2. bölüm · Sırlı Cam
Zorlu Sınavlar ve Çıkmaz Sokaklar
İyi okumalar ;)
————————————————————
Son kitabı da çantama yerleştirdikten sonra odadan çıktım. Okula henüz alışamamışken, ikinci haftama sınavları denk getirmek kimin fikriyse ona kalpten bir teşekkür borçluydum.
Gerçekten beni mahvetmişti.
Gece yarısına kadar ders çalışmıştım. Sonrasında uykum kaçtığı için kalkıp oyalanmış, saçlarımı düzleştirmekten başlayarak erkenden okula hazırlanmıştım. Uykumu feda edemeyip erken kalkmaya üşendiğim ne varsa, bugün bol bol hepsini yapmıştım.
Belki de üzerimden geçecek olan matematik sınavını unutmak için yapıyordum. Moralimi bozmamak için türlü bahanelere sığınıyor olabilirdim ama sonuçta işe yarıyordu.
Salonun köşesindeki boy aynasında kendime son bir kez bakıp evden ayrıldım.
Dışarıda hafif bir rüzgar esiyordu. Esinti açıkta kalan kollarıma çarparken, yeni düzleştirdiğim saçlarım onun ritmine uyarak havada süzüldü. Önüme gelip görüşümü kapatmamaları için tek bir omzumda topladım.
Adımlarımı caddenin olduğu yere yönlendirdim. Rüzgar şiddetini artırmıştı ama hava normaldeki gibi üşütmüyordu. Bir süre sonra esinti enseme ulaştı. Mayıştığımı hissettim. Uyku çok yanlış zamanlarda beni buluyordu. Esnemekten neredeyse ağzım yırtılacaktı.
Bir süre sonra gözlerimden akan yaşlara engel olamadım. Büyük bir özenle yaptığım makyajın yarısı, o gözyaşlarıyla birlikte akıp gitmişti. Güzel başlayan bir gün öylece devam etse zaten şaşırırdım.
Böylesi daha tanıdıktı.
Bunlar yetmezmiş gibi, yol boyunca aklımın bir köşesinde dönüp duran matematik sorularıyla boğuşmuştum. Okul kapısından içeri girdiğimde, dakikalar önceki o pozitif halimden eser kalmamıştı. Şimdi bütün o iyi hislerin yerini yoğun bir sinir ve stres kaplamıştı.
Bahçe de koridorlar da boş ve sakindi. Herkes ders çalışıyor olmalıydı. Son anda çalışmak ne kadar işe yarardı bilmiyordum ama benim de acilen bir şeyleri tekrar etmem gerekiyordu.
Sınıfa doğru çıktıkça içimi kaplayan o tuhaf hisse engel olamadım. Çantamın içindeki matematik notlarını düşünüp duruyordum.
Başka bir sayısal ders olsa bu kadar stres yapmazdım fakat konu matematik olunca işler tamamen değişiyordu.
Alan değiştirip sayısala geçtiğimden beri matematikle aramda hastalıklı bir ilişki vardı.
Bazen bir konuyu saatlerce çalışıp sonunda her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlayabiliyor, bazen de defalarca çözdüğüm şeyi çözmekte ufak da olsa zaman kaybediyordum.
Bugün, ikinci türden bir gün olmamasını umdum.
Sınıfın bulunduğu kata ulaştığımda nefes nefese kalmıştım. Bir an durup kendimi toparladım. Ardından yan tarafımda kalan sınıfa adım attım. Sınıf her zamanki gibiydi. Herkes kendi grubunun içinde takılıyor, diğerleriyle zerre ilgilenmiyordu.
Tek değişen şey duyulan seslerin kahkahalar değil, matematik formülleri olmasıydı.
Birbirlerine hararetle ders anlatanlar çoğunluktaydı. Her sınav haftasında karşılaştığım o tanıdık manzara karşısında fazla oyalanmadan adımlarımı ilerlettim. Cam kenarındaki sırama yaklaştım.
Oturduğum yerde başka birini görmeyi kesinlikle beklemiyordum.
Adımlarım birkaç saniye duraksadı. Yine de şaşkınlığımı çabuk bastırdım ve yürümeye devam ettim. Sınıftaki yüzleri hatırlamaya çalıştım. Bu yüz bana tamamen yabancıydı.
Onu ilk kez görüyordum. İlerleyip sıranın başında durdum. Ne diyeceğimi bilemez bir halde beklerken, aniden ayağa kalktı ve yan tarafa geçmem için bana alan açtı.
Bakışları öyle dalgın, öyle uzaktı ki geldiğimi fark etmesine şaşırmıştım.
Ben cam kenarına geçerken o da yerine geri oturdu. Kim olduğunu deli gibi merak etmiştim. Saniyeler dakikaları kovalarken, belki bir sohbet açar diye bekledim. Ne de olsa yan yana oturuyorduk. Ama o, benim aksime etrafındaki dünyadan tamamen soyutlanmış gibiydi.
