6. bölüm · Seyir Ateşi; Küllerinden Doğan
İzler Kalır
Duru
Bora'nın söylediği şeylere fazlasıyla şaşkındım. Genelde net ve kararlı olurdu, bu haline alışık değildim. Kadın doğum bölümüne geldiğimde koltuklardan birine oturdum. Yengemin durumu iyiydi ama benim içim rahat etmiyordu. Telefonu hoparlöre almasaydım yengem duymazdı ve kanaması olmazdı. Aptal Emre birdenbire söylemese belki bunlar olmazdı, ona da kızgındım. İç çekerek telefonumu çıkardım ve Nida'yı aradım. Hemen açtı, endişeli sesiyle "Abla n'olur bir şey söyle meraktan öleceğim" dediğinde tekrar iç çektim. "Ablacığım korkma Zeliha ablan birazdan gelirler. Çağıl yanında mı?"
"Yanımda ama uyuyor, siz gittiğinizden beri ağlıyor. Annem ölecek mi diyor, abla "sertçe yutkundu. "O duymamış ama ben duydum abim vurulmuş. Ona bir şey olmadığını söyle, birini daha kaybedemem." Gözlerimde bekleyen yaşlar Nida'nın sözleri üzerine süzüldü. Sesimi güçlü çıkarmaya çalışarak "Abim iyi, salak Emre abartmış yalnızca omzundan vurulmuş. Gamze ablanla da konuştum, yengem de bebekte iyiymiş siz merak etmeyin. Büyük ihtimalle birkaç saate geliriz" dedim, karşıdan gelen Gamze'yi görünce "Nida kapatmam lazım, öptüm" dedim ve öpücük attım. Kıkırdadı ve telefonu kapatı, ayağa kalkıp Gamze'ye ilerledim. Yanında varınca ben azımı açmadan "Taşınnıyorsun" dedi, kaşlarımı çattım ne demek taşınmıyorsun? Sormadığım soruma cevap verdi "Yengenin gebeliği riskli. Yanında olmalısın " diyince gözlerimi kapatıp ofladım. "Hem Çağıl'ı biliyorsun ne kadar yaramaz, onu amca Nida baş edebilir"
"Abimle olanları biliyorsun"
"Abin neredeyse evde bile olmuyor, hem barışırsın o senin abin!" dedi kaşlarını çatıp. Onunla baş edemezdim, çaresizce başımı salladım. Evet kabul etmiştim, bu kararın temelli degildi geçici süreliğineydi. Gamze'ye bakıp gülümsedim, o çok güzeldi. Beline kadar uzanan dümdüz kızıl saçları her zaman dikkatleri üzerine çekiyordu. Yeşil gözleri yüzünde mücevher gibi parlıyor, çilleri ve beyaz teni görünüşünü bir bütün yapıyordu. Boyu benim kadardı, bir iki santim uzun olabilirdi. Gamze kadın doğum doktoruydu, onunla üniversiteye gittiğimde tanışmıştım. Görev yeri buraya çıkınca ailesinin itirazlarına rağmen kabul etmişti. Üzerinde siyah bir kot pantolon ve kırmızı kazak vardı, onun üzerinde de beyaz önlüğü vardı. Heşire "Gamze hanım acil hasta" diye bağırınca, gülümseyerek "İnsanlar ne kadar da çok doğuruyor" dedi ve gülerek gitti. Kıkırdadım, bazen her ne kadar işini sevmiyor gibi görünse de işini çok seviyordu. Eline doğan her bebekte daha da mutlu olduğunu, hayata gözlerini açan bebeklerle ilgilenmeyi çok sevdiğini söylüyordu. Bir keresinde yollar kapalı olduğundan ikizlere hamile olan bir kadın gecikmiş, hastaneye vaktinde gelemediği için bebekleri kaybetmişler ama Gamze anneye bunu söylememiş. Çünkü bebekleri doğurmak istemezdi, bebekler doğduktan sonra çok fazla kan kaybeden anne de ölmüştü. Gamze bana bunu ağlayarak anlatmıştı ve bir türlü kendine gelememişti. O ve ben fazlasıyla duygusaldık. Ben düşüncelere dalmışken duyduğum sesle yerimde sıçradım. "Duru" dedi Mehmet. Gülerek döndüm "Beni korkuttun" dedim sadece, gerçekten çok korkmuştum. Yanıma oturdu "Sakıncası yoksa bir şey soracağım "
"Sorabilirsin, bir sakıncası yok"
"Az önce yanınızdaki kızıl saçlı kız kim" diyince affaladım,Mehmet Gamze'yi soruyordu. "Adı Gamze, üniversiteden beri arkadaşız" dedim.
