10. bölüm / 17
Sırlı CamÇürümüş ruh
Bölümler 17Şu an: Çürümüş ruh
- 1 Yeni Adımlar1.375 kelime
- 2 Zorlu Sınavlar ve Çıkmaz Sokaklar3.943 kelime
- 3 Yokuş yukarı yürümek3.314 kelime
- 4 Ölüm gibi…4.539 kelime
- 5 Enkaz altı, dünya üstü3.434 kelime
- 6 Bir ceza, bin ödül3.055 kelime
- 7 Geçmiş ve gelecek2.802 kelime
- 8 Korkmak…3.237 kelime
- 9 Olaylar dahilinde…3.664 kelime
- 10 Çürümüş ruh3.245 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 Kalp bağı3.025 kelime
- 12 Dursun Zaman2.664 kelime
- 13 Yara bandını koparmak3.767 kelime
- 14 Bilinmezlik1.994 kelime
- 15 Kaybetmek3.339 kelime
- 16 Gitmek mi zor? Kalmak mı?2.861 kelime
- 17 Sen ve Ben2.585 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Oy verip yorum yapmayı unutmayın lütfen. Şimdiden teşekkürler.
İyi okumalarr…
——————————————————
Dört duvar. Bir de ben.
Hayatımın özeti karşımda duruyor gibi. Dışarı çıkamıyorum. Havasız. Sıkışık. Küçük bir pencereden ışık süzülüyor içeri. Anca önüme yeten. İki adım ilerisi yok. Karanlık.
Tıpkı içinde bulunduğum bu oda gibi. Hayatım gibi.
Kaç dakika oldu bilmiyorum. Saat olmadığına bile emin değilim. Oturmuş bekliyorum sadece. Bir süre önce bağırmayıda bıraktım. Sesimi kimse duymadı. Duymayacaktı. Biliyordum.
Beklemeye de sabrım yoktu. Duruyordum. Sadece duruyordum.
Elimi istemsizce yere koyduğumda, odanın kiri tozu ellerime bulaştı. Hemen geri çekip ellerimi birbirine vurarak silkeledim. Kirliydi. Geçecek sandım ama geçmedi. Her zamanki gibi.
Usulca gözlerimi kapatırken bir yaş yanaklarıma doğru süzüldü. Umursamıyormuş gibi yapmaya çalışıyordum. Ağlamaktan gerçekten çok yorulmuştum. Bir kere gülmek istiyordum. İstediğim çok zor bir şey değildi.
Bir tıkırtı sesi duyduğumu sandım önce. Sonra gözlerimi açmaktan vaz geçtim. Zihnim her zamanki gibi oyun oynuyor olmalıydı.
Kapı gıcırdadı. Açmayacaktım gözlerimi. O umuda kapılmayacaktım. Bu güne kadar hep dört duvar oda da yalnızdım. Yine öyle olacaktım.
“Umay!”
Erim’in sesi yankılandı kulaklarımda. Yalnız kaldığımı hissetmişte varlığını hatırlatıyormuş gibi. Rüya olmamasını çok isterdim.
Kolumda hissettiğim şeyle sıçrayarak, sıktığım gözlerimi açtım.
“Benim. Korkma.”
Rüya görmemiştim. Gerçekti. Beni bulmuş gelmişti. Oturduğum yerden ayaklanırken, o da kalkmama yardım etti. Bir kaç saniye var olup, olmadığını sorguladım.
“Umay!” dedi elini önümde sallayarak. “İyi misin?” Kafamı iki yana salladım. Ağzımı açıp konuşacak halim bile yoktu ama yine de cevapsız bırakmamak istemiştim.
Hiç beklemediğim bir şey yaparak beni kendine doğru çektiğinde, alnım göğsüne çarptı. Bulanık olan gözlerim birden canlanırken ellerini sırtımın iki yanında hissettim. O sarılana kadar titrediğimin farkında bile değildim. Bedenim yeni kendine geliyordu ve tabi zihnimde.
Şaşkınlığımı üstümden atıp ona karşılık vermek istedim ama anında geri çekildi. Ellerim iki yanında asılı kalmıştı. “Özür dilerim. Sana dışarıdan seslendiğimde, cevap vermeyince bir şey oldu sandım. Korktum.”
