5. bölüm / 9
RUHA TAKILAN MASKELERÖlmeyi Kabul Etmeyen Hatıralar
Bölümler 9Şu an: Ölmeyi Kabul Etmeyen Hatıralar
- 1 Çöplükteki İnsanlar1.566 kelime
- 2 Örgüt İlk Sahne3.168 kelime
- 3 Düşen Maskelerin Ardındaki Yüzler3.190 kelime
- 4 Dağlanan Yaranın İzi kalır3.027 kelime
- 5 Ölmeyi Kabul Etmeyen Hatıralar3.456 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 Küllerin Altındaki Ses3.276 kelime
- 7 Bölünmez Halka: Zincir4.060 kelime
- 8 Cehennemin Koruyucuları2.426 kelime
- 9 Geçmişin Bulanık Yansıması2.992 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
ÖLMEYİ KABUL ETMEYEN HATIRALAR
(Asım Demirsoy 'dan)
Hayatımda gördüğüm en güzel kadın ve ilk aşkımdı annem.
Kızlar babalarına aşık büyür demişti Mehmet amca. Orda kastettiği kişi kendi kızıydı ama ben de anneme aşık büyümüştüm. Kimsenin haberi yoktu. Onun gidişine kadar bende habersizdim.
Öyle tatlı kızardı ki, insanın içini bu şekilde bile huzurla doldurabilirdi. Gözlerine bir kere baktığında, istediği her şeyi yapasın gelirdi. Babam ona “Bakışı güzel avukat” derdi. İlk önce anlamamıştım, bu hitabı. Babam neden anneme avukat diyordu ki?
Minnoş bir ev hanımı olan annemin avukatlarla ne ilgisi vardı? Sonra anlattılar annemin eski avukat olduğunu ve hükümetten gizli yaşadığını.
İlk defa o an istedi annem susmamı ve bu sırrı saklamamı. Bana daha öncesinde, hiç susma, susturma diye öğütlemiş böyle büyütmüştü. Susmamı istiyordu çünkü benim onsuz yapamayacağımı biliyordu. Onsuz bir geleceğimin olmasını istemiyordu.
Bir kör olası kurşunla değil normal insanlar gibi yaşlanınca ölmek istiyordu. Tek bir ak dahi yoktu güzel saçlarında.
Dudakları değil gözleri gülerdi onun. Hep gülerdi o neşelendirirdi bizi.
Babamla ben daha ciddiydik aslında. Ama bilmiyorduk, ciddiliğimizi korumamızı sağlayan onun gülüşüydü.
Annem bir toprakta solunca gülme işi bize düşmüştü. Babam yaşamalıydı yoksa ben yaşayamazdım. Ben yaşamalıydım çünkü intikam böyle bir şeydi.
Annem rahatça her şeyi konuşabilmemin tek sebebiydi. Ben konuşmak istemediğimde dahi o bir şekilde konuşturur anlattırırdı olayı.
En saçma kavgamı dahi sözümü kesmeden dinler kendince çözümler bulurdu.
Babam ben biraz büyüyünce silah kullanmayı öğretmek istediğini söylemişti bir gün.
Annemin ağlayışı hâlâ kulaklarımda.
“Akif, savaşa katılmasın oğlumuz. N’olur. Biz koruyalım onu. O kirlenmesin bari, adı gibi kalsın.” diyordu.
Odaya girmiştim yavaşça.
“Büyüdüm adam oldum anne. Asıl öğrenmezsem öleceğim. Dışarda benden daha küçüklerin bile silahları var.”
Sarılmış, onu teselli etmek istemiştim. O gün yemek hazırlarken yardım etmeye çalışmıştım.
Geç kalmıştım, ama annemi yine şimdi anlıyordum. O zaman fark etmemiştim ama silah tutmak ateş etmek çok büyük şeylerdi.
Ruha zarar veriyordu. Adam öldürmek ne kadar basitti konuşmalarda. Ama sıra ilk kurşunu sıkmaya gelince anlıyordu insan omuzlarındaki yükün ağırlığını.
Öldürdüğün insanların yıkılan evleri, senin evinin üzerine yıkılıyordu.
Bu yüklerin altında kalırken pişman oluyordun bazen. Yaptıkların için af diliyordun. Ama karşına biri çıkıyor, senin kendi evini yıkmaya çalışıyordu.
İşte o an ettiğin tüm yeminler bozuluyor, bencilleşiyordu insan. Kendi sevdiği kişiler ön plana çıkıyordu. Bir daha yıkıyordun başkasının yuvasını. Altında kalıyordun tekrar. Zaten kırılmış olan kemiklerin derine geçiyordu yavaşça.
