7. bölüm · Seyir Ateşi; Küllerinden Doğan

Çözülüş

Gizem Yüksel

"Kim daha temiz?
Üstü başı parlayan mı?
Yalan konuşmayıp yüreği ışıldayan mı?

Kim dost? Yaralandı yapıştıran mı?
Yaralarını öğrenmeye çalışan mı?

Hangisi gerçek?
Ölüm mü?
Yaşam mı? "

Yazarını bulamadım

Saatlerdir hastanedeydim, yanımda kimse yoktu. Abim yengemin yanındaydı, diğerlerinin nerede olduğunu bilmiyordum. Gözlerim uykusuzluktan acıyordu, oturduğum yerde uyumamak için çok çaba gösteriyordum. Gözlerim kapandı, uykuya yenik düşeceken düşüyor gibi olunca yerimden sıçradım. Gözlerimi açtığımda yanımda oturan ve gülen Bora'yı gördüm. "Ne?" dedim sızlanarak. Hâla gülüyordu bu benim sinirlendirdi. "Hadi kalk seni eve götüreyim" dedi. Başımı olumsuz anlamda salladım, ifadesi keyifliydi. "Olmaz, nazlı kız" dediğinde afalladım ve gülmeye başladım. Açıkçası hoşuma gitmişti. O da gülümsüyordu, ayağa kalktı ve elini bana uzattı. Gelmediğimi görünce parmaklarını kapatıp geri açtı. Ayağa kalktım, eli hâla duruyordu. Ne yapmalıydım? "Gözünden uyku akımyor, ayakta uyuyup yere yığılmaman için" açıklaması mantıklıydı. Elini tutum, elini tutmak saçma geldiği için elini bırakıp koluna girdim. Kaşlarını çattı, neredeyse göz devirecekti. Anlaşılan koluna girmemden hoşlanmamıştı. Kolundan da çıktım, iç çekti. "Hadi gir" dedi kolunu uzatıp, omuzlarımı silktim. "Yine ne oldu?" Kollarını bağladım ve ağlamaya başladım . Evet, ağlıyordum. Çok saçma olabilirdi ama ağlayasım gelmişti. Ağladığımı görünce ifadesi yumuşadı "Neden ağlıyorsun?" diye sordu , sesinde endişe vardı. Yere oturdum, tam bir aptaldım ama ağlayasım gelmişti işte susamazdım. Yere oturduğunda iyice çıldırdı "Kalk!" dedi dişlerini sıkarak. Daha çok ağladım, artık omuzlarım sarsılıyordu. Ben hep kolay ağlardım, sadece konu Nida'yken ağlayamazdım. Konu Nida'yken güçlü durmalıydım, ben ağlayıp yıkılırsam o ne olurdu? Yere eğildi ve çenemden tutup kaldırdı. "Bak bana , neden ağladığını söyle" dedi. Başımı iki yana salladım, söylemeyecektim çünkü ağlama sebebim komikti. Koluna girmemden rahatsız olmuştu işte bu yüzden ağlıyordum ama söylemeyecektim. "Duru" dedi tehdit eder gibi ,"söyle."
"Hayır"
"Beni zorlama!"
"Ne yaparsın?"
"Seni..."
"Beni ne?"
"Seni kucağıma alırım!"
"Alamazsın"
Ayaklarım yerden kesilince çığlık attım. "Bora bırak beni!" dedim ama çırpınmadım. Kollarını kalçamın altından dolamıştı. Yanaklarımın kızarmaya başladığını biliyordum. Kucağında benimle birlikte hastaneden çıktı.Soğuk hava açıkta kalan yerlerimi ısırdı. "Ya bırak" diye bağırdım yine. "Bırakmam" dedi. Bırakmıyorsa direnmenin bir anlamı yoktu. Yüzlerimizin arasında azıcık bir mesafe vardı ama bana bakmıyordu . Gözlerimi üzerinde hissedince bana döndü ve yutkundu. Havalanan adem elmasına baktım. Yolun ortasında durdu ve uzunca bir süre gözlerime baktı, bakışları dudaklarıma kayınca bu defa yutkunan bendim. Ben yutkununca kendine geldi ve başını yola çevirdi. Şimdi yan profilden bakıyordum, gür ve uzun kirpiklerine iç çektim. Ben iç çektiğim için güldü. "Tamam savaşmayalım" dedim ve başını omzuna yasladım. Gözlerim uykusuzluktan isyan ettiğinden hemen kendimi kaybettim.

