13. bölüm · Siyah Kapüşonlu Kız
12-KARABASAN
Can'ın hıçkırıkları söndükten sonra başını omzumdan kaldırdı. Bu geçen zamanda ne olduğunu unutmuş gibi etrafı süzerken benimle göz göze geldi. Yerinde toparlandıktan sonra "Sıla, ben özür dilerim, kendimi kaybettim," dediğinde vücudumu tamamen ona döndürdüm. "Sakin ol, çok doğal,"
Hızlı hareketlerle kolundaki saate baktı. "Çoktan öğlen olmuş," diyerek yerinde adeta zıpladı. Ona eşlik ederek hızlı hareketlerle ayaklandım. Birden dengesini kaybetmiş olmalı ki arabanın kaputuna tutundu. Telaşlı gözlerle ona bakıp yaklaştığımda elini kaldırdı. Rengi tam kendine gelmemişti, elleri hala titriyordu. "İyi değilsin, geç muavin koltuğuna, ben süreceğim." dedim net sesimle.
Emin olmak için yüzüme baktığında kararlı ifademi görünce anahtarı sakin hareketlerle cebinden çıkardı ve çok kıymetli bir hazineyi emanet eder gibi avucumun içine bıraktı. Temkinli adımlarla ön yolcu kapısını açarak kendini arabaya attı. Onun sağ salim bindiğine emin olduktan sonra yerime yerleştim. Tekrar burnumu Can'ın kokusu doldururken az önce oturduğumuz betonun soğukluğuna tezat ahşap direksiyonun sıcaklığını avuçlarımın içinde hissettim. Start düğmesinde bastıktan sonra motorun sesi kabinin içini doldururken Ankara'nın puslu havasını dışarıda bırakmış olduk. Kırmızı gözlüklerini sakince gözlerinden çıkarıp torbidoya koydu.Bakışlarım Can'ı bulduğunda onun da çoktan beni incelediğini fark ettim.
Kızarmış ve şişmiş gözleriyle bana bakarken insanın içini kocaman bir merhamet duygusu kaplıyordu. Az önce yorduğu için boğazı acımıştı. Kısılan ve boğuklaşan sesiyle "Araba kullandığını bilmiyordum," dedi.
Benimle uğraşarak geçmişin yaralarından ve bu boğuk atmosferden kurtulmaya çalışıyor gibiydi. Ona eşlik etmek ikimiz için de iyi olacaktı. Bürokratik soğukluğu taşıyan Ankara'nın bir köşesinde cıyaklayan kızılgerdanın neşesine ihtiyacımız vardı.
"Sadece motosiklet kullanacak kadar tekdüze değilim," derken bulunduğumuz yerden ayrıldık.
" Senin gibi zeki bir kadına tekdüze diyen yürek yemiştir zaten," derken dirseğini kapıya dayayıp elini alnına yasladı.
Yandan bir bakış atarak dudaklarım alayla kıvrıldı. "Lezzetli miydi peki?" dediğimde yandan buruk bir gülümseme bıraktı.
" Bilmem, kanlı et sevmem," diyerek kızarmış burnunu kıvırdı. Onun bu alakasız cevabına güldüm. Kendimi kasmıyor ya da saklamıyordum.
Gülümsemem bitince "Yolun üstünde bugün gideceğim şantiye var, uğrasak olur mu?" dedim.
"Tabi," diyerek yolu izlemeye başladı.
Şantiyeye vardığımızda arabayı park ettikten sonra Can'ı inceledim. Rengi eskisine dönmüş, bakışlarındaki hüzün yerini hayatın maratonuna bırakmaya başlamıştı. "Gelmek ister misin?" dediğimde gözlüklerini torpidodan çıkarıp "Tabii ki bu fırsatı kaçıramam, senin inşaatta tozu dumana kattığını görme şerefine nail olacağım," dedi. Muziplik yaparak arabadaki ağır havayı dağıtmak istiyordu.
