9. bölüm · Sırlı Cam

Olaylar dahilinde…

zerainn _

Bir dakikanızı ayırarak oy ve yorum yaparsanız çok sevinirim. Görüşlerinizi bildirmeniz bile beni çok mutlu eder. İyi ya da kötü olması önemli değil. Şimdiden teşekkür ederim.

İyi okumalarr...

——————————————————————

Hayattaki en zor şeyi sorsalar bir sürü liste yapabilirdim. En basitinden karanlık derdim mesela. En zorundan ise benim için en kötü günü anımsatan makası örnek gösterirdim.

Bunların dışında bir şey daha vardı ki onu hiç bir yere koyamazdınız. Kararsızlık. Belki de insanı en çok yıpratan, boğan duyguydu. Belirsizlik insanı çok yoruyordu.

Binanın dibine çöküp otururken, ilerimde duran Erim'i izliyordu gözlerim. Polislerle konuşuyor, kardeşi ise onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Eğer başaramazsa, Erim'in birazdan gidip ileride duran çocuğun üstüne atlayacak gibi bir hali vardı. Bu daha büyük bir olaya sebebiyet verebilirdi.

Artık ne olduysa Eliz, onu ve polis memurlarını ikna etmiş, polisleri göndermişti. Çocuk da gittiklerini görünce koşar adım uzaklaştı. Onlar yine kaldıkları yerden didişmeye devam ederlerken, cebimde titreyen telefonu umursamıyordum. Sadece aklımın bana bir yol sunmasını bekliyordum.

Yorgundum. Başımdaki ağrıdan hiç bahsetmiyordum bile. Ama nedense kalkıp da gidemiyordum.

"Sana neden güvenemiyorum acaba Eliz?" diye bağırdığını duydum Erim'in.

"Abilik yapmayı bırak artık. Sana söyledim. Benimle ilgilenmek zorunda değilsin."

Erim sinirle saçlarını geriye tararken, gözleri bana değdiğinde bakışlarımı kaçırdım. Onları dinlemiyormuş gibi davranmalıydım.

"Ama farkındaysan kardeşiz. Elin kızına mı yapacağım abilik? Herhalde kendi kanımdan olan kıza yapacağım."

Eliz sinirle onu göğsünden ittirdiğinde, Erim yerinden kıpırdamadan, dim dik duruyordu ama içten içe kırgın olduğunu biliyordum. "Kanımızın tamamı bile bir değil. Saçma sapan sebepler sunma bana. Ben eve gidiyorum. Mümkünse sende geç gel ve o sırada düşün." arkasına bakmadan çekip gittiğinde, Erim peşinden "Neyi düşüneceğim ya? Neyi düşüneceğim?" diye bağırmıştı. Ama umursanmadı.

Sıkıntılı bir nefes verip, saçlarını karıştırdıktan sonra saniyesinde yanımda bitti. Çöküp benim gibi duvarın dibine oturdu.

"İyi misin?" diye sordu. Mırıldanmadan ibaretti. Ne diyeceğimi bilemeyip başımı sallamakla yetindim.

"Gerçekten soruyorum?" dedi bu sefer, tamamen bana döndü. "Gerçekten iyi miyim diye soruyorsan? Bilmiyorum Erim. Bunu konuşmayalım şimdi olur mu?"

Kafasını önüme doğru eğip, kendini görüş açıma getirdiğinde "Peki. Bana burada ne olduğunu anlatabilir misin?" dedi.

İki saattir onu düşünüyorum demek istesemde diyemedim. Bu ruhsuzluğumun sebebini ona açıklamak istiyordum ama dilim mi tutulmuştu, yoksa konuşmayı mı unutmuştum emin değildim.

"Birine bir şey anlatman gerekiyorsa ama o şeyin, o insanın hayatını nasıl etkileyeceğini bilmiyorsan, ne yapardın?" diye sordum gevelemeden.

Kaşları çatılmıştı. Bana uzun gelen ama süresinin kısa olduğunu bildiğim bir zaman sonra "Ben ne olursa olsun, dürüst olurdum." dedi. Seçimi aslında ona yaptırmıştım farkında olmadan. Hayat onun hayatı, seçim onun seçimiydi. Eğer bu yolda onun yanında olmamı istersede, seve seve olurdum.

Dakikalar sonra olduğum yerde hareketlenerek tüm bedenimle ona doğru döndüm. Onun gibi yaparak bağdaş kurdum. Kendimi rahat bir pozisyona getirmek istemiştim ama değen diz kapaklarımız beni daha kötü hissettirdi. Bir kaç saniye soluklanıp pozisyonumu bozmadım.