Bora Tunga Karahan

"Öylesine güzel seviyorum ki seni,
Öylesine saf.
Öylesine temiz.
Öylesine derin.
Ama "Öylesine" değil..."

Özdemir Asaf

Arabanın ön kapısını açıp kucağımda uyuyan Duru'yu dikkatlice arabaya bıraktım. Birşeyler mırıldandı ama anlaşılmadı. Kapıyı kapatıp arabanın etrafından dolaştım ve sürücü koltuğuna kendimi bıraktım. Arabayı çalıştırdım ve yola koyuldum. Duru uyuyordu ama kaşlarını çatmıştı. Kabus görüyor olabilirdi. Yolda ilerlerken kırmızı ışık yandı ve durdum. Duru'yu izlemeye başladım. Çatık ve şekilli kaşlarına, gür ve uzun kirpiklerine ve kırmızı, dolgun dudaklarına baktım. İnsana iç çektirecek bir güzelliği vardı. Duru'yu izlerken dünyadan koptuğum için yeşil ışığın yandığını görmemiştim. Arkadakiler kornaya basınca Duru sıçrayarak uyandı. Kaşlarını çattım, Duru korkmuştu. "Korkma korna sadece" diyerek onu rahatlatmaya çalıştım. Arabayı çalıştırdım ve yola devam ettik, farlar yolu aydınlatıyordu. Saat sabah dört ya da beş olmalıydı. Sakince ilerlerken Duru'u inleyerek iki büklüm oldu. Panikle "Ne oldu?" diye sordum. Ellerini karnına dolamıştı, dişlerinin arasından "Sadece karın ağrısı" diyerek beni geçiştirdi. "Karnının bu kadar ağrıması normal değil" dedim arabayı sürmeye devam ederken. Bir kez daha kasılıp öne eğilince arabayı kenara çekip durdurdum. "Bak Duru" demiştim ki karnının neden ağrıdığını anladım. Evimde kaldığı gün sarhoşken açıkça söylemişti, özel gününde olmalıydı. İstemsizce "Siktir" diye fısıldadım. Daha önce özel gününde olan bir kadınla ilgilenmemiştim, ne yapmalıydım? Hayatımdaki kadınların sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Kardeşim gibi gördüğüm Zeliha, Zehra Suna ve Nida vardı. Bir de Duru. Başka kimse yoktu, nasıl davranmalıydım? Gittiğimiz görevlerde Zeliha bazen daha fazla huysuz olurdu ama böyle ağrı çektiğini görmemiştim ya da belli etmiyordu, ne de olsa acıya daha dayanıklıydı. "Anladım, şimdi ne yapmam gerekiyor? Hastaneye gidelim mi? Hayır, sana sormayacağım çünkü hayır diyeceksin. Hastaneye gidiy-" sözümü kesti, "Abartma Bora yalnızca birazcık karnım ağrıyor. Eve gidelim" dedi. Kaşlarım havalandı "Birazcık mı?"
"Birazcık"
"Tamam gitmiyoruz"
"Tamam" dedi ve dudağını büzdü. Demek yere oturup ağlaması bundandı. Arabayı tekrar çalıştırdım, gözüm sürekli ona kayıyordu. Camdan dışarıyı çiseleyen yağmuru izliyordu. Bir eli karnında dairesel hareketlerle masaj yapıyordu. Dayanamayıp "Hastaneye gitmek istemediğini emin misin?" dedim.
"Bora gerçekten abartıyorsun kan kaybından ölmeyeceğim" dedi ve utanarak dudakların birbirine bastırdı. Sonunda gelmiştik arabayı durdurup Duru'ya döndüm. Kemerini çözdü ve kapıyı açtı, ben de indim. Yağmur şiddetlemişti, bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Duru bana bakıp gülümsedi " Her şey için teşekkürler, bu gün bizde kalsan olur mu" diye sorduğunda şaşırdım çünkü beni davet etmesini beklemiyordum. Düşündüm, Sinan burada kalacaksa benim kalmamda bir sakınca yoktu. "Tamam kalacağım" dedim. Gülümsemesi büyüdü "O zaman koş!" diye neşeyle şakıdı. Koşmaya başlayıncaya bir an koşmayı düşündüm ama koşmadım. Koşarken durdu ve gelmediğimi görünce kaşlarını çattı"Koş" dedi, bu defa neşeyle değil de tehdit eder gibi söylemişti. Peşinden hızlı adımlarla gittim. Onun koşması benim hızlı yürümemdi. Apartmana girip hızlı adımlarla merdivenleri çıktık, arada arkaya dönüp bana gülümsüyordu. Kapının önüne geldiğimizde çantasından anahtarı çıkarıp kapıyı açtı. Islanmıştık, botlarımı çıkarıp Duru'nun peşinden içeriye girip kapıyı kapattım. Duru üzerindeki kabanı ve çantayı vestiyere koydu, ben de aynını yaptım. "Geç" dedi elini önden büyür dercesine. Salona doğru ilerledim, hemen arkamdaydı. Salona ulaştığımda olduğum yerde donakaldım. Çünkü Sinan ve Zeliha koltukta sarılarak uyuyordu. Arkamda ki Duru'nun "Galiba uykusuzluktan halüsinasyon görüyorum" dediğini duydum. Bu sözler üzerine hayal görmediğimi anladım. Zeliha bir bacağını Sinan'ın üzerine atmış uyuyordu. Sinan da Zeliha' ya kolarını dolamıştı. Açıkçası bu beklediğim son şey bile degildi çünkü Sinan Zeliha'nın kız kardeşi olduğunu söyleyip dururdu. Şerefsiz kız kardeşiyle böyle mi uyuyordu? Öfkeyle iki yanımda duran ellerim yumruk oldu. Onlara doğru ilerlerken Duru kolunu tutu "Yapma, Zeliha'ya baksana ne kadar da huzurlu" dedi ve başını yana yatırdı. İç