"Sevgilisi var mı " diyince gözlerimi kocaman açarak "Onu beğendin mi" dediğimde sırıttı. "Evet, yalnızca nasıl sohbet açacağım. Nelere ilgi duyar?" Kıkırdadım "Yani ilgi duyduğu şeyler sana uyar mı bilmiyorum. O kadın doğum doktoru, resim çizmeyi ve müzik dinlemeyi seviyor, en sevdiği bir diğer şeyse dedikodu yapmak" söylediklerimin üzerine yüzü asıldı. Mehmet uzun boylu ve iri biriydi, buğday tenli ve kahverengi saçlıydı. Gözleri saçlarıyla uyumlu kahveydi, genel olarak sert yüz hatları vardı. Bu yüzden sinirli birisi gibi duruyordu ama öyle değildi. Tanıdıkça sevimli ve komik olduğunu görebiliyordum. "Bak şansın var, Gamze senin gibi erkeklerden hoşlanıyor " dediğimde tekrar güldü. Ayağa kalktı "Ben gidip nasıl sohbet açacağımı düşüneyim, bu arada geçmiş olsun" dedi ve tebessüm ederek bana baktı. Yalnızca güldüm ve başımı salladım, o anda koridorun ortasında buraya doğru ilerleyen abimi gördüm. Üzerinde siyah eşofman ve siyah t-shirt giyliydi. Omzundan başlayan sargı pazılarına kadar sarılıydı. Serçe yutkundum çünkü dik bakışlarının hedefi Mehmet'ti. Hızlı adımlarla yürüyordu, arkasında da Bora vardı. Gözlerimi kaçırdım, yere baktım. Baktığım yerde ayaklarını gördüğümde tekrar yutkundum, başımı usulca kaldırdım. Yüzü ifadesizdi, gözleri öfkeyle parlamıyordu, şaşırdım. "Yengen" dedi sadece, devamını getiremedi. "İyi, görebilirsin" dedim ve başımı tekrar yere eğdim. Ona hâlâ kırgındım, tekrar başımı kaldırdığımda yoktu. Mehmet "Ben şimdi gidiyorum, sonra konuşuruz" dedi ve bana göz kırptı. Gülümsedim, postalarının üstünde döndü ve geldiği yöne geri gitti. Bakışların Bora'ya dönünce kaşlarım havalandı. Çünkü dik bakışlarının hedefi Mehmet'ti, bana göz kırptığı için yanlış anlamış olmalıydı. Ama anlamadığım bir şey vardı , beni korumasının sebebi neydi, tüm o nazik davranışlarının, o bakışlarının? Hepsini deli gibi merak ediyordum ama sormaya da deli gibi korkuyordum. "Ne o?" dedim bu rahatsız edici sessizliği bölmek için ama bakışları hiç de yardımcı olmuyordu. Başımı sağ tarafa çevirdim ama bakışlarının hedefi olduğumu hissediyordum. İç çekerek döndüm, "Yanlış anladın" dedim. Neden kendimi açıklıyordum? "Açıklamana gerek yok" dedi sert bir şekilde. Gözlerine baktım kahvelerinden bir an hüzün geçti. Aklıma gelen ilk soruyu sordum, "Abime ya da yengeme bu kadar üzüldüğünü düşünmüyorum, seni üzüen nedir?" Serçe yutkundu, havalanan