"Hadi o zaman!" diyerek kapıyı açtığımda şantiyenin o tanıdık tak tuk sesleri arabayı doldurdu. Tek bir hamleyle arabadan çıkarak kapıyı sertçe kapattım ve anahtarı Can'a çeviklikle fırlattım. O telaşla anahtarı yakaladıktan sonra bana ters bakış atarken cebimden çıkardığım tokayla saçlarımı savurarak at kuyruğu yaptım.
Postallarım yeri delerken Can'ın kibar ve beyaz yaka zerafetli adım seslerini arkamda hissettim. Kaba inşaat bitmiş ince kaba başlamıştı ve biraz gergindim. En çok sıkıntı bu aşamada çıkıyordu. Tuğlalar düzgün dizilmediyse sıva oturmuyor ve her şey sarpa sarıyordu.
İlk kata çıktığımda kapıların ve pencerelerin takıldığını gördüm ama kasaların oynaklığı ta uzaktan belliydi. Koşar adımlarla ilk gördüğüm kapıya gidip kasaya ellediğimde yelpaze gibi oynuyordu. "Şuna bak, utanmasalar kasa yerinden ayrılıp seke seke binayı terk edecek" diye isyan ettim. Can bu ironime burnundan çıkan sesli havaya ek bir gülümseme sergiledi. Elimdeki tableti açarak Can'a uzattım. "Madem geldin. Bugün asistansın, not et," dediğimde pes der gibi bir bakış atarak tableti elimden aldı. Odaları teker teker gezerek düzgün yerleşmeyen kapıları tespit ettim ve Can'a not aldırdım. Pencerelerin yanına geldiğimde hava geçirgenliğini kontrol etmek için elimi uzattığımda rüzgarın içeride rahat rahat turladığını fark ettim. Az önce kapılar için dediğim lafa istinaden "Belli ki pencereler de birazdan halaya kalkacak," dedi Can.
"Ne yazık ki öyle, hadi onları da not edelim. Kat 1, Daire 2nin hem mutfak hem ebeveyn odası pencereleri hava kaçırıyor," diyerek teftişe devam ettim. Birinci katın gezisi bitince merdivenlerin yanına geçtik ki Şantiye şefinin sesini duydum. "Şefik Abi!" diye son gücümle bağırdım. Yaşlı mühendis tozları havalandırarak gelirken telaşla "Efendim Mimar hanım," dedi. Can onun gözlerindeki huzursuzluğa dikkat kesildi.
"Abi, ne olacak böyle? Gel gezelim daireleri," diyerek kapının birinden geçtim. Oynayan kasalardan birini göstererek "Kanat mı taktınız kapıya, ne bu böyle?" dedim.
"Sıla bana kızma, ustaların laf dinlediği mi var ," diyerek isyan etti.
"Abi, dinlemek zorundalar, müşteri böyle oturamaz," diyerek ilave ettim.
"Halledeceğiz işte," derken başka bir kapının yanına geçtim. Aynı şekilde kasalar oynuyordu.
"Kaç defa şu ekiple çalışmayalım dedim, hep böyle yapıyorlar" derken ayaklarımın değdiği yerden toz kalkıyor, sesim yankılanıyordu. Sessizce bizi izleyen Can'a baktığımda her zamankinin aksine giydiği siyah takım ve gri ceketin tozdan beyazladığını fark ettim.
Şefik Abi "Sıla, ben de istemiyorum ama müteahhit hep bunlarla el sıkışıyor, ben de çaresizim, söylediğimde diğer ustalar da farklı değil ki diyor," diye izah etti.
En üst kata vardığımda mutfakta bir eksik dikkatimi çekti. Aspiratör bacası payını ayırmayı unutmuşlardı. "Allah'ım Ya Rabbim, iki gün gelmeyeyim her şey tepetaklak, Şefik Abi, tuğlacılar da gitti, ne yapacağız?" diyerek isyan ettim. Şefik Abi yüzü daha da düşerek mahcupça "Ben de ustalar gidince fark ettim, düzeltmeye getiremiyorum," dedi. Elimi alnıma koyup of çektiğimde Can not almaya devam ediyordu.