çektim , o derse yapmayacağım çok az şey vardı bu yüzden salondan çıktım. Koridorda dikiliyorduk, üzerini işaret ettim. İşaret parmağını dudağına koydu ve oynamaya başladı, kaşlarımı çattım. "Şimdi..." dedi anlaşılan düşünüyordu. "Zeliha ve Sinan koltukta uyuyor, çocuklar benim odamda. Abimle yengemin odasında uyuyamayız bu yüzden ben koltukta yatacağım" dedi. Hızla "Hayır" dedim, koltukta yatamazdı. Salonda bir erkek yatarken olmazdı. "Neden?"dedi, bunu da hemen yanıtladım. "Çünkü salonda Sinan var" dedim. Kaşları havalandı, şaşkınlığı belli oluyordu. "O zaman ben çocukların yanına geçeyim sen benim" demişti ki ne dediğini fark edip dudağını dişledi. Güldüm, "Tamam, seni bu ıstırapdan kurtarayım. Sen odanda uyuyorsun ben de koltukta. Merak etme ilk defa Zeliha'nın yanında uyumuyorum. O da rahatsız olmaz Sinan da çünkü alışkınlar." Durup soluklandım ve üzerimi işaret ettim "Sadece bana uyacak birkaç şey versen yeter" dedim. Dudaklarını birbirine Bastırdı. "O zaman ben sana çarşaf, yastık ve kıyafet getireyim" dedi ve arkasını döndü ama onu durdurdum. "Duru" diye seslendim. Arkasını dönüp bana baktı "Islaksın, önce üzerini değiştir. Karnın daha çok ağrımasın" dedim. Ellerini önünde birbirine kenetlenmişti. Tam bana gülümsüyorken tekrar öne doğru büküldü. Acıyla inledi, iki adımda yanında bittim. "Hastaneye gidiyoruz" dedim kesin bir dille. Zorlukla doğruldu "Her zamanki şeyler, gerek yok dedim"
"Ben de gerek var dedim Duru"
"Bak ben alışkınım"
"Acıya alışmamalısın"
"Bu tüm kadınlar için normal bir dönem, altından kalkamayacak olsak Allah bizi böyle yaratmazdı" dedi. Haklıydı ama insan endişeleniyordu. Sevdiğim kadının önünde acı çekmesine katkanamıyordum. "Duru sakın yorganı kaldırma, ben taşırım. "
"Tamam" dedi ve gitti. Birkaç dakika sonra "Bora, gelirmisin yetişemiyorum" seslenince hemen oraya yöneldim. Kapıyı tıklatıp bekledim, "Gel" dedi. Açtım ve içeriye girdim. İçeride iki tane tek kişilik yatak vardı. Birinde Nida ve Çağıl sarılmış uyuyordu, diğeri boştu Duru'nun olmalıydı. Odada ki tüm eşyalar beyazdı. Yatakların karşısındaki dolap, makyajı masası ve komodinler. Odayı incelemem bitince Duru'ya baktım. Gözlerini kırpıştırarak bana bakıyordu. Dolabın kapağı açıktı Duru da önünde dikiliyordu. Üzerini değiştirmişti, beyaz bir pijama takımı giymişti. Kendine baktığımı görünce yerinde kıpırdandı. Gözlerimi gözlerine sabitlemeye çalıştım. "Yetişemiyorum" dedi. Yanına gittim ve dolaba baktım, iki tane yorgan vardı üst üste. Uzanıp kolaylıkla ikisini de aldım
Gülümsedi, kendi de yatağın üzerinde katlı duran çarşafları aldı. Birlikte odadan çıktık. Minik adımlarla peşimden geliyordu, salona girdiğimizde kucağımdaki yorganları koltuğun üzerine bıraktım. Sarılarak uyuyan Zeliha ve Sinan'a baktım, üzerleri açıktı. Hiç de kibar olmayan bir şekilde yorganı kafalarına fırlattım. Uyanan Sinan uykulu gözlerle bana baktı, şaşkınlıkla "Komutanım" dedi. Zeliha hala uyuyordu, çok yorgun olmalıydı zaten uykusu çok ağırdı. "Yat lan" dedim sadece. Duru yanıma gelmiş koltuğu açmaya çalışıyordu. "Dur ben yaparım." Koltuğu açtım ve kenara çekildim, Duru Pembe çarşafı koltuğa serince kaşlarım havalandı. Başını yerden kaldırdı "Şey temiz çarşafımız bu kalmış. Pembe senin için sıkıntı mı?" Çekindiğini görünce hızla "Hayır, sorun değil" dedim ama sabah Sinan ve Zeliha uyanmadan kalkmalıydım. Sözlerimi duyunca kocaman gülümsedi "Tamam o zaman, sana iyi geceler" dedi. Kapıya doğru ilerliyor şu ki durdu ve arkasını döndü. "Kıyafet vermeyi unuttum, hemen geliyorum" dedi ve hızlı adımlarla odadan çıktı. Elinde siyah bir pijamayla geri döndü "Galiba bu olur. Banyoda giyinebilirsin" dedi ve pijamayı bana uzattı. Serhat aniden daha uzun ve yapılıydım yani olmayabilirdi. "Tamam" dedim sadece. Sonra da pişman oldum odun gibi davranıyordum. Telefonu çaınca tekrar salondan çıktı. Bende elimdekilerle banyoya ilerledim, Duru odasına gitmişti. Hızla üzerimi değiştirdim ve banyodan çıktım. Mutfakta ki tıkırtılar beni durdurdu. Başımı uzatınca su kaynatan Duru'yu gördüm. Tezgahta sıcak su torbası vardı, karnının ağrısı geçmemiş olmalıydı. Yine de yanına gitmedim, rahatsız olabilirdi. Salona geçtim ve bana yaptığı yere yattım. Yastık yasemin kokuyordu. Duru'nun dolabında olduğu için kokusu sinmiş olmalıydı. Gözlerimi yumdum ama uyuyabileceğimi sanmıyordum.

