21. bölüm · ŞAFAKSIZ

Bölüm-21 (Yasa çiğnenir )

. ..

Yasağı çiğnediğimi fark ettiğimde hastanenin önündeydim. Aslında daha önce fark etmeliydim. Arabadan indiğim anda. Cam kapıların yansımasında kendimi gördüğümde. Ama insan bazen bir çizgiyi geçtiğini, ancak geri dönemeyecek kadar ilerlediğinde anlar.
İçeri girmemem gerektiğini biliyordum. Bunu bana açıkça söylemişlerdi. Net. Soğuk. Tehdit gibi değil, kural gibi. Kuralların tehlikeli tarafı da budur zaten: kırıldığında cezası kişisel olmaz, sistematik olur.
Ama ben o gün sistemle tartışmaya hazırdım.
Kapıdan girdim. Güvenlik bana baktı. Bir an duraksadı. Tanıdı beni. Ya da tanımaması gerekiyordu ama tanıdı. Göz göze geldik. Kimlik sormadı. Bu da bir karardı. Benim kadar onun da.
Adımlarımı yavaş attım. Koşmadım. Acele etmedim. Çünkü kaçan biri gibi görünmek istemedim. Kaçmıyordum. Geliyordum. Bilerek.
Asansöre bindim. Yoğun bakım katı. Tuşa bastığım an parmağım titremedi. Bu da beni korkuttu. Çünkü titremeyen el, kararını çoktan vermiştir.
Kapılar açıldığında içerisi sessizdi. Fazla sessiz. O sessizlikte her şey daha net duyulur: makinelerin ritmi, ayak sesleri, nefesler. Ve kalbin. Kendi kalbimi ilk defa bu kadar net duydum.
Koridorun sonuna doğru yürüdüm. Camlı odalar. Yüzler. Yabancı yüzler. Sonra… onu gördüm.
Yatağın içinde neredeyse tanıyamayacak kadar solgundu. Sakalı uzamıştı. Yüzü sertti ama yorgundu. Göğsü bandajlıydı. Makinelere bağlıydı. Ama yaşıyordu. Bunu gördüğüm an dizlerimdeki yük çözüldü. Tutundum. Camın kenarına.
“Berker,” dedim içimden.
Ama cevap gelmedi.
O an fark ettim: Ona bu isimle seslenmek artık doğru gelmiyordu. Sanki eksikti. Sanki yanlış kişiye söylenmişti. Ama başka bir isim de söyleyemezdim. Çünkü o isim… ağırdı.
Kapı açıldı. Bir hemşire içeri girdi. Beni fark etti. Bir şey diyecekti. Vazgeçti. Sanki bana bakıp “bırak” dedi gözleriyle. Ama ben bırakamazdım. Zaten çoktan buradaydım.
Yanına girdim. Yavaşça. Sanki sesim onu incitecekmiş gibi. Sandalyeye oturdum. Elini tuttum. Soğuktu. Ama canlıydı. Bu yetti.
“Bunu yapmamam gerekiyordu,” dedim fısıltıyla. “Ama yapmasaydım… sen yine yalnız kalacaktın.”
Makinelerin sesi dışında bir şey yoktu. Ama ben konuşmaya devam ettim. Çünkü konuşmak bazen karşılık beklemek değildir. Bazen sadece orada olduğunu kanıtlamaktır.
“Seni tanımadığımı söylediler,” dedim. “Unutmamı istediler. Ama ben unutamam. Çünkü ben seni normal sandım. Normal bir adam gibi sevdim.”
Bir an…
Parmakları hafifçe kıpırdadı.
Kalbim duracak sandım. Eğildim. Yüzüne baktım. Gözleri kapalıydı. Ama kaşları hafifçe çatılmıştı. Sanki bir şey duyuyordu. Sanki bir yerden tanıdığı bir sesi yakalamaya çalışıyordu.
“Bozan,” dedim.
Bu ismi ilk defa sesli söyledim.
O an makinelerden biri kısa bir uyarı sesi verdi. Küçük. Ama yeterli. Hemşire kapıya yöneldi. Ben geri çekildim. Ama elini bırakmadım.
“Beni korumaya çalıştığını biliyorum,” dedim. “Ama bu kadar uzak durmak… bu koruma değil.”
Gözünden bir damla yaş aktı mı, yoksa ben mi görmek istedim bilmiyorum. Ama boğazım düğümlendi. Çünkü o an şunu hissettim: Bu adam, iki kimliğin arasında parçalanmıştı. Ve ben, o parçaların birine tutunmuştum.
Kapı sertçe açıldı.
“Burada olman yasak,” dedi bir ses.
Başımı kaldırdım. Dün konuşan adamdı. Gözleri sertti. Ama bu sefer acele vardı bakışında. Çünkü Bozan’ın parmakları tekrar kıpırdadı. Bu sefer daha net.
“Git,” dedi adam. “Şimdi.”
Ayağa kalktım. Ama gitmeden önce eğildim. Son kez. Alnına hafifçe dokundum.
“Uyan,” dedim. “İster Berker ol… ister Bozan. Ama uyan.”
Kapıdan çıktığımda bacaklarım titriyordu. Bu sefer korkudan. Çünkü yasağı çiğnemiştim. Ve bunun bedeli olurdu. Ama içimde garip bir huzur vardı.
Çünkü artık emindim:
O beni duyuyordu.
Ve kurum bunu fark etmişti.
Ve bu…
Hiçbirinin planında yoktu.