adem elmasına gereğinden fazla uzun bakınca utanarak tekrar gözlerine baktım. "Seni üzen ne?" diyerek geçiştirdi beni. Tamam, anlatmak istemiyorsa kocaman adamı zorlayacak değildim. "Her şey , abim, yengem, Nida" durup yutkundum, "A-annem ve babam" sesim sona doğru tiremişti. Bugün fazla hassastım, "Ben yetemiyorum, Nida'ya iyi ablalık ediyorum" dedim. Gözleri fazla anlamlı bakıyordu, anlar gibi bakıyordu, önemser gibi bakıyordu en çok da, en çok da... Böyle bakmalıydı, yalandan öksürdüğümde hemen kendine geldi, bakışları eskisi gibi mesafeliydi. Böyle de bakmamalıydı... Anlamsız duygulara sinrlendigim için ayağa kalktım "Neyse, burda oturmuş kendi derdimle seni de sıkıyorum" gitmek için bir adım atmıştım ki kolumu nazikçe tuttu. Canımı acıtmıyacak kadar geniş gidemeyeceğim kadar sıkı. Yine öyle baktı "Dinlerim" dedi. Bu cümle içimde birşeyleri kopardı ya da değiştirdi. Artık ona eskisi gibi bakmıyordum, ön yargıyla yaklaşmamaya karar verdim. Yerine usulca geri oturdum. Burukça gülümsedim "Abim anlattı mı bilmiyorum ama ben anlatacağım. Neden bilmiyorum ama sana güveniyorum, önceden soğuk, iş kolik, herkesi azarlayan huysuz bir yaşlıya benzediğini düşünürdüm ama gördüm ki öyle değilsin. Merhamet var sende , gözlerinde gördüm ama birazdan anlatacaklarım için bana acıma olur mu?" Yutkundum, boğazıma dikenler batıyor binlerce jilet yutuyormuş gibi hissediyordum. "Ben on yaşındayken babam şehit oldu, ne demek bilmezdim şehit olmak. Babam bana anlatmıştı, hazırlamıştı beni. Ama ölüme hazırlanılır mı?" Ona baktığımda gözlerinde acıma görmekten çok korkmuştum ama yoktu, gözlerinde bir şehite olan saygı vardı. Gülümsedim, "Ölümden korkmuyormusun?" Başını iki yana salladı "Bu hayatta en kıymetli şey vatanım, onun uğruna ölmekten neden korkayım?" Dedikleri mantıklıydı ama bir şeyi merak etmeden duramıyordum. En kıymetli şeyim vatanım demişti, bir ailesi ya da sevgisi yok muydu? Ya da bir akrabası? Aklımdaki sorularla meşgulken o ayağa kalktı"Ben bir Zehra'yla Ali'ye bakayım, Ali kızı çıldırtıpda kendini öldürmesin" dedi. Başımı salladım, arkasını döndüğünde geniş omuzlarına baktım. Kendi kendime güldüm "Salaksın Duru" ama kabul etmeliyim yakışıklıydı.
İzler Kalır
"Beni güzel hatırla
Bunlar son satırlar...
Farzwt bir rüzgarıdım
Edip geçtim hayatından
Ya da bir yagmur
Sel oldum sokağında
Sonra toprak çekti suyu
Kaybolup gittim..."