Koltukta oturan Serhat uyuyamıyordu, koltuk çok rahatsızdı. Suna gördüğü kabusun etkisiyle sıçrayarak uyandı. Serhat hemen ayağa kalktı ve karısının yanına gitti "İyi misin Suna'm?"
"İyiyim sadece kabus, hiç bitmeyen bir kabus" dedi. Serhat sıkıntıyla nefes aldı, karısının durumuna çok üzgündü. Örtüyü kaldırdı, mesajı alan Suna ona yer açtı. Serhat yatağa girdi, Suna başını onun göğsüne yasladı. Suna "Serhat" dedi.
"Söyle nefesim"
"Tanıştığımız günü hatırlıyor musun?"
"Seni bana getiren günü nasıl unuturum"

Yıllar önce:

"Madem milyarlarca ihtimal varken rastladık birbirimize

Kal böyle.
Değişme, gitme, bitme, yaşlan benimle..."

Cemal Süreya

Serhat sıkıntıyla yürüyordu, aldığı her nefes ciğerlerini yakıyordu. Yağmurlu bir gündü, akşam olmak üzereydi. Amaçsızca yürüyordu. Annesi ve babasını kaybettikten sonra eve gitmeye cesaret edememişti. Boş kaldırımda yürürken karşı kaldırımda oturan kızı gördü. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağarken sokakta ne işi var bu kızın diye düşündü Serhat. Yanına gitmeyecekti, önüne bakacaktı ki kızın "Anne" dediğini duydu. Duru gelmişti aklına bu yüzden yolu kontrol edip karşıya geçti. Korkutmak için seslenmeyi düşündü ama ne diyecekti? " Küçük kız" demeye karar verdi. Kız başını kaldırıp yanındaki oğlana baktı, "Git başımdan" dedi sadece. Serhat iç çekip gözlerini devirdi, "Bu yağmurda neden buradasın"
"Evim yok"
"Ailen?"
"O da yok, git başımdan"
"İyi sen bilirsin" dedi Serhat, blöf yapıyordu kızı burada bırakıp giderse vicdani asla susmazdı. Serhat arkasın dönüp gitmek üzereyken kız "Gitme" dedi. Serhat gülerek arkasını döndü, biliyordu. "Bana neden bu yağmuruAn altında duruyorsun dedin, peki ya sen"
"Ne ben?"
"Evin var mı?"
"Var ama uzaklarda"
"Ailen"
"İki kız kardeşim var" sertçe yutkundu Serhat. Meraklı kız "Kaç yaşındalar" diye sordu. Serhat "Benimle gelirsen sorularını cevaplarım" dedi yalnızca. Kız neşeyle yerinden kalktı, tutması için elini Serhat'a uzattı. Tereddüt etti Serhat ama tuttu kendisine uzatılan eli. "Peki adın ne?"
"Serhat, senin"
"Suna"
"Kaç yaşındasın" dedi Suna, "On yedi"dedi Serhat. Meraklı kızın soruları bitecek gibi değildi. "Peki nereye gidiyoruz"
"Uzaklardaki evime"
"Neden, yani bundan çıkarın ne" dedi Suna, Serhat durdu ve sertçe yutkundu. Bunu gören Suna açıklamak için "Kimse kimseye karşılıksız iyilik yapmaz, söyle senin bundan çıkarın ne" dedi yine. "Benim bir çıkarım yok, bu işte kazanan taraf sen olacaksın. Yuva denir mi bilmem ama sıcak bir ev, başının üstünde çatı ve her gün doyan karnın olacak. Bu gün güvendiğim birinde kalacaksın, yarın seni evime götüreceğim artık orada yaşayacaksın. Ben o evde kalmayacağım buraya geri döneceğim. Şimdi soruların bitti mi?"