"Şefik Abi, ustabaşını arasana, ben konuşayım bir de, " demem üzerine adam telefonunda gerekli numarayı tuşlayıp telefonu hoparlöre aldı. Adamın yanına gidip ellerim belimde beklerken sordum, "Müteahhit paralarını ödemiş miydi?"
Şefik Abi kaşlarını kaldırdı ve o sırada telefon açıldı. "Efendim Mühendis, ne arayıp duruyorsun?"
Hızla adamın elinden telefonu aldım. "Tuğlacı sen neredesin?" dedim sakin bir sesle.
"Sen kimsin?" dedi ukala sesin sahibi.
"Ben benim, sen kimsin kardeşim. Ne bu bacanın hali? Ev sahibi yemek kokusunu postayla mı giderecek, niye yapmıyorsun?" derken hala sakindim. Usta pişkince "Valla bacım, beni bu saatten sonra oraya kimse getiremez, yeni iş aldım, onunla uğraşıyorum," dedi.
Sesim yükselmeye başladı. " Ya hemen hatanı düzeltirsin ya da kalan para kalır, tercih senin,"
"Sen kimsin de beni tehdit ediyorsun?"
Başımı iki yana doğru kıtlatırken Can'ın benim golümü merakla beklediğini fark ettim. Dudağını dişlemiş, ışıldayan gözlerle bana bakıyordu. Şefik Abi de kaşlarını kaldırmış aynı heyecanla bekliyordu.
"Hatırladın mı beni? Hani yamuk ördüğün duvarı tek tekmeyle devirip 'Yeniden örülecek!' diye bağıran o Karabasan. Eğer bir saat içinde burada olmazsan, o yanlış ördüğün bacayı değil, o odanın tüm duvarlarını balyozla indiririm. Masrafını da hakedişinden kuruşu kuruşuna keserim. Ben Sıla’yım; yıkarım ama o projeyi eksik teslim etmem. Geliyor musun, yoksa balyozları çıkarayım mı?"
Ben sözcüklerim bitmiş, telefondan gelecek sesi merakla beklerken "Geliyorum," dedi son derece kızgın ve yenilmiş olan o ses. Telefonu kapatırken yumruğunu sevinçle havada sallayıp önce Şefik abiye sonra Can'a çak yaptım. Ardından Can ile yumruklarımızı tokuşturduk. Can "Mimar Hanım, senden hızlısı Usain Bolt, senden fenası Joker maşallah. Tüm efsanelere kafa tutuyorsun," dedi neşeyle.
Şefik Abi ekledi. "Öyle maşallah, daha yola getirmediği adam yok. Sıla deyince ustalar kaçacak delik arıyor,"
"Abi o zaman bize müsaade, sen yaptır, ben bir sonraki gelişimde göz atarım, hadi kolay gelsin," diyerek Şefik abiyle vedalaştım ve Can'a hadi bakışı atıp başımı salladıktan sonra merdivenleri inmeye başladım.
Bahçeye çıktığımızda inşaata göz gezdirdikten sonra Can'ın gözleri yüzüme dikildi. Ona döndüğümde gözlerimiz buluşurken "Sen boş bir kabuk değilsin, ben yürek yedim ve iğrençti, bir daha yemeyeceğim. " dedi.
Gözlerimi kısarak gözlerini inceledim ve nihayet der gibi bir gülümseme yayıldı yüzüme. "Zaten öğlen vakti daha hafif şeyler iyi gider, hadi oturup bir şeyler yiyelim, acıktım," dediğimde onun da dudakları yana kıvrıldı. Üstündeki kasvetli havanın dağılması ve gözlerinde tekrar hayat dolu bir kıpırtı görmek çok güzeldi.
Yakınlarda bir Aspava bulup beraber oturduk. Kapıdan girdiğimiz an Ankara’nın o bürokratik sessizliği geride kalmıştı. İçerisi; tıkırdayan tabak sesleri, cızırtılı ocaklar ve garsonların senfonik bir düzen içindeki koşturmacasıyla doluydu. Can, ceketindeki şantiye tozunu son bir kez silkelerken, burnuna çarpan o közlenmiş biber ve sıcak tırnak pidesi kokusuyla bir parlama yerleşti yüzüne. Ankara’da her yolun sonunda bir Aspava huzuru vardı.