Beni zerre merak etmediği her halinden belliydi. Kim olduğunu sorma hissiyle yanıp tutuşurken, kendimi zorlukla durdurdum. Ona bakmamak için büyük bir direnç gösteriyordum. Camdan dışarıyı, bahçedeki boşluğu izleyerek oyalanmaya çalıştım.
Sıkılıp kafamı yeniden sınıfa çevirdiğimde içim kıpır kıpırdı. Yine de dayanıyordum fakat sonunda tüm çabam boşa çıktı.
Yanımda oturan kişiyle tanışmak istememden daha normal ne olabilirdi ki? Asıl bu sessizlik tuhaf kaçıyordu. Tam ona doğru dönüp ağzımı açmıştım ki önümüzde oturan çocuk benden önce davrandı.
"Naber, Erim?"
Bakışlarını çevirmeden, "İyi," demekle yetindi. Sesi oldukça kısıktı ve bunu sadece nezaketen söylediği her halinden belliydi. Yan yana oturmamıza rağmen bu tek kelimeyi ben bile zor duymuştum.
"Bir haftadır yoksun. Sınav haftasında da gelmeyeceksin diye çok korktum." Tanışıyor olduklarına artık emindim.
Okula ilk geldiğim günden birkaç parça anı zihnimde canlandı. Bu çocuk, rehber öğretmenin odada bahsettiği o kişi olmalıydı. Ailesiyle ilgili sorunlar yaşadığı için bir hafta okula gelemeyecek olan o çocuk.
Umarım ciddi bir şey yoktur, diye geçirdim içimden. Acaba ne olmuştu?
Düşüncelere fazla boğulduğumu fark edip zihnimden kovdum. Gereksiz yere oyalanmıştım. Çantamdan matematik notlarımı çıkardım. Onunla konuşma işini bir süreliğine ertelemek en doğrusuydu. Zaten bu haftadan sonra sınıfım değişecekti. Belki de bir daha hiç konuşmayacaktık.
"Kusura bakma Barış, bu sefer ders falan anlatamayacağım." Adının Barış olduğunu yeni öğrendiğim çocuk, derin bir hayal kırıklığıyla Erim'e döndü. Bir haftadır bu sınıftaydım. Teneffüsleri tek başıma, telefonumla ilgilenerek geçirmiştim ve bu yalnızlıktan oldukça memnundum. İsim hafızamın kötü olduğunu da bilirdim ama tam önümde oturan çocuğun adını daha yeni öğreniyor olmak içimde garip, tekinsiz bir his uyandırdı.
Eski ben olsaydı, çoktan okulun yarısıyla arkadaş olmuştu. Bu kadar içe dönmemin bana daha fazla zarar verdiğini görebiliyordum.
"Ama bir tek senden anlıyorum, biliyorsun," dedi Barış. Sesindeki o çaresizlik akıyordu. Israr etmek istemiyordu ama başka çaresi de yok gibiydi.
"Biliyorum ama gerçekten kafam allak bullak. Şimdi anlatsam seninkini de karıştırırım. Bir haftadır burada değilim, hocanın ne tür sorular soracağını bile öğrenemedim. Benim yüzümden boşuna zaman kaybeder, kötü not alırsın." Cümlesi biter bitmez kafasını sınıfa doğru çevirdi, gözleriyle kalabalığı taradı. "Elçin!" diye seslendiğinde, ön sıralarda oturan sarışın bir kız arkasına döndü.
"Barış'a şu formülleri anlatsana biraz, eğer boşsan." Kız, yüzüne yerleşen yapay bir tebessümle bize doğru yürümeye başladığında, ona dik dik baktığımı fark ettim. Ne yapacağımı bilemezken en sonunda önümdeki notlarla ilgileniyormuş gibi davrandım.
Yine de kulağım onlardaydı.
"Tabii, anlatırım," diye cıvıldadı kız. Barış'ın yanındaki boş sandalyeye yerleşti. O, formülleri sıralamaya başladığında ben de dikkatimi yeniden notlarıma vermeye zorladım.
Ama bir kere dağılmıştı, toparlayamıyordum.
Üstelik Elçin denilen kız, sürekli arkasını dönüp gizlice Erim'i süzüyor, Barış'la pek ilgilenmiyordu. Sadece bu yapaylık bile dikkatimin darmadağın olmasına yetmişti. Etrafımda bu kadar yoğun ve gizli bir hareketlilik varken, tek bir formüle bile odaklanamıyordum.
Barış'da durumun farkındaydı ve kızın gelmesinden pek memnun görünmüyordu. Kızın, birkaç sorusunu cevapsız bıraktığını duymuştum.
Elçin son soruyu da yine arkasına, Erim'e bakarak yanıtlamayınca bu durum Barış için bardağı taşıran son damla oldu. Daha fazla sessiz kalamadı. Aralarında geçen ufak çaplı, gergin bir tartışmanın ardından anlaşamayacaklarını anlayıp ayrıldılar.