Çığlık atıyordun, ağlıyordun, tekrar af diliyordun.
Anne diyordun. Yardım et. Ama kimse gelmiyordu.
Baba diyordun. Kurtar beni buradan.
Bir dönüp baktığında babanın yüklerinin daha ağır olduğunu. Üstüne üstlük senin yüklerini kaldırmak için çırpındığını görüyordun.
Nasıl çıkacağını düşünüyordun. Yavaş yavaş deliriyordun, alışıyor eski yüklerinin ne kadar az olduğunu düşünerek gülüyordun. Çünkü artık amacın yüklerin altından çıkmak değil orada mutlu olmaya çalışmak oluyordu.
Bir gün beklenen an geliyordu. Canını en çok yakan, tüm bu yüklerin altında ezilmene sebep olan, intikamını alacağın kişi karşında elleri kolları bağlı duruyordu.
İlk başta çok hiddetleniyordun. Sonra ne yapsan az kalıyordu ona.
Ama bir gün bakıyordun ki artık tek yaptığın yaralar içindeki adamın acısını izlemek olmuş.
Boş bakışlarla izliyordun. Hiçbir şey düşünmüyordun.
O kadar ki bir ara bu adamı neden burada olduğunu sorguluyordun. İntikam böyleydi, hırsını hiç alamıyordun.
Ancak kaybının acısını dindirirsen bitiyordu intikam duygusu. Ben intikamın bitmesine hiç izin vermemiştim. Hep ilk günkü gibiydi acım bu yüzden.
İlk günkü gibi kabul edemiyordum onun gidişini. Her gün gittiğim mezarı çiçeklerle süslenmişti. Ona her renk yakışırdı. Her renkten çiçek vardı bu yüzden.
Yeni çiçekler ve kuş yemiyle dolu olan kasayı sakince annemin yanına bıraktım.
“Nasılsın annem?” dedim.
Bekledim ama cevap gelmedi. Bundan sonra hiç gelmeyeceği ve daha önce de gelmediği gibi.
“Ben çok iyiyim. Kardelen’i sonunda yanımıza aldık.”
Yavaşça oturup mezar taşına yaslandım.
“Evet, artık Kardelen adını seviyor ve eskiden seslendiğimiz ismini sevmiyor sanırım.”
İç çektim:
“Tüm ailesini kaybetti. Ben de sadece senin yanına gitmeyi beklerken o tüm ailesinden ayrı.”
Uzanıp kuş yemlerinden birini aldım ve paketini açıp kaplara yerleştirmeye başladım.
“Çok büyümüş anne. İlk gördüğümde nerdeyse tanıyamayacaktım. Her adımını atarken ben buradayım diyor.”
Burnumdan güldüm:
“Bir de bugün bana balta fırlattı. Güçlüymüş. Koluma öyle bir vuruyor ki bir an kopacak sandım.”
Kaşlarımı çattım:
“Dokuz yıl önce bebeğinin kafasını kopartmıştım hatırlıyor musun?”
“Unutmamış ya. Onun öcünü almış. Bir de kombini kirlenmiş.”
Yüzümü buruşturdum:
“Kombin ne ya? Sarp’ta Kardeleni bulunca beni unuttu. Dertleştiler hem de bensiz!”
Kendimi gösterdim:
“Beni ya. Beni sattı resmen.”
“Şimdi haklarını yemeyeyim, film sahnesi gibiydi. Birbirlerini dinlerken gerçekten anladıklarını fark ettim. Sırf dinlemek için değil anlamak için dinliyorlardı.”
Anneme döndüm:
“Uzun yıllar oldu anne. Kardelen’e bir şey almak istesem sevip sevmediğini bilemiyorum. Ya da o an nasıl bir tepki vereceğini.”
Başımı mezar taşına yasladım:
“Sanki hem geçmişteki gibi devam etmek istiyor hem de hiç yaşanmamış olmasını diliyor. Bilemiyorum.”
“Senin gittiğini söylemedim, haberlerde de duyulmadı. Ama her buluştuğumuzda sorardı seni. Bu sefer sormadı. Biliyormuş gibi konusunu hiç açmadı.”
Sol gözümden bir yaş düştü:
“Anne ben onun yanındayken seni gördüm. Öyle bir gördüm ki onun gözlerinde seni. Her şeyi yapmaya çalışan komik biriydi.”
Güldüm:
“Kombini kirlendiği için kızmıştı ama bunu yaparken beni güldürmeyi başarmıştı.”
Gülüşüm solarken:
“Her zamanki gibi gülmedim onun yanında. Gerçekten güldüm. Senin yanında olduğu gibi.”
