3. bölüm / 9
RUHA TAKILAN MASKELERDüşen Maskelerin Ardındaki Yüzler
Bölümler 9Şu an: Düşen Maskelerin Ardındaki Yüzler
- 1 Çöplükteki İnsanlar1.566 kelime
- 2 Örgüt İlk Sahne3.168 kelime
- 3 Düşen Maskelerin Ardındaki Yüzler3.190 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 Dağlanan Yaranın İzi kalır3.027 kelime
- 5 Ölmeyi Kabul Etmeyen Hatıralar3.456 kelime
- 6 Küllerin Altındaki Ses3.276 kelime
- 7 Bölünmez Halka: Zincir4.060 kelime
- 8 Cehennemin Koruyucuları2.426 kelime
- 9 Geçmişin Bulanık Yansıması2.992 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
DÜŞEN MASKELERİN ARDINDAKİ YÜZLER
Gecenin karanlığı hâlâ gökyüzüne hakimken, normal bir ailenin sıradan çocuğu olan fakat yaşamı bir o kadar anormal olan ben hızla hazırlanmaya çalışıyordum.
Hemen müslimin içine süt koydum. Hızla birkaç kaşık alınca tüm kâseyi kafama diktim. Ağzımın kenarına bulaşan sütü elimin tersiyle silip ilk önce kol çantamı sonra da sırt çantamı sırtıma geçirip aynada kendimi son kez kontrol ederken rujumu yeniledim.
Kendime oluşturduğum bir plan vardı ve benim on üç dakika uzaklıktaki kütüphaneye beş dakika içinde ulaşmam gerekiyordu.
Kabanımı koluma atıp kısa topukları olan botlarımı ayağıma geçirip fermuarını çektim. Kapıyı kapatıp asansöre yöneldim ama en alt katta olduğunu görünce merdivenlere dönüp koşarcasına indim. Binanı dış kapısını da açıp kendimi dışarı attım.
Telefonumun çalmasıyla çantamı telaşla karıştırıp içinden telefonumu ve kulaklığımı çıkarttım. Kulaklıkları takıp telefonuma düşen aramayı yanıtladım. Her zamanki gibi arayan Buse’den başkası değildi.
“Evet?” diyerek hızlı bir şekilde yürümeye başladım.
Buse her zamanki neşesiyle:
“N’aber ballı lahmacunuumm?” dedi
Sıkkın bir nefes verip:
“Filmin ilk sahnesi çekilmiş gördün mü?” dedim.
“Örgüt ilk sahnesini oynadı gördün mü?” demekti bu.
Buse kızarak:
“Keyfimi kaçırma. Benim de hastaneye gitmem gerek zaten. Oradan haber alırım yeni sahnede kimler oynayacakmış görürüz.” dedi.
“Keyfimi kaçırma. Benim de örgütün yaralılarına bakmam gerek zaten. Oradan kimin ortalığı karıştırdığını ve ilerde ne olacağını öğrenirim.” diyordu aslında.
Göz devirerek:
“Tamam o zaman sen beni haberdar edersin.” dedim.
Örgütten olması beni deli ediyordu.
Zaten Su, Necip Kasap’ın kızı olarak gözüküyordu. Onu da oradan çıkartmalıydık ama nasıl?
Telefondan kırılma sesleri geldi:
“Tamam ballı lahmacun, öptüm görüşürüz.” dedi ve telefon kapandı.
Muhtemelen bardak kırılmıştı. Telefonu çantama attım, karanlık sokakta yürüyordum.
Ana yolun kaldırımına gelince önümden iki motor hızla geçti. Arkasından birkaç arabada geçince örgütten olduklarını araba plakalarından anladım. Üç araba ve iki motor olduğuna göre bunlar İkiz Kuzenlerdi.
Herkes onları yan yana gördüklerinde ikiz olduklarını düşünüyormuş.
Görünüşleri zerre alakadar olmasa da ikiz olduklarını düşünenlerin sayısı bir hayli fazlaydı. Bazıları ise beyinlerinin bilinmeyen bir teknoloji ile bağlı olduklarını düşünüyorlardı.
Ama ben onların aksine bunlara inanmıyordum. Eğer küçüklükten beri birlikte yaşıyorlar ve birbirlerine güveniyorlarsa bu pek tabi olabilirdi.