“İyiyim.” diyebildim. Çok durmadan“Hadi gel çıkalım.” diyip beni kapıya yönlendirdiğinde birlikte çıkmıştık odadan. Bedenimin yarısı ona yaslı bir şekilde yürüyordum. Kolunu omzuma atmıştı. Biraz yürüdüğümüzde kantine doğru döndürdü beni. Ona ayak uydurdum.
Kantinde gördüğüm ilk şey masalardan birinde oturan Bülent Hoca oldu. Kesin çok kızacaktı ortadan kaybolmama. Tam Erim’e dönüp ağzımı açmıştım ki tanıdık sesin “Umay!” demesi bir oldu. Kafamı ona çevirdim. Ayağa kalkıp hızla bize doğru geldi. Kızdığının kesin bir kanıtıydı.
Yanıma yaklaşıp bir elini omzuma koyduğunda, şaşkınlıkla ona bakıyordum. “Kızım ne oldu sana? Yüzün gözün bembeyaz olmuş.”
Ne diyebilirdim ki. ‘Uras beni kilitledi’ mi? Susup Erim’e baktım. Dudaklarını birbirine bastırıp, kafasını salladığında “Herkes her şeyi biliyor. Merak etme.” dedi. Kaşlarım çatıldı. Önüme dönerken Bülent Hoca beni kolumdan çekiştirmeye başlamıştı. “Hadi otur. Tansiyonun düşmüş belli.”
Bir masanın önüne getirip, yanda duran sandalyeyi çekti. Oturmam için işaret yaptığında üstelemeden oturdum. Ne olduğunu hala anlamamıştım. Erim ‘Herkes her şeyi biliyor’ derken neyi kastetmişti? Bir türlü anlamıyordum. Bülent Hoca yanımdaki sandalyeyi çekip otururken ona bakmamaya çalışıyordum. Utanç hissi kaplamıştı tüm bedenimi.
Çok geçmeden Erim’de gelip karşıma oturduğuna elindeki suyun kapağını açmış bana uzatmıştı. Elinden alıp bir kaç yudum içip geri ona uzattım. Kapağını kapatıp önüme doğru ittirdi.
“Sen oraya neden gittin?” diye sordu ardından. “Seninle buluşacaktım.” diye mırıldandım.
“Şimdi her şey daha da netleşti. Bakın hocam size demiştim.”
“Ne oluyor?” diye sordum.
Erim dirseklerini masaya yaslayarak anlatmaya başladı. “Maç bittikten hemen sonra telefonumu almak için oturduğumuz yere çıkmıştım. Çantamı karıştırdım ama yoktu. Aklımda bir kaç tahmin vardı ama yargısız infaz vermeyeyim dedim. Gittim müdür yardımcına söyledim. Kamera kayıtları için izin aldım.”
Uras, Erim’den şüphelenmem gerektiğini ima etmişti. İnanmamıştım ve haklıydım. Onun telefonunu kesinlikle Uras almıştı ve beni kandırmaya çalışmıştı.
“Sonra kayıtta gördüm Uras’ın aldığını. Saniyeler içinde de kayboldu. Onun nereye gittiğini izledim. Tam hesap sormak için çıkıyordum ki bir baktım onun peşinden sende gidiyorsun. Sazan mısın kızım sen?”
“Bana bak!” dedi Bülent Hoca. Şaşkınlıkla ona döndüm. “Doğru konuş almayayım seni ayağımın altına.”
Erim çekinerek sırtını geri yasladı. Az önce Bülent Hoca’nın beni savunmasına mı şaşırsam? Yoksa Erim’in yine bana kızmasına mı sinirlensem? Bilmiyordum.
Düşüncelerimi kenara itip “Nereden bilecektim telefonunu çaldırdığını? Haber vermeden kaybolmuştun. Seni aradım açmadın. Sonra bana mesaj geldi. Bülent Hoca sana iş vermiş, ardiyedeymişsin. Bende hiç sorgulamadan geldim.” diye çıkıştım.
Aferin dediğini bakışlarından görebiliyordum ama hala Bülent Hoca’dan tırsıyor olmalıydı. Bu yüzden bir şey diyemiyordu.
Ayağa kalkıp, “Siz birbirinize bulaşmadan, uslu uslu oturun.” dedi Bülent Hoca. “Bir şey yapamayacağımızı benim kadar iyi biliyor olmalısınız. Yine de bir bakacağım. Çocuk durmuyor.” dedikten sonra söylene söylene uzaklaştı. Elbette elinden bir şey gelmeyecekti. Biz yaşadıklarımızla, o yaşattıklarıyla kalacaktı. Kafamı kantinin girişinden önüme çevirdiğimde, Erim’in sinirli ifadesi girdi görüş alanıma.