“‘Anne demek istedim ona biliyor musun? Yaşça benden küçük ama senin gibi sarıp sarmalıyor.”
Gözümden bir damla daha düştü ama dudaklarım gülüyordu:
“Bir görsen büyümüş hâli eskisinden daha beter.”
“O benim her evrende biricik deli kardeşim olarak kalacak.”
İç çektim:
“Umarım sana söyleyemediğim şeylerin pişmanlığını yaşadığım gibi Kardelen’e de bu pişmanlıkla veda etmem.”
Telefonum cebimde titremişti. Muhtemelen Sarp telefonuma ulaşamadığı için sinyal gönderiyordu.
Mezar taşını okşayıp:
“Anne Sarp, bana ulaşmaya çalışıyor. Ona dönüş yapmalıyım işle alakalıdır muhtemelen.” dedim.
Telefonumu açtım ve Sarp’ı aradım.
Dalgaya alarak:
“Ne oldu Kuzen? Özledin mi?” dedim.
Hem benim hem de onun neşelenmeye ihtiyacı vardı.
Sarp uykulu bir sesle:
“Ne özlemesi oğlum, sen aradın uyandırdın beni. Hem sen Gamze teyzenin yanında değil miydin?” Dedi.
Kaşlarımı çattım:
“Telefonumu kapatmıştım rahat olmak için ama biri sinyal gönderdi. Bende sensin diye düşündüm.”
Sarp ciddi bir tonda:
“Yukarı gel bakalım bulabilecek miyiz.” dedi.
“Tamam” dedim ve telefonu kapattım.
Annemin mezarını geçip ormanın içinde ilerledim. Malikaneye varınca salona giren Sarp’la karşılaştım. Kısa bir göz temasından sonra ikimizde mutfağa yöneldik.
Arka kapıdan çıkıp bilgisayar odasına gitmeyi planlıyorduk.
Kapıyı açtığımız anda ciğerimize dolan peynirli poğaça kokusu ikimizi de afallatmıştı. Özellikle elindeki bir tepsi yeni pişmiş poğaçaları fırından çıkartan bir adet Kardelen görmeyi hiç beklemiyorduk.
Gözlerimi ovuşturdum:
“Beni biri çimdiklesin, Kardelen mutfağa girmiş ve poğaça yapmış. Bizim Kardelen. Mutfakta vakit geçirmeyi sevmesine rağmen makarna yapmayı bile beceremeyen Kardelen.”
Kardelen elindeki tepsiyi bırakıp beni çimdikledi.
Kolumu tutarak:
“Ne yapıyorsun ya? Kolumu çürüttün.” dedim.
Kardelen beni takmadan çıkan poğaçaları kaplara yerleştirdi. Bir tanesini ortadan ikiye bölüp üfleyerek soğuttu. Sonra da biz daha ne olduğunu anlayamadan ağzımıza tıktı.
Sarp’la birbirimize bakarken hem poğaçanın ne kadar güzel olduğunu hem de zehirli olup olmadığını düşünüyorduk.
Kardelen önlüğünü çıkartırken:
“Bakmayın öyle birbirinize tabii ki de zehir var. Benimle az dalga geçmediniz mutfakta bilmem neymiş diye.” dedi.
Çoktan yuttuğumuz poğaçayı nasıl çıkartabilirdik? İlla kusmamız mı gerekiyordu yoksa yapacak bir şey kalmamış mıydı?
Kardelen poğaça dolu kabı kucağıma itti.
“Siz niye geldiniz?”
Ona söylemeli miydik?
“Asım’ın telefonuna kapalıyken sinyal gelmiş. Bizde ona bakacağız.” dedi Sarp bir anda.
Sarp’a döndüm. Keşke biz kendi aramızda tartışsaydık da öyle söyleseydik. Sarp bana ne var bakışları atarken göz devirdim.
Kardelen tepsiyi makineye yerleştirirken:
“Telefonu bilgisayara bağlayın sonra da oradan telefonu hackleyip kimin gönderdiğini bulabilirsiniz.” dedi.
Göz devirdim:
“Bunu zaten biliyoruz ama telefonuma koruma belgesini atan adam öldü. Bu yüzden o korumayı aşamıyoruz.”
Kardelen dışarda kalan poğaçadan bir ısırık aldı. Kalanının yarısını benim yarısı Sarp’ın ağzına tekrardan bastı.
Ellerini yıkarken:
“Bilgisayarınız vardır herhâlde ben yaparım.” dedi.