Telefonum tekrar çalmaya başlayınca oflayarak ekrana baktım. Bir numaraydı ve ben o numaranın kim olduğunu çok iyi biliyordum.
Telefonu açıp:
“Evet. Seni dinliyorum.” dedim. Kolay kolay bu kimlikte beni aramazdı.
Sesini çok iyi tanıdığım erkek sesi konuştu:
“Örgüt, Necip’in evini basmış.”
Telaşla ve kızgınlıkla:
“Ne? Sen dediğin şeyin farkında mısın? Su nasıl? Örgütün işi belli olmaz.” dedim. Kaşlarım çatılmıştı. Su’ya bir şey olursa biterdim.
Erkek sesi:
“Biliyorum, sakin ol Akif’le konuştuk ortaklık teklif ettim ve de Su iyi bir şeyi yok. Onunla da görüştüm. Baskını senin tabirinle İkiz Kuzenler yapmış. Onları bilirsin sessiz çalışırlar.” dedi.
Samimiyetsizce güldüm:
“Ortaklık teklif ettin öyle mi? Sen ne saçmalıyorsun? Sen örgüt yanlı bile değilsin. Hükümete çalışıyorsun. Nasıl ortaklık teklif edebilirsin?”
Erkek iç çekti:
“Öyle deme sevgilim, toplantıya seni de götüreceğim. Hem bak Su’yu senin için oradan çıkarttım. Sonuçta oraya da ben koymuştum. Necip, Yüce devlet ve yönetici için önemi bir piyon değildi, Su için bir koruyucuydu.”
Sinirle soluyarak:
“Geberteceğim seni. Bir gün olacak bu, ellerimde öleceksin!” dedim. Çok sinirlenmiştim artık sakin olmalıydım.
Ama o beni hiç takmadı:
“Sana bir elbise gönderdim. Onu giy. Kuralları biliyorsun güzelim Su, bardağımın içinde. Bir yudumda içerim, bir bakarsın sen mezarını suluyorsun.”
Telefon yüzüme kapanınca kulaklığımı ve telefonumu çantama fırlattım. Derin nefesler almaya çalıştım. Dik durmalıydım, bu yüzden tüm hislerimi nefrete yönelttim.
Karşımdakini suçladım verdiğim sözü kendime hatırlattım. O adamı ezicinin, nasıl ezdiğini gözlerimin önüne getirdim. Göz pınarlarımı kurutmam birilerinden nefret etmem gerekiyordu.
Dişlerimin arasından kendime fısıldayarak:
“Sakinim. Sınavım var ona çalışmalıyım. Yazılımları tekrar et kafanı meşgul et.” Dedim.
Evet sakindim tam şu an sakin olmalı ne yapacağımı düşünmeliydim.
*Kural bir; Bir yalan söylersen, o yalana ilk kendin inan.
Bir yalan söylüyorduk ama o yalana gerçekten inan tek kişi bendim. Bu işin sonunda kazanan ben olmalıydım. Başka bir şans yoktu.
Su onun elindeydi dediklerini yapmalıydım. Onun söylediği yalanın kendisiydim ve buna da inanmalıydım. Zorundaydım Su bizim her şeyimizdi, çocuğumuz gibiydi ve çocukluğumuzdu.
Ve o ilk önce bizim kuzumuzu kasabın eline vermişti şimdi de kendi eline almaya çalışıyordu. Ama bende boş bir insan değildim. Hiç olmamıştım. Başımı dikleştirip kendimden emin adımlarla yürümeye devam ettim.
Botların topuklularının çıkardığı ritim boş ve karanlık sokakta yankılanırken ruhlarımızı aydınlatamayan Güneş, gecenin karanlığını örtmeye başlamıştı.
Ruhları kararmış düşüncelerim zihnimin gölgelerine çekilirken oyun sırası tatlı Kardelen’e gelmişti. Dikkat çekmeyen ama tatlı kişiliğinin yanındaki sinsiliğini iyi yöneten Kardelen, adı gibi çiçekti ama karda acı çekerek açardı.
Görkemli kütüphanenin yanına geldiğimde içimin bir köşesinde bir şeyler çatırdadı. Duymamış gibi yapıp sağır oldum.