Onunla kavga etmeye hiç hazır değildim. Zaten niye kavga edecektik? Onun Uras’a sinirli olduğunu biliyordum. Beni düşündüğünü de az çok anlayabiliyordum ama gösterme biçimi çok farklıydı.
Önümdeki su şişesini alarak ayaklandım. Kaşları çatıldı. “Nereye?” diye sorduğunda arkamı dönerek, “Çantamı alacağım. Eğer vakit geldiyse de eve giderim.” dedim.
Bir kaç adım atmıştım ki kolumda bir el hissetim. Sertçe beni arkaya doğru çekti. “Çantanı ben aldım.” dediğinde o kadar yakınımdaydı ki idrak edemiyordum. Nefesi tenimi es geçiyordu her defasında. Çok mu eğilmişti ne?
“Çanta?” diye mırıldandım. “Evet bende. Aldım oradan. Kütüphanede duran bir arkadaşın yanına bıraktım.”
Yakınlığımızı anca fark ediyormuş gibi birden elini kolumdan çektiğinde dengem bozulmuştu. Neyseki çabuk toparladım. “Kütüphane ne alaka?” diye sordum kaşlarım çatılırken.
“Bugünden itibaren bir ders programı oluşturacağız ve cezamız biter bitmez ders çalışmaya başlayacağız.” dedi.
“Ders mi? Daha sınavlar yeni bitti. Hemen ne dersi?” Stres olmuştum.
“Seni o psikopatla daha fazla aynı sınıfta bırakamam. Dedim sana dönem başında bir de dönem ortalarında olan sınavlarla, sınıf belirleniyor diye. Sen ailene söylemeyeceksin. O yüzden mecbur ders çalışacağız.”
Yeni hatırlamıştım. “Bu kadar çabuk mu?” diye sordum dudaklarımı büzerek. Ders çalışma isteği hiç gelmiyordu. “İlk dönemin bütün konularından sorumlu olacağımız için anca biter.” Zamanı donduramıyor muyduk? Eve gittiğim an bunu denemek istiyordum. Şöyle bir iki yıl odam, yatak ve internet üçlüsüyle yaşasam ne güzel olurdu. Ne insanları çekerdim. Ne de yorgunluğumu…
İnsan bazen kendi yorgunluğunu bile çekemiyordu.
Kantinden çıkarken Erim’i takip ediyordum her zamanki gibi. Bir üst kattaki geniş kütüphanedeydik. Burayı ilk kez görüyordum ve oldukça güzeldi. Büyük olmasıda beni ayrıca mutlu etmişti.
Erim bir çocuğun yanına doğru adımladığında peşinden gittim. Çantalarımızı onun yanından almış, en köşede duran boş bir masaya koymuştu. Sandalyeyi çekip oturunca bende karşısına oturdum.
Nedenini bilmeden “Sen program konusunda ciddi misin?” diye sordum. Ters ters bakmakla yetindi. Ciddi olduğunu anlamıştım. Çantasından beyaz bir kağıt ve bir kaç tükenmez kalem çıkartıp masanın ortasına, aramıza yerleştirdi. Kağıdı ortadan ikiye böldü. İki ye böldüğü yerin yarısına benim adımı yazdı. Diğer yarısını boş bırakmıştı.
“En çok zorlandığın ve eksiğin olduğunu düşündüğün ders hangisi?”
“Matematik.” dedim bıkkınca. Başa yazdı. Kalemin rengini değiştirmesinden bile ciddiyetini anlamıştım. Beni gerçekten çalıştıracaktı.
“İyi olduğunu düşündüğün ders?”
“Kimya.” En sona yazdı. “Zamanımız kalırsa ona çalışırız o zaman.” diye mırıldandı.
“Ne yapıyorsun?”
“Dersleri sıralıyorum. Kötü olduğuna ağırlığı diğerlerinden daha fazla vereceğiz. İyi olduğuna da dediğim gibi ya kendin halledeceksin. Ya da vaktimiz kalırsa çalışacağız.”
“Peki ya sen?” diye sordum. Arkasına yaslandı. “Gelelim bana.” Onu onayladım.