Sonra bir havluyla ellerini hızla kurulayıp bana döndü:
“Bu kabı hizmetçilerden birine ver de Su ’yun odasına götüsün kalkınca yer.”
Sonra başıyla tezgâhta duran diğer kabı gösterdi:
“Onu da siz yersiniz artık.”
Önümden geçen hizmetçinin eline kabı bıraktım.
“Pardonda, sen nasıl öğrendin böyle poğaça yapmayı?” dedim.
Kardelen dudak büzdü:
“Tarife baktım ve yaptım.” dedi.
Elimle boş yapma işareti yaptım:
“Ya yürü git, sen kaç kere makarna yapmayı denedin de yapamadın. Peynirli poğaça hiç inandırıcı gelmiyor.”
Kardelen yeni anlamış gibi:
“Hee, sen onu diyorsun.” dedi.
Başımla yani işareti yaptım.
Kardelen bilmiş bir ifadeyle:
“Makarna da bir sıkıntı var diyordum size.” dedi.
“Poğaça ya da bazı yemekleri yapabiliyorum ama makarna olmuyor.”
Mutfağın arka kapısına yöneldi:
“Yemek yapamıyorum kabul ama telefonunu yapmayı umuyorum.”
İç çektim:
“Hadi inşallah.” dedim.
Yapabileceğini düşünmüyordum. Çünkü koruma attırdığımız kişi ben olmazsan bu kilit açılmaz. Gibi bir şeyler demişti. Ya onu iyi tanıyan biri ya da o açabilirmiş.
Kendisinin de büyük bir ünü vardı. Öyle kolay açılacak bir şeye benzemiyordu yaptığı yazılımda zaten. İki gün sadece aktarılması sürmüştü.
Telefonu hacklemek epey zor olacaktı. Umarım Kardelen’in eline vererek hata etmezdik.
Kolumu Kardelen’in omuzuna attım:
“Kardo, şimdi alınma ama benim telefon bir uzmana versek daha mantıklı olmaz mı?” dedim.
Kardelen’de bana takılarak:
“Yapamayacağımı düşünüyorsan okey, ama sonra gelip yapmamı istersen yapmam bak.” dedi.
Alınmamıştı. Zaten böyle bir insana dönüştüğünü sanmıyordum. Sonuçta ciddi bir konuydu. Yanlış bir şey yaparsa örgüt hakkındaki bilgilerde de sorun çıkabilirdi.
Ne kadar onunla büyük bir geçmişimiz olsa da on üç yılda neler yaşadığını bilmiyorduk. İyi hoş eğlenmiştik ama şu anlık Kardelen’e o kadar güvenmiyordum.
Bize Demir’in Happy Face olduğunu söylemişti. Tabii ki de araştırmıştık. Ve birkaç açığını yakalayıp emin olmuştuk.
Eğer Happy Face aramıza sızmak istiyorsa ve bu gerçekse, Kardelen aracılığıyla yapmayacağını nerden bile bilirdik. Zamanında babama bile güvenmemişti. Eğer onların anlattığı masallara inandıysa asıl içimize sızan kişi o oluyordu.
Diyelim inanmadı ve bize böyle bir şey yapmak istemedi de ama o anlamadan üstüne dinleme cihazı yerleştirilmiş olabilirdi ki. Zaten olduğunu tespit etmiştik. Ona fark ettirmeden almak kolay olmuştu.
Araca bindiği an telefonuna erişimi kapatmıştık. Aramalar oluyordu ama sinyal fark edilemiyordu.
Sarp ona telefonu söylemişti. Bu bilerek yaptığını biliyordum. Kardelen’i denemek istiyordu. Dün akşam görüştüğü AAV kişisinin de sinyali fark edilemiyordu. Kısa bir an sinyali yakalamış olsak da tekrar kaybetmiş ve kimliğini bulamamıştık.
Dünyanın en iyi yazılımcılarıyla çalışıyorduk ama ne konuştuklarını dahi bulamamıştık. Kardelen bir işler karıştırıyordu ama şu an bulamıyorduk. Ama her şey ortaya çıkardı bu da çıkacaktı ama bu canımı yakardı.
Uzun zamandır üç kişi vardı sadece önemsediğim. Sarp, babam ve annem. Annem gitti intikamı kaldı. Şimdi Kardelen de var.
Karanlık gece de uçurumun kenarında duruyor, eğer bizden sır saklamayı bırakır da her şeyi açıklarsa tekrar üç kişi olurdu kalbimde elinden tutar çıkartırım onu. Ama eğer çok geç olursa ve şu an kalbimdeki iki kişiden birine zarar verirse onu uçurumdan ilk iten ben olurdum.