Mehmet Erdem Aşiyan kütüphanesi. Güya en yakın arkadaşı tarafından öldürülmüş katliamdan tek sağ çıkan evin hizmetçisinin kızı ise kayıp olduğu için öldü sanılıyordu.
Her zamanki gibi yalan haberdi. İçeri ilk adımı her zamanki gibi sağ ayağımla attım. Sonuçta hayırlı bir iş için gelmiştim. Sol ayağımla uğursuzluk getirmeme gerek yoktu.
Kapıdaki X-ray makinasından geçip tekrar tüm malzemelerimi koluma taktım. Kendi masama geçip tüm dokümanları ve bilgisayarımı çıkarttım. Kendimce bir dizilimle yerleştirdim.
Kulaklığımı kimseye göstermeden yavaşça taktım.
Hoş görseler dahi hiçbir şey yapamazlardı sevgilim(!) sağ olsun kimse yaptıklarıma karışamıyordu. En azından bu yönden işe yarıyordu.
Telefonumdan her zamanki şarkımı açtım. Ezbere bildiğim ama hiç sıkılmadığım o şarkı kulaklarım gibi ruhumu da doldurdu.
“Yazık ne mazi yazık, anlatmaya yoruldum,
Sen benden vazgeçince ben o günde vuruldum,
Yazık günah, ben oysa kardelen gibi,
Acıyla boy veren gibi…”
Zihnim notlarıma odaklanmışken içimdeki çocuğu bu şarkıyla uyutuyordum. Onun uyumaya benim de çalışmaya ihtiyacım vardı.
Sayfalar çevriliyor kulağımdaki şarkı hiç değişmiyordu. Taktım mı takıyordum sanırım. Artık kaçıncı kez dinlediysem şarkının çalıp çalmaması bir şey fark etmiyordu. Dışardaki sesler çok netti, onları duymak istemediğim için sesi daha da açtım.
Güneş tamamen doğdu, insanların gürültüsü şehre karıştı. Zihnim, içerdeki çocuğu arada farklı ama çoğu zaman aynı şarkıyla oyaladı. Ağlamasını susturdu, gülmesini engelledi, çığlıklarını inatla duymadı. Şarkı vardı o duyuluyordu başka bir şeye gerek yoktu.
Masalar dolup boşaldı daimî kalan sadece bendim. Her zaman oluğu gibi kalan ben, giden onlar ve bedenimdi. Ruhum ve çocukluğum bu kütüphaneye bağlıydı onlar yine döner dolaşır ya buraya ya da geçmişin yıkık kütüphanesine giderlerdi.
Güneş doğmadan önce girdiğim bu kütüphaneyi şimdi sımsıcak güneşin aldatıcı ışıklarıyla doluydu.
Bu Güneş neden bedenleri ısıttığı, dünyayı aydınlattığı gibi ruhları ısıtıp aydınlatmıyordu? Peki asıl suçlu güneş miydi yoksa insanlar isteyerek mi kapatıyorlardı ruhlarını?
Diğer insanları bilmem ama benim için suçlu Güneş. Ruhumu ortaya çıkarttığımda ısıtan değil yakan, aydınlatan değil kör eden Güneş.
Bir saatlik mola alarmım çalınca elimdeki cümleyi bitirmeden kalemi elimden bıraktım. Her tarafım uyuşmuştu. İlk önce ellerimi açıp kapattım sonra da oturduğum yerde bedenimi esnettim. Gözlüklerimi çıkartıp masaya koydum.
Bilgisayarımı kapatıp ayağa kalktım. Biraz yürümeliydim. Kabanımı üstüme geçirip atkımı yüzüme sardım. Çantamı koluma takıp diğer eşyalarımı masada bıraktım.
Güvenlik görevlisinin yanına gittim:
“Merhaba.”
Adam bakışlarını bilgisayarından çekerek:
“Evet?” dedi.
Kaba bir adam olduğu her halinden belliydi. Buraya yeni atanmış olmalıydı çünkü daha önce görmemiştim.
“Ben çıkıyorum bir saate gelirim, masamın yanına biri lazım malzemelerimi korumak için.” dedim.