"Hayır" dedi Suna, Serhat iç çekti acaba kızı orda mı bıraksaydım diye düşündü. "Beni tanımadığım insanlara mı bırakacaksın?" Suna gözlerini kırpıştırarak bakıyordu, "Beni de tanımıyorsun" dedi Serhat. Suna düşünmeden "Ama sana güveniyorum" dedi. Yine duraksadı Serhat, "Sen yinde de herkese güvenme, küçük kız" dedi. Suna kaşlarını çattı"Ben küçük kız değilim on üç yaşındayım" dedi kızarak. İkisi birlikte Serhat'ın çok güvendiği Aslı ablaya gittiler, Suna orada kaldı. Ertesi gün İstanbul'a gittiler. Suna Serhat'ın arkasında duruyordu. Serhat kapıyı üç kez tıklatıp bekledi. Kapı gıcırdayarak açıldı, karşısındaki kişi Ayşe nenesiydi. Karşısında ancak fotoğraflardan görme imkanı olan torununu gören kadın ağlamaya başladı. Saçları ağarmıştı, beli bükülmüştü. Yıllar önce onları bırakıp kaçan kızı bükmüştü belini, hayatın yükü ağır gelmişti. Tam kollarını açmış torununa sarılıyordu ki Serhat'ın arkasından çıkan kızı gördü. Gözleri kocaman açıldı, "Oy koçari, ne etun?" diye bağırdı. Sesleri duyan Duru da gelmiş nenesinin arkasından abisine ve yabancı kıza bakıyordu. Serhat "Suna artık sizinle yaşayacak, şimdi çekilin de girelim" dedi buz gibi bir sesle. Hiç görmediği nenesine karşı soğuktu. Dizlerini döven Ayşe nine "Oy bubası kılikli, Allah senu ne etmeye" diye bağırmaya devam etti. "Oy daha neler göreyum, koçari kız kaçirmuş" feryadına devam ediyordu. Serhat sertçe "Nene, kız mız kaçırmadım. Hem kaçırsam bunu mu kaçırdım" dedi, Suna bu sözlere sinirlendi ve Serhat'ın kolunu tutup ısırdı. Isırılan Serhat "Baş belası bir dur yerinde!" diye bağırınca korkan Suna olduğu yere sindi ve ağlamaya başladı. Bunu gören Serhat pişman oldu "Tamam ağlama kızım, birşey demedim" dedi ama Suna ikna olacağa benzemiyordu. Omuzlarını silkti ve ağlamaya devam etti. Nene ve Duru bu görüntüyü gözlerini kırpıştırarak izliyordu. Serhat "Ama sen de beni ısırdın, ısırırsan tabi sinirlenirim" dedi.
"Banane"
"Tamam, hadi bir daha ısır da sus"
"Sus deme bana!"
Bu görüntüye daha fazla dayanamayan Duru kıskanıp ağlayarak içeriye kaçtı. Duru'nun ağladığını gören Serhat "Ya sabır, birdi iki oldu" dedi ayakkabılarını çıkarırken. Duru'yu susturmaya gidecekti ama Suna da ağlıyordu. Suna'yı elinden tutup içeriye çekti. Duru kardeşinin beşiğinin başında ağlıyordu, "Biliyor musunuz anne, baba siz gittiğiniz için abim de artık yok" dedi ağlayarak "O başkasının abisi olmuş", hıçkırdığı için susmak zorunda kalmıştı. Kapının arkasında dinleyen Serhat'ın yüreği ezildi sanki. Beşikte ki bebek ağlar gibi sesler çıkarınca Duru "Sen varsın Nida'm. Bir tek sen varsın" dedi ve eğilip kardeşinin mis kokusunu içine çekti. Daha fazla dayanamayan Serhat odaya girdi ve Duru'ya sıkıca sarıldı. Duru da abisine kollarını doladı. Kapının önünde ağlayan Suna kardeşlerin sarılmasını görünce gülümsedi. Duru abisine Suna'yı işaret edince Serhat diğer kolunu da ona açtı. "Gel" dedi sadece. Suna minik adımlarla geldi ve Serhat'ın kollarının altına girdi. Üçü samsıkı sarılırken beşikte ki Nida ağlamaya başladı. Üçü birden gülmeye başladı, Serhat "Yanılmışım üç olmuş" diye mırıldandı kendi kendine. Sol gözünden bir damla yaş düştü sadece. Beşiğe ilerledi ve Nida'yı kucağına aldı. O gün kendine bir söz verdi. Kollarındaki bu üç kızı ölümüne koruyacağına yemin etti.