Cam kenarı rahat, sakin bir yer seçip yerlerimize yerleştik. Henüz siparişimizi bile vermemiştik ama masa bir anda Kızılay Meydanı kadar kalabalıklaşmıştı. Önce o meşhur cacık geldi; üzerine dökülen zeytinyağı ve pul biberiyle... Ardından sıcak süzme yoğurt, patates kızartması ve hemen ardından gelen közlenmiş biberler. Can, masaya birbiri ardına dizilen tabaklara bakıp, 'Mimar Hanım, daha şimdiden mide fesadı geçirmeye adayım," dediğinde, önümüzdeki o meşhur salatadan bir çatal aldım.
"Sanırım ben de, pek alışkın değilim kalabalık masalara," derken cocuksu neşesini izledim. Her bir mezeye hızlıca göz atışı, hangisinden yiyeceğini bilmemenin telaşı ona ağlamaktan, üzülmekten daha çok yakışıyordu. Ona zevzek dediğim her an gözümün önünde canlanırken sevilmeye muhtaç bir çocuk olduğunu çok geç fark ettiğimi anladım.
Ve nihayet, SSK... Soslu, soğanlı ve kaşarlı o devasa dürüm önümüze geldiğinde, ikimiz de bir anlığına sustuk. Otoparkın yası, şantiyenin tozu, bacasız mutfaklar... Hepsi o tırnak pidesinin sıcaklığında eriyip gitmişti. Can, dürümünden ilk ısırığı aldığında gözlerini kapatıp, 'Bu kadar ağır bir sabahın ardından, bu kadar hafifletici bir sebep beklemiyordum,' dedi. Sesi artık kısılan o hıçkırıklardan değil, gerçek bir doygunluğun huzurundan geliyordu.
Kendinden geçe geçe yemeğini yerken arada onu izliyordum. Onun bu haline gülerek " Et sevmeyene bak," dedim.
"Kanlı et o, bak bu son derece pişmiş," derken koca bir ısırık daha aldı.
Ben onun kadar saldırmasam da iştahla yedim dürümümü. Çok fazla konuştuğumuz söylenemezdi hatta hiç konuşmuyorduk. Sadece arada bakışlarımız kesişiyordu. Bir ara o kadar kendini kaptırdı ki dudağının kenarından dürümün sosu akayazmıştı. "Can sen yemeği ye, yemek seni yemesin," diye atıldım.
Ne dediğimi anlayarak eline peçetesini alıp kibarca sildi. "Ağzımın suyunu akıtarak yemek yediğimi kimseye söyleme, rezil olmak istemiyorum," derken sesi samimiyet doluydu.
"Bana rezil oldun, yetmez mi?" derken sakin ve yumuşak hareketlerle ağzımı sildim ve arkama yaslanarak Can'ı inceledim.
Can ağzındakilerin bitmesini beklemeden "Niye durdun? Doydun mu?" dedi.
Gülerek "Ay Can, çok iğrençsin, ne bu hal," dedim ama asla iğrenmemiştim, aksine onu böyle canlı görmek hoşuma gidiyordu. Sadece dürümle de meşgul olmuyordu, benim önümdekiler dahil tüm mezelere musallat olmuştu. Ben biraz tıkanmaya başladığım için yavaş yiyordum ama bir ara Can keydini kaybedip benim ağzıma köz biberden bir çatal tıktı. O an zaman durdu, Can ne yaptığını idrak edip donmuş vaziyette bana bakarken benim de gözlerim büyüdü. Zoraki bir çiğnemeyle biberi yuttuktan sonra tabiri caizse cırladım. "Ne yapıyorsun ya? Pis çatalını soktun ağzıma," derken öfkeden gözlerim büyümüş, nefesim hızlanmıştı.
