4. bölüm / 9
RUHA TAKILAN MASKELERDağlanan Yaranın İzi kalır
Bölümler 9Şu an: Dağlanan Yaranın İzi kalır
- 1 Çöplükteki İnsanlar1.566 kelime
- 2 Örgüt İlk Sahne3.168 kelime
- 3 Düşen Maskelerin Ardındaki Yüzler3.190 kelime
- 4 Dağlanan Yaranın İzi kalır3.027 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 Ölmeyi Kabul Etmeyen Hatıralar3.456 kelime
- 6 Küllerin Altındaki Ses3.276 kelime
- 7 Bölünmez Halka: Zincir4.060 kelime
- 8 Cehennemin Koruyucuları2.426 kelime
- 9 Geçmişin Bulanık Yansıması2.992 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
DAĞLANAN YARANIN İZİ KALIR
Anılar acımasız varlıklardı. Hiç ummadığın yerde çıka gelir, bazen hayatını yaşanabilir hâle bazense ölüme sürüklenecek hâle getirirdi. Benim anılarım genelde içimi kanatırdı. Ne kendimi öldürmek isteyecek kadar amaçsız nede yaşamak isteyecek kadar mutluydum.
Sorumluklarım vardı yaşatmam gereken iki can, onlar için her şeye katlanmalıydım. Mecburdum sözüm vardı. Sözlerimi hep tutmuştum tutacaktım. Ben yaşadığım sürece onlara bir zarar gelmeyecekti.
Sözlerim aklımın boş duvarlarında yankılanıyordu.
Başımı Akif babanın geniş omuzlarına yasladım:
“Özlemişim sizinle vakit geçirdiğimiz günleri. Şimdi her şey yarım.”
Akif baba iç çekti:
“O zaman eksiklerimizi birbirimizle kapatırız kızım.”
Malikaneye ilk adımımı atarken yine sağ ayağımla girmeye dikkat etmiştim. İçerisinin de dışarısı gibi kendine has bir ferahlığı vardı. Ne aydınlıktı ne karanlık, ortamda loş bir ışık vardı. Dizayn ne beyaz ne de siyahtı gri tonları her yerdeydi ama aynı zamanda hiçbir yerde.
Sanki bu ev insanın ne hissetmeye ihtiyacı varsa ona göre şekilleniyordu.
Akif babadan ayrıldım. İçimde ki o boşluğu tekrar hissettim. Hiç kapanmayan birçok kez dağlanan sonunda izi kalan o boşluk kendini hissettirdi. Koltuğa oturunca düştüm sanki, tüm düşüncelerin içinden gerçek dünyaya çakıldım.
Bir hizmetçi kız gelince Akif baba:
“Ne içeriz gençler?” diye sordu.
Asım kendini tekli koltuğa atıp:
“Sade kahve.” Dedi.
Sarp hâlâ yüzünde olan maskeyi çıkarttı. Çenesinin altında belirsiz bir yara izi vardı. Koyu kumral dağınık saçlarından birkaç tutam alnında döküldü. Saçları ile aynı tonda kahveleriyle yakışıklı bir yüzü vardı.
Asım’ın karşısına yani benim yanıma oturarak:
“Ben de sade alayım.” dedi.
Tüm gözler benim üzerimde durunca:
“Bende sade alayım o zaman.” dedim.
Akif baba:
“Beni zaten biliyorsunuz orta olsun.” dedi.
Birkaç dakika sessizlikten sonra Hizmetçi kız kahveleri bırakıp odadan ayrılındı.
Kahvemden bir yudum aldım ve sehpaya bırakıp:
“Su’yu Demir'e verme.” dedim bir anda.
Hepsinin gözlerinde aynı ifade vardı sorgulayan ve şaşkın. Terleyen elimi üzerime sildim.
Sarp tek kaşını kaldırdı:
“Su’yu Demir’e mi veriyoruz?”
Şaşkınca onlara baktım:
“Onun kimliğini bilmiyor musunuz?”