"Evde kalmayı sevmiyorum." diye başladım anlatmaya. Kardeşiydi sonuçta, o yüzden pat diye söylersem nasıl tepki vereceğini bilmiyordum. Yumuşatmaya karar vermiştim. "Bu yüzden aileme kırtasiyeye gideceğim diyerek yalan söyledim."

"O yüzden sürekli telefonun titreyip duruyor." diye mırıldandığında şaşkınlıkla ona baktım. Cebimi işaret etti. "Sweatinden ekranın ışığı gözüküyor." Anladım der gibi kafamı sallayıp devam ettim. "Cadde de dolaşıyordum. Ama uzunluğu beni kesmedi." dedim omuzlarımı silkerken. Ardından elime sokağı gösterdim. "Sonra bu sokağa döndüm. Başta her şey iyiydi ama sona doğru sokak bana hiç iyi hissettirmedi. Tam geri dönüyordum ki bi çığlık duydum."

Ben soluklanırken, kaşları çatık bir biçimde beni izliyordu. "Sonra?"

"Sonra polisi aradım. Ama kız o kadar acı bir şekilde bağırmıştı ki bırakıp gidemedim. Sesin geldiği yer bu depoydu."

Depoya doğru bakıp geri bana döndü. "İçeride bir kaç adam ve kardeşin olduğunu sonradan öğrendiğim o kız vardı. Erim bunu sana söyleyip söylememeyi çok düşündüm. Kardeşin sana söylemek istemiyor çünkü. Kendi başına halledeceğini düşünüyor."

"Neyi?"

"Kardeşinin buradaki insanlara borcu varmış. Onun yüzünden sıkıştırmışlardı. Sonra polis gelince hepsi kaçmış olmalı. Eliz sana söylemek istemiyor çünkü onun için hayatını mahvetmenden korkuyor."

Eli saçlarına gitti. Kopartmak istercesine çekiştirdi. Onunla sıra arkadaşı olduğum zaman, uyurken fark ettiğim o yorgunluk çöktü tekrar yüzüne. Gözleri kızardı. Her şey bir anda oldu ve ben sadece vücudunun tepkilerini izledim. Korkuyor olmalıydı.

Bir birine değen diz kapaklarımızdan vücudunun titremeye başladığını fark ettim. Kendi farkında bile değildi bundan emindim. Elimi istemsizce dizine koydum. Bir elim de saçlarını çekiştiren eline gitti. Kavradım. Avucumun içine hapsedemesemde sımsıkı tuttum.

Acısını paylaşmaktı niyetim. Neden yaptığım hakkında hiç bir fikrim yoktu. Dizlerinin titremesi geçti. Eli hala elimdeydi. "Bence bunun üstesinden gelebilirsin." dedim güven vermek istercesine.

"Ona bir şey yapmadılar değil mi?"

"Benim gördüğüm kadarıyla sadece kolunu sıkıyordu. Kardeşin, babasının kim olduğunu bildiklerini söyledi. Bu yüzden ona zarar vermezlermiş."

Kafasını sallayıp, ayaklanmak istediğinde onu izliyordum. Bir şeye takılmış gibi gözlerini gözlerime dikti. Ardından ikimizin gözleride aynı anda ellerimize, bir birinin arasından geçen parmaklarımıza kaydı. Hızla geri çekildik. Ayağa kalkıp, koşar adım uzaklaşan Erim'i takip etmeye koyuldum.

Peşinden geldiğimi anlamış olacakki, sokağın sonuna doğru adımlarını yavaşlattı. Ona yetişebilmiştim. Artık yan yana yürüyorduk. Adımlarımız git gide yavaşlıyordu. Gece vakti olmasa, muhtemelen insanlardan azar yerdik.

"Ne düşünüyorsun?" diye sordum bozuk bir sokak lambasının altından geçerken. Yanıp sönen ışıklarına bakıyordum. Daha doğrusu kaldırımdaki yansımasına.

"Sonunda yaz tatillerinde oturmak yerine çalışmamın bir işe yarayayacağını."

Kaşlarım çatılırken, "O ne demek?" diye sordum.

"Kardeşimin borcu ne kadar bilmiyorum ama onun yarısına yetebilecek kadar birikmişim var."

Adımlarım duraksadı. O da fark edip arkasını döndüğünde, cıvıldayarak "E bu harika bir haber. Kardeşin kurtulacak." dedim.

Kafasını iki yana salladı. Yüzü tekrar düştü. Önüne dönüp yürümeye devam ettiğinde tekrar onu takip ettim. "Ne oldu yine?"

"Onu bundan kurtarsam, bu sefer başka bir belaya bulaşacak. Sürekli onu kontrol etmem gerekiyor ve ben bundan çok yoruldum. O akıllanacak bir kız değil, Umay."