Tanıştıkları günü yad eden Suna ve Serhat kıkırdıyordu. "Seni nasıl ısırmıştım ama" dedi Suna alayla. Serhat Suna'yı iyice kendine çekti, saçlarını kokladı. "O an anladım herşeyim olacağını"
"Duru nasıl kıskanmıştı, bir de ağlamıştı ya,"
"Belki etmemeye çalıştı ama iki ay boyunca beni senden kıskandı. Sonraki zamanda seni benden kıskandı" dedi Serhat gülerek. Suna'nın gözlerinin içi gülüyordu, "Nida ilk anne dediğinde yanında ben olduğum için iki gün ağlamıştı ama aslında o odadan çıkınca onun arkasından anne demişti." Serhat örtüyü karısının üzerine örtü, sarıp sarmaladı. "Nefesim, hadi söyle bebeğimizin cinsiyetini"
"Söylemem" dedi Suna başını iki yana sallayarak. Yedi yaşına kadar Karadeniz'de yaşamış olan Serhat "Ula uşağumun cinsiyetini söyle bağa" dedi gülerek. Kocasının Karadeniz ağzıyla konuşmasını seven Suna kahkahalarla güldü. "Tamam, söyleyeceğim ama bir şartla "
"Şartin nedur?"
"Ciddi ol?"
"Şartınız nedir Suna hanım"
"Serhat!"
"Tamam, tamam"
"Duru'dan özür dileyeceksin, kendini affetirip taşınmamasını sağlayacaksın"
"Şart diye sunduğun şeye bak. Sanki sen demesen ben bacımın gönlünü almayacağım, kendimi affettirmeyeceğim. Yarın konuşacağım Duru'yla sen merak etme de uşağımın cinsiyetini söyle" dedi Serhat büyük bir merakla. Suna sırıtarak "Kız!" diye bağırdı. Bunu duyan Serhat "Allah'ım şükürler olsun " diye sevinçle bağırdı. Karısına sıkıca sarıldı, göğsüne sakladı. Dakikalar sonra Suna uyumuştu. Hâla uyumayan Serhat "Allah'ım bu yâri, evlatları hak edecek ne yaptım bilmiyorum ama iyi ki de hak etmişim" dedi. Kardeş demişti çünkü Duru da Nida da onun için kardeşten de öte evlattı.

"Belki de insan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu."