Çıt çıkmıyor benim sözlerim pür dikkat dinleniyordu.
Sertçe yutkundum:
“Happy Face dediğiniz kişi Demir Kertere.”
Hepsi aynı anda kahkaha atmaya başladı.
Asım bacağına vurarak:
“İyi şakaydı.” dedi.
Akif baba kahvesinden bir yudum aldı:
“İlahi kızım hiç bu kadar gülmemiştim.”
Ben onlara ciddiyetle bakmaya devam edince Asım:
“Sen ciddisin?” dedi.
Başımı salladım.
Sarp kahvesini masaya koydu:
“Demir o kadar akıllı biri değil. Onun arkasında başkası olmadan bunu yapamaz hem neden bize ortaklık teklif etsin? Sonuçta Demir hükümetin baş adamlarından.”
Gözlüklerimi düzelttim:
“Babamdan dolayı önceleri benim yazılım yazmamı istemiyorlardı. Bende gizlice birkaç tane yazıp kendimi geliştirmeye çalışıyordum. Bu sırada Demir fark etti, denedi tabii. Yazılımların işe yaradığını görünce Su ile tehdit etmek için Necip’in yanına yerleştirdi. Ben de mecbur dediklerini yaptım. Sonra Happy Face adıyla çıkıp kendisini hükümet karşıtı ilan etti. Ama asıl amacı Örgüte sızmak.”
Sarp kaşlarını çatarak:
“Yazılım yazmamı istemiyorlardı derken? Başkaları da mı var?” dedi.
Bu kadar şey demiştim sadece buna mı takılmıştı? Kan çekiyordu sanırım.
“Hükümetin başındakiler işte.” diye geçiştirdim.
Birinin daha canı benim yüzümden yanmamalıydı. Geçmişten gelen öfkemin sahibi babasıydı ona karşı iyi olmalıydım. Babasının günahlarını ona yıkamazdım ama bu sefer altında kalan ben oluyordum.
Olsun zaten alışmıştım. Bir çocukluğun daha ölmesine gerek yoktu. Ben kendi cenazemi kaldıralı çok olmuştu.
Sarp üstelemedi, belki de benim için söylemesinin zor olduğunu düşünüyordu. Artık onun ne düşündüğünü anlayamıyordum. Sanırım bu da her şey gibi geçmişe kalmıştı.
Üst kattan gelen bağırışıma sesleri yüzünden konuşma ilerleyememişti.
Su'yun isyankâr sesi yankılandı:
“Ablamı göreceğim ben! Eğer buradaysa buna engel olamazsınız!”
Merdivenlerden hızla aşağı inerken, onu gerçekten şu an kimse tutamazmış gibi ilerliyordu.
Ayağa kalıp:
“Sakin ol kuzucuk.” dedim.
Su beni görünce:
“Abla!” diyerek koşup bana sarıldı.
Bu ani sarılma karşısında ilk başta duraksasam da çok geçmeden bende sarıldım. Sırtını sıvazladım. Sarı saçlarına minik öpücükler kondurdum.
“Kız, uzamış mısın sen?” diyerek onu neşelendirmeye çalıştım.
Ama onun kahve gözlerinden yaşlar aktı:
“Yok,” dedi
“Özledim sadece.”
İçim burkuldu.
YAKIN OLMASI İSTENİLEN GEÇMİŞ
Dersten çıkmıştım ve yorgunluktan ölüyordum. Ayaklarımı sürüye sürüye eve girip terliklerimi hızla giydim.
Su neşeyle:
“Abla sen mi geldin?” dedi.
İçeriden gelen bu ses tüm yorgunluğumu almaya yetmişti. Ben daha cevap veremeden Su koşarak bana sarılmıştı.
“Yoruldun mu abla?” diye sordu.
“Yok,” dedim saçını okşarken.
“Özledim sadece.”