Özeline girip girmediğimi bilmeden, "Annen," dedim. "O bir şey demiyor mu?"

Sustu. Cevap vermek istemediğini anlamıştım. Bu yüzden üstelemedim. Konuşmadan bir kaç dakika daha yürüdüğümüzde, evin önüne geldiğimi fark etmiştim. Etrafıma bakınmasam hiç aklıma bile gelmeyecek, geçip gidecektim.

"Ben artık eve gitsem iyi olacak." dedim Erim'e doğru dönerek. "Bir sorun olursa beni arayabilirsin. Yarın zaten görüşeceğiz ama ne biliyim işte. Eve gidincede Eliz'e karşı sakin olmaya çalış olur mu? Az önceki gibi bağırırsan, onu yine kaçırabilirsin."

Hafifçe bir tebessüm etti. İçten olduğunu, dudağının kenarında beliren gamzeden anlamıştım. Onu gözlemlediğim kadarıyla şunu söyleyebilirdim ki gerçekten gülmüyorsa gamzesi çıkmıyordu. Bunu yeni keşfetmiştim.

"Dediklerine dikkat edeceğim ve bir sorun olursa seni arayacağım." Gülümsedim. Kaldırımın kenarında durup, geçen araba olmadığından emin olunca karşıya geçtim. Arkamı dönüp ona el salladığımda, bana aynı şekilde karşılık verdi.

Tam önüme dönmüş eve gidiyordum ki "Umay," diye seslenmesiyle geri ona doğru baktım. "Teşekkür ederim. Her şey için. İyice dinlen lütfen. Beni düşünme." Kafamı sallayıp yüzümde saçma bir sırıtışla eve girdiğimde ne olduğunu kestiremiyordum.

Evin içini aradı gözlerim. Işıklar kapalıydı. Yatmış olmalılardı. Tebessümüm yüzümde solarken bir kaç adım attım. Evin boğucu havası sarmıştı yine beni.

İlk katın merdivenlerini çıkıp kendi odamın merdivenlerine doğru ilerledim. Basamağa ayağımı koyar koymaz duvarın kenarında bir hareketlilik oluştu. Ufak çaplı bir çığlık dudaklarımdan dökülürken engel olamadım.

Yağız bir kaç adımda dibimde bitmişti. "Manyak mısın sen? Gece, gece ne diye karanlıkta bekliyorsun?"

Kollarını önünde birleştirdi. Görmeye dayanamadığım suratına daha fazla bakamadan kafamı önüme çevirdim ve basamakları çıkmaya başladım. Hala peşimden geliyordu. "Peki sen gecenin bu saatine kadar dışarıda ne yapıyordun? Yeni alışkanlığın mı bu? Annene ve babama yalan söylemenden hiç bahsetmiyorum bile?"

Hırsla arkamı döndüğümde, bir basamak geri adım atmak zorunda kalmıştı. Karanlık olduğu için neredeyse düşüyordu. "Kaç yaşında adamsın. Bırak artık şu dedikodu toplama ayaklarını. Annemle, babamın gözüne girdin zaten. Daha ne istiyorsun?"

"İstediklerimi sana burada söylemeyeceğim." dedi. "Defol git. Ruh hastası, manyak."

Dudaklarını bir birine bastırıp "Iıı." diye bir ses çıkardı. Ardından, "Çekilirsen def olabilirim." dediğinde kaşlarım çatıldı. "O ne demek?"

Eliyle üst katı gösterdiğinde kalp atışlarım hızlanmıştı. "Odam orada çünkü." Umarım bütün bunlar bir kabus olurdu. Uyur ve uyanırdım. Bitmeliydi. Gerçek olamayacak kadar kötüydü. Onula aynı çatı altında olduğum yetmiyormuş gibi bir de aynı katta kalacaktık.

Mümkün değildi. "Sen ne yapıyorsun?"

"Ne yapıyorum?" diyip dudaklarını büzdü. "Ne bu yıllar sonra? Tekrardan beni çıldırtmaya karar mı verdin? Çekip gitmiştin ne güzel. Geri dönsene çöplüğüne." dedim.

"Bana bak kızım." diyip üstüme yürüdüğünde ayağım arkamdaki basamağa takılmıştı. Neyseki Korkuluklara tutunarak dengemi sağlayabildim. Ondan tekrar uzaklaştım sinirle. "Senin yüzünden yıllarca evimden ayrı yaşadım. Babamdan ayrı büyüdüm. Sırf senin saçma sapan travmaların yüzünden daha fazla yalnız kalmayacağım anladın mı? Babam doktor olduğumu görecek."

