Sırlı Cam kitap kapağı

13. bölüm / 17

Sırlı Cam

Yara bandını koparmak

Vaveyla Yazarı: zerainn _

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: Yara bandını koparmak

Hayat bir şekilde gerçekleri gözler önüne seriyordu. Bazen en beklemediğin anda yapıyordu bunu. Gözüne sokmak istercesine karşına çıkarıyordu. Yeri ve zamanı o belirliyordu.

Ancak ben bu olaya tanıklık etmek istememiştim. Gerçekleri kim merak etmişti? Neden şimdi tüm bunları görmek zorundaydım? Yeterince derdim yokmuş gibi şimdi başkalarının hayat mücadelesini de öğrenmiştim. İstemeden de olsa...

Gerçekten istememiştim. Erim'i böyle tanımak istememiştim. Onunla doğru düzgün bir tanışmışlığımız bile yoktu. En sevdiği rengi bilmiyordum mesela. Yaşı tahminden ibaretti. Yaşam tarzı nasıldı? En çok ne yapmaktan hoşlanırdı?

Hiç birini bilmiyordum. Günün her saatini birlikte geçirdiğim çocuğun soyadını bile doğru düzgün bilmiyordum.

Ama aile problemlerinin hepsini öğrenmiştim. Reva mıydı bu? Bunca zaman sonra hayatıma giren insanın gerçeklerini onun ağzından duymayıp, böyle yol kenarında kulak misafiri olmam reva mıydı?

Tüm bunlardan başka bir problemde vardı ki o beni daha çok ilgilendiriyordu. Belkide beni ilgilendiren sadece oydu. Yiğit'in bu adamla ne alakası vardı? Bu adam Uras ve Erim'i nereden tanıyordu?

Sorguladıkça deliriyor aklımı kaçırıyordum. İmkansızdı. Her şey çok imkansızdı.

"Siz yine mi geldiniz yan yana? Ben size birbirinizden uzak duracaksınız demedim mi?"

Adam'ın yine ağır bir şekilde yükseldiğini duyunca duvarın kenarına doğru hafifçe başımı eğdim. Hepsi hala oradaydı. "Yekta Bey. Bence oğlunuzla adam akıllı konuşmalısınız çünkü sabrımı çok zorluyor."

Oğlunuz? Bu adam Uras'ın babası mıydı? Erim bu adamın ne kadar tehlikeli olduğundan bahsetmişti. Onun hakkında konuşurken annesiyle evlenen birinden değilde başka bir adamdan bahseder gibi olduğu için hiç anlayamamıştım. Oysaki derin bir geçmişleri vardı. Erim'in onları bu kadar yakından tanımasına şaşırmamalıydı.

"Şuan sizinle uğraşacak vaktim yok. Sizi aynı okulda buluşturarak hata yaptığımı biliyordum. Biraz daha sabredin birbirinize"

Uras'ın tek yaptığı oflamak olurken Erim ileriye, daha doğrusu Yiğit'e bakıyordu. Yüz ifadesini tam göremesem de az çok tahmin edebiliyordum. Uras da kafasını Erim'in baktığı yöne döndürdüğünde bir kaç adım atarak babasının önünde durdu.

"Bu kim baba? Hayırdır?"

"Asistan doktor. Bizim hastanede çalışıyor. Ufak bir çatışma çıktı. Onun için götürüyorum."

Bu Yiğit yine kimlere bulaşmıştı böyle. Umarım başımıza bela almazdı. Gerçi o belaya ben ondan önce bulaşmıştım. Nasıl bir aileydi bunlar?

"Sıkıtı yok değil mi?"

Adam başını iki yana salladı. "Yok oğlum, merak etme. Hadi eve geç. Uğraşma şu çocukla. Benide sinirlendirme. Yeterince olay var. Bir de seninle uğraşamam."

Uras Erim'e doğru bakıp onunla göz göze geldiğinde çarpık bir gülüş aldı. Bu babasını dinlemeyeceği anlamına geliyor olmalıydı. Onun dilini anlamak zordu.

“Ne halin varsa gör.” diye çıkıştı Erim ve arkasına bile bakmadan yolun karşısına geçip gözden kayboldu. Burada durmamın bir anlamı kalmamıştı. Görmemem gereken şeyler görmüş duymamam gereken şeyler duymuştum. Telefonumu almak için vaktim de kalmamıştı.

Artık yarın bakacaktım. Yarın aynı cezamızın son günüydü. Bakalım o nasıl bir olayla bitecekti. Sessiz bir şekilde duvarın arkasından çıkarak arkamı döndüm ve geldiğim yolu geri yürümeye başladım.

Bora Erim Alkan

‘Abla’ diye fısıldadım içimden. Gökyüzüne bakıyordum her zamanki gibi. Yine aynı tepede oturuyordum. Yine onun adını anıyor, görüntüsünü gözlerimin önüne getirmeye çalışıyordum. Sesi boğuk bir şekilde kulaklarımı tırmalıyordu. O çocuksu tınısı beni benden alıyordu.