ŞİMDİ
Bakışlarım titredi. Ellerimle Su ’yun göz yaşlarını sildim ve sımsıkı sardım. Yalnız değilsin deyip onunla birlikte ağlamak isterdim ama ablaydım ben içime ağlar içime açardım.
Su hıçkıra hıçkıra ağlarken onu yukarı yönlendirdim. Yatmak ona iyi gelebilirdi.
Arkada Sarp ve Asım yine bakışıyorlardı. Onları arkamda bıraktım Su ’yun odası neredeydi acaba? Yukardan inmişti bir şekilde bulurdum. Bu sırada kolumda hissettiğim elle arkama döndüm.
Sarp yavaşça:
“Yukarı çıkmaya uğraşma bu katta boş bir oda var oraya geçin.” dedi.
Başımı sallayıp hafif tebessüm ederek teşekkür ettim.
Sarp yolu gösterirken Su’yu oyalamak için:
“Hatırlıyor musun babam gibi bir adam var demiştim.” dedim.
Su onaylayan bir mırıltı çıkarttı.
“O adam Akif baba yani ben ona öyle diyorum. Hem ona hem de Asım ve Sarp’a güvenebilirsin sana zarar verecek bir şey yapmazlar.”
Su cevap vermek yerine daha çok sarıldı. Bu şekilde yürümek çok zordu ama Su bu şekilde rahat edecekse sorun yoktu ateşin üzerinde bile yürüyebilirdim.
Sarp çok yavaş gittiğimizi düşünmüş olacak ki yumuşak bir tonda:
“Su istesen seni odaya kadar taşıyabilirim.” dedi.
Su bana dönünce gözlerimde gördüğü güven ifadesiyle başını salladı. Sarp onu kucağına aldı. Bir odanın önünde durunca kapıyı açtım.
Oda ev ile aynı renkti ama bana şu an her yer kasvetli geliyordu. Sarp Su’yu yatağa bıraktı bende hızla üstünü örttüm.
“İstersen yanında kalabilirim.” dedim.
Su olumlu bir şekilde başını salladı. Tahmin ediyordum ama yine de sormak istemiştim. Yavaşça onun yanına yattım. Uyuyana kadar saçını okşadım aklımda kalan masallardan birkaçını anlattım. Sonun da uyumuştu ama benimde uykum gelmiş, gözlerim kapanmaya başlamıştı.
…
(Madrigal - Başka Bir Evrende)
Gözlerimi yavaşça araladım hava kararmıştı. Su hâlâ uyuyordu. Onun uyandırmamaya çalışarak yataktan çıktım. Telefonumdan saate baktım, gece yarısına üç saat vardı. Çok uyumuştum. İç çektim. Kalkıp odadan dışarı çıktım. Kapıyı kapatmadan önce son kez Su’ya baktım.
Huzurlu duruyordu. Bu benim için en büyük ödül ve sevinçti.
Geldiğimiz koridoru tekrar geçtim. Büyük salona ulaştığımda Asım ve Akif babanın gözleri beni takip etmişti. Dışarı çıktım. Yolun kenarında ağaçları gören bankta Sarp oturuyordu. Küllükte sönmeye mahkûm olan sigaraya kaşları çatık bakıyordu.
Kendimi banka bıraktım on dakikada on yıl yaşlanmıştım. Hepsinin olayı merak ettiğini anlamlandıramadıklarını gözlerinden okuyabiliyordum.
Sarp bana doğru sigara paketini uzattı. Normalde içmezdim çok arada kullanırdım özellikle üzgün olduğum zamanlarda bağımlı olmamak için hiç kullanmazdım. Ama bu sefer cazip gelmişti elim uzandı ama geri geldi. Kurallarım almamı engellemişti.
Sarp dudak büzdü:
“Sen bilirsin ama ya anlat ya da ağla çünkü biraz daha içine atarsan patlayacak gibisin.” dedi.
İç çektim:
“O kadar mı belli?”
Bir sigara daha yaktı:
“Eh, işte. Gözlerini hesaba katmazsak iyi bir oyuncusun ama karşında daha tecrübeli biri var. Bu yüzden evet, benim için çok belli.”
