir şey başarınca dudağına yerleştirdiğin gurur dolu gülümsemeyi aklıma kazımayayım. Çayı içerken mutlu olduğunda sakince yudumlarken karşındaki gıcık etmek istediğinde hüpürdettiğini anlamayayım. Her gece senin duvara kulağını dayayıp benden şarkı beklediğini hayal etmeyeyim. İnsanlara laf sokacağın zaman önce müstehzi şekilde onları incelediğini bilmeyeyim. Ağlamak istediğinde çeneni buruşturduğunu bilmeyeyim. Kontrolü kaybettiğini hissettiğin zaman hemen postallarını giydiğini bilmeyeyim. Tamam Sıla. Sen mutlu olacaksan ben senden uzak olmaya da razıyım."
Onun gözlerimin içine bakarak tane tane dudaklarından döktüğü bu cümleler önce yanaklarımı ısıttı, ardından kalbimi ve tüm bedenimi...
Elimi yavaşça yanağına götürmek istedim. Parmak uçlarımla tenine değmek istedim ama elim havada asılı kaldı. Kendime karşı hissettiğim hayal kırıklığıyla ellerimi yumruk yapıp iyice sıktırdım ve elimi hırsla yanıma indirip serbest bıraktım.
Ağzımı iki kelime söylemek umuduyla açtım ama harfler, sesler çıkmadı ağzımdan. Aldığım nefes bile ses tellerime uğramadı. Ağzımı tekrar kapatırken dudaklarımı birbirine bastırdım, gözlerimi sımsıkı yumdum.
Yüzüme düşen ıslaklıkla irkilirken yağmurun çiselediğini fark ettim. Can'a baktığımda içten bir gülümsemeyle "Kırkikindi yağmurları" dedi.
Onun gülmesine eşlik ederek "Kırkikindi" dedim.
Üstündeki hırkasını çıkardı ve tente gibi yukarı kaldırarak bana siper yaptı. "Hadi koş, ıslanmayalım," dediğinde onaylayıcı ve gururlu bir baş sallamayla ona yaklaştım ve beraber onun o sarı evine doğru koşmaya başladık.
İçimde bir şeylerin kıpırdandığını hissettim. Kalbimde de yağan bir yağmur vardı ama sağanak değil çiseleyen bir yağmur. Gözümdeki sis bulutları yerini yağmur bulutlarına bırakmış ama yağışlar yüzümde değil yüreğimdeydi.
Ayağımızın altında yağmur damlaları şıplayan sesler çıkarırken biz nihayet eve varmıştık. Can buğulanan gözlüklerine rağmen cebinden anahtarını titrek elleriyle çıkardı ve kapıyı açtı.
İçeriye girdikten sonra antrede soluk soluğa sakinleşmeye çalışırken gözlerimiz buluştu. Yağmurun ciğerimize doldurduğu taze toprak havasına Can'ın parfümü ve evin o çiçek temalı deterjan kokusu eklenmişti. Yağmurun çiçek yapraklarına bıraktığı o damlacık sesi kapıyı kapatmamızla kesilmiş yerini çatıdaki tıkırtılara bırakmıştı.
Az önce yağmurun verdiği o teslimiyet havası yavaşça dağılırken gülüşlerimiz de dudaklarımızdan silinmeye başlamıştı. Önüme dönüp son derin nefesimi aldıktan sonra Can'ın boğazını temizleme sesini duydum.
Umutla parlayan gözlerini bana dikerken duruşunu da dikleştirdi. "Gelirim ama bir şartla, bana otuz gün ver. Otuz gün içinde seni aşık edeyim kendime."
Kaşlarımı çatarak sakin bir ses tonuyla "Ciddisin." dedim.
"Herhalde ciddiyim."
Önüme dönerek dediği şeyi her yönüyle analiz ettim. Adeta temelinde demirlerin oranını ölçer gibi, taşıyıcı sistemlerin yerlerini ayarlar gibi düşündüm.
"Sen bu otuz günde beni ikna etmek için ne yapabilirsin ki?"
"Seni aşık etmek için elimden ne gelirse..." dediğinde tekrar emin olmak için inceledim onu. Saçmalıyordu ama ciddiydi.
Ona doğru bir adım atıp gözlerinin içine baktım. O umut dolu parıltıya sahip gözlerin beni hayata bağladığını hissettim. O umudun kaynağı olmaktan gurur duyuyordum.
"Senin beni aşık etmek için taktik uygulamana gerek var mı? Kendin olman yeter." derken en sahici sesimi yüklendim.
İfadesiz yüzünde bir kıpırtı belirdi, kaşları kalkarken dudağı hafif kıvrıldı.
"Şimdiye kadar niye aşık olmadın o zaman?" dediğinde gözlerimi ondan ayırdım. Önce yere baktım. Sonra gözlerimi yumup nefesimi tazeledim.
"Aşık olup olmamak değil ki mesele. O aşka layık olmak ya da doyasıya yaşayacak kadar cesur olmak. Ben aşık mıyım bilmiyorum ama layık ya da cesur olmadığıma adım kadar eminim." dedikten sonra üstümdeki ceketi askılığa asıp bizim evin planındaki gibi olan mutfağa yöneldim.