Bana, annemden daha çok annelik yapan ablamı özlüyordum. Hem de çok özlüyordum.

İnsan annesini görmeye bile tahammül edemeyince, bir suçluluk duygusu hissediyordu. Annem o benim diyordum. Beni doğuran kadın.

Sonra iç sesim benden önce davranıp, ‘sizi terk eden kadın’ diye hatırlatıyordu bana.

Hatırlamak istemiyordum ben. Her şeyi unutmak hafızamdan silmek istiyordum. Ama hayat her defasında onu karışma çıkarıyordu.

Bazen Uras’la. Bazen onun babasıyla. Bazen kendi annemle. Bazen kız kardeşimle. Birde o vardı ama o çok başkaydı.

O bambaşkaydı. Kalbime her defasında ayrı bir noktadan dokunuyordu. Önce bir kabus olduğunu düşünüyordum. Canımı yakmak için olduğunu. Sonra diyordum ki bir sebebi var. Mutlaka olmalı.

Onun ablama bu kadar benzemesinin bir anlamı olmalı. Onun gibi gülüyor. Onun gibi konuşuyor. Saçları onun gibi yumuşacık. Dokundukça dokunasım geliyor. Sonra korkuyorum. Tek bir saç telini koparıp kahrolmaktan çok korkuyorum. Çünkü ablam gibi çok yaralı bakıyor.

Yarasını çok iyi saklıyor ama ben görüyorum. Sebebini soramıyorum ona. Duyacaklarımdan korkuyorum. Kendimden korkuyorum.

Onu tanımıyorum bile. Ama yıllardır yanımda gibi hissediyorum. En çok da bu histen korkuyorum. Ona bağlanmak istemiyorum. Bağlanırsam onunda yok olacağını biliyorum.

Ondan uzak durmak elimden gelmiyor yinede.
Ben uzak dursam o bir yerde karşıma çıkıyor.

Tıpkı az önce olduğu gibi. Duvarın arkasında titreye tireye her şeyi dinlediğini biliyorum.

Tepki verir mi? Dinlediğini söyler mi? Bilemem ama böyle öğrenmesini hiç istemezdim. Benim hakkımda ne düşünündüğünü merak ediyorum.

Onu en son evine doğru uğurlamıştım. O saatte orada ne işi vardı acaba? Peki üvey abisi? Duvarın arkasından bize doğru adımladığını görmüştüm. Sonra Yekta gelince geri kaçtı. Abisini illaki görmüş olmalıydı. Onun hakkında ne düşünmüştü?

Bende merak ediyordum o adamın Yekta’yla olan ilişkisini. Umarım Uras bunu öğrenmezdi.

Yeterince canını yakmıştı çünkü onun. Belliydi saçlarına değer verdiği. Birde makas tutamayışı vardı. O başka bir konuydu. Sebebini sormak belkide yüz kere gelmişti dilimin ucuna. Yaralanır diye soramamıştım.

Daha henüz reşit bile değilken ikimizdeki bunca acı çok fazlaydı. Şuan tek derdimiz derslerimiz olmalıydı. Sırtımızdaki yükler değil.

Tepedeki rüzgâr gitgide sertleşiyordu ama oturduğum soğuk taştan kalkmak gelmiyordu içimden. Şehrin ışıkları aşağıda birer birer sönerken zihnimdeki gürültü hiç susmuyordu.

Sırtımızdaki yükler diyordum ya... Hakikaten fazlaydı. Yaşıtlarımızın derdi basit sınavlar, yarınki futbol maçı ya da sıradan ergenlik meseleleriyken bizim sorunlu olduğumuz şeyler ağır geliyordu bedene. En çok da ona. Umay’a...

O duvarın arkasında durup her şeyi duymuştu. Titreyen nefesini, o karanlıkta kendi içine çekilişini uzaktan bile hissetmiştim. Belki de hayatımda ilk defa birinin beni anlamasından bu kadar çok korkmuştum. Çünkü anlamak, yakınlaşmayı getirirdi. Yakınlaşmak ise benim gibi birinin yanındaki herkesi yakması demekti.

Ablamı koruyamamıştım ben.

Kendi canımdan bir parçayı o cehennemin içinde tek başına bırakmış, kurtaramamıştım. Şimdi gidip de acısını gözlerinde taşıyan bu kızı o bataklığın kenarına yaklaştırabilir miydim?

Yapamazdım.

Bir daha kimsenin ahı, kimsenin yarasının kanaması benim yüzümden olamazdı.
Ona mesafe koymalıydım. Kocaman bir duvar örmeliydim aramıza. Benden nefret etse bile fark etmezdi. Yeter ki uzak dursun. Yeter ki o temiz dünyasını benim karanlığıma feda etmesin.