O ise silkelenince özür dilemek şöyle dursun daha da pişkinleşti. "Benim çatalım pis değildir, olsa olsa vitamin olur,"
Kaşlarımı hayretle kaldırıp çenemi geriye doğru kenetledim. Adrenalin tepeme fırlamışken ne yapacağımı ben de kestiremiyordum. O ise korkudan büyümüş göz bebekleriyle bana bakarken etkilenmemiş gibi durmaya çalışıyordu. "Pardon, bakar mısınız?" diye garsona seslendim.
"Buyurun efendim,"
"Acı,en acı çiğköften nerede, var mı öyle bir şey?" dedim Can'a yandan bakış atarken.
"İsteyenler için var efendim,"
"Bir tadına bakma şansımız var mı?"
"Elbette," diyerek gitti adam. Ben yavaş hareketlerle Can'a bakarken ofladı. Onun bu çaresiz ama sessiz çırpınışlarını izlemek zevkliydi.
Adam önüme içinde üç tane çiğköfte olan bir tabak koydu ve gitti. Masadaki pulbiberden biraz çiğköfteye ekleyip elimle basitçe yoğurdum ve şekil verip Can'a uzattım. "Onu yemeyeceğim Sıla, istediğini yapabilirsin," diyerek arkasına yaslandı ve dik bakışlarını gözlerime sabitledi. Dudaklarım muzipçe kıvrılırken ayaklandım ve bakışlarımı ondan ayırmadan yanına geçtim.
Yanına eğildim ve göz süzerek "Aç ağzını," dedim. Korkar bakışları imalı bir şekle bürünürken dudakları sağa doğru hafifçe kıvrıldı. Benim bu hareketlerime şaşırdığı her halinden belliydi.
"Can aç ağzını," diyerek iyice eğildiğimde tüm bu yemek kokularına inat eden parfümünü kokladım. Hayır anlamında göz büyüterek iyice geriye yaslandı.
Masadan bir çatal alarak zorla dudaklarının arasına soktum ve dişlerini de ayırmak için çabaladım. O dudaklarını birbirine sımsıkı yapıştırırken nihayet başardım ve o çiğköfteyi ağzına atıp yerimde doğruldum. Zar zor çiğnerken bana ters bakışlar atıyor, bir yandan da soğuk terler döküyordu. Nihayet lokması bittiğinde acı öksürükler içinde suya uzandı ve hızla bir bardak su içti. "Yanıyorum," diyerek elini yelpaze gibi salladı.
"Ekmek ye, iyi gelir," diyerek ekmek uzattım. Göz devirerek hırsla elimden ekmek alıp bir lokma attı ağzına. Biraz sakinleyince soğumaya yüz tutmuş dürümünü bitirdi. Ben de ona ayak uydurarak dürümümü bitirdiğimde, garson adeta bir illüzyonist gibi boşları toplayıp yerini dumanı üstünde tüten irmik helvası ve semaver çayıyla doldurdu. Ben helvanın üzerindeki dondurmanın eriyişini izlerken, başımı kaldırıp Can’a baktım. Gözlerindeki o mahzun kahve, şimdi çayın demiyle ısınmıştı. 'Yemekler bittiğine göre,' dedi Can, bardağına şeker atarken. 'Şimdi gerçekten konuşabiliriz, değil mi?'
"Ne konuşacağız tam olarak?" derken tek kaşım kalktı.
"Havada kalan ne varsa?" dedi net sesiyle. Bu cümle yüreğimde bir noktayı titretti. Boğazımda kalan düğümü gidermek için hafifçe öksürerek bir bardak su içtim.
"Burada konuşmayalım, daha iyi bir fikrim var ama delice biraz," derken tepkisini ölçmek için yüzünü inceledim.
"Delilik ve sen?" derken kaşları hayretle kalktı. "Patlat bombayı,"
"Diyorum ki Yağmurdede'ye gidelim,köye. Orada seninle paylaşmak istediğim bir yer var, her şeyi ortaya dökmek için son derece müsait. Ne dersin?
En sevdiğiniz cümle, alıntı, paragraf ne oldu? Benimle paylaşır mısınız?