Can da sakin adımlarıyla bana eşlik etmişti. Babamın evindeki o modern tarzdaki mobilyaların yerinde daha eski Anadolu kültürünü yansıtacak kilim desenli ya da şark köşesi temalı mobilyalar vardı. Kırmızı koltuklar ve benzer desenlerin bulunduğu etnik bir halı ile geçmişe gitmek mümkündü.
"Zevklerini bu eve de taşımışsın." dedikten sonra ilk koltuğa oturdum.
O oturmak yerine tezgahın başına geçerek bir şeyler yaptı. Arada bir baksam da onu izlemiyordum. Gözlerim çaprazımdaki pencereye kaymıştı. Kulağımda tıkırtılar varken gözlerim bahar tazeliğindeydi. Dışarıda gözüken ilk şey badem ağacıydı. Beyazlı pembeli çiçekleri dökülmeye başlasa da hala güzel ve görkemliydi. Zaten kabaca süzdüğümüzde bahçede ağaçları vardı. Babamınkine göre daha büyük bir bahçesi vardı.
Birden önüme uzanan ele baktığımda elinde kahve vardı, filtre kahve.
"Fikri amcaya bak sen. Plaza genci gibi filtre kahve mi kullanıyor yani?" diyerek elindeki kupayı aldım. Bir yudum aldığımda içindeki karamel notaları damağımda yayıldı.
"Karamel, tam senin tarzın. Her dokunduğun yere imzanı bırakıyorsun." derken sesimin flörtöz çıkmasını istememiştim ama bazı şeylere söz geçmiyordu.
Karşımdaki koltuğa yayılırken bir yudum aldı. Ardından parmaklarını ısıtmak ister gibi bardağa sardı.
"Varlığımla her yeri doldurmayı seviyorum." dedikten sonra soluk bakışlarıyla kahveye baktı.
Kahvemden bir yudum daha alırken zihnime anılar üşüştü. Onun benim evime ilk gelmesi, beraber içtiğimiz kahve geldi aklıma. O günden bu zamana o kadar zaman geçmişti ki...
"Gelecek misin peki?" dedim başımı kaldırmadan. "İstifanı geri çekecek misin?"
"Gelsem ne olacak ki..." dedikten sonra yabancıymış gibi süzdü etrafı.
Yerimde dikleştim. "Ne demek ne olacak? Dedin ya 'başardım,sızdım kalene' diye. Fethettiğin kaleyi korumayacak mısın?" diye isyan ettim.
Başını yana çevirip alaycı bir gülümseme sergiledi. Ardından yavaşça kalkıp bardağını masaya koyup yanıma geldi. Ama benim bardağımı alışı hiç nazik sayılmazdı. Hatta her hareketinde bakışları daha da koyulaştı. Elimden tutup beni kaldırırken benim gözlerim titriyordu.
Bakışlarımı gözlerinden ayırmadan ayaklandım. Beni dans eder gibi elimden tutarak kendi etrafımda döndürdü. Ben ne olduğunu anlamaz halde kaşlarımı çatarken ani bir hareketle boşta kalan eliyle belimi tutup kendine çekti. Bedenlerimiz birbirine değerken tüm bedeninin gerginliğini her zerremde hissettim. Göğsümden yükselen bir alev nefes almamı engelliyordu. Gözlerim gözlerinde takılı kalmıştı ama bu ateş beni fazlasıyla yakıyordu. İrademi zorlayarak kendimi ondan uzaklaştırdıktan sonra nefesimi dizginlemek için uğraştım. Ardından sakinliğimi devralmak için derin bir nefes aldım.
"Bu temasları nasıl engelleyeceğiz? Neden elin ayağın durmuyor?" dedim yerimde dikleşerek.
Onun az önceki sert ve vahşi bakışları yumuşarken bana güldü. "Duramıyorum. Durduramıyorum. Sanki sadece senle nefes alabiliyorum."
"Ya benim rızan yoksa?"
Gülen yüzü soldu. "Gerçekten rızan yok mu?"
Kafamı yana çevirip hafifçe güldüm. "Sanırım sana başka bir perdeden göstermem lazım. Evlenmeden bana dokunamazsın, sarılamazsın diyeyim, eski Türk filmleri tadında olsun,"
"Çok mantıklı!" derken gözleri büyük bir ışıltıyla parladı. Onun bu devasa sevinci ve heyecanı bende korku ve merağa dönüştü. Kaşlarımı çatarak ne düşündüğünü anlamaya çalıştım.
"Ne mantıklı?"
Elini saçımdaki örgünün birine getirdi. Parmak uçlarıyla nazikçe örgümü okşadıktan sonra eli yavaşça sırtıma düştü. Gözlerimin içine sıcacık bakışla sabitlenmişken benim gözlerim sorgu çekiyordu. Ve o sözler döküldü dudaklarından. "Biz evlensek ya, ama hayal ettiğin mahkumiyet gibi değil , aynı yolu yürümek için yasal izin alır gibi."