Orhan Veli Kanık
Boğazı yırtılırcasına ağlayan bebeği bir türlü susturamıyordu Duru. O susmayınca kendi de ağlamaya başlamıştı. Duru henüz kendi küçüktü, kucağındaki minik canı incitmeden nasıl bakacağını bilmiyordu. O da ağladıkça ağladı, babannesini aramayı tekrar düşündü ama vazgeçti. Babası öleli daha iki gün olmuştu, annesi minik kardeşiyle hastaneden dönmüş kendini odaya kapatmıştı. Bir umut tekrar gitti annesinin kapısına, kucağındaki minik can annesini hissetmiş gibi susmuştu. "Anne" dedi ağlayarak, kapıyı tıklatı ama ses gelmedi. "Anne bir şey istemiyorum, yalnızca kardeşimi nasıl beslenmem gerektiğini söyle" hıçkırdı "Susması için ne yapmam gerekiyor?" Annesi sorularına cevap vermedi. Duru kapı kolunu kavradı ve büktü, kapı açılmadı. Duru'nun aklına bir fikri geldi, anahtarların hepsi aynıydı, kilitler de öyle. Hızlı adımlarla mutfak kapısının anahtarını çıkardı, kucağındaki miniğin gözleri kapanmış parmağını ağzına almış emiyordu. Onu beşiğindeNi götürüp yatırdı. Uyanmasın diye sessizce çıktı odadan, açtı o süte ihtiyacı vardı. Herşeyden önce onun bir anneye ihtiyacı vardı, onun da Duru'nun da. Annesinin ve babasının odasının önüne gelince durdu. Annesi buraya o günden sora girmemişti. Şu anda babasının onlara yaptığı oyun odasındaydı. Hızlıca o odanın önüne gitti, dizlerinin üstüne çöktü ve anahtarı deliğe itti. Şansına kapıda anahtar takılı değildi, kolayca açıldı. Başardığı için gülümseyerek ayağa kalktı. Kapının kolunu kavradı ve büktü bu sefer kolayca açıldı. "Anne" diyerek içeri bir adım attı ki gördüğü görüntüyle boğazı kanayana kadar çığlık attı. Annesi bir ipte sallanıyordu, babasının ona kurduğu salıncağın yerine asmıştı kendini. Yüzü, dudakları mosmor olmuştu, elini ağrıyan kalbine attı. "Anne!" Feryadını kimse duymadı. Küçük kardeşi uyanmış ağlıyordu, Duru yerine çivilenmiş gibi hareket edemiyordu. O daha çocuktu, küçüktü. En sevdiği iki insanın ölümünü art arda kaldıramazdı. Dizlerinde derman kalmamıştı yere çöktü, ne yapacağını bilemez halde ağladı. Yaklaşamadı korktu, oysa hiçbir çocuk annesinden korkmamalıydı, o annesinden ilk defa korkuyordu. Sarsak adımlarla kardeşine gitti, kardeşi artık ona emaneti. Onu canı pahasına koruyacaktı. "Senin annen artik benim" diye fısıldadı kardeşine, oysa kendi çocuktu. "Ama adın yok" ad koymalıydı. Sonunda gülümseyerek "Nida olsun" eğilip alnını öptü kardeşinin "Nida Korkmaz, çok güzel oldu" dedi. Telefonu aldı ve kardeşi için araştırma yaptı. Ona mama hazırladı, içirdi, altını değiştirdi, uyutu ama bunların hepsini yaparken ağladı. Her şey bitince anneannesini aradı, o babannesinin aksine evladının öldüğünü duyunca fenalaştı. Duru ona yalvardı, gel dedi, kardeşim de ölürse ne yaparım demişti. Anneannesi o gün dedesiyle birlikte gelecekti ama Duru'nun bir yani hep eksik kalacaktı. Hayatları boyunca geçim sıkıntısı çekmediler ama çok zorlandılar çünkü onlar sahipsizdi. Kimsesizdi. Annesizdi. Babasızdı. Yetimdi, Öksüzdü...
"Neyine bağlandım ki bu kadar, bana bakmayan gözlerine mi yoksa benim olmayan kalbine mi?