Ayağa kalktığımda bacaklarım soğuktan uyuşmuştu. Üzerimdeki montun fermuarını çeneme kadar çekip tepeden aşağı doğru yürümeye başladım. Gece yarılanmıştı. Eve gitmek istemiyordum. O eve girip de annemin yokluğuyla, kız kardeşimin tiksinir gibi bakışlarıyla karşılaşmaya niyetim yoktu.

Bütün gece sokaklarda, elim ceplerimde, kafamın içindeki sesleri susturmaya çalışarak yürüdüm.Sabaha karşı havanın ayazı iyice keskinleşti. Gün doğarken okulun bahçe kapısından içeri girdiğimde etrafta ses seda yoktu. Erken gelmiştim.

İçimdeki yorgunluk kemiklerime kadar işlemişti ama gözüme tek bir damla uyku girmemişti.

Spor salonundaki tribünlerin en önüne geçip oturdum. Ellerimi ceplerime gömüp gözlerimi karşıdaki boş sahaya diktim. Bugün okulun ilçe çapındaki futbol maçı vardı. Ve kaderin garip bir cilvesi olarak, okul idaresinin bize verdiği o anlamsız cezanın da son günüydü.
Bugün bitecekti. Bu karmaşa, bu zorunlu birliktelik, sürekli onunla aynı havayı solumak zorunda kalışım...

Bugün sondu.

Saat sekize doğru bahçede hareketlilik başladı.
Servisler yanaşıyor, öğrenciler içeri giriyordu. Ben yerimden milim kıpırdamadan oturduğum yerde kalmaya devam ettim. Derken koridorun girişinde Bülent Hoca’yı gördüm. Elinde takım formaları vardı. Ayağa kalkıp yanına yürüdüm.

"Ooo, Erim? Maç heyecanı erken getirmiş seni bakıyorum," dedi kapıyı açarken.

"Heyecandan değil hocam. Şu cezayı bitirelim diye geldim," dedim.

"İyi iyi. Zaten bugün başımızı kaşıyacak vaktimiz olmayacak. Maç iki saat sonra. Sahanın hazırlanması lazım. Toplar, su kasaları, yedek kulübesi, esame listeleri... Hepsini halletmeniz gerek."

Hoca konuşurken arkamda bir hareketlilik hissettim. O kokuyu, o hafif adım seslerini kilometrece öteden tanırdım artık. Zihnim anında alarma geçti. Kendimi sertleştirdim. Yüzüme o en bildik, en aşılmaz maskemi taktım.

"Günaydın hocam..."

Umay’ın sesi arkamdan geldi. Sesi yorgundu. Belli ki o da geceyi uykusuz geçirmişti. Dün gece kulak misafiri olduğu şeylerin ağırlığı hâlâ omuzlarındaydı. Bakışlarının sırtımı delip geçtiğini hissedebiliyordum.

"Günaydın Umay. Tam zamanında geldin," dedi Bülent Hoca masasına otururken. "Erim’e de anlatıyordum. Bugün son gününüz ama sıkı çalışacaksınız. Maç öncesi sahanın eksiği kalmayacak. Bugün misafir karşılama sırası bizde."

Umay bana doğru bir adım attı. Gözlerinin kenarları hafifçe kızarmıştı. Yüzüme bakmaya zorluyordu kendini. Dudakları aralandı.
"Erim. Sen ne zaman geldin?"

Bakışlarımı bir milim bile ona kaydırmadım. Sanki orada duran o değilmiş de boş bir duvar varmış gibi doğrudan Bülent Hoca’ya baktım.
"Hocam, malzemeler depoda mı? Ben gidip bakayım."

Umay’ın kurduğu cümle tam ortada, havada asılı kaldı. Bir an için odadaki sesler kesildi sanki. Onun o derin, sessiz şaşkınlığını, göğsüne saplanan hayal kırıklığını hissettim.

Bülent Hoca aramızdaki bu anlamsız gerilimi fark etmedi. Anahtarlık şıkırtısıyla depoyu işaret etti. "Evet, alt kattaki depoda. İkiniz gidin, kale ağlarını ve topları çıkarın. Su kasalarını da sahanın kenarına taşıyın. Maç başlayana kadar her şey hazır olsun."

"Ben tek başıma hallederim hocam," dedim kestirip atarak. "Gerek yok."

Umay bu sözüm üzerine kaşlarını çattı. Gözlerindeki kırgınlık yerini aniden hafif bir öfkeye bırakmaya başladı.

"Neden tek başına hallediyormuşsun?" dedi sesi titreyerek. "Cezayı tek başına almadın herhalde Erim. Ben de geliyorum."

Cevap vermedim. Hocaya hafifçe başımı sallayıp odadan çıktım. Koridorda adımlarımı hızlı atıyordum. Arkamdan gelen o tempolu ayak seslerinden benimle aynı hizada yürümeye çalıştığını anlıyordum ama hızımı hiç düşürmedim.