"Saçma sapan travmalar mı?" sesimin titremesine engel olamamıştım. Midem yine çalkalanıyordu. Yaşadıklarıma, daha doğrusu bana yaşattıklarına utanmadan bir de saçma sapan diyor, beni suçluyordu.

"Sen yurt dışında gününü gün ederken, ben burda kendi psikolojimi düzeltmeye çalışıyordum. O zaman kaçmasaydın. Anlatsaydık babamıza her şeyi. Madem saçma sapan travmalardı, dökseydik tüm gerçeğimizi ortaya."

"Sakın." diyip parmağını yüzüme doğru salladı. "Geçmiş gitmiş meseleler. Tekrar açarsan zarar gören sadece sen olursun."

"Olsun" dedim. "Eğer o konuları yeniden gündeme getirirsem, değişen bir şey olmayacak yani."

"Ne diyorsun?"

"Diyorum ki hep zarar gören ben oldum zaten. Bir kez daha görsem, değişen bir şey olmayacak. En azından içim rahat gideceğim."

Hiç bir şey demeden suratıma bakmaya başladığında, konuşmamızın bittiğini anlamıştım. Hızla arkamı dönüp kalan basamakları tırmandım. Kendimi odama attığımda arkamdan kapımı kilitlemiş, garantiye almak istemiştim.

Üstüme rahat bir şeyler geçirip, yatağa girdiğimde yatağın başlığına çarptım kafamı. Canım acıdı. Daha sabah yaşadıklarımı bile düşünmeye fırsatım olmamıştı. Ne yaşadım bile diyemeden farklı bir olayın içinde bulmuştum kendimi. Çok kötüydü her şey ve daha da kötüye gidebileceğini biliyordum. İzmir bile bana iyi gelmemişti.

🪡🧭

"Kızım, abin bıraksın seni bugün. Yağmur yağıyor."

Gözlerimi kocaman açarak ileride duran babama baktım. Ayakkabı elimden düşmüştü. Kendimi toparlayıp, yere eğilerek onu tekrar aldım ve ayağıma geçirdim.

"Gerek yok baba. Taksiye binebilirim." dedim ve onun cevabını beklemeden dışarı attım kendimi. Hala çocukluk yaptığımı düşünüyor olmalılardı ama umrumda değildi.

Dışarıda hızla yağan yağmur üzerimdeki montu ıslatıyor garip bir ses çıkarıyordu. Biraz yürüyüp, ileride bir taksi bulduğumda bindim. Daha fazla ıslanmadan okula gelmeyi başarabilmiştim.

İnip ücretini ödedikten sonra ıslanmamak için hızla okulun içine ilerliyordum ki yanımda bir karartı belirdi. Üstüme düşen su damlalarıda aynı anda kesilmişti.

"Günaydın." dedi Erim şemsiyeyi ikimizinde üstünde tutarak. Gülümseyip "Günaydın." dedim.
Düne göre daha iyi gözüküyordu. Birlikte okulun içine girdiğimizde şemsiyeyi kapattı. "Teşekkür ederim."

"Bir şey değil." dedikten sonra tekrar yürümeye başladı. Onu takip ediyordum. "Yağmurun maç gününe denk gelmemesi iyi oldu."

"Aa" diye bir ses çıkardığımda, bakışları bana kaydı. "Bugün maç yoktu, antrenman günüydü değil mi?"

Kafasını sallayarak "Evet." dedi.

"Ben tamamen unutmuşum."

Spor salonuna indiğimizde bizden başka kimse yoktu. Muhtemelen erken gelmiştik. Birlikte oturma alanına doğru ilerledik. Çantamı kenara bıraktığımda Erim'de benimkinin üstüne koydu. Yan yana otururken "Garip bir okul." diye mırıldandım. "Neden?"

"Yani diğer okullarda olmayan pek çok özellik var ama nedense güzel hissettirmiyor."

"Özensiz çünkü." diye yanıtladı beni. "Haklısın."

"Sen nasılsın?" diye sordum konu değiştirerek. "İyiyim."

"Ya biliyorum bu konuları tekrar açmamalıyım ama" dedim çekinerek, "Dün polisleri nasıl ikna edip gönderdiniz? Gece aklıma takıldı. Bir de Eliz'le konuştunuz mu olanlardan sonra?"

"Kendisini odasına kilitlemişti. O yüzden konuşmadık. Polislerde henüz bende reşit olmadığım için reşit olan biriyle ifadeye gelmesini söyledi ona. O da bugün babasını alıp gidecek sanırım."

"Anladım." diyip kafamı salladığımda, salonun girişinden bir kaç ses yankılandı. Kahkaha sesleri gittikçe yaklaşıyordu. Bir süre sonra tanıdık olduğunu fark ettim.