Adam sesini yükselterek:
“Bak abla burada senin uşağın yok özel mülk burası halka açık olması size hizmet edeceğimiz anlamına gelmez. Aynı zamanda burası sizin değil dediğim gibi. Herkese bu şekilde masalarına adam dikersek ne olur? Biraz aklınızı kulanın yoksa sizi o değerli malzemelerinizle dışarı atacağım.”
Adamın sözünü hiç kesmedim. Çünkü en sevdiğim sahne başlıyordu. Onu birazdan gömecektim.
Adama üsten üsten bakarken:
“Siz yenisiniz galiba.” dedim
Çantamdaki VIP kartımı çıkartıp gösterdim:
“Kardelen Günay, Demir Kertere’nin sevgilisiyim. Bu kütüphaneninse VIP üyesi oluyorum yani şimdi hemen masama koruma gönder yoksa birazdan rütbeni düşüreceğim gibi seni kovmak zorunda kalırım.”
Devamını beklemeden uzaklaştım. Kartı tekrar çantama koydum. Yüzüme yapışan sırıtma ifadesi zevk aldığımın en belirgin göstergesiydi.
Birilerine had bildirmekten çok zevk alıyordum eğer bu beni psikopat yapacaksa olabilirdi benlik bir sorun yoktu. Seve seve alırdım deli raporunu. En azından deli der geçerlerdi.
Yarım saat boyunca dışarıyı dinleyerek kütüphanenin yakınındaki bahçede yürüdüm bir arada eski bir arkadaşla görüşmüştüm. Sonra da bir bardak kahve alıp süs havuzunun yanına gittim.
Balıkları izlerken o lanet telefonum çalmaya başlamıştı. Çantamı açıp telefonumdaki arayan kişiyi görünce beynimde “Şşt, şşt sakin ol sinirlerine hâkim ol” şarkısı çalmaya başladı. Vallahi Sertab ablacım keşke şarkıdaki gibi kolay olsa ama olmuyor.
Telefonu açtım:
“Ne var?”
Demir sakin bir tonda:
“Bende seni seviyorum güzelim.” dedi.
Gerçeği bilmesem bana gerçekten aşık diyecektim.
Kendimi sakinleştirerek:
“Ne söylüyorsan söyle, ara verdim birazdan çalışmaya geçeceğim.” dedim. Kendimi bilmesem sakinleştiğime inanacaktım.
Demir burnundan güldü:
“Ooo, sakinsin. Kusura bakma sevgilim ama söylediklerimden sonra tekrar sinirleneceksin sanırım.”
Bir şey demesine gerek yoktu sinirlenmiştim bile.
Kahvemden son yudumu alıp düşüncelerimin aksine sakince:
“Hızlı ol.” dedim.
Bu performansı ben dahi beklemiyordum. Kendimi aşmıştım sanırım.
“Eve geçiyorsun üzerini değiştir. Yolladığım elbise, şimdilik yatağın üstünde, eğer senin üzerinde olmazsa Su’ya olacakları düşünemiyorum bile.”
Gözlerimi kapattım nefeslerimi düzenlemeye çalıştım telefon kapandı bense bir süre aynı şekilde durdum.
Koluma birinin dokunmasıyla, gözlerim hızla açılıp etrafı taradı.
Hamile kumral saçlı bir kadın önümde duruyor ve bana gülümseye bir yüzle bakıyordu.
Yerdeki kahve bardağını alıp:
“Elinizden düştü.” dedi.
Nazikçe bardağı kadından alıp yüzüme tatlı bir gülümseme yerleştirdim.
“Teşekkür ederim.” dedim.
Sonra karnını göstererek:
“Muhtemelen beş aylık, cinsiyeti ne?” diye sordum.
Kadının gülümsemesi derinleşti karnını okşayarak:
“Evet, yirmi ikinci haftası doldu. Bir oğlum olacak inşallah.” dedi.
Artık benim gülümsememde gerçekti:
“Dokunabilir miyim?”
“Tabii ki.”
Sağ elimi kadının karnına koydum:
“Merhaba, umarım özgür bir dünyaya doğarsın.” diye fısıldadım.
Kendi sesimi ben dahi zor duymuştum. Eğer yakındaki hükümet yanlılar dudak okuma bilmiyorsa beni suçlayamazlardı.
Elimi tam çekecekken minik bir tekme hissettim.