Spor salonunun merdivenlerinden aşağı, bodrum
kattaki depoya doğru inerken arkamdan seslendi.
"Erim! Durur musun lütfen?"
Merdivenlerin bittiği yerde, deponun kapısının önünde durdum. Ama arkamı dönmedim. Ellerim montumun ceplerinde, soğuk duvara bakıyordum.

"Gerekli malzemeleri alıp yukarı çıkaracağız Umay. Vakit kaybetmeyelim."

"Bana bak," dedi. Sesi artık fısıltı gibi değildi.
"Yüzüme bak Erim!"

Yavaşça arkamı döndüm. Yüzümdeki tek bir kası bile kıpırdatmadan, gözlerimi gözlerine diktim. Ama bakışlarımın içini tamamen boşaltmıştım. Sanki karşımda dünkü o kız yoktu, sokaktan geçen sıradan bir yabancı vardı.

"Ne var?" dedim soğukça.

"Ne var mı?" Şaşkınlıkla gözleri açıldı. "Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Günaydın diyorum, duymamazlıktan geliyorsun. Yüzüme bakmıyorsun. Yüzüme bakmadan konuşuyorsun! Dün geceden sonra ne değişti Erim?"

"Hiçbir şey değişmedi," dedim, sesim o kadar düz ve ruhsuz çıktı ki kendim bile yabancılaştım sesime. "Ne değişebilir ki?"

"Dün gece," dedi ve duraksadı. 'Seni dinledim' diyemedi. O adamı, Yekta’yı, Uras’ı, kız kardeşini, annesini, annemi duyduğunu açıkça söyleyemedi. Çekindi.

"Dün gece orada, yol kenarında..."

"Dün gece ne olmuş yol kenarında?" diye sözünü kestim. Bakışlarımı daha da sertleştirdim. "Bir şey mi gördün? Bir şey mi duydun?"

Umay bir adım geriledi. Dudakları titredi. "Ben... Ben sadece senin için endişelendim. O adamların kim olduğunu..."

"Seni ilgilendirmez," dedim lafı ağzına tıkayarak.

"Benim hayatım, kiminle ne yaşadığım, dün gece nerede olduğum seni en ufak bir şekilde bile ilgilendirmez Umay. Biz seninle arkadaş değiliz. Yakın değiliz. Öyle olsak zaten orada durup her şeyi dinlemezdin. Seni fark etmedim mi sanıyorsun. Abin bile işin içinde. Unut her şeyi. Benim hakkımda bildiğin her şeyi sil. Sadece okulun verdiği bir cezayı yan yana çeken iki kişiyiz. Ve o ceza bugün bitiyor."

Bu sözler deponun kasvetli havasında bir bıçak gibi yankılandı. Umay yüzüne tokat yemiş gibi bakakaldı bana. Gözlerinin dolduğunu, o iri tanelerin kirpiklerinin ucunda sallandığını gördüm. Kalbimde bir şeylerin paramparça olduğunu hissettim ama durmadım. Geri adım atarsam, bir anlık bir yumuşaklık gösterirsem her şey mahvolurdu.

"Sadece," diye fısıldadı, sesi pürüzlüydü. "Sadece iyi olup olmadığını merak etmiştim."

"İyiyim. Merak edilecek bir tarafım yok. Acıma da ihtiyacım yok. Şimdi şu işi bitirelim de herkes kendi yoluna gitsin."dedim.

Arkamı dönüp deponun ağır demir kapısını ittim. İçerisi rutubet, patlak voleybol topları ve toz kokuyordu. Sarı, cılız ışığı yaktım. Köşedeki futbol toplarının olduğu büyük ağı tutup çekmeye başladım.

Umay arkamdan içeri girdi ama tek kelime etmedi. Çenesini dikleştirmişti. Gözlerindeki o kırgınlık, yerini bir anda gururlu bir sessizliğe bırakmıştı. İşte buydu. İstedigim tam olarak buydu. Benden nefret etsin, bana bilensin, gurur yapsın ama yeter ki uzak dursun.

Depodaki su kasalarını kaldırmaya çalıştığını gördüm. Tek bir kasayı iki eliyle yüklenmiş, zorlanarak kapıya doğru taşımaya çalışıyordu. Normalde elinden çeker alır, 'Sen bırak ben taşırım' derdim. Ama yapmadım. İki kasayı üst üste koyup yanından geçip gittim. Yüzüne bile bakmadım.

Dış sahanın kenarına çıktığımızda hava kapalıydı. Burası okulun arkasında kalan. Geçen yazdan beri kullanılmayan açık spor alanıydı. Gri bulutlar okulun üzerini çökmüş, ayaz rüzgâr çimlerin üzerinden esiyordu. Tribünlerde tek tük öğrenciler toplanmaya başlamıştı.