Elçin gitmeden önce Erim'e dönüp yapmacık bir mahcubiyetle, "Özür dilerim ama arkadaş biraz geçimsiz," dediğinde Erim ona cevap bile vermemişti. Kız bozulmuş bir tavırla yerine dönerken, Erim hiçbir şey olmamış gibi parmaklarının arasında siyah bir kalemi çeviriyordu. Son on dakika içinde olanlara hayret ettim.
Sınıftaki o tuhaf hareketliliğin yerini derin, sessiz bir sakinlik aldığında nihayet kağıtlara odaklanabilirdim.
Formülleri tekrar tekrar okuyup ezberlediğime emin olduktan sonra test kitabımı çıkardım. Dün gece sınavda çıkacak konuların neredeyse tamamını çözmüştüm. Bu yüzden işlemlere aşina olduğumu sanıyordum. Kitabı açtım, sayfaları çevirip sorulara göz gezdirmeye başladım.
Gözüme takılan ilk sorunun altını kurşun kalemimle çizerek okudum.
Fakat işler hiç de sandığım gibi ilerlemedi. Kaşlarım yavaşça çatıldı. Sorulara öylece bakakalmıştım; hepsi bana tamamen yabancı geliyordu.
Sanki dün geceki bütün o bildiklerim zihnimden bir silgiyle kazınmıştı. İkinci soruyu okudum. Ardından üçüncüyü. Daha birkaç saat önce çözdüğüm o formülleri nasıl uygulayacağımı hatırlamıyordum.
Panikle birkaç tanesini silip tekrar çözmeyi denedim. Belki de sadece heyecan yapmıştım, işlemler bu yüzden karışıyordu. Çok kısa bir süre içinde masanın üzeri silgi tozlarıyla kaplandı, test sayfam buruş buruş oldu. Kendime duyduğum ani bir öfkeyle o tozları sıranın altına doğru iteledim.
Daha çözeli üzerinden bir gün bile geçmemişken, her şeyi nasıl böyle unutabilirdim?
Bunun sadece anlık bir panik olduğunu umarak soruları kurcalamaya devam ettim. Bazılarının sonucuna asla ulaşamıyor, bazılarınınsa işlemini bir türlü tutturamıyordum. Bu durum hiç benlik değildi. Hayatımda ilk kez böyle çaresiz bir tıkanma yaşıyordum.
Kitabın kapağını sertçe, öfkeyle kapattım. Elimi saçlarımın arasına daldırıp sakinleşmeye çalışırken derin ve titrek nefesler aldım. Stresten olmalıydı, kesinlikle strestendi. Üstelik hocanın ne tarz sorular soracağını bile bilmiyordum; belki de bu kitaptaki mantıkla hiç alakası olmayan şeyler çıkacaktı karşıma.
"Konu aynı konu ama," diye fısıldadı iç sesim.
Başkalarına soru sorma, yardım isteme hevesim günler önce, o eski okulumda kalmıştı zaten. Bu sınıftaki herhangi biriyle iletişim kurma, onlara muhtaç olma düşüncesi bile şu an içimi kemiriyor, beni deli gibi geriyordu.
Sıra arkadaşım bunun tek istisnasıydı. En azından birkaç dakika öncesine kadar öyle sanıyordum. Ancak onun da etrafına kalın duvarlar örmüş, soğuk biri olduğuna karar verince içimdeki konuşma isteği tamamen yok oldu.
Çalan zil sesi düşüncelerimi acımasızca bölerken ayaklandım. Erim, sıradan rahatça geçebilmem için hafifçe kenara kaydı. Fazla beklemeden, hızla yanından ayrıldım.
Kantine gidip sert bir kahve içmeli ve bir an önce kendime gelmeliydim.
Kahvemi alıp kantindeki boş masalardan birine yerleştiğimde sakinleşmeye çalıştım. Öğrencilerin büyük kısmı da benim gibi uyanabilmek ya da stres atmak için buraya doluşmuştu.
Yan masada birbirine şaka yapan bir arkadaş grubunun neşeli konuşmalarına şahit oldum. İster istemez yüzümde hafif bir tebessüm belirdi. Her şey gelip geçiyordu. Birazdan sınav stresiyle boğuşacaktık belki ama hayat bir şekilde akıp gidiyordu. İnsan her şeye alışıyordu.
Her şeye değil, diye fısıldadı içimdeki ses. Sadece bazı önemsiz şeyler.
Sınavları gözümde gereğinden fazla büyüttüğümü biliyordum. Ortaokulda aldığım notların hiçbirini şu an hatırlamıyordum bile. Lise bir ise zihnimde koca bir boşluktan ibaretti. Hayatta yeterince büyük, gerçek sorunlar varken böyle ufak şeyleri dertten saymak zorunda olmak can sıkıcıydı.
Yine de lise çağındaki bir öğrencinin dünyasındaki en büyük kıyamet buydu.
Kantinde çalışan kadının bir öğrenciye "Aç karnına kahve içilmez," diye söylendiğini duydum. İstemsizce yüzüm buruştu. Kaç senedir bu alışkanlıkla yaşıyordum, kim bilir?