George Orwell

Başımın şiddetli ağrısına uyandım, dün birisi başıma vurmuş olabilir miydi? Komodinin üzerinden telefonumu aldım ve saate baktım.
Gördüklerime inanamadım çünkü saat on iki olmuştu. Öğlene kadar uyuduğum için kendime çok sinirlendim. Yan yatağa baktığımda boş olduğunu gördüm, tabi boş olurdu çocukların okulu vardı. Okulu mu vardı? Üzerindeki yorganı savurup ayağa kalktım, hızla odadan çıktım. "Nida. Çağıl" diye seslendim ama ses vermediler. Nida kendi hazırlanıp okula gidebilirdi ama Çağıl gidemezdi. Salondalar mı diye bakmak için salona yöneldim ama koridorun sonunda birisiyle çarpıştım. Abimdi. Ben az önce abimle mi çarpıştım? Alnımı ovuşturarak "Abii" dedim şaşkınlıkla. Burnunu tutan abim "Duru" dedi sadece. Harika, abimle küsken bir de burnunu kırmıştım. "Çok acıdı mı?" dediğine şaşırdım çünkü bunu beklemiyordum. Bana kızgın olması gerekmiyor muydu? Sonuçta evi terk edip Bora'nın evinde kalmıştım, üstüne taşınma kararı almıştım. Elimi kafamdan çekip "Hayır, acımadı. Çocuklar nerede?" diye sordum. Gülümsedi "Okuldalar, yengen de içeride" diyince gözlerimi kocaman açarak bağırdım. "Yenge!" Koşarak yatak odalarına ilerledim, kapıyı sonuna kadar açtım. Yengem yatakta oturuyordu, gülümsedi ve "Gel yanıma" dedi. Hızlı adımlarla gittim, yatağın kenarına oturdum. Gözleri dolu doluydu"Gitmeyeceksin değil mi?" dedi ve beklentiyle bakmaya başladı. Gözlerini kırpıştırarak bakmasına dayanamadım ve "Gitmiyorum" dedim. Yüzü sevinçle aydınlandı, "Duru" dedi ve bana sıkıca sarıldı. Kollarımı ona doladım sıkıca sarıldım, "Misafirlerimiz ne zaman gitti?"
"Biz geldiğimizde Bora gidiyordu ama Zeliha ve Sinan hâla uyuyordu. Abin yan yana uyuduklarını görünce olay çıkardı" dedi gülerek. Demek Bora önce gitmişti. Uzanıp yanağından öptüm "Sen dinlen. Ben gidip evi toparlayayım" dedim ve ayağa kalktım. Gözleri ışıldayarak baktı bana ardından "Tamam" dedi. Hızlı adımlarla odadan çıktım, kapıyı çektim. Abim hâla oradaydı, "Konuşabilir miyiz?"
"Tamam"
"Abim, yapma böyle"
"Tamam dedim ya abi." Sözlerim üzerine oturma odasına ilerlemeye başladık. Odaya ilk ben girdim ardından o, kapıyı kapatıp koltuğa oturdu. Karşısında geçtim ve oturdum. Bir süre yere baktı ardından "Duru ben, ben çok özür dilerim" dedi, sustu. Sanki söyleyeceklerini tartıyordu. Dudaklarımı birbirine bastırdım, "Abi" bir süre durdum. "Bak abi kızgın olsam hemen affederdim ama kırgınım. Ama dün anladım ki hayatımızdaki insanların kıymetini bilmeliyiz. Sen dün vurulunca kızgınlığımda kırgınlığımda uçup gitti." Uzun soluklu konuşmamın ardından durup nefeslendim. "Duru o an gözüm karardı ne yaptığımın farkında değildim yoksa kaldırır mıydım o eli?"
"Geçmişin önemi yok, geleceğe bakalım"
"Yani affettin mi beni?"
"Affetim" dediğim an yerinden kalktı ve iki adımda bana ulaştı. Güçlü kollarını sardı bana, benim ellerinde iki yanımda sallanıyordu. Babama ölmeden önce son kez sarılışım geldi aklıma ve dayanamadım, ben de ona sarıldım. Koltuğa yanıma oturdu, ben de başımı onun göğsüne yasladım. Saçlarımı usulca okşadı. Rahattı burası, güvenliydi, tanıdıktı. "Abi" dedim. "Efendim"
"Beni seviyor musun?"
"Bu nasıl soru?"
"Cevap ver" dedim kaşlarımı çatarak.
"Seviyorum tabi. Bu dünyada benim tek varlıklarımsınız"