Biz malzemeleri kulübenin yanına dizerken, bizim okulun takımı da sahanın ortasında ısınmaya başladı. Formasını giymiş, eşofman üstünün fermuarını sonuna kadar açmış bir şekilde sahanın ortasında duran Uras’ı gördüm.
Uras...

Dün gece babasından yedigi o laflardan, Yekta’nın aşağılamalarından sonra bugün sahadaydı işte. Hem basketbol hemde futbol takımında olmasında babasının payı da büyüktü. Hiç bir şeyden geri kalmıyordu.

Gözlerini kısmış bir şekilde bana bakmaya başladığında o his kapladı yine içimi. Hırsını, öfkesini nereden çıkaracağını çok iyi biliyordum. Gözleri sahanın kenarında bizi bulduğunda o tiksindirici, çarpık gülüşü yine belirdi yüzünde.
Umay sahanın kenarındaki masaya kişi listesini koyarken Uras adımlarını o tarafa doğru attı.

Kramponlarının çimdeki sesi yaklaştıkça içimdeki o karanlık dürtü yine uyandı. Yekta’nın oğlu olmak ona yetmiyormuş gibi bir de etrafımdaki her şeye musallat olma huyu vardı.

"Naber ceza güzeli?" dedi Uras, sesini bilerek Umay’ın duyabileceği şekilde yükselterek. "Bitiyor mu bugün kölelik? Şanslısın, bu adamdan kurtuluyorsun."

Umay başını listeden kaldırıp Uras’a baktı. Dün gece o adamın Uras’ın babası olduğunu öğrenmişti. Uras ile benim aramdaki o iğrenç bağı, geçmişi biliyordu artık. Bakışlarındaki o derin huzursuzluk Uras’ın gözünden kaçmadı.

"Ne o?" dedi Uras sırıtarak. "Karşı gelmiyor yada çemkirmiyorsun? "Umay tek kelime etmedi. Masadaki kâğıtları düzeltmeye devam etti ama ellerinin hafifçe titrediğini görebiliyordum.

Su kasalarını kulübenin altına yerleştirip Uras ile Umay’ın arasına girdim. Gölgem ikisinin üzerine düştü.

"Isınmana bak Uras," dedim, sesimdeki soğukluk bahçedeki ayazdan daha keskindi. "Bülent Hoca seni arıyor."

Uras bana doğru bir adım yaklaştı. Göğüs göğüse geldik neredeyse. Yüzündeki o sinsi gülüş genişledi. Eğilip sadece benim duyabileceğim bir fısıltıyla konuştu.

"Kıskanmalarda başlamış. Ne o Erim. Sahiplenmeye devam mı. Gerçi senin elindekiler hep gidici oluyor biliyorsun?"

O an dünyadaki bütün sesler kesildi.
Zihnimde bir patlama oldu. Damarlarımdaki kanın çekildiğini, ellerimin kenetlenip yumruk olduğunu hissettim. Bütün bedenim bir anlığına kontrolümden çıktı. Uras’ın boğazına sarılmak, o sırıtan yüzünü sahanın çimlerine gömmek için ileri hamle yapacaktım ki arkadan Bülent Hoca’nın sesi düdük gibi patladı.

"Uras! Ne dikiliyorsun orada? Takımın kaptanısın sen, geç takımın başına!"
Uras geri adım attı. Gözlerimin içine baka baka sırrı ortaya dökülmüş bir adamın rahatlığıyla güldü. "Görüşeceğiz Erim." deyip sahaya doğru koştu. Ardından seslendi. “Elime çok büyük bir koz verdin.”

Öfkeyle soluyordum. Elimi öyle sert sıkmışım ki tırnaklarım avcumun içine batıyordu. Yanımdaki Umay’ın bana baktığını hissettim. Gözlerinde derin bir dehşet ve ne olduğunu anlamaya çalışan bir merak vardı. Uras’ın fısıldadığı şeyi duymamıştı ama benim verdiğim o ani tepkiyi, gözlerimdeki o cinnet halini görmüştü.

Ona dönmedim. Yüzüne bakmadım. Bakarsam gözlerindeki o acımayı görecektim. Ve ben kimseden acıma istemiyordum.

“Benim bir işim var. Geri kalanı halledebilir misin? Halledemezsen önemli değil gelince devam ederim.” sesi fısıltı gibi çıkmıştı. Benden çekinmesi hiç hoşuma gitmiyordu ama başka çare yoktu. Kafamı sallamakla yetindiğimde hızla gözden kayboldu. Ona dediklerimden sonra benimle göz teması kurmamaya özen gösteriyordu.

Neden böyle olmak zorundaydı ki sanki. Daha normal bir hayatda daha normal bir yaşamda karşılaşmak çok istiyordum. Neden öyle olmamıştı? Neden benim payıma böyle tanışmak düşmüştü?