Sigaradan bir nefes çekip küllüğe attı. Ciğerleri için sadece tek nefes, kalan nefesler ise gözleri için gibiydi. Sanki sakinleşmesi gereken gözleriydi. Farklı ve haklı bir adamdı Sarp Yaman. Farklıydı çünkü anlayamıyordum. Haklıydı çünkü gerçekten içimdekileri anlatmam gerekiyordu, onu anlayabiliyordum. Değişik bir döngüydü bu. Hem anladığım hem de hiç anlayamadığım yönleri vardı.
“Su yaralı bir kız, hepimiz gibi.” dedim iç çekerek.
“Ama onun yaraları bizim hatalarımız. Yani yaranın, yarası Su. Çok genç, deli dolu. Sorguluyor, hem de her şeyi. Boş durduğu sorgulamadığı bir an yok. Buse’yle ben büyüttüm onu.”
Sarp beni dinliyordu biliyordum ama gözleri yanan sigaradaydı.
“Hep dik duran bendim. Önde olan yolu gösteren. Buse yoldaşım, Su ise korumamız gereken kızımızdı. Böyle olunca Su beni örnek aldı dik duruşumdan etkilendi ama o Buse’nin kardeşiydi içinde tutamazdı. Kendini ben olmaya zorladı, bu yüzden çok yaralı. Benim gibi, kimsenin yanında ağlamaz dik durur. Tek beni görünce içindeki küçük Su çıkar dayanamaz ağlar. İçine attıkları yıpratıyor onu.”
Bacağımı sallamaya başladım:
“Ama içine atabilecek biri değil işte. Zorluyor çok zorluyor. Yanımda da değildi uzun zamandır. Dışardaki tehlikelerden elimden geldiğinden fazlasını yapmaya çalışarak korumaya çalışıyorum. İki kişiden koruyamıyorum onu. Bir kendisi, birde benden. Uzaklaştım ilk önce ondan ama daha kötü oldu. Yakınlaştım bu seferde beni örnek aldı. Ne var bende örnek alınacak anlamıyorum.” dedim.
Sarp ilk önce sustu. Sonra tekrar bir sigara yakıp küllüğe attı.
Bana döndü sarıya çalan ela gözleri bu sefer benim gök mavilerimi buldu:
“Sen en son kime anlattın peki?” dedi.
Hiç düşünmeden:
“Sana,” dedim.
“En son görüştüğümüzde sen bana ben sana anlattım. Sözleştik buluşmak için ama tutamadık sözümüzü. İlk ve son oldu sanırım benim için. Böyle olunca anlatmadım kimseye seni bekledim.”
Sarp hırıltılı bir şekilde güldü:
“Yaklaşık 9 yıl önce yani.” dedi.
Kaşlarımı çattım:
“9 yıl, 3 ay, 2 gün.”
“Gerçekten hâlâ sayıyor musun?”
Bakışlarımı göğe çevirdim:
“Sadece çok istediğim ya da özlediğim şeyleri.”
Tekrar Sarp’a döndüm:
“Peki sen hâlâ gitar çalıyor musun?”
Sarp aniden bana döndü sertçe:
“Hayır.” dedi.
İç çektim:
“Ben çalıyorum. Unutmamak için.”
Bakışlarımı kaçırdım:
“Bilmiyorum belki de geçmişten bir parça istiyorumdur hayatımda.” Yine yalan söylüyordum, ama bu sefer farklı olarak inanamıyordum yalanıma.
Sarp’ın gözleri bana döndü, farklı bakıyordu. Anlayamamıştım bu bakışın anlattıklarını. Dolu doluydu bakışları, titriyordu sanki. Bir şey fark etmiş gibiydi. Sonra toparladı kendini, tekrar küllüğe döndü. Hafifi tebessümünü görebiliyordum.
“Bende piyano çalmayı hiç bırakmadım. Ama geçmişten bir şey aradığım için değil.”