Uras ve bir kaç erkek arkadaşı gelmişti. Bizi görünce uzaktan süzmekle yetindi. Laf atmamasına şaşırsamda önemsemedim. Geçip bir kaç sıra önümüze oturdular.

Erim'in kulağına doğru yaklaşıp, fısıldayarak "Neden buradalar?" dedim.

"Dün Bülent Hoca söyledi ya sizi de seyirci olarak maça götüreceğim diye. Muhtemelen dersten kaçmak için antrenmana da geldiler. Hem en yakın arkadaşlarından biri voleybol takımında."

Kaşlarım çatılırken "Kim?" diye sordum "Adını çok hatırlamıyorum ama A ile başlı-"

Onu bölerek "Aslı." dediğimde usulca kafasını salladı. Hafif şaşırmışa benziyordu. O kıza olan nefretim çok başkaydı. Düşüncelerimi içeri giren Bülent Hoca ve voleybol takımı böldü. Tek sıra halinde hocayı takip ediyorlardı. Sahanın etrafına dizildiler. Bülent Hoca'yla göz göze geldik.

"Umay." diye seslendiğinde oturduğum yerden kalkarak sahaya ilerledim. Kısa bir süre tereddüt edip Erim'e bakmış, o göz kırparak onaylayınca devam etmiştim. Nedensizce güven vermişti.
"Geldim hocam." dedim yanına geçerken. Elime bir kaç kağıt ve bir kalem tutuşturdu.

"Burada voleybol takımının listesi var yedeklerle birlikte. Sen bir yoklama al kim var kim yok bakalım. Ben birazdan geleceğim."

Kafamı sallayarak onu onayladım. Gözüm listeye kaydı. En başında tabi ki o vardı vardı.

"Aslı Ender." dedim ciddi bir sesle. Cevap vermeyip, gözlerini devirerek el kaldırdı.

"Sıla Özkan."

"Burada." dedi koyu kahverengi saçlı bir kız.
...

"Ve son olarak Nazlı Göktaş."

"Burada." Listeye göre altı asil, altı yedek oyuncu vardı. Asillerden biri dışında, hepsi tamdı.

"Tam mı sayı?" Yanıma gelen Bülent Hoca'ya kafamı hayır anlamında sallayarak, " On bir kişi var hocam. Sude Kaya eksik." dedim.

Yüzünü şekilden şekile soktu. "Asillerden biri yok yani. Çok güzel."

"Hocam Sude bir haftadır hastaydı." dedi yedeklerden bir kız. "Yetişeceğini düşünüyordu ama anlaşılan tam iyileşemedi."

Aslı bir adım öne çıktığında, tüm bakışlar ona döndü. "Hocam biz asiller olarak çok iyiydik. İyi oynayan altı kişiyi bile zar zor bulmuştuk. Üstelik kız pasördü. Onun kadar iyi bir pasör yok yedeklerde. Yarın ki maçta yedeklerden biri oynarsa kaybederiz."

"Sonuçta yedekleri süs olsun diye almadınız. İçinizden birine bir şey olursa oynasınlar diye aldınız. Neyine şaşırdın ki bu kadar." dediğimde tüm gözler bana dönmüştü bu kez. Başımı yere eğdim. Yine kendimi tutamamıştım. Aslı'nın bana doğru bir adım attığını gördüğümde, Bülent Hoca ellerini bir birine çarparak onu durdurdu. "Umay haklı. Naz bugün asillerdeki pasörümüz sensin kızım. Önce ısınıyorsunuz öğrettiğim gibi. Sonra ben yanınıza geleceğim."

Gözleri bana değdiğinde merakla ona bakıyordum. "Sende git Erim'i çağır gel. Bana yardımcı olacaksınız."

Kafamı sallayıp, Erim'in oturduğu yere yönlendirdim adımlarımı. Yukarı çıkmadan çağırmak istiyordum ama en önde Uras'lar oturuyordu. Yine de beni duyacağını umarak telefonuyla ilgilenen Erim'e seslendim. Duymamıştı.

"O nasıl seslenmek öyle?" dedi Uras alaycı bir tavırla. Ona bakmamaya çalışıyordum. Bir kez daha "Erim!" diye seslendim.

Uras arkadaşlarıyla birlikte gülüp "Öyle yapmayacaksın. Bak şimdi. İzle!" dediğinde daha ne olduğunu anlamadan, "Burslu" diye seslendi.

Sesi oldukça gür olduğu için Erim bunu duyabilmişti. Ona bakıp göz devirdi sonra arkasındaki beni görünce duraksadı. Elimle ona gel işareti yaptım.

Telefonunu çantasına koyup aşağı indiğinde, yanıma gelip "Ne oldu?" diye sordu. "Bülent Hoca seni çağırmamı istedi."