Kadın karnını okşadı:
“Oğlum, ablayı sevdin mi?”
Küçük bir tekme daha attı. Tebessümüm buruk bir hâle bürünmeden kendimi toparladım.
“Allah analı babalı büyütsün.” dedim
“Âmin.” diyerek karşılık verdi kadın.
Kadın sözünü bitirince arkamı dönüp kütüphaneye ilerledim. Gördüğüm ilk çöpe kahve bardağını atım ve sert adımlarla içeri girdim.
Güvenlik görevlisi beni gördüğünde yüzü gittikçe kızarmaya başladı. Keyfim alt üst olduğu için onunla uğraşmayacaktım.
Duygusuz bir yüzle:
“Zehra hanıma söyleyin masamı toparlasınlar.” dedim.
Masaya yönelip sadece bilgisayarımı alıp çıktım. Hiç beklemeden sokakların gürültüsünü geçtim. Kendi sokağıma girip anahtarımı binanın giriş kapısına girdirdim, birkaç kez dönünce açılan kapıdan hızla yükselen sinirimle yarışacak şekilde girdim.
Asansörü yine es geçip merdivenlere yöneldim. İnmek kolaydı ama dokuz katı ayakkabılarla çıkmak bir tık zorlamıştı. Nefes nefese eve girdim bilgisayar ve kol çantamı giriş sehpasının üzerine savurup kabanımı ve atkımı hızla astım.
Odama girdiğimde gerçekten makyaj masamın üzerinde kırmızı bir kutu vardı. Kapağı kaldırdım ve içinde kutu kadar kırmızı bir elbiseyle karşılaştım.
Gördüğüm kadarıyla elbisenin diz kapağının biraz üstünde başlayan bir yırtmacı vardı ince askıları daha açık bir kırmızıydı. Güzel bir elbiseydi ama gönderen kişi o kadar iyi niyetli biri değildi.
Telefonumum melodisi oda da yankılandı.
Mecburen açtım:
“Yine ne var?”
Telefonun ardından Demir’in rahatsız edici kahkahası duyuldu:
“Anlaşılan elbiseyi gördün, sana çok yakışacak. Aşkın rengi kırmızıymış bende aşkımızı temsil etmesini istedim.”
Sinirden kahve gibi köpürürken dişlerimi sıkmaktan çenem seğiriyordu.
Şu an değil. Şu an değil ilk kuralı hatırla.
Demir tekrar konuşmaya başladı:
“Giyinme hemen. Neye ihtiyacın varsa çocuklar alırlar sen sadece elbiseyi ve özel eşyalarından istediklerini yanına al. Sana bir sürprizim var.”
Telefon kapandı. Yatağın kenarına buket halinde olan papatyaların yanına oturdum. Gözlerimi kapattım sakinleştim Su’yu düşündüm. Yüzüme bir gülümseme yerleştirdim.
Kalkıp elbiseyi, elbise kılıfına koymakla uğraşmadan koluma attım. Kırışması sorun değildi hatta işime gelirdi.
Montumu giyip atkımı tekrar taktım. Kol çantamı takıp ayakkabılığa yöneldiğimde ayakkabılarımı çıkartmadığımı fark ettim. Dudaklarımı dişleyip gözümü kapattım. Evi silmem gerekecekti yoksa içim rahat etmezdi. Şimdi olmasa bile yatağa o şekilde giremezdim. İçim giderdi.
Arkamı dönüp göz ucuyla güzelim halılarıma baktım. Ayakkabılarla onlara bastığımı hatırlayınca onlara verdiğim para aklıma gelmişti. Matematik dersinden sonra hayatımda gördüğüm en çok sıfır o fişte yazılıydı. Hem bana hem de evime o sıfırlar çok gelmiş olmalıydı ki yıkanınca formu bozulacak antika halılarımı satmak zorundaydım.
Satış nedenine sevgilimin tarzı değildi yazsam ne olurdu? Demir’in varlığı bir halta yarardı. İşte bu kadar düşünceli bir insandım.
Kapıyı açıp dairemden dışarı çıktım. Bu sefer asansöre yönelip gelmesini bekledim. Asansöre binince sıfıra bastım. Ama bir kat inince durdu. İçeri bir adam girdi. Daha önce görmemiştim. Ya misafir olarak gelmişti ya da başka bir amacı vardı. Hiç onunla uğraşamazdım. Bir deli Demir yetiyordu.