Tekrar bana döndü, gözlerimin içinde ki bana bakıyordu. Sanki oradaki küçüklüğümü arıyormuş gibi:
“Geçmişte deli dolu bir kız vardı bana zorla piyano çalmayı öğretmişti. Onu bulmak için çaldım.” Duraksadı.
“Geçmişteki seni bulmak için çaldım.” dedi en sonunda.
Buruk bir tebessüm belirdi dudaklarımda:
“Buldun mu bari?”
Sarp yeni bir sigara yaktı bu sefer bir nefes alıp bırakmadı.
İki parmağının arasında sigara dururken:
“Yarı yarıya buldum sayılır. Bedeni büyümüş kanlı canlı. Ama ruhundan emin değilim. İçerde bir yerde saklanıyor mu yoksa çoktan çekip gitti mi?”
Kuruttum dediğim göz pınarlarımı tutmaya çalışmak boğazımı yakıyordu. Yutkunmaya çalıştım ama daha da ağrıdı. İçeride kalan çocuk kendine seslenildiğini duymuştu. Telefonum ve kulaklığım neredeydi? Müzik açmalıydım. Susmuyordu, gülmek, konuşmak, ağlamak, belki de sadece yanımızda durmak istiyordu
Kes sesini çocuk. Geçmiş gelmez, şimdi hasarlı, gelecek ise muamma. Sus.
Zorla kendimi toparladım:
“Bilmem,” dedim buruk bir tebessümle ve devam ettim.
“Belki de çoktan gömmüşlerdir. Ya da başka bir evrende en güzel haliyle yaşıyordur.”
İkimizde sustuk. Ne yapmamız gerektiğini bilmiyorduk. Özlem dolu iki çocuğu kavuşturmalı mıydık yoksa geçmiş deyip bizde mi geçecektik. Belki de düşünmekten yorulmuştuk.
Her olay bir renkti bana göre. Ne kadar içime atarsam karışıyordu. Karıştıkça kararıyordu. Nasıl resim çizerken renkler karıştıkça siyahlaşıyor. Belki de ruhlar bu yüzden kararıyordu.
“Hiç düşündün mü?” dedi Sarp. Belli ki sessizlik onu rahatsız etmişti.
“Neyi?”
Bir sigara daha boşuna yanarken:
“Neden suçlular gece ortaya çıkar?” diye sordu.
Omuz silktim:
“Bilmem. Gece saklanmak daha kolay olduğu için mi?”
Sigara paketi bitmiş olmalı ki masada duran sigara destesinden yeni bir paket aldı. İçinden yeni iki tane sigara çıkartıp yaktı. Birini küllüğe attı diğerinden ise birkaç nefes çekti.
“Küçükken bir katliam haberi düşmüştü. Hatırlıyor musun? Yaşımıza rağmen anlamıştık olayda bir farklılık olduğunu.”
Başımı olumlu anlamda salladım. Olay hakkında saatlerce konuşmuştuk. Neden bunu şimdi söylüyordu ki? Biz hep konuşurduk.
“İnsanların neden başkalarını öldürdüğünü düşünüyorduk. Sende dedin ki ‘Ruhları kararmış onların.’”
Bakışları kısa bir anlığına gözlerime değdi:
“Haklıydın.” dedi
“Her insanın karanlık bir tarafı vardır. Ve bu karanlık taraf geceleri ortaya çıkar. Çünkü gündüzleri renklidir. Geceleri siyah. Kendi rengini bulur kötü yanlarımız. Rahatlar fark edilmez, göze batmaz.”
İç çekti:
“Bu yüzden insanlar geceleri ağlar, kendilerine kızarlar en çok. Çünkü kendilerinin de az da olsa kötü olduklarını anlarlar.”
“Ben de daha iyi anlıyorum artık çünkü karanlık yönlerim çoğaldı. Gündüzleri güzel gelmiyor, renkler rahatız ediyor insanı.”