Kahveyle çok küçük yaşlarda tanışmıştım. Ailemden gizli gizli içtiğim o ilk dönemlerde bundan çok daha büyük bir zevk alıyordum.
Sonradan bu gizem kaybolmuş, geriye sadece sığındığım bir alışkanlık kalmıştı.Kahvemi yudumlarken teneffüsün nasıl bittiğini anlayamamıştım. Sınava girmemize sadece bir ders kalmıştı. Kafamı kesinlikle daha iyi toplamam gerekiyordu.
Herkes yavaş yavaş kantinden ayrılmaya başladığında ben de kalabalığın peşine takıldım. Sınıftan içeri girdiğimde değişen hiçbir şey yoktu. Sırama doğru ilerledim. Fakat Barış benim yerime geçmişti. Dikkatle, ona hararetle bir şeyler anlatan Erim'i dinliyordu. Sonunda onu ikna etmeyi başarmış olmalıydı.
Yanlarına gidip yakın bir mesafede durdum.
Ne yapacağımı bilemeyerek öylece dikilmeye başladım. Aralarındaki o önemli odağı bölmek istemiyordum. Barış geldiğimi çok geçmeden fark etti. Tam yerinden ayaklanıyordu ki elimi hafifçe kaldırarak onu durdurdum. "Sorun değil, oturabilirsin. Ben senin yerine geçerim."
Ön sıranın boş olduğunu daha yeni fark etmiştim. Barış bana minnettar bir tebessüm sunarken, Erim ile ilk kez doğrudan göz göze geldik. Bu kısa bakışmanın ardından ikimiz de hızla başka yönlere döndük.
Her şey aniden geliştiği için içimde tuhaf bir huzursuzluk yaratmıştı. "Eli ayağı birbirine dolanmak" deyimini şu an tüm hücrelerimle yaşıyor ve anlıyordum. Geçip ön sıradaki masaya oturdum. Ellerimle oynamaya başladığım sırada, sıranın üzerindeki renkli karalamalar gözüme takıldı.
Ahşabın üzerine kazınmış birkaç şarkı sözü ve ufak resimler vardı. Öylesine, rastgele çizilmiş gibi dursalar da oldukça estetik ve güzel görünüyorlardı. Burası Barış'ın sırası olduğuna göre, bunları o yapmış olmalıydı. Eğer resme gerçekten ilgisi varsa, bir gün onunla bu konu hakkında konuşmayı çok isterdim.
Çünkü ben de kendimi bildim bileli çiziyordum.
Çizimlerim onunki kadar profesyonel durmasa da kağıtları karalamayı seviyordum. Dünyadan soyutlanmanın en basit, en acısız yoluydu benim için. Çok geçmeden omzumda hafif bir dokunuş hissettim. Hızla arkama döndüm. Barış omzumdaki elini çekerken yeniden gülümsedi. "Bir soru kaldı, bitince hemen geçersin yerine," dedi.
Kafamı onaylar anlamda salladım. Sınıftan ilk kez biriyle bu kadar net bir iletişim kuruyordum.
Dediği gibi de oldu. Beş dakika bile dolmadan ikimiz de kendi yerlerimize geçmiştik
Az önce büyük bir sinirle kapattığım test kitabı tekrar önümde duruyordu. Bakıp daha fazla moralimi bozmak istemediğime karar verdim. Kitabı çantama koymak için hareketlendiğimde, sayfaların arasında hafif bir kabarıklık olduğunu fark ettim.
İçinde bıraktığım kalemi hatırlayınca sayfayı yavaşça açtım. Niyetim sadece kalemi alıp kapağı kapatmaktı ancak gördüğüm şey buna engel oldu.
Sorulara gözüm takılmıştı fakat bu seferki sebep bambaşkaydı.
Az önce silip yerine saçma sapan, yanlış çözümler yaptığım o karmaşık soruların yanına tükenmez kalemle net işlemler yapılmıştı. Üstelik tüm çözüm basamakları tek tek, anlaşılır bir dille anlatılmıştı.
Şaşkınlıkla gözlerimi sınıfa doğru çevirdim.
Bunu kimin yapmış olabileceğini düşündüm. Erim'in parmakları arasında çevirdiği tükenmez kalemi görene kadar.
Az önce Barış'a soru anlatırken de elinde aynı tükenmez kalem vardı. Yapamadığımı görmüş olmalıydı. Tabii bir de işlemleri silerken sırayı sinirle salladığımı hesaba katarsak, ondan başka bir seçenek kalmıyordu geriye.
Bakışlarımı ellerinden yüzüne doğru çıkardım.
Sadece kaleme odaklanmıştı; etrafındaki hiçbir şeyle ilgilenmiyormuş gibi yapıyordu. Ona baktığımın farkında olduğunu biliyordum. Yine de benimle herhangi bir göz teması kurmadı ya da renk vermedi.