Çoğu kişi hatta ben dahi Sarp’ın benden daha iyi olduğunu düşünse de gözüm karardığında dönüştüğüm kişiyi kimse tutamazdı.
Nasıl anneme zarar veren her eli koparttıysam Sarp’a ya da babama zarar veren herkesin elini de öyle kopartır yedirirdim.
Şimdilik kontrol Sarp’taydı. Kardelen’in küçüklüğünü benden daha iyi biliyordu. Kardelen bir derdi olduğunda ikimize de giderdi ama onların yarası aynıydı. O yüzden birbirlerini anlayabiliyorlardı.
Tabii eskiden ‘Kardelen’ isminden nefret eden bir insanının sonrasında bu isme sarıldığını görmek şaşırtıyordu. Bu yüzden kişiliğinde değişikler olduğunu anlamak zor olmuyordu.
Arka bahçedeki yazılımcılarının evine girdik. Girişteki kulaklıklara uzanıp bir tanesini Kardelen’in kafasına geçirdim.
Kardelen kafasını yukarı kaldırdı:
“Saçımı bozdun, kesinlikle yeni bir balta almam gerekiyor. Diğeri çok ağırdı. Senin yüzünden tüm gün kolum ağrıdı.” dedi.
Sonra da tekrar koluma vurdu.
Sarp’a döndüm:
“Şuna bir şey de bak karşılık vermemem veremeyeceğim anlamına gelmiyor.”
Kardelen yüzünü buruşturdu:
“Tamam be, sus konuşma.”
Sarp ve bende kulaklıkları taktık.
Tam içeri gireceğimiz sırada Kardelen önümüzde durdu:
“Bir dakika, bir dakika. Biz şimdi niye kulaklık takıyoruz? Hayır, bilim kurgu filmlerine mi özendiniz, anlamadım ki.”
“Hiç açıklamaya uğraşamayacağım ben gireceğim.” dedim ve Kardelen’i kenara iterek:
“Saçım şekil önümden çekil, şekerlik.” dedim.
Kapılar açılınca içeri girdim. Artık şakacı umursamaz Asım olamazdım. Örgütün kurucusu Akif Demirsoy’un oğlu ve Örgütün veliahttı Asım Demirsoy olmanın ağırlığını masaya koymalıydım.
Fakat ortalıkta kimseler gözükmüyordu. Muhtemelen bölüm şefi örgütün gizli işlerine bakıyordu.
Demek ki hâlâ şakacı Asım olarak kalabilirdim.
Ana masaya gidip ekranın başında duran adamın önüne telefonumu bıraktım.
Elimi adamın omzuna koyarak:
“Kolay gelsin Toprak Şef.” dedim.
Toprak ayağa kalkıp gömleğini ilikledi.
“Ooo, Asım abim hoş geldin.” diyerek benim masaya bıraktığım telefonu aldı.
Telefonu eline alıp inceleyince:
“Bu senin telefonun abi.” dedi.
Başımı yani anlamında salladım:
“Eee, ne oldu? Benim olduğu için bakmayacak mısın?” dedim.
Toprak başının arkasını kaşıyarak:
“Yok, estağfurullah abi. Öyle değil de. Ne yapılacak onu anlamadım.” Dedi.
İç çektim:
“Telefon kapalıyken sinyal geldi. Sarp sandım açar açmaz aradım ama yok o değilmiş.” dedim.
Toprak kaşlarını çattı:
“Abi şimdi, senin de bildiğin gibi kimin sinyal gönderdiğini saptamak için telefonu hacklemek gerekiyor. O işte biraz zor.” dedi.
“Ama uğraşırız. Bir bakayım sana haber veririm. Ama ilk önce sana geçici bir telefon lazım.”
Dolabı açtı bir sürü telefonun içinden birini alıp.
“Abime bu model yakışır.” dedi ve bana verdi.
Telefonun markasına baktım:
“Karizmamızı çizdirme bak. “
Toprak sırıtarak:
“Merak etme abi, bu son modelin iki üst modeli.” dedi.
“Onu nasıl buldun lan?” diye sordum.
Toprağın sırıtışı büyürken:
“Ben bulurum abi.” dedi.
Geçerken kafasına vurdum:
“Boş konuşma lan.”
Dışarı çıkarken arkamdan bağırdı:
“Abi benim maaşa da bir zam gelse sana beş kat üst modelini bulurum.”
“Daha geçen hafta zam almadın mı lan sen? Nerde yiyorsun bu paraları bu yaşında?”
“Bitiyor abi ne yapayım.” dedi.