Kaşlarımı çattım:
“Ama gündüzleri işlenen cinayetler ya da suçlar var. Onlar neden geceleri ortaya çıkmıyor?”
Her zaman ki gibi mantıklı konuşarak:
“Demek ki onlar karanlık taraflarını göstermek istiyorlar. Ya da geceleri onlara yetmiyor.” dedi.
Sarp bana bakmasa da ben ona bakıyordum:
“Haklı olduğun konular var. Ama renkleri görebiliyorsan ve bu karanlığın farkındaysan demek ki ya daha o kadar kararmadın ya da bu durumdan rahatsızsın.”
Başını olumsuz anlamda salladı ama bir şey demedi. Onu anlamadığımı düşünüyordu. Ama aynı zamanda geldiğimizden beri benimle çok az göz teması kurmuştu. Sanki gözüne baksam bir şey anlayacakmışım gibi sürekli küllükte ki sigaraya bakıyordu.
Derdinin ne olduğunu anlamamakla birlikte kafamda karışmıştı. Karanlık teorisi doğru muydu? Derin bir nefes aldım. Keşke filmlerdeki gibi ansızın bir ilahi güç ortaya çıksaydı ve bize şunu yapın yoksa dünyanın sonu gelecek, bunu yapın yoksa öleceksiniz falan deseydi.
Ya da tombul yarı dev bir adam gelip 'Aslında büyücüler dünyasında sen very famous'sun sana sağ kalan çocuk diyenler var. Birde ailenden kalan koca bir oda dolusu altın.' deseydi uça uça giderdim, ama işte maalesef ki gerçek dünya acımasızdı.
“Naber lan efkâr masası.” Arkamdan gelen Asım’ın sesiyle yerimden üç metre sıçramıştım.
Asım yanıma oturunca koluna vurdum:
“Ne sessiz sessiz gelip bağırıyorsun?” birkaç kez daha aynı yere vurdum.
Asım yalandan kolunu tutup:
“Ah! Nasıl ağrıdı anlatamam.” dedi.
Bankın köşesinde kaldığı için beni yiterek:
“Çekil kız azıcık” dedi.
O yitince ben ne olduğunu anlamadan yere düştüm. En sevdiğim kombinim toprak içinde kalmıştı.
Yerden Asım’a delici bakışlarımı gönderirken:
“Bittin sen.” dedim.
Asım’ın mavi gözlerinde şaşkınlık hakimdi. Başının arkasını kaşıdı:
“O kadar sert itmemiştim aslında.” dedi.
Tabii ben daha da delirdim. Bir hışımla ayağa kalktım. Gözlerim etrafı tararken yakında odun kesmek için kullanılan baltayı gördüm onu aldım ve yavaş yavaş Asıma doğru yürüdüm.
Asım Sarp’ın arkasına geçti:
“Hoşt! Gelme lan deli!” dedi.
‘Öyle mi?’ dermiş gibi başımı salladım.
Baltayı zorlanmadan kaldırıp omzuma attım:
“Seni şu dağın başından atacağım. O nasıl itmek lan it, köpek!”
“Ölmedin ki. Bir yerinde kırılmadı maşallahın var.” Beni süzdü.
Baltayı tekrar görünce Sarp’a doğru:
“Lan,” dedi
“Demir’in bunu zorla yanında tuttuğuna emin miyiz? Bence bu Demir’i zorla yanında tutuyor.”
Sarp sırıtarak:
“Valla orasını bilmem ama bence kaçmalısın.” dedi.
Asım kaşlarını çatıp:
“Niye lan? Sen ne güzel bana kalkan oldun. Hayatta yerimden oynamam.” dedi ve Sarp’ın tişörtüne tutundu.
Sarp ayağa kalkıp Asım’ın ve benim aramda durdu:
“Baltası olan kazansın.” dedi ve eskiden olduğu gibi aramızdan çekildi.