🪡🧭

Sahaya rakip takım ve onların seyircileri girdiğinde büyük bir kalabalık oluşmuştu. Bir ara göz gözü görmez bir haldeydi bile diyebilirdim.

Bülent Hoca’nın yanıma geldiğini görünce tüm dikkatimi ona vermiştim. “Erim! Umay’ı gördün mü?” Kafamı iki yana salladım. “Görmedim hocam. Neden?” diye sordum.

“Saha planı listesinin fotokopisini çektirmesi için ona vermiştim. On dakikadan fazla oldu ortada yok. Maçın başlamasına da az kaldı.”

Kaşlarım çatılırken en son ne zaman gördüğümü sorguladım. Uzun bir süredir görmemiştim bende. “Ben gidip bir bakayım.” dedim. Bülent Hoca onay verince içeri geçtim. Öğretmenler odasında yada memur odasında olmalıydı. Bir tek oralarda vardı fotokopi makinesi. Bazen biri bozulabiliyordu.

Önce giriş kattaki memur odasına baktım. Orada yoktu. Üst kata yöneldim. Uzun koridoru geçip en sondaki öğretmenler odasına ilerliyordum ki kulağımı garip bir ses tırmaladı.

Gülüyordu. Umay’ın sesiydi bu. Kısa bir an tebessüm edip adımlarımı yavaşlattım. Kapının arkasına gelip saklanabileceğim şekilde içeri baktığımda kaşlarım çatıldı. Umay’ın yanına Kaan vardı. Onları tanıştırmakla hiç iyi yapmadığımı bir kez daha anlamıştım.

“İyiki geldin.” dedi Umay. “Eğer sen gelmeseydin hala bu makineyle uğraşıyordum. Teşekkür ederim.”

Kaan çarpık bir gülüşle “Ne demek. Lafımı olur.” dediğinde Umay ona bir kez daha gülmüştü. Sabrımın sonundaydım. Aniden içeri daldığımda ikisinin de bakışları bana dönmüştü. Umay’ın gülüşü soldu. “Hoca seni bekliyor. Konuşma işini sonra mı yapsaydın?” dedim sinirle.

Ses tonumu ayarlayamamıştım. Bakışlarını kaçırdı. Makinenin kapağını kaldırıp önce taslağı ardından altındaki çıkmış kağıdı aldı. “Yeni bitti. Geliyordum bende.” demekle yetindi.

Kaan’a veda etmeyide unutmamıştı. Peşinden ilerledim. Başka bir şey dememek için kendimi zor tutuyordum ama karışamazdım. Hayat onun hayatı seçim onun seçimiydi. Yobaz bir erkek değildim. Olmamalıydım. Sahaya geri döndüğümüzde kalabalık yerini sakin bir düzene bırakmıştı. Kulübeye doğru ilerleyip Bülent Hoca’nın yanına geçtik. Umay kağıtları verdi. Bir on dakika sonra her şey hazırdı.

Düdük sesiyle maç başladı.

Sahanın kenarı tam anlamıyla bir savaştı. . Tribünlerden gelen tezahüratlar, Bülent Hoca’nın kenardan oyunculara bağırması, krampon sesleri. Büyük bir curcuna vardı.

Umay masanın başında, elinde kalemle skor kâğıdını tutuyordu. Ben ise yedek kulübesinin yanında, ellerim ceplerimde sahadaki maçı izliyordum. Aslında maçı izlemiyordum. Sadece gözlerimi Umay’dan kaçırmak için bir sığınaktı saha benim için.

Maç sert geçiyordu. Rakip takım Anadolu Lisesi’ydi ve oldukça hırslılardı. Bizim takımda ise Uras sahanın ortasında adeta bir pim çekilmiş bomba gibi dolanıyordu. Dün gecenin hırsını, babasının aşağılamalarını rakip oyunculardan çıkarıyordu. Sert fauller yapıyor, hakemle tartışıyor, sahadaki herkesi germeyi başarıyordu.

İkinci yarının 20. dakikasında sahanın ortasında büyük bir arbede koptu. Uras, rakibin 10 numaralı oyuncusuna arkadan öyle sert bir müdahalede bulundu ki, çocuğun kemik sesini kenardan biz bile duyduk. Çocuk acı içinde çimlere yığıldı.

Saha bir anda karıştı. İki takımın oyuncuları birbirinin boğazına sarıldı. Hakem cebinden direk kırmızı kartı çıkarıp Uras’ın yüzüne salladı.
"Sen ne yapıyorsun lan!" diye bağırdı rakip oyuncular Uras’a.

Uras küfrederek hakemin üzerine yürümeye çalıştı. Bülent Hoca sahaya girip Uras’ı kolundan tuttu. "Yeter Uras! Çık dışarı! Soyunma odasına git!"