Adam:
“Demir Kertere sizin neyiniz oluyor?” dedi.
Başımı kaldırıp adama baktım:
“Efendim?” böyle bir soru beklemiyordum.
Adam sakince ellerini önünde bağladı:
“Demir Kertere sizin sevgiliniz mi?” diye açıkladı sorusunu.
Saçımı düzeltip:
“Evet, öyle.” dedim.
Ama kişiliğim bana küfürler savuruyordu. Ben bu hâle düşecek insan mıydım?
Evet öyleydim. Düşerdim, benim sonumun bu olacağı belliydi. Çok az zaafım vardı olanlarda benim canımdan kıymetliydi. Onlar için gözümü kırpmadan ölürdüm.
Adam aynı sakinlikle:
“Şimdi sizi zorlamak istemiyoruz bizimle gelin.” dedi.
Hah! Bi kaçırılmam eksikti o da oldu. Allah’ıma şükürler olsun olaysız bir günüm geçmiyordu.
Alt dişlerimle gülümseyerek:
“Gelmiyorum desem.” dedim.
Adam sakinliğini ve duruşunu değiştirmeden:
“Maalesef sizi bunu yapmaya zorlarım.”
Ofladım:
“Güzel.”
Başımı salladım kabullenmiştim artık.
Asansörü ara katta durdurdum:
“Hadi bakalım bugünüm hangi zehirle kirlenecek.”
Adam önümde ilerlerken bende arkasından yangın merdivenlerine doğru ilerliyordum. Muhtemelen arka çıkıştan çıkacaktık. Neyse ki sadece iki kat kalmıştı. Tahmin ettiğim gibi arka kapıya yöneldik. Dışarıda yaklaşık yirmi beş adam bizi karşıladı.
Bir adam Rolls’un kapısını açtı. İçeri girdim. İki tane maskeli adam yan yana oturuyorlardı. Karşılarına yani şoförün tam arkasına oturmuştum.
Kaçırıldığım için ortamdan rahatsız olmayı bekledim ama bende artı bir his uyandırmıyordu. Sanırım bu benim için fazla normalleşmişti.
Araba hareket etmeye başladı. İki adamında maskeden açık kalan gözlerine bakıyordum. Genelde insanlar bu bakışımı soğuk ya da korkutucu bulabiliyorlardı.
İçlerinden biri ağzının içinde bir şeyler söyleyip bakışlarını benden kaçırdı. Diğeri ise sanki gözlerimde uzun zamandır aradığı bir şeyi bulmuş gibi bakıyordu. O şeyi buldukça daha da nefret ediyordu sanki.
Gözlerini kaçıran adam ofladı:
“Ben bunaldım lan! Nasıl bakıyorsanız soğuğunuz boğuyor adamı.” dedi bu sözü üzerine ikimizin de bakışları istemsizce ona kaymıştı.
Daha fazla dayanamıyormuş gibi elini yüzündeki maskeye atıp tek hamlede çıkarttı. Beyaz teni açığa çıkmıştı. Geceden bile daha siyah olan dağınık saçlarını eliyle biraz daha dağıttı. Mavi ile su yeşili arasında olan gözleri artık daha belirgindi.
Elini uzattı:
“Selam, artık bizimle birliktesin.”
Bir adamın eline bir de ona baktım. Elimi yavaşça ona uzattım ve elini sıktım.
“Kiminle olduğum inan hiç umurumda değil. Tek istediğim sizin örgütte olan ve durumunu bilmediğim kardeşlerimin güvenliğinden emin olmak.”
Ellerimiz ayrılırken:
“Örgüt olduğumuzu nerden çıkarttın?” diye sordu.
Koltukta rahatça oturup, hâlâ kolumda asılı olan elbiseyi kenara özensizce fırlattım. Demir muhtemelen çıldırmakla meşguldü.
Saçlarımı düzeltim:
“İlk önce arabalarınızın plakaları. Farklı bir algoritmada örgüt kelimelerinden oluşuyor. İkincisi ilk kez alıkonulmuyorum genelde çok nazik olunmaz.”