Birlikte Bülent Hoca'yı bulmaya koyulduğumuzda çok geçmeden onu görmüştük. "Geldin mi Erim?" dedi bizi görünce. Sonra eline saat gibi bir şey tutuşturdu. Öylece ona bakıyorduk. "Kızlar maç yaparken sayıları ve süreyi takip et." dediğinde Erim kafasını sallamakla yetindi.

"Şimdi gelin benimle hadi." dediğinde onu takip edip salona geri döndük. Kızlar voleybol sahasında ısınıyorlardı. Hocayı görünce duraksadılar.

"Hocam!" dedi Aslı koşar adım yanına gelerek. Yine ne gibi bir derdi vardı merak ediyordum. "Altı ya altı maç yapamıyoruz. Bir kişi eksiğiz."

Az önce eleştirdiğin kızlarla, antrenman yaparak mı büyük maçlara hazırlanıyorsun demek istesemde bu kez çenemi tutabilmiştim. Bülent Hoca eliyle çenesini kaşıdı. "Haklısın bak bunu düşünmemiştim."

Aslı'yla Bülent Hoca derin bir tartışmaya girdiklerinde sıkılarak kafamı sahanın içine doğru çevirmiştim. Kızlar tek başlarına ısınmayı bırakmış, toplarla ısınmaya başlamışlardı. Onları izlemek daha eğlenceli geldi gözüme. İçlerinden biri smaçı kaçırdığında top zıplayarak ayak ucuma kadar gelmişti. Alıp geri onlara attım.

"Umay!" diye seslendi birden Bülent Hoca. Onları izlemeye ara vermek zorunda kalmıştım. Yanıma döndüm. "Efendim hocam?"

"Daha önce hiç voleybol oynadın mı?" Sorusu beni afallatmıştı. Bir kaç saniye suratına baktıktan sonra "Oynadım ama profesyonel bir biçimde değil. Oynamayalı da bayağı oluyor zaten. Neden sordunuz?" dedim.

"Olsun." dedi elini sırtıma koyup. "Önemli değil. Şimdi soyunma odasına gidiyorsun. Oradan bir forma giyip geliyorsun üstüne."

Anlamayarak "Ne?" dedim. "Neyini anlamadın kızım. Eksiğimiz var. Girip ben mi oynayayım? Bir kaç topa vursan bile yeter. Gün sonuna kadar böyle olmayacak zaten. Hafif bir maç ısınmaları için."

Ağzımı açıp inkar edecekken Aslı araya girdi. "Hocam bu kız topa vurmayı bile bilmiyordur bence. Çok ısrar etmeyelim."

İplerim şimdi kopmuştu işte. Yine saçma sapan işlere girecektim. Belkide haklıydı. Topa elimi sürmeyeli uzun zaman olmuştu ama yine de ona inat olsun istiyordum. "Hocam yedek formalar nerede demiştiniz?" diye sordum gözlerinin içine bakarak. Erim'in bile şaşkınlıktan ağzı açılmıştı.

Bülent Hoca "Çekmecede olacaktır. Ben takımları kurayım takım kaptanımızla birlikte. Sıla' da sana yardımcı olsun." dedikten sonra kahverengi saçlı kıza seslendi.

Koşar adım yanımıza gelip, "Efendim hocam." dedi kız. "Umay bugünlük sizinle oynayacak. Ona bir forma verebilir misin?" Kız kafasını salladı. Birlikte soyunma odalarının olduğu yere ilerledik. "Sıla ben. Memnun oldum."

"Umay. Bende memnun oldum." diye onu yanıtladım. Sonra da çok bir iletişime geçmedik.
Bana formayı verdikten sonra hızla ayrıldı. Bir, elimdeki sıfır kol ve şort ikilisine, bir de kendime bakıyordum. Böyle bir havada bunları giymek imkansızdı. Üstelik tek sorun hava da değildi. Ben daha önce de bu kada kısa şeyleri peş peşe giydiğimi hatırlamıyordum. Altım kısaysa üstüm uzun olur üstüm kısaysa altım uzun olurdu. Ama onu bir şekilde ayarlardım. Genelde rahatsız bulduğum için giymezdim de ama içerideki herkes giyiyordu. Başka çare kalmıyordu geriye. Üşümemeyi umdum.

Giyip, çekinerek de olsa sonunda odadan çıktığımda Bülent Hoca ayağını yere vurup, ritim tutarak birilerine söyleniyordu. Yanına yaklaşınca kendiyle konuştuğunu anladım. Muhtemelen beni bekliyordu.

Göz göze gelince "Sonunda kızım." dedi. "Takımları kurduk. Herkes yerine geçti sen hala yoksun."