“En kötü olduğum ders?” diye mırıldandı kendi kendine. Bakışları kısa bir an bana değdiğinde eli kağıdın üstünde durmuştu. Ne yazacaksa vaz geçmiş gibi görünüyordu.
Kaşlarım çatılırken sorgularcasına “Evet?.” dedim. “Neyse, boşver. Seni halledelim de.” diyip kalemi bıraktığında elinden tutarak onu durdurdum. “Hayır. Birlikte çalışacağız. Söyle en kötü olduğun ders hangisi?”
Cevap vermeden suratıma bakmaya devam ettiğinde tehdit edercesine “Söylemezsen bende seninle çalışmam.” dedim.
“Kimya.” dedi en sonunda. “İyi olduğun ders?”
“Matematik.” Harikaydı. Benim en iyi olduğum derste o zorlanıyor, onun en iyi olduğu derste ben zorlanıyordum. Söylememek için neden kıvrandığı belli olmuştu.
“Yani bunda sorun olan bir şey yok. Sen beni matematiğe çalıştıracaksın. Bende seni kimyaya.”
“Olmaz.” diyerek karşı çıktı. “Senin o çocukla aynı sınıfta olmaman lazım. O yüzden sana ağırlık vermeliyiz. Beni boşver. Ben bir şekilde başımın çaresine bakarım.”
“Sen bilirsin. Bende seninle çalışmam olur biter.”
🪡🧭
Gün nihayet sona ermişti ve okuldan çıkıyorduk. Zamanımın çoğunu kilitli kalarak geçirsemde beni zorlayan bir şey vardıki o da kesinlikle Erim’di.
Dünya’nın en inatçı insanıyla uğraşıyordum. Kilitli kalmak bile beni daha az sinirlendirmişti. Yine de onunla bu ufak sürtüşmelerimizden zevk aldığımı itiraf ediyordum. Onunla vakit geçirmeyi seviyordum. Nasıl olduğunun bir önemi yoktu.
Telefonla konuşması nihayet bittiğinde bana doğru döndü. “Eliz halletmiş karakol işini. Ondan bahsediyordu.” Anladım dercesine kafamı salladım. “Bülent Hoca bugün formaları kitleyemedi bize.” dediğinde ona dönerek gülümsedim.
“Bizi unuttu bence. Adama da yarın da geleceğiz demiştik.”
“Olsun.” dedi. “Ben bugün uğrarım ona. Dert etme sen.”
Konuşa konuşa yol ayrımına gelmiştik. Onunla ayrılmayı nedense istemiyordum. Bana iyi geldiği bir gerçekti. İyi bir arkadaştı kesinlikle.
“O zaman ben gidiyorum. Var mı diyeceğin bir şey?” dediğinde kafamı hayır anlamında salladım. Hafif bir tebessüm ederek arkasını döndü ve yolun karşısına geçti. Tekrar bana baktığında el sallayarak onunla vedalaştım.
Evin yolunu tuttuğumda o karanlık his, tekrar kapladı içimi. Çok geçmeden kapının önündeydim. Uzaktan baktım bahçeli evimize. Ev gibi hissettirmeyen o yere. Girmek istemiyordum ama mecburdum.
Bir kaç adım atmıştım ki kapı açıldı. Annemle karşılaşmayı beklemiyordum.
“Anne?” dedim sorgularcasına. “Bu saatte neden evdesin?” Evin içinden bir takırtı duyuldu. Ardından iki elinde bavullar olan babam girdi görüş açıma. Annemin arkasına geçti. “Hadi gidelim.”
Annem bana doğru bir adım attığında ellerimi açarak, korkuyla onu durdurdum. “Durun bir dakika. Nereye gidiyorsunuz?”
“Çekil kızım. Uçağa geç kalacağız. Bak takside gelmiş Emel. Hadi gidelim.”
Araba sesine doğru baktığımda gerçekten kenarda bir taksi bekliyordu.
“Anne.” dedim. Sesim ağlamaklı çıkmıştı.
“Nereye gidiyorsunuz.” diye sordum bir kez daha. “Kızım seminere gidiyoruz bir kaç günlüğüne. Korkma abin burada seninle kalacak zaten.”
Beni geçip arabaya doğru yürüdüklerinde hızla önlerini kestim. “Anne dur. Bende geleyim baba olmaz mı? Hem okulların kapanmasına az kaldı.”