İçim ona teşekkür etme isteğiyle dolup taşmıştı ama dilim düğümlenmişti sanki. Ağzımdan tek bir kelime bile çıkmıyordu. Ayrıca bunu neden ben buradayken değil de, ben gidince yaptığını da deli gibi merak ediyordum. Benimle iletişim kurmaktan kaçınırken, bu denli bir yardımda bulunması garipti.
Daha fazla bakıp da onu rahatsız etmemek adına başımı önümdeki kitaba çevirdim.
Yazdığı her bir notu dikkatle okudum. Sonra kitabın boş bir kenarında adımları kendim uyguladım. Barış'ın neden onun peşini bırakmadığını şimdi çok daha iyi anlıyordum. Ufak bir dipnotuyla bile tüm konu zihnime bir çivi gibi çakılmıştı.
🪡⏱️
Zil çalarken zamanın nasıl geçtiğini yine anlayamamıştım. Sınav haftalarının en büyük özelliği buydu; saatler dakikalar gibi hızla akıyordu.
Son tekrarlarımı da yapıp artık defterleri kapattım. Kafamı karıştırmaktan başka bir işe yaramıyordu bu son dakika hamleleri.
Sınavda yapabilmeyi ummaktan başka çarem yoktu. Bunu hak etmiştim çünkü zamanında düzgün çalışmamıştım. Elbette tüm hata bende değildi ancak bu zor günlerin geleceğini bilerek zamanımı planlamalıydım. Zamanı daha verimli kullansaydım belki de bu kadar büyük bir çıkmaza girmeyecektim.
İçim yeniden o kasvetli sıkıntıyla dolarken önümdeki her şeyi kaldırıp çantama tıktım. Sıranın üzerinde sadece kalemliğim kalmıştı. Bahçeye çıkıp temiz bir hava almak belki iyi gelebilirdi.
Gitmek için hareketlendiğim an, kalktığım gibi geri oturdum.
Erim sıraya başını koymuş, derin bir uykuya dalmıştı. Yüzü tamamen bana dönüktü. Gözlerinin altındaki o yoğun, koyu morluklar pencereden sızan soluk ışıkla birlikte daha da belirginleşmişti.
Uykusuzluktan mıydı yoksa başka bişey miydi bilmiyorum ama ona bakınca aklıma gelen tek şey yorgunluktu.
Çok yorgun görünüyordu.
Onu uyandırmaktan vazgeçtim ve sıramda kalmaya karar verdim. Beş dakika sonra zil tekrar çaldığında ben yerimde kıpırdanırken o da yavaşça gözlerini açmıştı. Yattığı yerde gözlerini ovuştururken bakışlarımız kesişti.
Yakalanmış olmanın verdiği o ani panikle gözlerimi kaçırıp hızlıca cama yönelttim. Ancak o bakışlarını çekmemişti. Yanımızdaki cama yansıyan görüntüsünden görebiliyordum. Hâlâ doğrudan bana bakıyordu.
Yansımadan onu izlediğimin farkına varınca yeniden heyecanlandım ama bu kez bakışlarımı çekmedim. Yapabileceğim bir şey yoktu. Ondan bu kadar kaçmam garip görünebilir hatta ona kendini kötü hissettirebilirdi.
Daha önce yaşamıştım çünkü.
Sınıfın yere kadar uzanan büyük camlarına teşekkür mü etmeliydim yoksa lanet mi, emin değildim. Bir süre daha o tekinsiz sessizlikte kaldıktan sonra yerinden doğruldu.
Sınıfın içinde sınavın başlayacağına dair küçük, gergin stres dalgaları yayılırken yükselen uğultudan rahatsız oldum. Yine de alışkındım. Sıradan her liselinin yaşadığı o kaygıyı yaşıyorlardı.
Keşke bende bu yaşta bu kadar olgun ve ruhu yorgun olmak zorunda bırakılmasaydım, diye geçirdim içimden. Keşkeler, sonu asla görünmeyen karanlık bir yoldu benim için.
🪡⏱️
"Son on beş dakika gençler! Ona göre hızlanın, kağıtları toplayacağım." Hocanın sesi sınıfta yankılandığında önümdeki kağıda baktım.
Sınavın başındaki o bembeyaz, kusursuz kağıttan eser yoktu. Yazılmış, çizilmiş, sonra büyük bir öfkeyle silinmekten yıpranmış, artık beyaz demeye bin şahit isteyecek hırpalanmış bir sayfa duruyordu önümde.
Koyu kurşun kalem lekelerinden başka tek bir doğru dürüst yazı yoktu üzerinde.
Zihnimdeki yarım yamalak bilgileri saymazsak tabii. Her soruyu en az on kere okumuştum. Ne anladığımı artık ben bile bilmiyordum. Kafama göre anlamsız işlemler yapmış, sonra da hepsini tek bir hamlede silmiştim.
Emin olduğum tek bir şey varsa, o da kağıttaki hiçbir cevabımının doğru olmadığıydı. Sinirden ve çaresizlikten ağlayacak duruma geldiğimi hissederken, gözlerim benden bağımsız bir şekilde infazımı çoktan vermişti.