Güldüm, deli çocuktu. Ağzının ayarı yoktu ama yeteneği onu kurtarıyordu. Yaşına göre zekiydi. Çoğu şeyi önceden anlıyordu.
Sürekli bir adım sonrasını düşünüyor, ona göre önlem alıyordu. Bu yüzden bölüm şefiydi. Ondan büyük olanlar dahi onun zekasına hayran olduğu için ona Şef diye sesleniyordu.
Dışarı çıktığımda Sarp ve Kardelen hâlâ kulaklıklarla uğraşıyordu.
Kendi kulaklığımı çıkartıp kenara koydum.
“Eee, şekerlikcankardo ne yaptın kulaklıklarla.” dedim.
Kardelen beni duymamış gibi kaşları çatık kulaklığı incelemeye devam etti.
Onun yerine Sarp cevap verdi:
“Teknoloji’sinden etkilenmiş. İçeri kulaklıksız girip deney yapmak istiyor.”
Derin bir nefes alıp ellerini saçlarına geçirdi:
“Bıktım bunun deliliklerinden. Zor tuttum içeri giriyordu az daha.”
Kahkaha attım Kardelen’in saçlarını karıştırdım:
“Kardelen’in mi var derdin var işte.” dedim.
Kardelen ayağa kalktı:
“Ben sana şimdi derdi gösterirdim de. Sizin bölüm şefinize aciilll bir görüşme yapmamız gerek.”
Kulaklığı göstererek, tek nefeste:
“Fazla su harcanımından çıkan radyasyon 01 02 dalgalarını, saf titanyum demirle engellenmesi sonucu çıkan, kulak radyasyonu dediğimiz radyasyon türünü engellemek için, kulağa verilen farklı dalgalarla bunu engellemek.” dedi.
Etkilenmiş bir şekilde:
“Bu fikri bulan kişiyle acil tanışmam ve onunla bir sürü deney yapmam lazım.”
Kaşlarını çattı:
“Aslında bu yaptığınız engelleme sistemine 013 04 dalgaları gönderirseniz insan ömrünü %15 oranında arttıra biliriz.”
Hemen kulaklığı kulağına takıp Sarp’a döndü:
“Bak taktım kulaklığı ama n’olur. Lütfeeen, girip şu bölüm şefine bakalım.”
Bir çocuğun bez bebek almaya giderken ki heyecanına sahipti. Her zaman olduğu gibi şımararak istediğini yaptırmaya çalışıyordu.
Sarp bıkkın bir şekilde:
“Geç hadi içeri.” Dedi.
Kardelen el çırparak:
“Cansın, iyi ki Sarp’sın, mükemmel bir BİT üyesisin.” dedi.
Hepimiz hatta Kardelen dahi ‘BİT üyesi’ kelimesini algıladığında durmuştu.
YAKIN OLMASI İSTENİLEN GEÇMİŞ
(2018)
Bugün büyük gündü. Sarp’la birlikte okuldan kaçacaktık. Takip ettiğimiz FIFA serisinin yeni sürümü çıkacaktı ve kendi futbolcumuzu oluşturabiliyorduk.
Benim en sevdiğim futbol oyuncusu eskilerin çok sevilen ve takip edilen Ronaldo’ydu. Tabii artık çok bilinmiyor olduğu için karakter kartlarında çıkmıyordu. Kalan birkaç fotoğrafını bulduğumda çok sevinmiştim.
Onları taratıcıya okutarak görünüş özelliklerini çıkartmak istiyordum. Sarp ise her zamanki gibi en iyi olmaya çalışmak için kendini yapacaktı.
Çantamda okul eşyalarım yerine para, atıştırmalık, su ve haberleşme ağımızın takip edilememesi için küçük bir cihaz.
Odamdan çıkıp, içerisinden mis kokular gelen mutfağa yöneldim. Mutfakta iş yapan anneme arkasından sarıldım. Artık onun boyundaydım.
Kızıl saçlarından öpüp:
“Annem, ben çıkıyorum bugün geç gelebilirim. Okul çıkışı FIFA oynamaya gideceğiz.” dedim.
Annemin çok gönlü olmamıştı hissediyordum ama bir şey demedim.
“Peki gidin ama yine de çok oyalanmayın.” dedi.
İçim gitmişti. Anneme nasıl yalan söyleyecektim. On dört yıldır söyleyememiş. Sarp’ın da yakalanmasına sebep olmuştum.
Oflayarak annemin yanına tezgâha yaslandım.
“Anne, biz okuldan kaçıp gidecektik normalde. Ama ben sana yalan söylememek için bunu söylüyorum. Sen bilmiyor gibi davransan?”