Başımla maskeden çıkan yüzünü gösterdim:
“Birde yüzünü açtın. Bunalmak bir bahane, istersen sıcaktan çatla kimliğini belli etmek istemiyorsan o maskeyi çıkartmazsın. Bu kadar rahat şekilde yüzünü açan biri kimliğini de söyler. Ama sen adını özellikle söylemedin. Yani beni kaçırmanız Demir’e yapılan bir güç gösterisi. Beni bıraktırdığınızda senin robot resmini çizdirmemi istiyorsun. Ki beni kimin kaçırdığı daha da açığa çıksın.”
Öne doğru eğilip gözlerimi kıstım:
“Bu planı kuzenin yapmış olmalı. Neydi adı?”
Maskesi hâlâ yüzünde olan adama döndüm:
“Sarp Yaman Demirsoy muydu?”
“Babamın dediği kadar varmışsın. Senin gibi biri nasıl Demir’e baktı anlamadım? Konuşalım bunu bir ara.”
Güldüm:
“Ne ara unuttun bahçedeki oyunlarımızı Asım?”
Adını söylemem onu şaşırtmamıştı.
“Valla küçüklük işte. Hatırlamam gereken o kadar şey var ki onu unutmuşum. Kusura bakma artık kardo.” dedi.
Yüzümü buruşturdum:
“Neden lise hayatımdaki bu küçük detaya takıldın? Hadi takıldın insanları niye hep kötü yanlarıyla hatırlıyorsun ki? Matematikte hep yüz alan Kardelen olarak hatırlasan nasıl olur?”
Asım sırıtarak:
“O zaman bir eğlencesi kalmaz.” dedi.
Sonra aklına bir şey gelmiş gibi yüzünü buruşturdu ve:
“Matematikte hep yüz almak ne kızım ya. İnek misin sen? Okul, dış dünyaya kapalı bir oyun alanıdır. Yaklaşık kırk tane yaşıtınla seni dört duvarın arasına koyuyorlar bence çok eğlenceli. Kırk kişinin başında bir yetişkin. Anne yok baba yok ohhh, miss Valla. Bu ortamda ders çalışan inektir nokta net nokta com tr.” dedi.
Yıllar eğlenceli kişiliğinden hiçbir şey götürmemişti. Yüzünün ve bedeninin şekli değişmiş olsa da gülümsemesinde o küçük Asım vardı.
Kendimi gösterdim:
“Sen baba mirası yerken ben kimseden yardım almadan kendi ayaklarım üzerinde duruyorum. Senin hep bir tutanağa ihtiyacın var.
Kendimi gösterdim:
“Bir de bana bak daha üniversite okurken kendi evimi aldım, güzel eşyalarım var ve şehrin en iyi kütüphanesinin VIP üyesiyim.” dedim.
Asım tek kaşını kaldırdı:
“Tüm bunlar sevgilin sayesinde olmadı mı?”
Sakindim canım. Hiç sinirlenmemi gerektirecek bir şey yoktu kıvırıp kurtulurdum.
“Demir’le tanıştığımda bunların hepsine zaten sahiptim.” dedim büyük bir yalan değildi.
Hepsini kendi hakkımla kazanmıştım ama Demir’le tanıştıktan sonra kütüphanenin VIP üyesi olmak istemiştim. En azından burada bir üstünlüğüm olurdu. Tabii kütüphane Demir’in üzerine olmasaydı. Ama ben bunu öğrendiğimde çoktan VIP üye olmuştum. Sonra da boşuna emeklerimi yakmak istememiştim.
Asım güldü:
“Tek tabanca diyorsun yani.” dedi.
Kaşlarımı çattım:
“Bu terim çok saçma, tabanca tek başına bir işe yaramaz. Mermi gerek, en önemlisi onu kullanacak biri de lazım. O kullanacak kişiyi eğitecek bir eğitmen olmazsa değil hedefi tutturmak ateş bile edemezsin. Tabii hedefi tarif edecek ve aynı zamanda seni koruyacak kişilere de ihtiyacın olacak. Yani evet şu an tek tabanca olsam da tek tabanca olmayı doğru bulmuyorum.”
Asım yüzünü buruşturdu:
“İnanmıyorum ya. Gerçekten bir ineksin.”