Asım ardına bile bakmadan kaçarken:
“Akraba düşmanısın demi lan. İnsan biraz kuzenim der kayırır. Sen ne yapıyorsun? Beni bu delinin önüne atıyorsun.”
Asım’ı kovalarken:
“Konuşma be. Adam haklının yani, en sevdiği kombini kirlenen benim yanımda.” dedim.
Sarp sırıtarak bizi izliyordu. Banka yaslandı ve adamlara doğru:
“Söyleyin mutfağa mısır patlatsınlar, bir de içecek falan getirin. En sevdiğim dizi dokuz yıl gecikmeli olarak bölüm attı.”
Bir yandan Asım’ı kovalarken Sarp’a doğru:
“Dokuz yıl, üç ay, iki gün.” diye bağırdım.
Asım’ın gideceği yolu hesaplayarak baltayı ona doğru attım. Son anda Asım hızlanmıştı bu yüzden balta yere düştü. Dinlenmek için durdum.
Asım baltaya bakıp:
“Lan manyak.” dedi.
Sarp’ın yanına gidip tekrar arkasına saklandı:
“Sarp bir şey de şuna. Kafama balta attı.”
Sarp kollarını göğsünde bağladı:
“Görüyorum.”
Asım kaşlarını çattı:
“Lan niye bir şey demiyorsun o zaman?”
Sarp bana dönüp:
“Bir şey.” dedi.
Asım, Sarp’ın koluna hafifçe vurdu:
“Tamam anladık sen kadınları koruyorsun da bu kadar mı akraba düşmanısın? Hayır bu neyin intikamı anlamadım.”
Asım gözlerini açarak:
“Lan yoksa, uykumda bilmeden bir şey mi yaptım?”
Sarp burnundan güldü:
“Seninle alakası yok.”
Bakışlarıyla beni işaret ederek
“En sevdiğim kombin dedi. O konu beni bile aşar. Ne diyorum ben hep, Kadın bir kendine birde kombinine önem verir. Sen listede ki ikinci şeyi kirlettin.”
Asım yerde duran baltayı göstererek:
“Balta,” dedi
Sonra kafasını gösterdi:
“Kafama attı. Anlıyor musun? Çünkü ben kombin demiyorum. O kıyafetler benim güzel yüzüm ve kafamdan önemli mi?”
Ben onların üzerlerin doğru yürümeye başlayınca Sarp:
“Önemli diyorum anlamıyorsun. Kız senin üzerinde ne kadar önemli olduğunu ve kirleten kişilere verilen cezaları anlatan canlı sunum bile yaptı. Sence şu an senin güzel yüzün ve kafan kimin umurunda?”
Asım ağlamaklı bakışlarla:
“Ama abarttı sanki” dedi.
Sarp’ın koluna daha da yapışıp şiir okur gibi:
“Sarp’ım, en sevdiğim kuzenim. Kankam, kardeşim, koru beni biriciğim.” dedi
Sarp kaşlarını çattı:
“Biriciğim ne lan? İyice gitti senin kafan. Belki balta gelseydi düzelebilirdi.”
Bana döndü:
“Bir dahakine kadar seni çalıştırayım da isabet etsin.”
Sarp’ın iyi nişancı olduğunu hatırlayan Asım:
“Bu kadarını gerçekten hak etmedim.” diye sızlandı.
Bende bu sırada onlara yaklaşıp Sarp’ın arkasında ki Asım’a vurmaya başladım:
“Sana her şey mübah. Hem en son görüştüğümüzde bebeğimin kafasını kopartmıştın. Öcümü şimdi alıyorum.”
“Allah’ın delisi. Sen ne kinci bir insansın? Dokuz yıl. Koskoca dokuz yıl önce olmuş.”
Vurmaya devam ederek:
“Dokuz yıl, üç ay, üç gün.” dedim.
“Biraz önce iki gündü.”
“Gece yarısını geçti.” dedim ve vurmayı bıraktım.