Uras uzaktan laf atıp, "Gelinlik provası yapıyorsun sandık." dediğinde gözlerimi devirmeden edemedim. Bakışlarım Erim'e değdi.
Göz göze geldiğimizde hızla kafasını başka yöne çevirdi. Sebebini anlamadığım için şaşırmıştım.

"Sana liberoyu verdik. Geç bakalım yerine." diyen Bülent Hoca düşüncelerimi bölmüştü. "Hocam bana savunmayı mı verdiniz?" dedim hayretle. "Ben beceremem."

Kafasını iki yana salladı. "Kızım senden kimse bir şey beklemiyor ki. Amaç dolu gözükmesi. Birde önüne top gelirse iki üç vurursun o kadar."

"Demesi kolay." diye mırıldandım. "Bir şey mi dedin?"

"Hayır hocam."

"O zaman geç bakalım." diyip sahadaki yerimi gösterdiğinde, şimdiden elim ayağım bir birine girmişti. Kesinlikle rezil olacaktım.

İlk dakikalar rahat rahat geçerken sonradan artık toplar bana sekmeye başlamıştı. Bir kaçına vurmuştum ama devamı gelince elim ayağım gerçekten bir birine dolanmıştı.

"Ne yapıyorsun ya? Top önüne düşüyor." diye bağırdı biri ama tek düşündüğüm daha fazla rezil olmadan bugünü atlatmaktı.

Söyleye söyleye en sonunda becermiş kendimi rezil etmiştim. Yere düştüğümde hoca düdükle maçı durdurdu. Uras ve arkadaşları da koşarak yanımıza gelmişti ama amaçları dalga geçmekti. Aralarından biri geçtiğinde Erim olduğunu gördüm. Ağır adımlarla yanıma gelip beni kaldırdığında Bülent Hoca iyi olup olmadığımı soruyordu.

Dikkatim, Erim'in belimdeki eline kaydığı için bir kaç saniye cevap veremedim. Kalbim, adeta bir savaş çıkarmıştı. Beynim, bize dokunuyor diye komutlar veriyordu. Hayal dünyamdan çıkıp onu iterek uzaklaştım. "İyiyim hocam." dedim mırıldanarak.

"Ben dedim size hocam." diyen Aslı'ya döndü gözlerim. "Bu kız topa vurmayı bile bilmiyor diye."

Ellerimi saçlarımın arasına daldırıp çekiştirdiğimde sinirle ona bakıyordum. O ise sırıtıyordu. Bülent Hoca sahayı tekrar boşalttı. "Evet. Hadi bakalım, kaldığımız yerden devam."

İçimdeki kıza fısıldadım. Ya korkak olacaktım. Ya da cesur. Ya rezil olacaktım. Ya da vezir. Yeniden bir seçim yapmam gerekiyordu.

...

"Ve bugünün kazananı A takımı oluyor. Tebrikler kızlar." Ne yapacağımı bilemiyordum. Sadece içimde tarif edilemez bir mutluluk vardı. Aynı takımda olduğum kızlar, bir anda beni kollarımın altından tutup döndürmeye başladıklarında onlara ayak uydurdum. Hiç bir şeyi düşünmeden gülüyordum ve bu his gerçekten güzeldi.

Bir birimizi bırakıp gülüşmeye başladığımızda adının Nazlı olduğunu yeni öğrendiğim kız yanıma geldi. "Kızım sen neydin öyle ya. İlk başta topa vuramıyor bile dediler senin için. Panter çıktı içinden. O nasıl savunmaydı."

Övgü almak hoşuma gitti. "Teşekkür ederim." dedim ne diyeceğimi bilemezken. Uzakta duran Aslı'ya kaydı gözlerim. Yüzündeki ifadeyi görmek bile değiyordu tüm çabama. Tam anlamıyla kendimi parçalamıştım çünkü.

Bülent Hoca yanımıza geldi. "Tebrikler kızlar. Seni de tebrik ederim Umay. Gerçekten iyi iş çıkardın. İçinden böyle bir şey çıkmasını hiç beklemiyordum. Bizi gerçekten şaşırttın. Düzenli olarak oynarsan bence daha da gelişebilirsin. Bir sonraki takım seçmelerine katılmayı düşün bence."

Durum o kadar ciddi değildi. Oynamayı sevmediğimden değildi ama kendimi böyle bir şeyin parçası olarak bulmuyordum. Bugün zorunda olmasam belki de uzun yıllar daha topa sürmezdim elimi.

Tebrik edenlere tek tek teşekkür edip, aralarından sıyrılmayı başardığımda gözlerim yine onu aradı.