"Peki en çok kimi seviyorsun" dediğimde burnundan güldü. "Kendimi" dediğinde kaşlarımı çatarak göğsünden kalkmaya çalıştım ancak beni durdurdu. Gülerek "Tamam dur dur" dedi. Gözlerimi kırpıştırarak bekledim. En sonunda "Beş parmağından birinden vazgeçebilir misin"
"Mecbur kalırsam evet"
"Saçmalama Duru"
"Abiii beni geçiştiriyorsun!"
"Sen, Nida, Çağıl ve minik kızım benim evlatlarımsınız. Evlat başka,çok başka ama Suna'm da benim canımın diğer yarısı. Bir de vatanım var, uğruna canımı vermeye hazır oldğum vatanım. Söyle nasıl birini diğerinden üstün tutayım."
"Bizi evladın olarak mı görüyorsun?" diye sordum. Göğsü aldığı nefesle inip kaktı, "Belki sizi çok yalnız bıraktım ama gözümü bir an olsun üzerinizden ayırmadım. Beni kardeşten de öte evladım olarak gördüm" dediğinde gözlerimin dolmasına engel olamadım. "Ya abii" dedim şımararak. "Abim" dedi. Geri çekildim dolu gözlerimle baktım yüzüne. O an onun da gözü dolduğunu gördüm. Şaşkınlıkla gözlerim ayrıldı, o kolay kolay duygulanmazdı. "Yanlış mı görüyorum yoksa senin gözün mü doldu?" Şakayla karışık sözlerime güldü, beni kendine çekip alnımdan öptü. "Babalar da ağlar" dedi. Güldüm sözlerine "Birazdan daha çok ağlayacaksın." Kaşlarını çattı, "Ne, yine ne yaptın?"
"Ben bir şey yapmadım sen yaptın."
"Duru!"
" Yengeme senin sevgi sıralamanda yengemi en sona koyduğunu söyleyeceğim" dedim ve ayağa kalktım. Gülerek kaçtım abimden, peşimden geliyordu. Kıkırdayarak odama girdim ve kapıyı kapatım, kapının önündeydi. "Hiç büyüme olur mu hep böyle kal" dedi. Alayla "Hıı sonra da yaptığım en ufak hatada" durup sesimi kalınlaştırdım, "Sen ne zaman büyüyeceksin Duru de değil mi?" dedim bağırarak. "Şımarık" dedi sadece ve kapının önünden ayrıldı. Telefonumun zil sesini duyunca yüzündeki gülümsemeyle teleofonu elime aldım. Yabancı numaraydı yine de açtım. "Alo, kiminle görüşüyorum?"
"Siz Nida'nın ablasısınız değil mi?"
"Evet öyleyim bir sorun mu var?"
"Ben Nida'nın arkadaşıyım Nida bugün okula gelmedi. İki gün önce okula gelmediğim günler verilen ödevleri bana söyle demişti. Kendisine ulaşamayınca ben de sizi aradım. Hoca-"
"Nida okulda değil mi?"
"Hayır, hiç gelmedi"
"Peki Ela okulda mı?"
"Evet, okulda"
"Ta- tamam. Benim kapatamam lazım" dedim ve cevap vermesini beklemeden telefonu kapattım. Neredeydi bu kız? Ne demek okulda değil? Allah'ım çıldırmak üzereydim. Ne yapabilirim diye düşünüyordum. Abime söyleyemezdim, çok kızardı Nida'ya. Ama ya başına bir şey geldiyse? Telefonu tekrar aldım ve Bora'ya "Senden bir şey isteyebilir miyim?" yazdım. Cevap gecikmedi.
"Söyle"
"Nida okula gitmemiş. Nerede olduğunu bilmiyorum. Abime de söyleyemem"
"Küslük işini abartmıyor musun?"
"Küs değiliz barıştık. Söylememe sebebim çok kızacak oması. Nida üzülsün istemiyorum."
"Nerede olduğunu bulmamı mı istiyorsun" yazdı. Yazdıklarına göz gezdirince bugün gıcık ruh halinde oldugunu anladım ve göz devirdim. Parmaklarım kalvyenin üstünde hızlıca hareket ediyordu.
"Evet, yapabilir misin?"
"Oldu bil " Hemen cevap veriyordu. Yatağa oturdum ve birkaç dakika bekledim. Gerginlikten dudaklarımı kemiriyordum o anda ekrana bir mesaj düştü.
"Hazırlan, seni almaya geliyorum. Küçük yaramazın yerini buldum" yazmıştı. Hızla dolaba ilerledim. Hava soğuk oldugundan siyah bir kot pantolon ve siyah beyaz çizgili kazak giydim. Üzerine de siyah montuntumu giyip çantamı aldım. Kapıyı açıp koridorda göz gezdirdim, kimse yoktu. Koşar adım kapının önüne gedim ve botlarımı giyip çıktım.