Sıcak bir gözyaşı damlası kağıdın tam ortasına düştü. Onu silmek ya da gizlemek için herhangi bir harekette bulunmadım. En azından kalem lekelerinden başka bir iz kalsın istemiştim.
Ancak kağıt ıslaklığı hızla emerken, damla saniyeler içinde kuruyup yok oldu.
Onun bile izi kalmamıştı. Parmaklarımı kafa derime batırmak istercesine saçlarımın arasına geçirip sertçe çekiştirdim. Sanki fiziksel bir acı çekersem, zihnimdeki o tıkanıklık açılacak ve soruları yapabilecekmişim gibi aptalca bir umuda kapılmıştım.
Bu hamlem bana sadece zonklayan bir baş ağrısı verdi. Kafamı neredeyse kağıda gömecek kadar öne eğmiş, öylece sürenin dolmasını bekliyordum. Çok geçmeden boynumda keskin bir sızı belirdi. Böyle durmaya devam edersek kaslarım tamamen tutulacaktı. Elim istemsizce acıyan yere gitti. Sınav sonuçları açıklandıktan sonra zaten canım fazlasıyla acıyacaktı; şimdi kendi kendime fiziksel bir iş çıkarma fikri mantıksızdı.
Yapacak hiçbir şeyimin kalmadığını artık tüm çıplaklığıyla bildiğim için arkama yaslandım. Hırpalanmış kağıtla dik dik bakışmak, beni ağlatmaktan başka hiçbir işe yaramıyordu.
Konularda kesinlikle çok geri kalmıştım. İlk sınavım yüksek gelmişti ancak benim için önemli olan dersten kalıp kalmamak ya da yüksek notlar almak değildi. Ben, sınavların ve rakamların gerçek başarıyı ölçebileceğine inanmayanlardandım.
Bu yüzden herhangi bir sınavın hayatımı, ruh halimi etkilemesine asla izin vermezdim.
Üzerimde baskı kurmak için her dakikayı, her açığımı fırsat kollayan bir aileye sahip olmasaydım kesinlikle bu felsefeyle ilerlerdim.
Bakalım bu sefer başıma neler gelecekti? Annemin evde yapacağı o bitmek bilmeyen azarlamalar şimdiden kulağımda yankılanırken, bu kasvetli düşünceden kurtulmak adına başımı sağa sola salladım.
Gözlerim, sıkıntıdan yan tarafta oluşan ani bir hareketliliğe kaydı. Erim sıranın ahşap yüzeyine hararetle bir şeyler yazıyordu. Öyle hızlı ve baskılı yazıyordu ki sıra hafifçe sallanıyordu.
Onun sınavı yaklaşık on dakika önce bitmişti; sırtını arkasına yaslayıp rahatça oturmasından anlamıştım. Zaten şu an kendi kağıdına değil, tamamen sıranın üstüne bir şeyler çözmekle meşguldü. Ne yaptığını anlamayarak kaşlarımı çattım ancak bir süre sonra bakmayı bırakıp önüme döndüm.
Büyük ihtimalle işlemlerinin sağlamasını yapıyordu. Yine de tek başına, her maddeyi "bir , iki " diye numaralandırarak yazmasının sebebini çözememiştim.
Gözetmen hocanın kopya çektiğimi düşünmesini istemediğim için başımı hızla cama doğru çevirdim. Gruplarımız farklı olduğu için sorularımız da tamamen farklıydı. Aramızda sıraları ayıran bir çanta da yoktu. Hoca, sınav başlamadan önce sıraları tek tek kontrol etmiş, ardından tüm çantaları sınıfın önüne kaldırtmıştı.
Sıranın üstüne bir şeyler yazabileceğimiz ihtimalini hesaba katmıştı. Kopya çekilecek hiçbir şey olmadığını kendi gözleriyle görmüştü ancak bu durum yine de benden şüphelenmeyeceği anlamına gelmiyordu.
Bazı hocalar maalesef ki bu konularda uç noktada takıntılı olabiliyorlardı.
Koluma aniden dokunan sert bir şey hissettiğimde irkilerek yerimde sıçradım. Bakışlarımı hızla yan tarafa çevirdim. Erim, kolunu bilerek koluma sürtüyor, diğer elinin tersiyle de sırayı işaret ediyordu.
Az önce hararetle yazdığı yere şöyle bir göz gezdirip tekrar önüme döndüm. Ne yapmaya çalıştığını tam olarak çözememiştim. Parmağını birkaç kez sertçe yazdıklarının üzerine vurunca, oraya daha dikkatli bakmam gerektiğini anladım.
Hocanın durumu fark etmemesi için sol dirseğimi sıraya yaslayarak öne doğru eğildim. Elimi yan bir şekilde alnıma koyduğumda yüzümün yarısı tamamen kapanmıştı. Dışarıdan bakıldığında sadece derin düşüncelere dalmış gibi görünüyordum.