Uras hırsla üzerindeki formayı çıkardı, yere fırlattı. Sahanın kenarına okulun içine doğru yürürken tam önümde durdu. Göğsü hızla kalkıp iniyordu. Yüzündeki o öfke maskesinin arkasında aslında ne kadar yalnız ve zavallı olduğunu görebiliyordun.

"Çok mu hoşuna gitti?" dedi hırlayarak bana doğru. "Bak, yine babamın dediği oldu. Yine mahvettim her şeyi."

"Sen kendini mahvediyorsun Uras," dedim hiç istifimi bozmadan. "Başka kimseyi değil."

"Kapa çeneni!" diye bağırdı ve üzerime doğru yürüdü.

Bülent Hoca araya girip Uras’ı itti. "Uras! Yürü soyunma odasına, bir de seninle uğraşmayayım!"
Uras küfrederek koridora doğru kayboldu. O sırada sahadan bir bağırış daha yükseldi. "Hocam! Çocuk kalkamıyor! Bileği çok kötü!"
Bülent Hoca kenara döndü. "Erim! Sağlık çantasını kap koş! Soğutucu spreyi de al!"

Hızla masanın yanındaki kırmızı çantayı kaptım. Umay da masadan kalkmış, çantanın yanındaki buz torbasını eline almıştı. İkimiz birlikte sahaya, yerde yatan çocuğun yanına koştuk.
Çocuğun bileği anında şişmişti, acıdan yüzü buruşmuştu. Çantayı açıp diz çöktüm.

"Spreyi ver," dedim Umay’a.
Umay spreyi çantadan çıkarıp bana uzattı. Parmakları kutunun üzerinde benim parmaklarıma değdi. O an bir elektrik akımı geçmiş gibi ikimiz de donakaldık. Hava o kadar soğuktu ki, onun parmaklarının sıcaklığı tenimi yaktı sanki.

Gözlerimiz buluştu.

Umay elini çekmedi. Gözlerinde ne bir öfke kalmıştı ne de gurur. Sadece sonsuz bir endişe, derin bir şefkat vardı. O kadar yakınımdaydı ki, saçlarının kokusu rüzgârla yüzüme vuruyordu.

Kokusu…

"Erim." dedi fısıltıyla. Etraftaki o gürültünün, bağrışmaların ortasında sadece ikimizin duyabileceği bir tonda. "Yapma böyle. Bana öyle davranıp bu kadar sıcak bakma." Kaşlarım havaya kalktı. Böyle bir şey demesini beklemiyordum. Bu ikimiz içinde fazla cesurcaydı. Yine de bana gerçekliğe dönmemi hatırlatmıştı.

Parmaklarımı onun parmaklarından hırsla çektim. Spreyi elinden sökercesine aldım.
"Kafanda kurma," dedim dişlerimin arasından, gözlerimi çocuğun bileğine dikerek. "İşini yap. Burası senin düşüncelerinin yeri değil."

Spreyi çocuğun bileğine sıktım. Çocuk acıyla inledi. Umay’ın elindeki buz torbasıyla öylece kaldığını, nefesinin sıklaştığını gördüm. O an bir şey daha kırıldı içinde. O gözlerindeki son ümit kırıntısı da söndü. Sorusunun cevabını almıştı.

Artık çabalamayacaktı. Ona ördüğüm o soğuk duvara çarpmaktan vazgeçmişti. İstediğim olmuştu işte. Kurtarmıştım onu. Kendimden, geçmişimden, Uras’tan uzak tutmuştum.

Peki o zaman neden boğazımda koca bir düğümle nefes almaya çalışıyordum?

Maç bitti.

Bizim takım 2-1 kaybetti. Saha yavaş yavaş boşaldı, tribünler dağıldı. Gökyüzü iyice kararmış, ince ince bir Yağmur çiselemeye başlamıştı.

Bülent Hoca sinirden köpürse de bize döndü. "Çocuklar, bugün iyi iş çıkardınız. Malzemeleri depoya kilitleyin, anahtarı da kapıcıya bırakıp çıkın. Cezanız bitti."

"Sağ olun hocam," dedim.

Umay masadaki kâğıtları topluyordu. Hiç bana bakmıyordu. Artık varlığımı tamamen yok sayıyordu. Tam olarak ona öğrettiğim gibi davranıyordu bana.

Su kasalarını ve topları son kez depoya indirmek için kucakladım. Deponun merdivenlerinden aşağı inerken adımlarım ağırlaşmıştı. Sarı ampulün cılız ışığı depoyu aydınlatıyordu. Malzemeleri köşeye bıraktım.

Umay da arkamdan son fileyi getirip bıraktı. Kapıya doğru yürüdü. Yanımdan geçerken durmadı bile.

"Umay," dedim ilk defa adını ben seslenerek.
Deponun kapısında durdu. Arkası dönüktü.
"Cezamız bitti, artık birlikte olmayacağız" dedim. "Ders çalışma konumuz vardı birde. Seni iyi bir tanıdığıma yönlendireceğim. Eminim o sana benden daha iyi yardımcı olacaktır. Uras’la aynı sınıfta olmak zorunda kalmazsın."