Suratıma ruhsuzca baktılar. “Tatil sonra Umay. Biz de keyfimizden gitmiyoruz.” dedi annem. Ardından babama dönerek, “Geç kalıyoruz Ufuk hadi.”diye çemkirdi.
İlerleyip taksiye bavulları yerleştirirlerken babamın yanına geçtim. “Lütfen baba.” dedim. Uzun zaman sonra ağzımdan çıkan kelimeyi umursamamaya çalışıyordum. “Duydun anneni Umay. Hadi eve.” diyip beni kovaladıktan sonra arkalarına dahi bakmadan taksiye bindiler.
Ve gittiler.
Yıllar önce yaptıkları gibi beni onunla bırakarak.
🪡🧭
Kapının açılma sesini duyduğumda daha da girmiştim yorganın içine. Kaybolmayacaktım ama kimin umrundaydı. Rahat hissettiriyordu en azından.
Kapım kilitli mi değil mi? Bir süre sonra saymayı da kontrol etmeyi de bırakmıştım. Ufak bir anahtarın beni koruyamayacağını biliyordum.
Sesler yaklaştıkça kalbimin hızıdı da artıyordu. Merdivenden çıkma sesleri kesilince nefesimi tuttum. Neyse ki kendi odasının kapısını açmış içeri girmişti.
Kapı kapanma sesi gelince çıktım yataktan. Rahatlamıştım ama bu çok kısa sürdü. Kapı saniyeler içinde geri açıldı. Sesler benim olduğum tarafa doğru geliyordu şimdi. Bir kaç kere kapımı tıklatıp, “Umay!” diye seslendi.
Cevap verip vermemek konusunda emin değilken bir kez daha vurdu kapıya. Bu seferki oldukça sertti. Bir uyarı gibi.
Sesimin titrememesine özen göstererek “Efendim.” dedim.
“Yemek yedin mi?” Sorusuna afallasam da dışarı doğru seslenerek “Hayır.” dedim.
“Bir şeyler söyleyeceğim. Sen de istiyor musun?”
Benim için son damlaydı. Ayağa kalkıp hırsla kilidi açtım. Yüzünde garip bir sırıtış belirirken, yaslandığı kapıdan ayrılarak doğruldu.”Kapını kilitlemişsin.”
“Benimle ilgileniyor gibi yapmak zorunda değilsin. Açlıktan ölsem senden bir parça ekmek istemem. Bunu biliyorsun. O yüzden ben yokmuşum gibi davran. Bende sen yokmuşsun gibi davranıyorum.”
“Bana bak!” diyip üstüme doğru yürüdü. Bir kaç adım geriledim. “Benimle doğru konuş istersen.”
Sinirlerime hakim olamayıp “Tam bir psikopatsın.” diye söylendim. Yanından geçip odadan çıktığımda, onunla uğraşmamın boş olduğunu biliyordum. Artık kendi odamda bile rahat yoktu bana.
Aşağı kata inerken peşimden geliyordu. Askılıkta duran ceketimi alıp üstüme geçirdim. Kapıyı açıp dışarı çıkacakken konuşmaya devam etti. “Sen kendinden yaşça büyük biriyle böyle mi konuşuyorsun? Annen sana yeterince saygılı olmayı öğretememiş galiba.”
İğreniyordum. Damarıma basmaya devam ediyor ve hiç utanmıyordu. Hırsla arkamı döndüğümde gerçekten gözüm kararmış hissediyordum. “Senin annen de sana yeterince ahlak öğretememiş. Ben bu güne kadar ağzımı açıp tek kelime ettim mi? Etmedim. Çünkü maalesef sen annenle o kadar vakit geçirememişsin. Yanlış hatırlamıyorsam seni iki yaşında terk etmişti.”
Odanın içinde yankılanan ses bütün bedenimde şok dalgası yaratırken kulaklarım uğulduyordu. Elimi yanağıma götürdüğüm gibi alev alev yanmaya başladı. Hızla geri çektim. Avuç içlerimde yangından ziyade kan vardı. Parmak uçlarımı tekrar götürdüm yüzüme. Dudağım patlamıştı.
Yine bir yara açmıştı bedenimde. Attığı tokat belkide saniyelikti ama o zamanki gibiydi. Rahat durmadığım için, susturmak için yapılan bir eylemdi. Canımı yine yakmıştı. Ona bir daha bakmadan attım kendimi evden. Yüz ifadesini az çok tahmin edebiliyordum.