Yazdıklarına pürdikkat baktım. Karmaşık işlemler ve formüller sıralanmıştı. Benden kopya istiyor olamazdı, sınavı zaten bitmişti. Kağıdına üstünkörü tekrar baktığımda, sıraya yazdığı sayılarla kendi kağıdındaki soruların hiçbir alakasının olmadığını gördüm.
Kaşlarım iyice çatılırken hâlâ ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Kısa bir an göz göze geldik. Başını hafifçe öne doğru eğip doğrudan benim önümdeki soru kağıdını işaret etti.
Şaşkınlık ve şok dalgası tüm bedenimi ele geçirirken hızla kendi kağıdıma baktım. Sıradaki rakamlar ve formüller, benim grubuma ait soruların eksiksiz cevaplarıydı. Kalbim bir anlığına duracak gibi oldu. Bana resmen kopya veriyordu.
"Hocam, kaç dakika kaldı?" diye sınıfın arkalarından bir ses yükseldi. Hoca, masanın üzerindeki telefonuna bakmak için bir saniyeliğine arkasını döndü. Sınıftaki herkes bu saliselik boşluktan faydalanıp hararetle kopya çekmeye başlarken, ben ne yapacağımı bilemez bir halde öylece kalakalmıştım. Şaşkınlıktan Erim'in yüzüne bile bakamıyordum.
Aklım, sıradaki çözümleri kendi kağıdıma geçirip geçirmemek arasında tehlikeli bir savaşa tutuşmuştu. Yan tarafta hafif bir kıpırdanma hissettiğimde nihayet zihnimi toparlayıp yüzüne bakabildim. Dudaklarını kulağıma doğru yaklaştırdı.
"Yedi dakika var, çabuk yaz."
"Yedi dakika var çocuklar!"
Hocayla aynı anda konuştuğu için Erim'in söylediği belli olmamış sesin içinde kaybolmuştu. Hoca dikkatini yeniden sınıfa verdiğinde herkes o ani kopya havasından çıktı.
Sorularla uğraşıyormuş gibi görünmeye kaldıkları yerden, sahte bir ciddiyetle devam ettiler.
Donuk bakışlarımı önümdeki hırpalanmış kağıda çevirdim. Ne yapacağımı bilmiyordum. Şu an aklımda matematik sorularından çok daha karmaşık sorular dönüyordu.
Bunlardan en büyüğü ve en önemlisi, Erim bana neden yardım ediyor? sorusuydu.
Bir anlığına, bana bilerek yanlış işlemler yazdırıp notumu düşürmek istediğini bile düşündüm. Ama zaten kağıdım bomboştu; yanlış işlem yapmak mevcut sıfır puanımı daha da düşüremezdi.
Fazla komplo teorisi kurmaktan kafayı sıyırmak üzereydim .Bu kez bacağımdan hafifçe dürtülünce irkilmedim ama düşüncelerimden tamamen sıyrıldım.
Erim hâlâ ısrarcı, karanlık bakışlarıyla bana bakıyordu. Artık düşünecek bir şey yoktu çünkü kaybedecek hiçbir şeyim kalmamıştı. Dikleştim ve onun sırasını tamamen görüş açıma getirdim.
Bazı sorularda sadece formülleri görmem çözümü hatırlamama yetti, hemen yazmaya başladım. Bazılarına ise süremin azlığını hesaba katarak direkt işlemi kopyaladım. Tamamını yetiştiremesem de en azından beni bu bataktan kurtaracak ve ailemin gözüne batmayacak bir puanı garantilemiştim.
🪡⏱️
Sınav kağıdını hocaya teslim ettiğimde içim anlamlandıramadığım garip bir hisle doldu. Bugüne kadar asla kopya çekmem diyen o katı tiplerden olmamıştım. Yeri geldiğinde çektiğim de olmuştu, verdiğim de.
İnsanların "Özel okul nasılsa, yüksek not veriyorlardır, sınavları kolaydır," dedikleri türden bir okulda hiçbir zaman bulunmamıştım. Gittiğim okullar mahalle arası da olsa eğitim ve disiplin bakımından oldukça sert yerlerdi. Ailem bu konuya aşırı dikkat ediyordu.
Uzun uğultuların ardından nihayet bitiş zili çaldı. Kağıtlar toplandıktan sonra sınıf yavaş yavaş boşalmaya başladı. Birkaç kişi hariç içeride kimse kalmamıştı. O kalan kişilerden biri de Erim'di.
Sırasından henüz kalkmamıştı. Artık onunla konuşmam ve bu sessizliği bozmam gerektiğini biliyordum. Biraz daha bekleyip içimdeki tüm cesareti topladım ve ona doğru döndüm."Teşekkür ederim," diye başladım konuşmaya, sesimin titrememesine özen göstererek.