Arkasına yaslanıp kollarını iki yana açtı:
“Biraz relax ol. Hayatı açıklamaya değil yaşamaya çalış. Sonuçta ne yaparsak yapalım yuvarlanıp gidiyoruz.”
Göz devirdim:
“Sana açıklama yapmak bir işkence.”
Sarp’a yani hâlâ yüzünde maske olan adama döndüm:
“Sen yaptığınız operasyonu nasıl açıklıyorsun?”
Sarp bir anlığına Asım’a döndü. Asım göz devirip ayağa kalktı.
Ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Sonuçta onlar İkiz Kuzenlerdi onlardan her şeyden beklerdim.
Asım şoförün camını açıp Fransızca bir şeyler söyledi. İstemsizce koltuğa sindim. Her an bir şey olabilirmiş gibi Asım’a bakıyordum. Arabanın ses sisteminden Bella şarkısı çalmaya başladı.
Asım değişik hareketlerle şarkı sözlerini söylüyordu:
“Merve aranızdan bir bakma hepinizden deli. Ojemin rengine bak, bu işi bize bırak, sür hadi Maserati gecenin keyfine bak.” Şarkı durdu.
Şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. Ne yapmaya çalışıyordu? Onu baştan aşağı süzüp koltuğun diğer tarafına yapıştım.
Saçlarımı savurarak Sarp’a döndüm:
“Bunun operasyonla ne alakası var?”
Bu sefer muhatabımın Sarp olması, Asım’ın bir deliliğini dahi kaldıramayacak olmamdı.
Sarp bana cevap veremeden Asım konuşmaya başladı:
“Kısaca; daha önce iddiaya girmiştik onun karşılığı.” dedi.
Kaşlarımı çattım:
“Ama sadece üç saniye göz göze geldiniz. Nasıl konunun iddia olduğunu şarkının adının ne olduğunu anlaya bildin?”
Asım cevap olarak sırıttı.
Ağzım açık şekilde:
“Diğerlerinin abarttığını düşünüyordum ama siz gerçekten İkiz Kuzenlersiniz. Operasyonlarda hiçbir şey anlatmıyorsun çünkü bakışlarınızla anlaşabiliyorsunuz.” dedim.
Sarp burnundan güldü:
“Ne demek o?”
Sesinin kendine has bir ağırlığı vardı. Eğer bu ses tonuyla konuşmaya devam ederse ne isterse yaptırabilirdi. Emir yoktu sözlerinde ama öyle bir soruyordu ki, insan cevap vermek için can atıyordu.
Sarp’a döndüm:
“Benim kardeşim dediğim insanda örgütten olduğu için sizi anlatıyordu. Öyle olunca bende size İkiz Kuzenler demeye başladım. Öyle kaldı işte”
Araba durunca Sarp bir şey diyemedi. Kapı açıldı ilk önce Asım çıktı ardından da ben çıktım.
Bir dağın başında kocaman bir malikânenin önündeydik. Masallardaki gibi bir ortamdı ne şehir gibi gürültülü ne de ıssız bir sessizlik hakimdi.
Sanki kendi sesi vardı ve konuşuyordu. Başımı kaldırıp hafif bulutlu gökyüzüne baktım. Sanki tüm havayı soluyabilecekmiş gibi derin bir nefes aldım.
Geçmişimin derinliklerinden gelen ses:
“Nasıl da büyümüş bizim kız?” dedi.
Hızla sesin geldiği yöne döndüm. Karşımda kapağını aralamadığım için tozlanan geçmişimden bir parça vardı.
“Akif baba!” dedim ve adamın yanına koşarcasına gidip sarıldım.
Akif baba saçlarımı okşadı:
“Ne kadar olgunlaşmışsın. Son gördüğümde bacak kadardın.”
Küçük bir kız çocuğunun tüm ailesini kaybettiği gün.
Beynimdeki düşünceleri geri iterek kıkırdadım:
“Sen hâlâ aynısın Akif baba. Biraz saçlarda beyazlık var.”
Akif baba beni tek koluyla sarıp malikâneye yönlendirdi:
“Anlat bakalım minik kuş neler yaptın?”
Minik kuş babamın kullandığı tabirlerden sadece biri benim ise hiç kapanmayan yaram.
Bölüm etkileşimi