Özdemir Asaf
Sinan ağlayan Zeliha'yı sakinleştirmeye çalışıyordu. Asker olabilirdi ama duygusaldı, kaçırılan küçük çocukları ailelerine teslim ettiklerinde çok duygulanmıştı. Hıçkırarak ağlıyordu. Sinan "Ağlama artık Zeliha, çocuklar kurtuldu" dedi ama Zeliha susacak gibi durmuyordu. Serhat abinin evindelerdi, çocuklar uyumuştu. Zeliha ve Sinan salonda oturuyorlardı, önlerindeki masa peçete doluydu. Bir kez daha hıçkırdı Zeliha, Sinan ağlamasını anlamsız buluyordu ve onu ağlarken görmek göğsünü sıkıştırıyordu. Ona olan hisselerini kabullenemiyordu, o senin kardeşin Sinan diyordu ama öyle olmadığını Zeliha her güldüğünde anlıyordu. Elini uzattı ve Zeliha'nın gözyaşlarını sildi, Zeliha bu yaptığına gülümsedi. Hala kamufulajlarının içindeydiler, Sinan "Güzelim bunla dolaşma git Duru'nun kıyafetlerinden birini giy" dedi şefkatle. Zeliha başını salladı ve ayağa kalktı, kalbi yine teklemişti. Zeliha giyinmek için odaya girince iç çekti Sinan. Kalbinin hızlanması canını sıkıyordu, bu düşünceden kurtulmalıydı. Yoksa babası gibi gördüğü adam onu silerdi. Ne yapacağını bilmiyordu, giyinen Zeliha odadan çıktı. Duru'yla bedenleri neredeyse aynıydı, kıyafetler tam oturmuştu. Mavi bir pantolon giymişti, üstüne de bej rengindeki kısa kazak. Kazak göbeğinin birazını açıkta bırakıyordu, Sinan kaşlarını çattı. Yine sinirlendi kendine, onu kıskanmamalıydı. Zeliha Baba dediği adamın kızıydı, kardeşi sayılırdı. Bu yüzden "Ne güzel olmuşsun abim" dedi. Gülümseyen Zeliha'nın gülüşü soldu, kaşlarını çattı. Sinan'ın bunu yapmasından nefret ediyordu. Ama belki etmemeliydi, bu yüzden yalandan gülümsemesini tekrar yüzüne taktı. "Öyle mi abiğim" dedi. Sinan'ın kaşları havalandı, işte bunu beklemiyordu. Defalarca ona abim demişti ama Zeliha ilk defa ona abi diyordu. Buna da kızdı, sonra herşeye kızdığı için tekrar kendine kızdı. Zeliha'nın inat olduğunu bilirdi, aklına düşen anıya güldü.
Zeliha elindeki dondurmayı çekiştiren çocuğa kaşlarını çatarak baktı. "Bırak" dedi öfkeyle ama çocuk bırakmadı. Zeliha henüz dört yaşındaydı , babasının tek varlığı olduğu için şımarıktı bir o kadar da cimri. Çocuk omzunu silkti"Bırakmam" dedi inad ederek. Zeliha çığlığı bastı "Ama başka çiyekli yok" dedi dudağını büzerek. Çocuk "Banane, ben de çilekli istiyorum git kendine başka al, hem sen ne biçim konuşuyorsun? Be-bek, be-bek, bebek" diye Zeliha'yla dalga geçmeye başlayınca Zeliha ağlayarak dondurmayı bıraktı. Çocuk yere düştü, dondurma da çocuğun altında kaldığı için ezilmişti. Çocuğun düştüğünü gören Zeliha minik ellerini ağzına atıp kıkırdamaya başladı. Çocuk öfkeyle ayağa kaktı," Şimdi seni kim kurtaracak bebek?" diyip Zeliha'ya bir adım attı. Koktu Zeliha bu yüzden adımlarını geriye doğru attı. Çocuk "Dondurmayı ezdin!"