Bedenim titreye titreye, nereye gittiğimi bilmeden yürüdüm. Peşimden gelecek korkusu yaşamıştım bir süre ama neyseki böyle bir şeye cesaretlenmemişti. Benim kurtarıcım olan çocuk parkı yan tarafımda kalınca beklemeden oraya yöneldim. En köşedeki banka oturdum. Tek yaptığım yoldan geçen arabaları, telaşlı telaşlı yürüyen insanları izlemekti. Zihnim dağılmadı. Aksine daha çok bulandı.
Zaman kavramı benim için durmuştu. Telefonumu da evde bırakmıştım. Bu gece oraya kesinlikle gidemez, hatta orada ailem gelene kadar kalamazdım bile. Korkum, cesaretimden daha büyüktü.
Kaldırımın kenarından bir ses gelince oraya döndürdüm kafamı. Küçük bir kız çocuğu. Elinde balonlara hoplaya, zıplaya geziyor. Yaşı çok küçük belli. Bir ara ailesini göremeyince kaşlarım çatılmıştı ama peşinden onlarda geldi. Akşam yürüşüne çıkmış olmalıydılar. Annesiyle, babası el ele tutuşmuş küçük kızlarını uzaktan videoya alıyordu. Arada da birbirlerine bakıp gülüyor, mutlu bir aile tablosu sunuyordu bana.
Benim hiç sahip olamadığım bir sahne tam olarak karşımda duruyordu. Yuvasından çıkmak için hali hazırda bekleyen göz yaşlarımı geri itip ayağa kalktım.
Çok ağlamıştım. Öyle çok ağlamıştım ki. Bu güne kadar bütün göz yaşlarımı biriktirsem bir göl yapardı. O göle biraz daha eklemek istemiyordum. Çünkü taşardı. Taşmasının ne demek olduğunu aklıma getirmek bile istemiyordum.
Tekrar koyuldum yola. Hava daha da kararmıştı. Rüzgar da benim dışarıda olmamı fırsat bilirmiş gibi şiddetini arttırmıştı. Günlerdir geceleri bu kadar serin olmuyordu.
Biraz daha sokuldum kendime. Ceketimin cebine ellerimi yerleştirip, ısınmaya çalıştım. Ama gerçekten normal değildi. Bu şekilde ısınamazdım. Yolun karşısındaki kafenin ışıklı tabelası gözüme girmek istermişçesine daha da parlayınca son çare adımlarımı oraya yönlendirdim.
Sıcak bir kahve içmek, sıcak bir yerde oturmak iyi gelebilirdi. Yolun karşısına geçip kafenin kapısını ittirdiğimde adımlarım olduğu yerde duraksadı.
“Erim!” diye mırıldandım ağzımın içinde. Gözleri ışık hızında bana değdi. Duymadığına emindim ama bir şekilde beni fark etmişti. Tezgahın arkasından çıkıp gülümseyerek yanıma gelirken, şaşkın bakışlarım onun üstündeydi. “Hoşgeldin.” dediğinde zor da olsa “Hoş buldum.” diyebilmiştim.
Peşinden, “Sen burada ne yapıyorsun?” diye sordum. “Kuru temizlemeciye giderken iş ilanını gördüm burada. Tatilde biraz takılayım dedim. Bu ara lazım olacak biliyorsun. Sen ne yapıyorsun? Kahve al-“ bakışları değişirken kaşlarım çatıldı. Ne gördüyse yüzü renk değiştirmişti. Aniden üstüme atılmasıyla korkup geriledim.
“Ne yapıyorsun?”
“Umay yüzüne ne oldu?”
Kahretsin. Unutmuştum. Son haline bakmamıştım ama çabuk tahriş olan bir cilde sahip olduğumu biliyordum. Saçlarım örtüyor olmalıydı kızarıklığını ama görünen kısmını fark etmişti. “Ne olmuş?” dedim bilmemezlikten gelerek. Onun için bile fazlaydı. Ona bile anlatamayacağım şeylerdi.
“Daha kaç gündür tanışıyorsunuz da ona bile oldu bu çocuk? İnsanlara ne çabuk güveniyorum böyle.” İç sesimi bastırmaya çalışıp Erim’in tepkilerini inceledim.