Sessizlik oldu. Sadece tavandaki ampulün hafif
cızırtısı ve dışarıdan gelen Yağmur sesi vardı.
Yavaşça arkasını döndü. Yüzü karanlıkta kalıyordu ama gözlerindeki o cam gibi parıltıyı görebiliyordum. Ağlıyor sandım ama. ağlamıyordu. Ağlasa kahrolurdum zaten. Bana bu kadar değer versin istemiyordum.

"Bora Erim Alkan," dedi.
Adımı tam olarak, ilk defa böyle söyledi.

"Senden hiçbir şey istemiyorum artık," dedi sesi buz gibi pürüzsüz çıkarak. "Ne bir açıklama, ne bir yakınlık. Senin hayatın bana fazla. Senin dertlerin, senin geçmişin. Ben sadece yardım etmek istemiştim. Biri sana dokunsun, yaranı sarsın istemiştim. Çünkü ben seninle yaralarımın sarıldığını hissetmiştim. Ama hepsi bir yanılsamadan ibaretmiş. Yara bandı kalktı. Yara tekrar ortaya çıktı."

Bir adım attı bana doğru. Ama bu sefer yakınlaşmak için değil, son noktasını koymak içindi.

“Sen o yara kanamadan yaşayamıyorsun Erim. Sen acıya âşıksın. Sadece sen sorunlusun sanıyorsun. O olgunca konuşan çocuktan o kadar uzaksın ki şuan seni tanıyamıyorum bile."

İçimde bir şey koptu. Ama bu sefer öfkelenmedim. Göğsümdeki o ağır baskı altında sadece başımı öne eğdim.
"Biliyorum," dedim fısıltıyla.

"Hoşça kal Erim," dedi.

Kapıyı açtı, merdivenleri tırmandı ve gözden kayboldu. Deponun ağır demir kapısı arkasından sertçe kapandı.

Yalnız kalmıştım.

Deponun soğuk betonuna sırtımı dayayıp yere kaydım. Dizlerimi çekip ellerimi başımın arasına aldım. Yağmur dışarıda şiddetleniyordu. Cezam bitmişti. Özgürdüm.

Ama hayatımda hiç bu kadar mahkûm hissetmemiştim kendimi.

Onu korumuştum. Onu bu cehennemden uzak tutmuştum. Doğru olanı yapmıştım.

Peki içimdeki bu yangın neden sönmüyordu o zaman? Neden ablamı öldüğü günkü gibi çaresizce kaybettiğimi hissediyordum?

Depodan çıktığımda okul tamamen boşalmıştı. Yağmur sırılsıklam ediyordu bahçeyi. Okulun dış kapısına doğru yürürken, caddenin karşısındaki otobüs durağında duran o küçük silueti gördüm.
Umay.

Üzerindeki hırkaya sarınmış, ıslanmamak için durağın altına sığınmıştı. Yine de saçları yüzüne yapışmıştı.

Yanına koşmak geldi içimden. Ceketimi çıkarıp üzerine sermek, "Özür dilerim, hepsi senin iyiliğin içindi" demek geldi.

Ama durdum.

Kaldırımın kenarında, yağmurun altında öylece durup onu izledim.
Bir taksi yanaştı durağa. Umay taksiye bindi.

Cam kenarına geçti ama dışarıya, bana doğru bakmadı. Taksi kırmızı arka lambalarını yağmurlu gecede bırakarak uzaklaştı.

Cebimdeki telefon titredi. Dün geceden beri bakmadığım ekrana indirdim gözlerimi. Umay yazmıştı. Umay bana neden yazmıştı? Beni görmüş müydü ona bakarken?

“Sana önemli bir şey söyleyeceğim. Uras’la ilgili. Söyleyip söylememek arasında çok kaldım ama bilmen gerektiğini düşünüyorum. Eğer geçmişini sandığın kadar önemsiyorsan yarın benimle buluşmalısın. Konum atacağım.” Umay ne duymuştu? Uras tehdit mi etmişti onu?

Çıldıracaktım. Neler oluyordu?

Telefonu avcumda sıkarken gözlerimi karanlık gökyüzüne diktim. Yağmur damlaları yüzümü yıkarken acı bir şekilde gülümsedim.

Korktuğum başıma geliyordu. Kaçmaya çalıştığım o geçmiş, beni tam da kaçtığım yerden yakalıyordu. Ve ben Umay’ı bu pisliğin dışına çıkardığım için, ne kadar canım yanarsa yansın, şükrediyordum. Çünkü daha benimle birlikte değilken bile bu kadar içine girmişti. Benimle olsaydı neler olurdu düşünmek dahi istemiyordum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

33okunma 2beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18