"Ben yiyemiyosam sende yeme" dedi ve dil çıkardı küçük kız. Çocuk daha da sinirlendi, koşarak Zeliha'nın üzerine atıldı. Kendi yaşıtlarını döven Zeliha'nın gücü bu çocuğa yetmedi çünkü kendisinden beş yaş büyüktü. Zeliha yere düştü, elbisenin açıkta bıraktığı bacağına taş batmış kanamıştı. Küçük taşlar avuçlarına da batmıştı ama o ağlamadı. Hızla toparlandı, ayağa kalkıp çocuğa "Acımadı ki" dedi. Zeliha'nın yere düştüğünü gören sekiz yaşındaki Sinan koşarak geliyordu ama ikiside görmedi. Adı Mehmet olan çocuk "Birazdan acıyacak" dedi ve tekrar Zeliha'yı itti. Yine düştü ama bu sefer acımıştı, dizini büyük bir taşa vurmuştu. Çığlığı mahalleyi inletti. Çaresizce etrafına bakarken Sinan'ı gördü. Ağlaması durdu, gülerek "Şimdi senin de canın acıyacak " dedi şımararak. Koşarak gelen Sinan hızını azaltmadan çocuğun çenesine şiddetli bir yumruk attı. Yere düşen çocuğun üzerine çıktı ve rastgele yüzüne vurmaya başladı, çocuk ağlayarak "İmdat!" diye bağırdı. Zeliha yerden kalkıp Sinan'la çocuğun yanına gitti. Sinan korkar daha da ağlar sandı ama Zeliha sırıtarak alkışlıyordu. Şaşırdı ama altındaki bedene vurmaya devam etti. Diğer çocuklar, Mehmet'i elinden aldığında soluklanarak Zeliha'nın yanına gitti. Zeliha babetlerinin üstünde yükselip Sinan'ın yanağına minik bir öpücük kondurdu "Kahramanım" dedi balandıra balandıra. Hoşuna gitmişti Sinan'ın, gülümsedi. Zeliha'nın üstünü başını silkti, bakkaldan aldığı yara bandını dizlerine ve eline yapıştırdı. Yeni dondurma da aldı, birlikte yiyerek el ele tutuşarak eve gittiler. O günden sonra tüm olaylara birlikte karışıp, birlikte kavga ettiler. Asla ayrılmadılar. Ama bilmiyorlardı,ikisininde içlerinde filizlenmeye başlayan bir sevda vardı. Gün geçtikçe büyüyecek, Zeliha her güldüğünde, Sinan her güzelim dediğinde büyüyen bir sevda...
Sinan'ın güldüğünü gören Zeliha "Ne gülüyorsun komik mi?" dedi terslenerek. Sinan daldığı anıdan sıyrıldı, anlamadığı için "He?" dedi sersemce. Zeliha güldü, çok tatlıydı bir o kadar da yakışıklı. Uzun boylu ve iriyarı, Zeliha anca omzuna geliyordu. Sarı saçlı mavi gözlüydü, yüz hatları keskindi. Gel dedi elini koltuğa vurarak, Zeliha minik adımlarla Sinan'a ilerledi. Yanına oturdu, Sinan dizine vurdu bu defa da. Zeliha tereddüt edince, tekrar dizini işaret etti. Yattı Zeliha, başını Sinan'ın dizine koydu. Yorgundu uykuya direnmedi. Sevdiği adamın dizinde uykuya daldı. Kendini kandıran adam da onu izledi, saçlarıyla oynadı ve savdasını sessizce kabullendi. Ama bilmiyordu Sinan sevmeyi, bir ailesi olmamıştı. Zeliha'nın babası onu manevi oğlu olarak büyütmüştü ama sevginin en büyük kaynağı olan anne sevgisini görmemişti çünkü bir annesi olmamıştı. Öğrenirsin Sinan dedi kendi kendine, öğrenirdi. Gerekirse Zeliha için dünyayı yakardı.