Sadece suratıma bakıyordu. Ardından sinirle soluyarak yanımdan ayrıldığında, onu durdurmak istesemde kelimeler ağzımdan çıkmamıştı. Tezgahın arkasına geçip üstündeki yeşil önlüğü çıkarttı. “Patron, az önce kullanmadığım izini şimdi kullanıyorum. On dakikaya dönerim.” İçeriye seslenmesi bitince tekrar yanıma geldi. Bu kez kolumdan tutmuş beni kafenin dışına sürüklemişti.
Dışarıda duran sandalyelerden birini çekip oturmamı bekledi. Ardından kendide geçip karşıma yerleşti. Ortada bizi ayıran masa olmasa, sinirini bu kadar yakından görmeye dayanabilir miydim bilmiyorum.
“Ağzından zorla laf almamı istemiyorsan bence konuşmalısın. Neden sürekli seninle bu konuşmayı yapıyorum, inan bende bilmiyorum. Ama sorguluyorum. Nasıl oluyor da bu kadar olayı kendine çekebiliyorsun diye. Merak ettiklerim, sadece seninle ilgilide değil. Nasıl oluyor da ben, seninle ilgili her şeyde kendimi olayın içinde buluyorum, ya da bir şekilde o olaya giriyorum. İnsan merak ediyor haliyle.”
“Öncelikle sakin sakin konuşursan bir birimizi daha iyi anlayabiliriz?” Erim’in bu kadar cümleyi bir arada kurduğunu daha önce hiç görmemiştim. Olay o da değildi. Bu kadar cümleyi bir dakikadan az bir süreye sığdırmış olmasıydı. Dediklerini anladığım kadarıyla haksız diyemezdim. Bende merak ediyordum. Neden bu kadar belayı çekiyorum? Ya da neden bir olayı yaşadığımda yanımda sürekli Erim’i buluyorum?
Onun dediği gibi. İnsan merak ediyordu haliyle.
Uzun ve sessiz bir bakışma geçti aramızdan. Bunu sakin olmak için yaptığını anlayabiliyordum. “Bir belaya bulaştığında beni yanına çekiyorsun.” dedi en sonunda. Kafamı sallayarak onu onayladım. “Bende öyle düşünüyorum. Hayatıma nasıl girdin bilmiyorum ama sanki çok uzun zamandır varsında ben görememişim gibi hissediyorum. Kader de seni göremediğim günlere inat şimdi gözüme sokuyormuş gibi.”
Gülümsedi. Öyle bir gülümsediki kalbime bir şeyler battı sandım. Ufak gamzesi belirdi yine yanağında. “Sevdim bu teoriyi.” dedi. Yüzü saniyesinde geri solarken yok olan gamzesine üzüldüm. Yaşamayı belkide en çok orası hak ediyordu.
“Yanağına ne oldu Umay?” diye sordu tekrar. Bu kez daha sakin. Daha temkinli. Hatta daha umursamaz.
“Çarptım.”
Kaşlarının ikiside aynı anda çatılırken oflamıştım. “Ne bekliyordun ki? Dayak yedim dememi falan mı?”
“Daha olası.”
“Sence ben dayak yer miyim?” diye sordum ellerimi koyup masanın üstüne doğru eğilirken. Bunun cevabının ‘evet’ olduğunu ikimizde biliyorduk. Ortamın havasını değiştirmek istemiştim. O da benim gibi masaya doğru eğildiğinde parmak uçlarımız bir birine değdi.
Nefesim saniyeler içinde kesilirken daha da eğilmesi benim zararımaydı. “Fiziksel olarak bilemem, sende her türlü potansiyel var gibi gözüküyor. Ama ruhsal olarak soruyorsan, dayak yemekten etlerin çürümüş.”
Sırtımı geriye yasladım. Ellerimi masanın üstünden çektiğimde temasımız da kesilmişti. “Ne demek istiyorsun?” diye sordum. O da geri çekildi. “Devamını konuşmaya ikimizinde yüreği yetmez. İnan bana ne yaşadın bilmiyorum. Sanırım artık bilmekte istemiyorum. Çok zor olmalı. Ama sen bunu kendi içine atarak bir çıkmaza dönüştürmüşsün. O çıkmaza giren bir daha kurtulamaz.”
Boğazımdaki bütün kelimeler düğümlenirken, söyleceklerimin hepsini teker teker geri yuttum. O çıkmazın ortasına bırakıldım. Kendim istemedim desem bana inanır mıydı? Zor gibi gözüküyordu. Yavaştan ayaklanırken gözüm onu takip ediyordu.
