1. bölüm · ŞAFAKSIZ
BÖLÜM 1 ( RAPOR )
Dosya masaya bırakıldığında odada yalnızdım. Bu, bilerek yapılan bir tercihti. Böyle raporlar kalabalıkta okunmaz. Kimsenin yüzüne bakmak istemezsin. Kimsenin nefesini duymak istemezsin. Hele de içeride yazanı okuyacaksan.
Dosyanın kapağında ne rütbem vardı ne adım. Sadece bir kod. Zaten yıllardır aynalarda da adımı görmüyordum. Masanın üstündeki lambayı biraz daha yaklaştırdım. Işık sertti. Gölgeler netleşti. Bu binada yumuşak hiçbir şey yoktu.
İlk sayfayı hızlı geçtim. Operasyon özetleri, tarih, yer, doğrulama imzaları. Bildiğim şeylerdi. Hayatımın kısa bir özeti gibi duruyordu; ama hiçbir satırda gerçekten yaşadığım bir an yoktu. İkinci sayfada tempo düştü. Üçüncü sayfada durdum.
“Öngörülen sonuç” başlığını gördüğümde içimde bir hareketlenme olmadı. Bu kelimeye alışkındım. Çoğu zaman başkaları için yazılırdı. Bu sefer benim içindi.
Okudum.
Bir kez daha okudum.
Sonra sayfayı indirdim, masaya baktım. Nefesim değişmemişti. Kalbim hızlanmamıştı. Bu da bir problem değildi. Askerlik insana bazı refleksleri unutturur. Ölüm bunlardan biridir.
Saat yazıyordu. Gün yazıyordu. Şartlar yazıyordu. Tesadüfe yer bırakılmamıştı. İhtimaller elenmişti. Yüzdeler vardı. Soğuk, net, ikna edici yüzdeler.
Bu, bir tahmin değildi.
Bu, bir takvimdi.
Sandalyeye yaslandım. Tavana baktım. Tavan hep aynıydı. Yıllardır değişmeyen, temiz ama ruhsuz bir beyaz. İnsan böyle anlarda geçmişini düşünür sanır. Ben düşünmedim. Geleceği de düşünmedim. Zaten biri yoktu, diğeri yazılmıştı.
Sadece şunu fark ettim:
Hayatım boyunca hiç “son” kelimesiyle yüzleşmemiştim. Hep başkalarının sonlarını yazmış, çizmiş, raporlamıştım. Şimdi ilk kez dosyada ben vardım.
Dosyayı kapattım. Kilitleyip çantaya koymadım. Kaçırılacak bir bilgi değildi. Zaten kaçamayacağım bir şeydi. Ayağa kalktım. Üniformamın yakasını düzelttim. Aynadaki adam bana baktı. Yabancı değildi. Ama tanıdık da sayılmazdı.
Koridora çıktığımda binanın sesi değişmedi. Kimse fark etmemişti. Zaten bu tür şeyler yüksek ses çıkarmaz. İnsan sessizce öğrenir ne zaman öleceğini.
O gün görev iptal edilmedi. Kimse “dinlen” demedi. Devlet ölüm takvimini öğrendiğinde bile işine devam eder. Ben de ettim. Atış talimi, brifing, kısa emirler. Parmaklarım hâlâ aynı şekilde tetiğe gidiyordu. Reflekslerim sağlamdı. Sadece içimde bir sayaç çalışmaya başlamıştı.
Akşam çıktığımda hava kararmaya yakındı. Şehir, askeri binalardan farklıydı. Düzensizdi. Kontrolsüzdü. İnsanlar vardı. Aceleleri vardı. Yarınları vardı. Bu beni rahatsız etmedi. Sadece uzak hissettirdi.
Yürümeye başladım. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Ama gitmem gerekiyordu. İnsan, ne zaman öleceğini öğrendiğinde eve gitmek istemez. Çünkü ev, kalma fikrini çağrıştırır.
Bir sokaktan geçtim. Sonra bir sokaktan daha. O sırada kapısı açık bir dükkândan biri çıktı. Başımı kaldırdım.
O an, dosyada yazmıyordu.
Bakışlarımız kesişti. Kısa sürdü. Ama yeterince uzun. Hayatımda ilk kez, plan dışı bir detay içime işledi. O ana bir isim veremedim. Vermem de gerekmiyordu.
Yanımdan geçti.
Ve ben yürümeye devam ettim.
O gece yatağa uzandığımda dosyadaki tarihi düşünmedim. O sokaktaki yüzü düşündüm. Bu mantıklı değildi. Ama ölüm mantıkla gelmez. Ölümden önce gelen şeyler de.
Ve ben henüz bilmiyordum:
Bu, takvimimdeki en tehlikeli sapmaydı.