"Biraz zor zamanlardan geçiyordum açıkçası. Bir de alanımı yeni değiştirdiğim için derslerde çok fazla eksiğim var, bu yüz—"
"Önemli değil," diyerek sözümü sertçe kesti. Yüzüne öylece bakakalmıştım. Ne diyeceğimi bilemedim. Dudaklarımdaki o minnettar gülüş saniyeler içinde solarken önüme dönmek zorunda kaldım. Kelimeleri o kadar ruhsuz, o kadar mesafeli söylemişti ki içim üşüdü.
Sınıftaki diğer arkadaşlarına da ne denli mesafeli davrandığını daha bugün kendi gözlerimle gördüğüm için bu tavrını fazla sorgulamak istemedim. Çantamı sıranın yan tarafındaki askıdan alıp kucağıma yerleştirdim. İçinden telefonumu çıkarıp uçak modunu kapattım.
Genelde derste bildirim ya da arama gelip dikkatimi dağıtmasın diye telefonu bu moda alıp çantaya atardım. Ekranı kaydırırken karşıma çıkan ilk uygulamaya girip öylesine gezinmeye başladım. Sadece kafamı dağıtmaya çalışıyordum ama zihnime takılan o kancadan bir türlü kurtulamıyordum.
Ona sorsam kesinlikle net bir cevap alamayacağımı bildiğimden, mecburen kendi kendimi yiyip bitirecektim. Aklım zaten yeterince doluydu, bir de Erim bilmecesi eklenmişti. Sırada bana doğru hafifçe kaydığını hissettiğimde kafamı telefondan kaldırıp merakla yüzüne baktım.
"Sen benden bir şey istemedin sonuçta," dedi, sesindeki o düz tonu koruyarak. "Bu yüzden bana bir açıklama yapmana gerek yoktu. Herkes zaten bir şekilde kopya çekiyordu, ben de tamamen kendi isteğimle sana yardım ettim."
'Kopya verdim' demek yerine 'yardım ettim' ifadesini kullanmasına takılsam da istemsizce tekrar gülümsedim. "Yardım ettiğin için teşekkür ederim. Bir gün umarım ben de sana yardım edebilirim."
Dudaklarında çok hafif bir kıpırdanma oldu. Bir an güleceğini sandım ama gülmedi. Sırasında yine kayarak benden uzaklaştı. "Sanmıyorum ve genelde yardım almayı tercih de etmem. Ama umarım edebilirsin," deyip aniden ayağa kalktı.
Arkasından öylece bakakaldım. Niye böyle kibirli ya da kırılgan bir cümle kurduğunu anlayamamıştım ama ona kesinlikle bir borcum vardı.
Beni doğru dürüst tanımıyordu bile. Hiç konuşmamış olmamıza rağmen bana sınavı geçtirecek kadar büyük bir yardımda bulunmuştu. Bana yapılan en ufak iyiliği bile hayatım boyunca unutmaz, önemserdim; bu yapılan şey kesinlikle ufak bir jest değildi.
Zihnimi yeniden tek bir soru kemirmeye başladı.
Beni hiç tanımamasına rağmen böyle tehlikeli bir yardımı neden yapmıştı?
Bu devirde kimse kimseye karşılıksız, çıkarsız günahını bile vermez diye düşünürken Erim'in bu hareketi tüm ezberimi bozmuştu.
Eğer bu gizemin arkasındaki gerçek sebebi öğrenmezsem, içim içimi yerdi. Bu yüzden, ne pahasına olursa olsun bunu kesinlikle öğrenecektim.
——————————————————————
🍂
Selamm.
Evet iki bölümü aynı anda yayınladım ama bu bölüm daha farklı. İlk bölümün heyecanı var üstümde diyebilirim.
Bundan önce okuduğunuz Giriş diye başlayan kısım aslında tanıtım gibi bişeydi. Fark ettiyseniz de çok bi olayı yoktu. O bölümü okuyup sıkıldığınız için bırakmadan buraya kadar geldiyseniz ve bu açıklamayıda okuyorsanız sebebi bu.
Yinede tanıtım yazmak istemedim üstüne çünkü çok tanıtım gibi değildi. Ama bölüm gibi de değil. Genelde kitapların başlangıçlarının çok sıkıcı olduğunu düşünenlerdenim bende ama maalesef kitaba direkt olayla da girilmiyor çoğu zaman. Bende olayı ilk bölümden yavaşca yedirmeye başladım.
Kitabımda çokca eski kurgulardan parçalar bulacağınıza eminim. Kesinlikle böyle kurgularada ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
Evet hikayenin sonuna gelecek olursak;
>Erim'e ne diyorsunuz?
>Siz tanımadığınız birine böyle bir yardımda bulunur muydunuz?
>Yada tanımadığınız birinin böyle bir yardımını kabul eder miydiniz?
>Siz kopya çekenlerden misiniz? Yoksa genelde kopya veren misiniz? ;),
Aklımda deli sorular PDJDODJDODJDKD
İkinci bölümü bu hafta içi atacağım diğer bölümler ise herhangi bir değişiklik olmazsa düzenli olarak cumartesi günleri saat 20:00'da gelecek.
Ben burayı daha fazla günlüğe çevirmeden hoşçakalınnn.