“Ben işe dönüyorum. Bu arada sen ne için gelmiştin?”
Kafamı iki yana salladım. “Kahve içecektim de sonradan vazgeçtim.”
“Getirebilirim.” dedi. “Yok. Öylesine dolaşmaya çıkmıştım zaten. Yanıma telefon, cüzdan hiç bişey almamışım. Unutmuşum.” Anca fark ediyordum. Beş parasız kahve almaya gelmiştim resmen.
“Bu kez benden olsun.” diyip tam içeri giriyordu ki onu durdurdum. “Yok. Çok sevmem zaten. Öylesine aklıma geldi. Şimdi istemiyorum.”
“Peki.” dedi. “İşimin bitmesine az kaldı. Beklerim dersen seni eve bırakıyım.”
Ayağa kalktım. Onunla vakit geçirmek bugün bana iyi gelecek gibi durmuyordu. “Gerek yok. Geç kalmadan gitmeliyim. Teşekkür ederim vakit ayırdığın için.”
Önemli değil dercesine başını salladıktan sonra yine tam içeri girecekken, gözü bir şeye takılmış gibi durmuştu. Ne olduğunu anlamaya çalıştım.
“Bekle burada!” diyip hızla içeri girdi ve gözden kayboldu. Tezgahın arkasındaki bir odaya girdiğini camdan görmüştüm. Çok geçmeden çıktı. Elinde garip bir kutu vardı. Yakınlaştıkça kutu büyüyordu. Dışarı çıktığında eline bakmaya devam ediyordum.
Bir kaç adımda dibimde bitti. Kafamı kaldırıp ona bakarken kaşlarımı çatmamaya çalışıyordum. Gittikçe ona mı benziyordum ben?
Elini bel boşluğumun arasından geçirdiğinde tekrar nefesimi tuttum. Kutuyu masaya bıraktı. Hiç beklemeden beni kalktığım yere geri oturturdu. Şimdi ona daha alttan bakıyordum. Kutunun için açtığında gözümü ondan çektim. Başımı eğip kutuya baktığımda ilk yardım malzemelerini görmek canımı sıkmıştı.
Eli çenemi bulurken hiç beklemediğim bir şey yapıp kafamı yukarı kaldırdığında, çenem karnına değiyordu. Parmakları hala tenimdeyken okuyormuş gibi hissediyordum. Ya da beynim benimle fazla oynuyor, romantik senaryo kurmaya çalışıyordu. Böyle şeyleri sadece filmlerde, kitaplarda gördüğü için şaşırmış olmalıydı.
Düşüncelerimi bölerek “Dudağının kenarı patlamış. Hani çarpmışsın ya.” dedi imali bir şekilde. “Kan kurumuş orada. Çok önemli bir şey değil ama içim rahat etmedi. Küçük bir yer zaten. Bunu süreceğim ve bitecek tamam mı?”
Şuan ne derse onaylayacak vaziyette gibiydim. Kafamı aşağı yukarı salladım. Elindeki pamuğu hiç beklemeden dudağıma bastırdığında ufak bir çığlık koptu dudaklarımdan. Dişlerimi sıkıp bastırmaya çalıştım. “Çok mu acıdı?” diye sordu. pamuğu masaya bırakıp.
Gözümden yaş gelecek kadar acıtmıştı. Birden bastırmasınıda hiç beklemiyordum. Elimi götürüp yanağımdan akan yaşı silmek için hareketlenmiştim ki beni durdurarak benden önce davrandı. Parmağının ucuyla nazikçe yok etti.
Şuan bütün duygularım bir birine girmişti. Ne düşünmeliydim? Ne düşünsem doğru olurdu? Hiç bir fikrim yoktu. Aklımda, kalbimde beni terk edip gitmişti. Erim’ de hareketlenip masaya koyduğu malzemeleri geri kutuya sıkıştırdı.
“Benim bu kez kesin gitmem gerekiyor. Kendine dikkat et.”diyip içeri girdiğinde peşinden bakıyordum. Son uyarısını mutlaka dikkate alıcaktım. Gerçekten kendime dikkat etmem,
saçma sapan şeylere bulaşmamam gerekiyordu.
Bana onu kaybettirecek her şeyden de uzak durmam gerek demekti bu. Aşk gibi…
Bölüm etkileşimi