Annem hafifçe tebessüm etti:
“E, peki madem öyle olsun. Ben bir şey demem diğerlerinin ailelerine.”
Kaşlarımı kaldırarak:
“Diğerleri? Sadece Sarp. Şekerlik gelmiyor.” dedim.
Annem başını iki yana sallayıp, gülmekle yetindi.
Annemi yanağından öpüp hızla dışarı koştum. Beni bekleyen arabaya atlayıp okula varmayı bekledim.
Okulda Sarp’la gizli bir köşede buluştuk.
“Her şeyi aldın mı Asım?” diye sordu.
Başımı olumlu anlamda salladım.
“Şekerliği atlatacağımızı umuyorum.”
Sarp kendinden emin bir şekilde:
“Bu sefer ummakla kalmayacağız emin ol. Hem onun futbolla ne işi olsun?”
Güldüm:
“Sen öğret diye peşinde dolanacak kesin.”
Sarp burun kemiğini sıktı:
“Sus, hatırlatma.”
Ben gülsem de Sarp’ın morali bozuktu. Onun başının belası Şekerlik, her an karşımıza çıkabilir ve tüm planımız mahvola bilirdi.
Yolunu ezbere bildiğimiz oyun salonuna giderken arkamızdan korumalar bizi takip ediyordu. Sarp bunu fark ettiğinde bana döndü.
Bakışlarıyla bana anneme söyleyip söylemediğimi soruyordu. Diş tellerimi göstererek sırıttım ve omuz silktim.
Sarp derin bir nefes alıp kolunu omzuma attı. Bende ona aynı şekilde karşılık verdim. Okuldan aramızda bir dolu korumayla kaçıyorduk. Gerçi Sarp’ın korumaları olaydan habersiz oldukları için onlar okulun önünde bekliyorlardı.
Oyun salonunun önüne geldiğimizde ikimizde birbirimize aynı anda döndük. İkimizde sırıtırken bir anda sırtımıza bir ağırlık yüklendi.
Ben hiçbir şey anlamadan ne ara düştüğümü düşünürken Sarp’ın bağırışı kulaklarımı doldurdu:
“Resital! İn üstümüzden.”
Bu sırada bahsi geçen Şekerlik kahkaha atmakla meşguldü. Bizi yere düşürürken oda düştüğü için yerden kalktı gülmekten dolayı gözünden gelen yaşları sildi.
“Bensiz okuldan kaçmak ha? Bir de oyun salonuna. Ne yapacaksınız? Futbol mu oynuyoruz?”
Sarp’ın koluna yapıştı:
“N’olur pena. Bana da öğret nasıl oynuyorsunuz?”
Sarp başını yukarı kaldırıp derin bir nefes aldı.
Ciddi bir şekilde Şekerliğe bakarak:
“Şimdi, ilk önce sen nasıl korumaları atlatıp bizim yanımıza geldin?”
Şekerlik kolay bir şeyden bahsediyormuş gibi:
“Okulun bilgisayarını hacklemiştik ya. İşte bende oraya girip kendimi okulda gösterdim.” dedi.
Sarp burun kemiğini ovuşturarak:
“Hangi aletle yaptın onu? Senin telefon yasağın var. Mehmet amca hayatta sana telefonunu vermez.” dedi.
Şekerlik alt dişleriyle gülümsedi:
“Şey belki senin telefonunu almış olabilirim.”
Sarp yumruklarını sıkıp açtı:
“Evdeyken senin almadığını söyledin Resital. Hatırlatırım eğer altından sen çıkarsan iki gün konuşmayacağımı söylemiştim seninle.”
Sarp sakin olmaya çalışırken ben bir Sarp’a bir de Şekerliğe bakıyordum. Sanki önemli bir futbol maçındaydık ve top bir oraya bir buraya gidiyordu. Takip etmekte zorlanıyordum.
“O zaman almamıştım ki. Görmüştüm ama hiç yerinden oynatmadım. Vallahi bak.”
Bu sefer kaşlarını çatan Şekerlikti:
“Hem bende bir BİT üyesiyim. Neden siz kaçarken ben kaçamıyorum? Ben görevimi yerine getirerek sizin kaçtığınızı söylemedim ama siz neden beni aranıza almıyorsunuz?”
Sarp biraz sakinleşmişti:
“Çünkü sürekli bir şey öğrenmek istiyorsun.”
Şekerlik ellerini beline koyarak:
“Sende her şeyi biliyorsun ama ne yapayım meraklı bir kişiliğim var. Hem kendimi tutuyorum ben hatırlasana söz verdim.” dedi.