Sert nefesler alıyordum. Kendimi banka attım. İki hizmetçi kız ellerinde birkaç içecek ve mısırla gelmişlerdi. Her şeyi masaya yerleştirince başka bir isteğimiz olup olmadığını sordular. Bir isteğimiz olmadığı için tekrar malikâneye girdiler.
Sarp sızlanarak:
“Geç kaldılar ya. Tam balta fırlatma sahnesinde mısırlarımı yiyor olmalıydım.” dedi.
Avucum dolusu mısırı ağzıma atım:
“Buna şükret.” dedim. Ama ağzım dolu olduğu için sesim boğuk çıkmıştı.
Bize kesinlikle bir McGonagall lazımdı. Eskiye dönüp baykuşlarla mı haberleşsek belki daha huzurlu olur her şeyden habersiz yaşardık.
Sarp’a dönüp bir anda:
“Bizim niye baykuşumuz yok.” dedim.
İyi halt ettim. Ben böyle değildim. İçimdeki çocuk durmuyordu ki. Aradığın bulmuş gibi aklında kalan tüm saçma soruları soracaktı şimdi. Yanmıştım çünkü konu Sarp’la konuşmak olunca ağzımdan her türlü cümle ve kelime çıkıyordu.
Sarp bana dönüp:
“Bilmem? Alabiliriz aslında. Eğitimli olanını alırsak daha iyi olur. Kafesi olmasa dahi kaçmaz.”
İki elimi havaya kaldırıp teslim oluyorum işareti yaptım:
“Bunu hak ettim. Cidden saçma bir soruydu.”
Sarp yine bana içimdeki çocuğu görmek ister gibi bakarak:
“Ben ciddiydim.”
Kahretsin! Gerçekten ciddiydi. Beni ciddiye almıştı. Benim sorum çok saçmaydı ama o bunu ciddi bir şekilde yanıtlamıştı.
Aynı eskiden olduğu gibi. Yıllar önce….
Sus, kes sesini. Öldün sen çocuk. Gömdüm seni. Yağmurlu bir günde tek başıma kendi ruhumun derinliklerine gömdüm. Yoksun. Başka bir evrende misin bilmiyorum ama bu evren senin gibi güçsüzler için değil.
Düşüncelerimden sıyrılmamı sağlayan Asım’ın sesiydi:
“Biz sana ne diyeceğiz şimdi?”
Onlara dönüp dudak büzdüm:
“Kardelen? Başka ne olabilir?” dedim.
İkisi de yine birbirlerine anlamlı bir şekilde bakıyorlardı.
Anlamını biliyordum.
Bilmiyordum. Hayır anlamıyordum. Kardelen’di adım başka bir şey de olamazdı.
Asım omzunu silkti:
“Peki. Bu arada Kardo diyorduk ya sana. Şimdi daha iyi oldu. Kardelen’in kısaltması.” dedi.
Sırıtıyordu. Demek ki ölmek istiyordu.
Asım’a doğru uzanıp vurmaya çalıştım ama kaçmıştı.
İşaret parmağımı ona doğru sallayarak:
“Bak ayağa kalkarsam bu sefer kafana yersin baltayı.” dedim.
Asım sırıtarak eski yerine yani sağıma oturdu. Bu sırada Ne ara masaya koyduğumu hatırlamadığım telefonum çalmaya başladı.
Telefonun ekranında büyük harflerle AAV yazıyordu. Hızla telefonumu masadan alıp ayağa kalktım. Asım ve Sarp onlardan bir şey sakladığımı anlamıştı. Asım’ın mavi gözleri saklamak istediğim şeyleri bulmak ister gibi bakarken, Sarp’ın kahvelerinde ise zaten bildiği bir şeyi tekrar görmüş gibi umursamazlık ifadesi vardı.
“Bir beş dakikaya geliyorum” dedim ve banktan iyice uzaklaşınca derince bir nefes alıp aramayı yanıtladım.
“Evet?”
Karşıdaki kişinin sesi kulaklarımda yankılandı:
“Alo, Kardelen neredesin?”
Bölüm etkileşimi