Az önce görmüştüm. Hocanın yanında duruyordu. Nereye kaybolmuştu bu kadar çabuk. Üstümü değiştirmek için soyunma odasına gitmeden önce çantalarımızı bıraktığımız yere çıktım. İçinden telefonumu çıkarıp Erim'i aradım. Mola vermiştik ve üstümü değiştirdikten sonra onunla bir şeyler içeriz diye düşünmüştüm. Bir kaç kere aradım ama açmamıştı.

En sonunda pes edip geri çantama koyacakken ekranıma bildirim düştü.

Erim: Bülent Hoca ardiyede iş verdi. Kantinin olduğu koridordaki oda. Şuan açamıyorum, istersen yanıma gelebilirsin.

Siz: Ufak bir işim var. Ondan sonra hala orada olursan gelirim. Eğer çıkarsan da kantine git. Bir şeyler içeriz diye düşündüm.

Erim: İşim hemen bitmez.

Siz: Tamam.

Telefonumu çantanın içine atıp fermuarını çektim. Erim'in çantasıda hala burdaydı ve buraya geri gelecektik. O yüzden almaya gerek duymuyordum.

İlk işim soyunma odasına girip üstümü değiştirmek oldu. Duş almam da gerekiyordu ama buradaki kızlara söylemekte oldukça çekiniyordum. Yine de başarıp, hızlı bir duşun altına attım kendimi. Çıktıktan sonra kıyafetlerimi geri giydim. Bütün bedenimin rahatladığını hissediyordum ama ağrısını sonra çekeceğimi biliyordum.

Soyunma odasından çıkıp spor salonunu da geçtim ve kantine doğru ilerlemeye başladım. Erim'in bahsettiği oda neredeydi bilmiyordum ama kapıların üstünde yazıyor olmalıydı. Kantine baktığımda Erim orada gözükmüyordu. İşinin bitmediğini düşünerek, ardiye dediği odayı aramaya koyuldum. Koridorun sonuna kadar gittiğimde bulamayacağımı düşünmüştüm ki en sondaki kapı dikkatimi çekti. Yakınlaşıp üstüne baktım. Ardiye yazıyordu. Bu odada ne işi vardı Erim'in onu anlayamadım.

Kolu indirip içeri girdiğimde, camdan gelen ışık dışında oda karanlıktı. O da anca kapının ön kısmını aydınlatıyordu. İlerleyip, "Erim!" diye seslendim. Aniden ışık açıldı. Gözlerimi acıyarak kıstığımda Uras'ı karşımda görmek değildi beklediğim. "Ne oluyor?" dedim şaşırarak. Sağımı soluma baktım. Ufak bir odaydı. Bir kaç kitap rafı ve bir kaç eski sıradan başka hiç bir şey yoktu. Erim'de burada değildi.

"Sana sürpriz yapalım dedik. Beğendin mi?" dedi Uras oturduğu yerden ayağa kalkarak. "Ne sürprizi ya neden bahsediyorsun sen?"

Kolumdan tutup beni kendine doğru çektiğinde dudaklarımdan ufak bir çığlık koptu. Ardından kolumu bırakmış yerimizi değiştirmişti. Şimdi odanın ortasında ben, önümde onlar vardı.

"Bundan bahsediyoruz cici kız. Herkese, öyle hemen inanmamalısın. Erim'ciğine bile. Koşa koşa geldin birde. Saf bebek."

"Anlamıyorum." dedim bağırarak. Sesim titremişti. "Korkma." dedi. "Anlayacaksın. Hadi beyler gidiyoruz."

Ne olduğunu anlayamadan dışarı çıkıp kapıyı üstüme çektiklerinde, şaşkınlığımı atıp tutmaya çalıştım. İşe yaramamıştı. Anahtar sesi doldurdu odayı. Bir kaç kere çevirdiler. Uras kapıya tıklayıp "Sonra görüşürüz." dedi. Kapıya vuruyor bir andan da açmaya çalışıyordum.

"Uras komik değil. Aç şu kapıyı. Uras. Gittiniz mi? Kimse yok mu? Duyuyor musunuz?"

Yaklaşık beş dakika bağırmamın sonucunda boğazım yanarken, kapının kenarındaki duvara sırtımı yasladım. Burası okulun en köşe yeriydi. Bilerek burayı seçmişleri. Önünden sinek bile geçmeyecek yere kilitlenmiş bir de çığlık atarak yardım istemiştim. Aptalın tekiydim. En önemlisi de Erim'le ne alakası vardı? Bir türlü anlayamıyordum.

Erim'in ona yardım ettiğini ima etmişti ama yapmazdı biliyordum. Kesinlikle bir iş vardı. Umarım yokluğumu fark eder ve beni buradan çıkarırdı. Çok uzun kalabileceğimi sanmıyordum.