Sarp hayretle gözlerini açarak:
“Tutuyor musun? Bu tutmuş halinse tutmamış halini merak ediyorum.” Dedi.
Ama söz verdin vermedin konusuna girmedi çünkü Şekerliğin bu söz vermek konusundaki hassasiyetini biliyordu.
Sarp yüzünü buruşturdu:
“Hem BİT ne ya? Neden gurup adını siz ikinize bıraktıysam sanki?”
Kaşlarımı çatıp aralarına dahil oldum:
“Hey grup adına laf ettirmem.”
Sarp bıkmış bir edada:
“Bit ne demek? Saçların arasında dolaşıp kaşındırırız mı demek istiyorsunuz?”
Şekerliğin yanın gidip onu kolumun altına aldım ve aynı anda sırıtarak:
“Boş İşler Timi” dedik.
Şekerlik işaret parmağında saçını döndürerek:
“Sende bu durumda grubun en büyüğü oluyorsun.”
Araya girdim:
“Yani kurucu ve lidersin.”
Şekerlik göz devirip:
“Maalesef.” dedi.
Sarp başını iki yana sallayıp kendini tutamayıp güldü:
“Tim hazır ola geç okula dönüyoruz” diyerek bizi hizaya soktu.
Bizde gülerek:
“Emredersiniz.” dedik ve asker selamı verip onun arkasından gülüşerek ilerledik.
ŞİMDİ
Üçümüzde geçmişe dönmüşken hatırladığımız anılar farklıydı ama hepimiz buruklaşmıştık. Hatta Kardelen’in sol gözünün altını hızla sildiğini fark etmiştik.
Kabuldü o bizden daha çok yara almış olabilirdi ama bizi manipüle etmek için bu anıları ortaya çıkartıp çıkartmadığı hâlâ bilinmiyordu.
Bizim yanımızda hiçbir şekilde bulunmayan Kardelen bize yakın davranıyor acılarını gizlemiyor hatta poğaça dahi yapıyordu.
Ya ben paranoya olmuştum ya da gerçekten bir şeyler oluyordu.
Eğer Kardelen düşündüğümüz gibi bizi manipüle ediyorsa nasıl tepki vereceğimi kestiremiyordum.
Eğer gözüm dönerse onun kimliğini dahi unuturdum ama eğer gözüm dönmez de onun kim olduğunu hatırlarsam işte o zaman kimse karşımda duramazdı.
Ne babam ne de Sarp, beni durdurabilecek tek kişi şu an toprağın altındaydı.
Kardelen yanımızdan gitmek ister gibi:
“Ben bir Su’ya bakayım.” dedi.
Başımı tamam anlamında salladım.
Sarp ise beni dahi şaşırtarak:
“Bende geleyim istersen.” dedi ve ekledi:
“Hem Su da bize alışır.”
Kahretsin yapmak istediğini anlamıştım ama daha yavaş ilerleyecektik konuşmuştuk. Benim bu fikrim hani ikinci plandı?
Neden şimdi bunu yapıyordu?
Kardelen tek kaşını kaldırdı:
“Su neden alışsın ki? Sonuçta çıkacak buradan. Öyle mi oldu şimdi?”
Sarp kendinden emin bir şekilde:
“Aynen öyle oldu. Sen onun neden burada olduğunu unuttun galiba.” dedi.
Sözü devraldım:
“Su yani Necip’in evinde bulduğumuz kız. Bunun farkında olduğunu biliyoruz Kardelen. Bu yaptığın eskiye dönme çabası bizi manipüle etmek için mi?”
Kaşlarımı kaldırıp dudak büzdüm:
“Bilmiyorum. İlk başta bizden kaçtın sonra bir gün Allah’ın işine bak ki senin kardeşin gibi gördüğün kişiyi baskın yaptığımız yerde buluyoruz.”
Sarp tek kaşını kaldırdı:
“Sorgulamadan seni kaçırmamıza izin veriyor Demir hakkında gizli bilgiler veriyorsun. Bir anda bizimle şakalaşıyor dertleşiyorsun.”
Kollarını göğsünde bağladı:
“Hiçbir şey olmamış gibi davranıyorsun ama aramızda en çok yara alan, değişen, farklı hayatlar gören sensin.”
Tek kaşını kaldırdı:
“Karşımda kim var? Ailesini kaybetmiş küçük bir kız mı? Akif’ten bile kaçan kız mı? Demir’in sevgilisi mi? Demir hakkında bilgi veren kişi mi?”
Kaşlarını çatarak:
“Kimsin sen Yıldız Kardelen Aşiyan?”
Bölüm etkileşimi
